NOBEL DEDİĞİN NEDİR Kİ?

XAVİ AYEN’İN YAZDIĞI, KİM MANRESA’NIN FOTOĞRAFLADIĞI ‘NOBEL’DEN DE ÖTE’ ADLI, NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLLÜ 16 YAZARLA SÖYLEŞİLER KİTABI DOĞAN KİTAP TARAFINDAN YAYIMLANDI

Her edebiyat ödülünün sonrasında muhakkak bir tartışma olur. Bunların bazıları oldukça gürültülü olur, bazıları sessiz sedasız bir kenarda konuşulur. Belki de bu ödüller arasında, dünya çapında -olumlu veya olumsuz- en çok ses getireni Nobel Edebiyat Ödülü’dür. O yılın en güçlü adayı ödülü alamamışsa ilk önce onun üzerinden konuşulur ödül, sonra kazanan yazarın ülkesinde büyük tartışmalar olur. Orhan Pamuk, Nobel ödülünü kazandığı zaman çıkan tartışmaları bir hatırlayın… Oysa. Nöbel kazanan yazarların hayatlarında başka birçok şey var. Barselonalı gazeteci yazar Xavi Ayen, Nobel edebiyat ödülü kazanmış yaşayan 16 isimle evlerinde, yani kimilerine göre “fildişi kuleleri”nde bir araya gelerek onlarla hayatlarını, yazma tutkularını, yazıya olan bakışlarını, Nobel sonrası hayatlarında gerçekleşen değişimleri konuşmuş. Öyle ki konuştuğu bazı isimlerin en önemli ve ilk resmi açıklamaları veya son röportajları olmuş. Örneğin Marquez, artık yazmayacağını açıklamış, Necib Mahfuz kısa bir süre sonra hayata veda etmiş… Kimler yok ki kitapta: Wole Soyinka, Doris Lessing, Jose Saramago, Nadine Gordimer, Gao Xingjian, Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Necib Mahfuz, Toni Morrison, V.S. Naipaul, Kenzaburo Oe, Derek Walcott, Orhan Pamuk, Wislawa Szymborska ve Dario Fo… Bazı bölümleri birlikte okuyalım…

—OYNAKBEYi—

  • Wole Soyinka: Nijeryalı Mandela olacağıma Hapishane Bakanı olurum”

Zaten hareketli bir renk, gürültü ve koku kaosu olan şehir pazarı Soyinka’nın adımını atmasıyla tam bir insan pazarına dönüşüyor. Kadınlar sevgilerini göstermek üzere ona, yaşlarına göre, “Baba!” ya da “Oğlum!” diye sesleniyorlar. Herkes cep telefonuyla fotoğrafını çekiyor, satıcılar ve müşteriler yaptıkları işleri bırakıyor, hatta bir çocuk Nobelli yazarın hareketini engelleyen inatçı bir keçinin kıçına bir tekme atıyor. Ona niçin “Nijeryalı Mandela” dedikleri ve pek çoğunun neden ülke başkanlığına aday olmasını istediği ortada. “Sonunda reddettim. Benim tabiatıma ters düşüyor. Özgürlük ve güç muhaliftir.” Kültür Bakanı? “Hayııır! O zaman dünyanın en sorunlu insanları olup hiçbir zaman tatmin olmayan sanatçılarla uğraşmam gerekirdi. Hapishane Bakanı olurum daha iyi…”

  • Jose Saramago: “Ölümü hiç düşünmüyorum”

“Doğduğumda köyümdeki yaşam beklentisi 33 yıldı. İlk kez 17 yaşımdayken insanların aramızdan ayrılması gerektiğinin bilincine vardım. Bunun karşısında büyük bir panik yaşadım! Sokakta yürürdüm ve bu düşünce bir giyotin gibi aklıma düşerdi. Durur ve ‘Lanet olsun, lanet olsun, ölmem gerekiyor!’ diye haykırırdım. Ama bu saplantı aynen geldiği gibi gitti. Ve 84 yaşında ölümü düşünmüyorum. Dramatikleştirmemek gerekiyor; aile için sevimsiz bir durum oluşunu anlıyorum ama ne yapabiliriz ki… Sağlıklı olduğumdan muhteşem bir yaş olan 75’imdeymiş gibi yaşıyorum. Bazense yine fena bir yaş olmayan 62’mdeymiş gibi.

  • Marquez: “Harika bir işim var: Yatakta kitap okumak”

“2005 yılını izin yılı olarak kullandım. Bilgisayar başına oturmadım. Tek satır bile yazmadım. Ayrıca ne bir projem var ne de bir projeye sahip olma düşüncem. Daha önce hiç yazmadığım olmamıştı, bu hayatımın yazmadan geçen ilk senesi. Her gün sabah 9’dan öğlen 3’e kadar çalışıyordum ve bunun pratiği kaybetmemek için olduğunu söylüyordum ama işin aslı sabahları başka ne yapacağımı bilemiyordum” diye anlatıyor.

“Peki, şimdi yapacak daha iyi bir şey buldunuz mu?”
“Harika bir şey buldum: yatakta kitap okumak! Daha önce okumaya vakit bulamadığım tüm kitapları okuyorum… Önceleri yazmadığım zaman her ne yaparsam yapayım bir dikkat dağınıklığı sorunu yaşadığımı anımsıyorum. Öğleden sonra 3’e kadar hayatta kalabilmek, sıkıntıyı atabilmek için bir aktivite uydurmam gerekti. Ama şimdi bu hoşuma gidiyor.”

  • Günter Grass: “O kadar fakirdim ki, para Nobel’den daha önemliydi”

“Olanları anlatıyorum. Anneme Rus askerlerince, birkaç defa tecavüz edildiğini kız kardeşimden öğrendim. Annem askerlere ‘Beni alın; çocuğu rahat bırakın’ diyerek 14 yaşındaki kız kardeşimi korudu. Bu başka türlü anlatılabilir miydi? Bilmiyorum…
Bana Nobel verdiklerinde artık çok yaşlı olan annemi düşünmedim ama bunu Teneke Trampet’ten bölümler okuduğumda ve yazar dostlarım bana ödül olarak 4500 Mark verdiğinde yaptım ki bu, çok önemli, hatta Nobel’den bile daha önemliydi. Çünkü o zamanlar Paris’te yaşıyordum, çok fakirdim, tüberküloz olmama yol açan bir bodrum katında yazıyordum, bu para yazmaya devam etmemi sağladı. Bu annemin ölümünden yalnızca dört sene sonra gerçekleşti ve işte o an hayatta olmasını istedim.
Hiç bu son kitapta olduğu kadar çok okur mektubu almadım. Bana ne dediklerini biliyor musunuz? Sonunda torunları, büyükanne ve büyükbabalarıyla savaş hakkında konuşabildiklerini yazıyorlar… Bu, tüm polemiği ezip geçiyor. En travmatik olayları bile konuşmak, her şeyi dışarı çıkarmak lazım. Ben şu ana kadar bunu yapamadığımı ya da nasıl yapacağımı bilemediğimi kabul ediyorum ama sonunda yapmış olduğum için çok memnunum. Eskiden olduğum gençle konuşmak epey sevimsiz bir durum ama kendimi buna zorluyorum. Benim neslim bu konuyu hiçbir zaman aşamayacak, hiçbir zaman bunun bir sonu olmayacak. Bu konu hakkında yazmaya devam edeceğimi  garanti ediyorum. Ağzımı açık tutmaya devam edeceğim. Ve düşmanlarım buna katlanmak zorunda kalacak.” 

  • Necib Mahfuz: Gördüğüm düşleri yazıyorum”

Peki, Mahfuz artık nasıl yazıyor? diye soruyorum ve aldığımız cevap şöyle; “Bir hikâye düşünüyor, onu ezberliyor ve sonra dikte ediyorum.” “Nekahet düşleri”; düşsel deneyimlerini yansıtmaya çalışan metinler üzerinde çalışıyor. “Sağlık durumum buna elveriyor” diyor, “düşler insanın içinden doğuyor; bütünlüklerini kavramak için ne duymaya ne de görmeye gerek oluyor. Şu anda elimden bu geliyor. Başka deneyimlere ihtiyacım yok çünkü, zaten içsel bir deneyim yaşıyorum. Bir düş görüyor, onu gerçek gibi yaşıyor ve sonra bir romana benzer, bütün ve anlamlı bir şeye dönüştürüyorum. Her cümleyi ve her fikri özünü buluncaya dek damıtıyorum. Bazı eleştirmenler yazılarımı haikularla karşılaştırdı ama bu Japon şiirlerini yazanlar eserlerine istedikleri şekli verme özgürlüğüne sahipler. Benim durumum ise metinleri kısa tutmamı zorunlu kılıyor. Yalnızca kısa, yoğun hikâyeler yazabilirim ve her ne kadar tüm günü düşünerek geçirebilecek olsam da yorulduğum için bu işlem bir buçuk saatten uzun süremez.” Şu anki eserleri hakkında son derece mütevazı bir şekilde konuşsa da bazı eleştirmenler bu kısa parçalarla Mahfuz’un yeni bir edebi tür icat ettiğini yazdılar.

  • Wislawa Szymborska: “Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim”

Szymborska’ya ulaşmak kolay olmadı. Yemek odasındaki koltuğa oturup karşısına geçtiğimizde şartlarını sıralıyor:
“Öncelikle şiirden konuşmayı sevmiyorum. İkincisi Wislawa Szymborska’dan yani kendimden bahsetmeyi sevmiyorum. Üçüncüsü siyaset hakkında konuşmaktan hoşlanmıyorum. Geriye ne kalıyor? Sizlerle hayvanlar, bitkiler, aşk ve arkadaşlık üzerine konuşabilirim. Ne içmek istersiniz? Konyak mı martini mi? Bu beyefendi ne yapıyor? Fotoğrafçı mı? Ellerimi çekmesin lütfen; korkunç durumdalar; yaklaşık altı ay önce kırdım. Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim. Ağzım hâlâ laf yapıyor ama sözkonusu fotoğrafsa…”

  • Gao Xingjian: “Ben bir kaçağım, kahraman değil”

Ne kapitalist ekonomi, ne de Nobel Ödülü bir şey değiştirdi. Aksine sansür daha da katılaştı: Artık adım internette bile yasaklı. Çin’e en son 1987 yılının sonlarında ayak bastım.

Kırılganım; siyasi güç beni her an ezebilir. Yazmaya devam etmemin tek yolu kaçmaktı. Ben bir kaçağım, kahraman değil. Bu kaçış olmasa beni bir hamamböceği gibi ezerlerdi. Muhalif bir imge yaratmak çok kolay ama ben öyle değilim, ben siyasi muhalefet yaratmadım. Yalnızca görevimi yerine getirmek ve özgür olma, gerçek insan varlığının temel şartlarını inkâr etmiş olan ve etmeye devam eden totaliter bir gücün sınırında yer almak için kaçmak zorunda kalan bir yazarım. Yaratmak için her zaman otoriteden uzaklaşmak, sürgüne gitmek gerekti. Bu, eski bir hikâyedir. Şair en büyük kaçış kahramanıdır ve çelişkili olarak kalıcı olan da onun sözcükleridir. Ben insanoğlunun kusursuz değil, kırılgan olduğu düşüncesinden yola çıkıyorum ve bu bana öğrenmek için gerekli olan tüm dürtüyü sağlıyor.

  • Orhan Pamuk: “Başka bir dünyada olduğumu düşünüyorum”

Pamuk, İstanbul sokaklarının yaydığı eşsiz melankoliyi, “hüznü” benzersiz şekilde anlatıyor. “Nostalji duymuyorum, işin aslı korumak istediğim her şeyi kitaplarıma koyuyorum ve böylece yok olmalarını önlüyorum; bu, benim gelecek nesillere mirasım. Aslında böyle narsist olmamalıyım çünkü korkarım ki gelecekte iyi ya da kötü tüm yazarlar unutulacak.” Sokaklarda rastladığımız pek çok camiden birinde, Türkiye’deki Diyanet İşleri’nin Müslümanlar için yayınladığı bir duyuruyu görüyoruz. “Görüyor musunuz?” diyor Pamuk. “Burada bazı alışkanlıkların İslam geleneğiyle bağdaşmadığı, Kuran’da yer almadıkları yazıyor: kurban kesmek, başörtüsü takmak, ölüyü kefene sarmak, para saçmak gerekmiyor… Başka bir dünya olduğunu düşünüyorum evet, ama o dünya ellerimde tuttuğum kitapta var. Okuduğum hikâyelerin yoğunluğu sıradanlığa katlanmamı sağlıyor.”

  • “Hayatımı yazma hakkım var”

“Peki, siz kendinizi Avrupalı hissediyor musunuz?”
“Bilmiyorum. Böyle düşünmüyorum. Öncelikle Türk gibi hissediyorum ve bir Türk kendisini hem  Avrupalı hisseder, hem de hissetmez. Hıristiyanlığa değil de Rönesans’a, Aydınlanma’ya, modernliğe, ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe’ dayalı bir Avrupa’ya inanıyorum… Benim Avrupam bu. Bunlara inanıyor ve bunların bir parçası olmak istiyorum. Ama Avrupa Hıristiyan uygarlığı ise, çok  üzgünüm beyler, biz Türkler dışarıda kalıyoruz…” Pamuk yazınla radikal bir dürüstlükle yüzleşiyor; bu kendisinin belki de kıskanç veya başka kusurları bulunan bir insan olduğunu görmesini sağlıyor.
Hatta bu durum ağabeyinin ona kızmasına sebep oluyor. “İnsanların İstanbul kitabında onun beni  dövdüğü bölümlerden hoşlanmadıklarını söylüyor. Onu sevip sayıyorum, iyi bir insan ve dünya çapında bir iktisat tarihçisi. Ama kitabımda geçen olaylar gerçekten oldu, bunların üstünü örtmek istemiyorum. Dolayısıyla bir şekilde ona zarar vermek zorunda kaldım. O dönem Türkiyesi’nde kardeşi dövmek normal bir şeydi, ki Akdeniz ülkelerinde bu hâlâ normaldir, İtalyan editörlerimin çocuklarının hepsi bunu yapıyor. Bu olay benim ruhumda bir iz bıraktı ve hayatımı yazma hakkım var.”

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna ulaşamayan nice değerlere, insana…

Belki söylenecek çok şey var ama, bu kez susmak gerek!

[Jingo / Keep On Holding (Part One) -unreleased- / Afro-Rock Vol. I]

OSMANLI BÖYLE YAŞADI

Konu ne zaman Osmanlı İmparatorluğu’na gelse, en sağlam bilimsel araştırmanın bile masalla harmanlanmış bir ütopyaya veya fazla abartılı bir mitolojiye dönme riski her zaman vardır. Hele ki dönem içinde anlatılan şey gündelik hayata dair olunca, eldeki veriler daha da kısıtlı olduğundan bu risk daha da artar. Çünkü saray yaşantısına dair belge ve ürün daha fazla bulunabilirken, sıradan bir insanın hayatına dair bize fikir verecek belge veya araca çok zor rastlanır. Durum böyle olunca da ya herkes ayrı telden çalar ya da daha birkaç ay önce, konu hakkında ilk sözü eden kişinin söyledikleri gerçek sanılır. Örneğin dillere destan Osmanlı Mutfağı’na dair bu kadar çok şey biliniyor ve söyleniyorken bile, Osmanlı Mutfağı’nın işleyişi ve daha önemli birçok detayına kadar eksikler bildiklerimizden de fazladır.


Gündelik hayat, en genel hatlanıyla sıradan insanın tarihidir. Bu ismi bilinmeyen kahramanların hayatında yer alan ve onu şekillendiren her şey, toplumsal tarihin merkezinde yer alır. Bu sayede imparatorluktaki insan odaklı değişimin ve haliyle sosyal yaşantının net bir görüntüsünü oluşturmak, bu sıradan insanların hayatında yer alan nesnelerle mümkün olur. M. Şinasi Acar’ın hazırladığı ve YEM tarafından yayımlanan, ‘Osmanlı’da Günlük Yaşam Nesneleri’ kitabı masaldan ve mitolojiden arınmış bir halde, ancak hepsinin birer sanat eseri olduğunun altını çizerek Osmanlı’nın günlük yaşamda kulandığı nesneleri, onların kullanım alanları ve sanatkârları ile ilgili bilgileri aktarıyor. Kitap, Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde kullanılmış takvimlerden saatlere, terazilerden rubu tahtalarına, buhurdan ve gülâbdanlardan körüklü fenerlere, kemer tokalarından dikiş nakış araçlarına, mühürlerden kamış kalem ve kalemtıraşlara, hokka ve divitlerden elyazması kitaplara, sancak Kurânları’ndan rahle ve çekmecelere, ferman ve beratlardan kale anahtarlarına kadar çok sayıda nesneyi bir arada sunuyor. Kitapta yer alan nesnelerden bazıları:

—OYNAKBEYi—


  •  TAKVİMLER

İnsanlarda zaman kavramının var olması ve kimi gök cisimlerindeki ritmik hareket düzenini bazı hesaplamalarla kayıt altına alması sonucu oluşmuştur takvimler. Güneşin ritmik hareketi esas alınarak oluşturulan takvimler, Güneş’in Yer çevresindeki yıllık dolanımına dayandırılmıştır. Dört mevsimden oluşan bir yıl, ‘güneş yılı’, ‘dönence yılı’ veya ‘mevsimler yılı’ olarak adlandırılır ki 365,2422 gündür. Bunun haricinde yaygın olarak kullanılan bir diğer takvim ise Ay’ın ritmik hareketi esas alınarak oluşturulanlardır. Bilhassa çöl yaşantısının geçerli olduğu ve yaşam etkinliklerinin geceleri daha canlı olduğu Doğu toplumlarında Ay takvimi egemen olmuştur. İlk önce Arap kabileleri tarafından benimsenmiş olan Ay takvimi İslamiyet sonrasında da kullanılmaya devam etmiştir. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nda doğal olarak iki takvime birden rastlamak mümkündür.

Tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi Osmanlılar da Hicrî takvim kullanmışlardır. Ancak Hicri Takvim’in Ay takvimi olması ve mevsimlere uymaması dolayısıyla başta vergi olmak üzere kimi resmi düzenlemelerin gerçekleşmelerinde soruna sebep olmaması için Sultan IV. Mehmed zamanında, hicri !088’de (miladi 1677) çıkarılan bir fermanla ilk ‘sıvış yılı’ uygulamasına başlanmıştır.


  • TILSIMLAR - MUSKALAR

Tılsımların bir gereksinme ürünü olduğu söylenebilir. Kuşkusuz bu gereksinmeyi değerlendirirken, yaşandığı dönemi ve o günkü koşulları ön planda tutmak gerekir. Örneğin yüzyıllarca insanlığı perişan etmiş sıtma için, günümüzde tılsım kullanılması düşünülmez. Ancak İslâmiyetin ilk yıllarından beri birçok hastalığın tedavisi ve onlardan korunma, çoğunlukla manevî yolla yapılmıştır. Tılsımlar bu yolda önemli bir işlevi üstlenmişlerdir. Hz. Muhammed’in büyüyü yasaklamakla birlikte, muska kullanılmasına, nazara, yılan ve akrep sokmasına ve genel olarak hastalıklara karşı ‘nefes etme’ye (okuyup üflemeye) izin verdiği bilinir. Tılsımlar işte bu sayede yüzyıllar boyu koruma görevi üstlenmişlerdir.


Havâs kitapları, tılsımlı gömlekler, muskalar, hamâiller, tılsımlı takılar, pazubentler, tılsımlı mühürler, şifa tasları, Mühr-i Süleymanlar ve Penç ten-i âl-i aba tılsımlar olarak farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler.


  • KAMIŞ KALEM, KALEMTRAŞ ve MAKTALAR

Musiki sanatında ney olup, neyzenin nefesiyle gizemli sesler çıkaran kamış, hat sanatında da kalem olup hattatın eliyle büyüleyici sesler çıkarır. Eskilerden kimileri kamış kalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesleri güvercin ötüşüne benzetirken, kimileri de onun Hakk’a âşık olduğunu, ama aşkını hakkıyla yazamadığı için sürekli ağladığını, dahası gözünden yaş yerine kara kanlar akıttığını söylemişlerdir.


‘Kalem ağacının yaprağı beyaz, çiçeği siyah, meyvesi yüce sözlerdir’ ve İslâmiyette de kalem kutsal sayılmıştır. İnen ilk ayetlerde kalemden söz edilmiş olması ve Kur’an’da bu adı taşıyan bir sürenin bulunması nedeniyle ona özel bir önem verilmiştir. Güzel bir yazı için iyi bir kalem gereklidir. Hattatlar yazı yazmadan önce, kalem açmayı öğrenirler. Eskiler, elin yapısı ile kalem kesimi arasındaki yakınlığı kişinin ancak kendisinin ayarlayabileceğine inandıkları için başkasının açtığı kalemle yazıya heves etmemeleri gerektiğini söylerler. Kalem açma işlemi, Yontma, Yarma ve Kesme olmak üzere üç aşamada gerçekleşir. 

Kalemtraş; hattatın kalemini açtığı uzun saplı özel bıçaktır. Makta ise; kamış kalemin ağzı kalemtraşla kesilirken kalemin üzerine yatırıldığı 10-20 cm bşunda, 2-3 cm eninde ve 2-3 mm kalınlığında özel bir levha olup fildişi, kemik, sedef ya da bağadan olur…


  • BUHURDAN ve GÜLÂBDANLAR

Arapça ‘bahûr’ sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen addır ve Türkçesi ‘tütsü’dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden yapılan ya da pişmiş topraktan yapılan özel kaba denir. Türk buhurdanları kabul edilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıla kadar gitmektedir. Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gödeye menteşe ile bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler oyulmuş kapaklar bulunur. Kandil gibi asılanları da vardır.


‘Gülâbdan’, gülsuyu kabi anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağzından gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle bir kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzundur. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür. Boyları 20-25 cm dolayındadır.

  • SAATLER

İslâmiyet’te günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur ve her türlü ibadet zamanla yakından ilgilidir ve tam zamanında yerine getirilmesi esastır. Haliyle Müslümanlar için zamanı planlamak oldukça önemlidir. Haliyle insanlık kadar eski sayılabilecek bir geçmişi olan saatler İslâmiyet’te ve bilhassa Osmanlı’da da farklı türleriyle karşımıza çıkar.


Güneş saatleri, su saatleri, kum saatleri ve kule, ev, cep, koyun saatleri gibi mekanik saatler sıklıkla ve farklı şekillerde karşımıza çıkarlar. Zaman ve saatin bu kadar önemli olduğu Osmanlı’da muvakkithaneler ve saat tamircileri de oldukça önemlidirler. Saat ustalarının yaşamöyküleri detaylı olarak bilinmese de, 15. yüzyılda Saatçi Hamza Bâlî bin Hacı Mehmed’den başlamak üzere en çoğu 19. yüzyılda olmak üzere onlarca meşhur saatçinin adı kayıtlarda yer almaktadır.


  • KÖRÜKLÜ FENERLER

Genel anlamıyla fener, içinde yağ kandili, mum ya da petrol, asetilen veya hava gazı lambası gibi bir ‘ışık kaynağı’ bulunan ve bunu hava akımlarının söndürücü etkisinden korumak için yan yüzleri deri, yağlıkâğıt ya da cam gibi saydam veya yarı saydam bir madde ile kapatılmış bir mahfazadır.

El Fenerleri: Osmanlı’da yüzyıllar boyunca kullanımmış ve sadece gece gezmelerinde karanlığı giderici bir araç olarak kullanılmasının haricinde II. Abdülhamid dönemine kadar gece elde ışık bulundurmak resmi bir zorunluluktu. Fenersiz dolaşanları devriyelerin karakola götürme yetkisi vardı. El fenerleri üç grupta toplanırdı. Dört yanı camlı, yanı kapaklo alan cam fenerler, gaz lambasının gelişmesiyle ortaya çıkmış ve gemici feneri olarak anılan fenerler, en çok kullanılan üçünücüsü ise muşamba fener yahut körüklü fener olarak anılan, işi bittiğinde katlanarak küçültülebilen fenerlerdir. Sosyal yaşamda şarkılardan, Karagöz oyunlarına, dönem öykülerinden, şiirlere kadar pek çok yerde fener karşımıza çıkar.


  • KEMER TOKALARI

Arkeolojik buluntular Türklerin en eski çağlardan beri toka kullandıklarını göstermektedir. Bu tokalarda at gövdeli, kuş başlı yaratıklar ve aslan motifleri ile kıvrık dallar ve yaprakların yan yana getirilmesiyle oluşturulan süsler kullanılmıştır. Kemer daha çok erkekler tarafından kullanılmış bir kuşam aracı olmakla birlikte, sonraları kadınlar arasında da yaygınlaşmış, yün ve ipek kumaşlardan, demir, bakır, pirinç, tunç, tutya, gümüş ve altın gibi madenlerden ve yılan, timsah, manda ve domuz gibi hayvanların derilerinden yapılan kemerler Ortaçağ’dan beri hem erkeklerin hem de kadınların sıkça kullandığı bir aksesuvar olup kemerin asıl değerini tokalar belirlemişlerdir. Tokaların süsü onun zenginliğinin göstergesidir.

Kabartma-Çökertme, kalemişi, savat (karartma), mıhlama, tombak, altın ve gümüş kakma, telkâri teknikleriyle süslenen tokalar en yaygın ve rağbet görenleriydi.


  • DİKİŞ NAKIŞ ARAÇLARI

Her toplum gibi Osmanlı’da da dikiş ve nakış önemliydi ve pek çok meşhur terzi her dönemde ve şehirde yaşadığı gibi, el işlemesi nakışlar her dönem kadınların birinci süs gereci olarak ilk günden beri varlığını sürdürmüştür…


İSTANBUL’UN TARİHE KARIŞMIŞ SEMBOLÜ: TRAMVAYLAR

Ünlü şiiri Üvercinka’da hayallerimizin tramvay yolculuğunu dile getirir, Cemal Süreya; “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız,” diye. Tramvay denince hemen akla gelen bu dizelerden sonra, şöyle bir hafızamızı zorlarsak, İstanbul’da geçen pek çok romanda -bilhassa cumhuriyetin ilk yıllarında- tramvayın geçtiği bir sahne vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı, Peyami Safa’nın eserleri, Sait Faik’in öykülerinden tutun Selda Bağcan’ın şarkılarına kadar girmiştir tramvaylar. Boğaz hattı vapurları kadar İstanbul’un karakteristik özelliklerindendir. Bundan olsa gerek, İstiklâl Caddesi’ndeki ‘nostaljik tramvay’a hâlâ birileri takılır, tam yanından geçerken. Peki ilk nasıl başlamış İstanbul’da tramvayın öyküsü? Atlı tramvaylardan elektrikli tramvaylara geçiş nasıl oldu? Ne zaman kaldırıldı? İstanbul Ticaret Odası yayınları tarafından yayınlanan ve Prof. Dr. Vahdettin Engin’in kaleme aldığı “İstanbul’un Atlı ve Elektrikli Tramvayları” adlı araştırması, İstanbul’un büyük oranda tarihe karışmış bu sembolünün arkeolojisini çıkarıyor.


—OYNAKBEYi—

  • Herkes ister bir kişi alır

İstanbul’da atlı tramvay yapılması konusunda, tesbit edilebilen teşebbüslerden biri, 1864 yılında yapılmıştır. Bu tarihte, Huchiadson isimli bir İngiliz müteşebbis, İstanbul ve banliyölerinde tramvay hattı kurmak ve işletmek için imtiyaz talep etmişti. Huchiadson’un İstanbul, Galata ve Beşiktaş’ta tramvay inşa etme teklifi uygun görüldü ve kendisiyle bir mukavele metni hazırlandı.

Mukaveleye göre, Eminönü’nden başlayacak bir tramvay hattı Divanyolu üzerinden Beyazıt ve Aksaray’a ulaşmaktaydı. Aksaray’dan bir hat Topkapı’ya, diğer hat ise Yedikule’ye gitmekteydi. Bu arada yine Eminönü’nden başlayacak başka bir hat Eyüp’e uzanacaktı. En nihayetinde ise Galata-Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy arasında bir tramvay hatı yapılması öngörülmüştü. Mukavele metni hazırlanmış olmakla beraber sonraki aşamalarda sözü edilen tramvay hatlarının yapımı gerçekleşmedi.

İstanbul’da tramvay yapmanın cazibesi müteşebbislerin ilgisini çektiğinden bu konuyla ilgili teklifler ileriki yıllarda devam etti. Nitekim bir teşebbüs de Meclis-i Maabir üyesi Rüstem Bey’den gelmişti. Rüstem Bey, 14 Nisan 1868 tarihli bir yazısında, tramvay tabir olunan yolların inşasına dair kendi buluşu olan, tek raylı bir sistemden bahsetmekte, uygun fiyatla yolcu ve eşya taşınacağını ifade ederek imtiyaz istemekteydi. RÜstem Bey’e bu imtiyaz verildiyse de, tek raylı olarak öngörülen sistem uygulamaya geçmedi.

Bu tür imtiyaz talepleri yanında, bir başka tramvay inşa etme teklifi 1869 yılında, Mösyö Dion’dan geldi. Dion, Galata ve Pangaltı arasında - Perşembe Pazarı ve Tarlapaşı’ndan geçmek üzere- tramvay inşaası için kendisine 40 yıl süreyle imtiyaz verilmesini teklif etti. Bu teklif, adı geçen semtlerde, istimlak yapılmasının zorluğu yüzünden kabul edilmedi. Benzer şekilde Mösyö Mott isimli Amerikalı bir generalin Beyoğlu - Büyükdere arasında tramvay inşa etme teşebbüsü de sonuçsuz kaldı.

Nihayet Konstantin Karapano Efendi’ye verilen imtiyaz neticesinde, İstanbul’da tramvay inşaatı gerçekleşecektir. Karapano Efendi, bu konudaki teklifini 1869 Ağıstosunda Bab-ı âli’ye iletmişti. Buna göre, Galata’dan Ortaköy’e, Eminönü’nden Aksaray’a ve ayrıca Aksaray’dan da çeyityi kollarla Topkapı ve Yedikule’ye doğru atlı tramvay işletilecekti. Teklif benimsenince, 20 Ağustos 1869 tarihinde kendisine imtiyaz verildi. 30 Ağustos 1869’da ise kendisi ile mukavele yapıldı.


  • Nizamnamedeki bazı hususlar

    Şirket “İstanbul Tramvay Şirketi” ismiyle yad olunacaktır.

    Şirketin merkezi ve ikâmetgâhı İstanbul’dur.

    Şirketin imtiyaz süresi ferman-ı âli tarihinden itibaren, 40 senedir.

    Şirketin idaresini altı üyeden oluşan bir meclis yerine getirir.

    İdare meclisi uyülere genel kurul tarafından seçilir görev süreleri üç yıldır. üyelerin üçte biri her yıl yenilenir. Bir üye yeniden seçilebilir.

    İdare meclisi azasından her biri, seçilme tarihinden itibaren 15 gün zarfında ve görevine başlamadan evvel 100 hisseyi şirketin sandığına teslim edecek, bu işlemi yapmayan üye görevine başlayamayacaktır.

    İdare meclisi ihtiyaç duyulduğunda tophlanır. Bu toplantıların ayda en az iki defa olması gerekir.

    • Adetâ çılgın proje

    Mukavele gereği, yol düzenleme masrafları hükümete aitti. Haritaların tesliminden itibaren altı ay içinde yolların hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Yine mukaveleye göre, birinci ve ikinci hatlar (Azapkapı - Ortaköy ve Eminönü - Aksaray) imtiyaz tarihinden itibaren iki sene; üçüncü ve dördüncü hatlar (Aksaray - Yedikule ve Aksaray - Topkapı) ise, dört sene zarfında tamamlanacaktı. Bu dört hattın toplam tevsiat masrafı 5 milyon 800 kuruş tutarındaydı. Hükümet bu miktarı biraz azaltabilmek için, tevsiatın peyderpey yapılmasını yani birinci ve ikinci hatlar açıldıktan sonar ü çüncü ve dördüncü hatların tevsiatına geçilmesinin daha uygun olacağı kanaatine vardı. Aksi halde, dört hattın aynı anda genişletilmesi fazlaca emek ve para sarfına yol açacaktı. Kumpanya ise hatların hepsini birden ikmâl etmek istediği yeklinde bir beyanda bulunmuş ve yolların bir an önce teslimini istemişti. BU çerçevede, Osmanlı Hükümeti 5 milyon 800 bin kuruş tutarında bir masraf yaparak yollardaki gerekli düzenlemeleri tamamladı ve şirkete teslim etti.

    • Atlı tramvay nasıl işler

    Atlı tramvayların belli başlı özelliklerine değinirken, önce atlar üzerinde durmak gerekir. Dış ülkelerden, bilhassa macaristan ve Avusturya’dan getirilen bu atlar, iri yarı, katana tipindeydi. Tramvaylara koşulan at sayısı çalıştırdıkları hattın düz yahut yokuşlu olmasına göre iki ila dört arasında değişir, ancak bazen bu da kâfi felmediğinden şehrin inişli çıkışlı yerlerinde, yokuş başlarında yapılan küçük ahırlardan takviye at almak yoluna gidilirdi. Tramvay buraya geldiği zanman kısa bir mola verilir ve yokuşun meyline göre tek veya çift at ilave olarak koşulduktan sonra yokuş çıkılırdı.

    Şirketin ilk kuruluş yıllarında özenle bakılan bu atlar, daha sonraları çok çalıştırıldığından kısa zamanda yıpranmaya ve işgöremez hale gelmeye başladılar. Açlıktan gözü dönmüş, aşırı çalışmaktan kemikleri çıkmış biçare hayvancıkların yokuş başlarında yokuşu çıkamayıp kapaklanmaları, sürücünün, vardacının bütün çabalarına rağmen yerlerinden kalkamayışları, giderek mizah konusu olmaya başlamıştı.


    • İlk tramvay kazası

    Tramvayın sebep olduğu ilk ölümlü kaza, işlemeye başlamasından bir ay bile geçmeden, 26 Ağustos 1871 tarihinde meydana geldi. Karaköy durağı yakınlarındaki kazada, Simeon isimli bir Hırvat, aracın altında kalarak can verdi. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, yan yoldan gelerek tramvay hattını geçmek isteyen adam, yaklaşan tramvayı görmekle beraber aniden rayları geçmeye kalkışmış, vatmanın bütün hızıyla çanı çalarak ikaz etmesine rağmen geri dönmeyince önce atların ayakları altında kalmış, sonra da tekerleklerin üzerinden geçmesi suretiyle can vermişti. Bir başka kaza, Aralık ayında meydana gelmiş ve tramvay Salıpazarı’nda bir adamı ezerek ölümüne sebep olmuştu. Olayın, Galata’daki dar ve kaza yapmaya daha elverişli olan sandıkçılar caddesinde değil de bir hayli geniş olan SAlıpazarı caddesinde meydana gelmiş olması vatmanların suçlanmasına yol açmıştı.

    • Elektrikli tramvay, II. Meşrutiyet ve işçi grevleri

    II. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber ortaya çıkan ve kısa bir süre devam eden geniş özgürlükler ortamında, aralarında tramvay işçilerinin de bulunduğu, değişik iş kollarında çalışanlar tarafından grevler yapıldığı görülmektedir. Bu kapsamda, Dersaadet Tramvay Şirketi grevi, İzmir Göztepe Tramvay Şirketi grevi, Selanik Elektrikli Tramvay Kumpanyası grevi yanında demiryollarında; Rumeli Demiryolları Kumpanyası grevi, Anadolu Demiryolları Kumpanyası grevi, İzmir-Aydın Demiryolu grevi, İzmir-Kasaba Demiryolu grevi, Beyrut-Şam-Hama Demiryolu grevi yapıldı.


    • Yeni inşa edilen elektrikli tramvay hatları

    No   Hatlar

    10   Tünel-Şişli

    11   Tünel-Tatavla

    12   Fatih-Harbiye

    14   Tünel-Maçka

    15   Taksim-Sirkeci

    22   Eminönü-Bebek

    23   Aksaray-Ortaköy

    32   Eminönü-Topkapı

    33   Eminönü-Yedikule

    34   Beşiktaş-Fatih

    35   Topkapı-Beyazıt

    36   Yedikule-Beyazıt

    • Elektrikli tramvay kazaları

    Elektrikli tramvaylar atlı olanlara göre daha süretli birer ulaşım aracı olarak hizmete girince, halk elektrikli tramvaylara alışıncaya kadar sık sık kazalar da meydana geldi. Meselâ 1913 Aralık ayının son günleriyle 1914 Ocak ayında Şişli-Tünel hattında birçok kaza olmuştu. Bu kapsamda; 23 Aralık 1913’te tramvay katarıyla bir arabanın çarpışması neticesi bir çocuk yaralanmıştır. 26 Aralık 1913 tarihinde Taksim Bahçesi önünde bir askeri nakliye arabasıyla tramvayın çarpışması sonucu bir asker bacağından yaralanmıştır. 2 Ocak 1914’te Osmanbey Gazinosu önünde römorkörden atlayan bir kadın elinden yaralanmışır. 19 Ocak 1914’te tramvay ile araba çarpışması neticesi her iki araç da zarar görmüştür. 20 Ocak 1914 tarihinde Surp Agop Apartmanı tramvaydan atlayan 18 yaşlarında Arif isminde bir genç başını yarmıştır.


    ÇOK SATANLARDA EDEBİYAT IN - KOMPLO OUT

    Geçtiğimiz sene olduğu gibi, bu sene de iki kitap fuarı arasında “çok satan” kitapları değerlendirdiğim çok satanlar listeleri, iki fuar arasındaki kitap satışlarını gösterdiği kadar geride bıraktığımız sene, Türk okurlarının hangi türe ve yazara ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Önceki senelerde, kişisel gelişim kitaplarının, mistik Doğu’yla harmanlamış Batılı yazarların hakimiyet kurduğu listeler görmüştük. Geçen seneki listeyi ise büyük ölçüde gündeme ilişkin kitaplar forse etmişti. Hattâ listenin ilk sıralarını edebiyat dışı kitaplar ele geçirmiş, birçoğu kendi gündemini yaratmıştı.
    Bu seneki liste, geçen seneye oranla edebiyatın galip geldiği bir liste olmuş dersek, çok da yanlış olmaz. Dahası bir önceki senelerde, satışı yarım milyonu zorlayan ilk üç kitapla, listenin kalanı arasında oluşan derin uçurum bu sene kapanmış görünüyor. Geçen seneden kalma bir alışkanlık olsa gerek, bu sene de liste başındaki kitap kendi gündemini oluşturdu. Peki diğerleri? İki fuar arasında Türkiye en çok neleri okudu? Çeşitli listelerde yer alan, en çok satan kitapların satış rakamlarını sordum, ortaya çıkan listeyi değerlendirelim şimdi…

    —OYNAKBEYi—

    • Prodüksyonun zaferi mi?

    Belki geçtiğimiz sene ilk on listesinde adı yoktu ama, biraz genişletilecek bir listede karşımıza çıkan ilk isim muhakkak Elif Şafak olurdu. Bir sonraki kitabında, ‘çok satmak’ üzerine yazsa, onun satış rakamlarını kıskanan isimlere büyük bir iyiliği dokunmuş olacak, diye düşünüyorum. İskender romanı, daha çıktığı gün konuşulmaya başlandı. Üstelik konusuyla, öyküsüyle değil kapağıyla oturdu gündeme! Kapağında, romanının kahramanı İskender kılığına girmiş Elif Şafak, bütün bakışların kendine dönmesini sağlamıştı sanki. Hemen ardından yayınladıkları, çekimlerin kamera arkası görüntüleri, hazırlanan internet sitesi, bir giyim markasıyla ortaklaşa yürüttükleri kampanyalar derken, insanlar daha okumadan İskender hakkında yorum yapmaya başlamışlardı bile. Okuyanlardan birkaçı da, ‘intihal’ ihtimalinden söz edince, İskender yeni tartışmaların odağındaydı…
    Baba ve Piç’teki gibi toplumsal konuları, yolları kesişen kahramanları üzerinden anlattığı romanı, alışılmış Elif Şafak anlatımı kadar, beğenilen kurgusu ile de aslında çok satabileceğini göstermişti. İskender ile Şafak son yıllarda mutlaka yer aldığı listede bu kez 1 numarada! 235.000’lik satışı ister prodüksiyonun, ister profesyonel reklam taktiğinin zaferi olsun; her açıdan edebiyat ve Elif Şafak kazanmış görünüyor!

    • Kendisini yazdı, yine sattı!

    Bir Tatlı Huzur, Sevdalinka, Köprü, Füreya, Adı: Aylin, Türkan, Veda, Umut… Bu liste daha da uzar, şayet sözkonusu Ayşe Kulin’in çok satan kitaplarıysa. Bu listedeki kitapların bir diğer özelliği de aslında birer biyografik roman olmaları. Ayşe Kulin, türün tartışmasız en beğenilen yazarlarından biri olarak yaptığı araştırmalar ve etkileyici kurgusuyla, bizlere hem alanında önemli insanların hayatlarını, hem de yaşadıkları dönemin atmosferini adeta ezberletmiştir. Kendisiyle yapılan birçok söyleşide dile getirdiği gibi, insanlar bir şekilde kendisine ulaşıp, biyografisini yazdırmak istediklerini bile söylemişler… Çok satan listelerinde sıkça görmeye alıştığımız Ayşe Kulin, bu kez biyografik bir romanla değil, otobiyografik bir anı kitabıyla okurlarıyla buluştu.

    Hayat ve Hüzün adını taşıyan iki ciltlik anılar kitabında Kulin, hayatının 40 yılını; 1941-1983 arasında yaşadıklarını anlatıyor. Babasının hayatta olduğu 1941-1964 yıllarının ilk cilde toplandığı anılar, ikinci ciltte babasının vefatından sonrasını anlatıyor. Artık kendi okurunu oluşturmuş yazarlardan olan Ayşe Kulin, 229.000’lik satışıyla hem çok satanlar listesine hem de türe damgasını vuruyor…

    • Padişahları, dizilerden önce yazdı!

    2000’li yıllarda Divan edebiyatını sevdiren adam, olarak anılan İskender Pala, akademik birikimiyle yazarlığını bir araya getirerek, Osmanlı dönemine ‘aşk’ merkezli bakan yazarlarımızdan. Her romanında ayrı bir padişahı, çevresini, yaşadıklarını ve dönemini anlatan Pala, meşhur televizyon dizisi Osmanlı sultan ve cariyelerini gündeme taşımadan önce kalama alan bir isim. Hazırladığı divan edebiyatı kitaplarıyla bile çok satanlar listesine girebilecek kadar satış yapan Pala’nın romanlarında bunu başarmasına şaşırmak saflık olurdu. Pala, Şah ve Sultan isimli romanında, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’i, onların içinde bulundukları dönemi ve elbette tüm bunların ortasında cereyan eden bir aşkı anlatıyor. İki büyük Türk hakanının birbirleriyle giriştikleri mücadeleyi de anlatan Pala, bu kitabında Alevîlerden tepki görmüş olsa da 220.000 adetlik satışıyla, ‘roman gerçeği’nin kazandığını ispatlıyor. Fuar’dan kısa süre önce Od isimli romanını yayınlayan ve Yunus Emre’nin hayatını ve dönemini anlatan Pala, kısa sürede aldığı sipariş sayısıyla, çok satanlarda müdavim olduğunu da ispatlıyor…

    • Milletçe s*ktir ettik!

    John C. Parkin’in kitabının yüksek satışı için, yayıncılık başarısı mı demek daha doğru olur, yoksa daha ismiyle, milletimizin can damarını yakalamış mı desek daha doğru olur? Karar vermek güç. Ferrari satanlar mı dersiniz, büyük sırları çözmeye çalışanlar mı dersiniz, gücün kendi içimizde olduğunu buyuranlar mı istersiniz… Her yıl bir veya birkaç kişisel gelişim kitabı, çok ses getirir! Ama hiçbirisi bu kadar samimi davranmamıştı belki de. Yemin ederken bile ‘anam avradım olsun,’ diyebilecek kadar küfre yatkın bir millet olarak, S*ktir Et, ismini taşıyan bir kitaba sempati duymamız gayet olağandır aslında. Bir dostunuzu teselli ederken, boş ver dediğiniz kadar, kitabın ismini de kullanırsınız, farkında olmadan. Ayrılık acısı yaşayan yahut sınavda başarısız olmuş dostlarınıza bu ifadeyle başlayan teselli cümleleri kurarsınız. İlginçtir işe de yarar. Parkin, bu komik ve bir o kadar ilham verici kitabında,  S*ktir Et demenin; boş verme, vazgeçme ve bir şeylerin o kadar da önemli olmadığını fark ederek gerçek özgürlüğü bulma yollarını açıklıyor. Kendi ifadesiyle, “S*ktir Et; şarkı okumak, meditasyon yapmak, sandalet giymek ya da tütün yemek gibi eylemler gerektirmeyen ruhani bir yol,” olarak açıkladığı felsefesi yine Doğu mistisizmiyle Batılı anlayışı bir araya getiren kitaplardan. Korsan tezgâhlarında bile yüzbinlerce kopya satıldığını gördüğümüz kitap 200.000 satarak, milletç s*ktir ettiğimizi gösteriyor.

    • Patentli bir başarı uzmanı

    Çok satan kitaplarına başlamadan önce, Mümin Sekman’ı tanımak gerek. Tabi hâlâ tanımayan kaldıysa! Kendi internet sitesinde; “Başarı düşünürü, konuşuru, yazarı!” olarak adlandırıyor kendisini. Türkiye’nin ilk ‘kişisel gelişim uzmanı’ kartvizitine sahip insanı. İşte, evde, sosyal hayatta başarıya ulaşmak isteyen herkes ona müracaat ediyor. Gerek konferanslarına katılıyorlar gerekse kitaplarını okuyorlar. Rakamlarla hayatını anlattığında konumuzla alakalı üç maddeyi alıntılamak gerek; “kitaplarının baskı toplam sayısı 1.500 bin’i geçti; Limit Sizsiniz kitabı 2 yılda 250 bin adet baskı yaptı; Her Şey Seninle Başlar ise 6 yılda 800.000 baskıyla Türkiye rekoru kırdı.” Durum gösteriyor ki fazla söze gerek yok. Listede 5’inci sırada yer alsa da, Her Şey Seninle Başlar, iki fuar arasında 185.000 adet satışıyla, Mümin Sekman’ın kitap satışındaki başarısını ispatlıyor aslında. Her Şey Beyinde Başlar adlı diğer bir kitabıyla da Sekman’ın listede olduğunu belirtmek gerek.

    • En çok o ‘forward’ ediliyordu, en çok da o sattı

    Bir kitap yazsa, çok satacağı garanti olan gazete yazarı kimdir? diye bir anket sorusu sorulsa, Türk okurları taraflı tarafsız, seven sevmeyen ilk önce Yılmaz Özdil adını verecektir. Haddime olmasa da karakteristik bir üslubu olan köşe yazarlarının azaldığı bir dönemde olduğumuzu belirtmem gerek. Hâl böyle olunca, iyi üsluba sahip yazarlar da aradan kolaylıkla sıyrılıveriyorlar ve kendi okurlarını oluşturuyorlar. Tıpkı Özdil gibi. İlk zamanlarda, birçok alanda ‘basit’ görülüp yer yer eleştirilse de tüm Türkiye onu okuyor! İtiraf edin; günlük e-postalarda onun yazısının forward edildiği e-postaların çokluğundan size de gına gelmedi mi? Yahut Facebook’ta herkes altına yorumlar yaparak en çok onun yazılarını paylaşmadı mı? Hele gündemde tam onun kalemine lâyık bir aksaklık varsa değmeyin keyfine… Kaleminden akan mürekkepler, hem nalına hem mıhına çalışırken, Özdil’in fanatik takipçileri yazısını geceden paylaşmaya başlarlar. Yılmaz Özdil, belki de hiç reklâm yapılmadan, ama beklenenin gerçekleşmesi olarak “İsim, Şehir, Hayvan” adlı kitabıyla 155.000 satış yaparak kimseyi yanıltmadı. Demek ki forward sayısıyla, satış sayısı doğru orantılıymış!

    • Nerede dediğimiz, o eski aşkı yazdı

    Leylâ’nın Evi isimli romanından 5 yıl sonra yayımlandı Serenad. Arada ‘Sevdalım Hayat’ isimli anılar kitabını yayınlamış olsa da, okurları Livaneli’nin yeni romanını daha çok beklemişler gibi görünüyor. Üzerinde 3 yıl çalıştığını söylediği Serenad’ın satışı, belki de Livaneli’nin emeğinin karşılığı. 150.000’lik satışıyla listedeki üçüncü Doğan Kitap yayını olarak da yayınevinin, çok satanlar konusunda ne kadar sağlam adımlar attığını ispatlıyor adeta. Kısaca özetlemek gerekirse, 36 yaşında genç bir kadın ile bir üniversitenin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Alman asıllı Amerikalı profesor arasında geçenleri anlatıyor Serenad. Ama nasıl? 60 yıllık aşkının izini sürmek için profesörün İstanbul’a gelmesi, hem kendi hem de genç kadının aile sırlarını ortaya çıkarmakla kalmıyor, 2. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorununun yanı sıra Struma ve Mavi Alay facialarında hayatını kaybedenlerin hikayelerini de gözler önüne seriyor. İyice içi boşaltılmış gibi göründüğü için zaman zaman, “nerede o eski aşklar” deriz ya; işte Livaneli o eski aşkları anlatıyor Serenad’da. Belki de satışındaki en önemli etken, o eski aşkı anlatmasıdır…

    • İstanbul’un polisiyesi ondan sorulur

    Türkiye’de polisiye denince, Ahmet Ümit’i ilk sırada saymayanın kafası karışmış demektir. Elbette ilk polisiye yazarımız değil, ama türün en çok satan yazarlarından olmasının yanında, yeni birçok polisiye yazarına da kulvar açtığı için edebiyat tarihinde ona özel bölüm ayrılacak gibi geliyor bana. Her kitabı çok satanlardan ve listelerin gedikli isimlerinden Ahmet Ümit. İstanbul Hatırası da tereddütsüz yazarın en iyi kitaplarından. Bisanz’tan İstanbul’a uzanan, tarihle polisiye kurgunun iç içe işlendiği, gerilimin baştan sona kadar kıvamında tutulduğu bir romandı İstanbul Hatırası. İç içe geçmiş öyküsu, zengin kadrosuyla ve birbiriyle kesişen yollarıyla adetâ İstanbul’u anlatıyordu Ahmet Ümit. Her romanında olduğu gibi, bütün gizemli cinayetlerin, entrikaların mekânı İstanbul, bu kez ‘yedi tepeli bir kahraman’ olarak arz-ı endam ediyordu Ümit’in romanında. Tam İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinin ertesinde yayınlanan kitap, haklı olarak listede yer alırken, kardeş yayınevleriyle beraber aynı kurumun dördüncü kitabı! Everest-Alfa-Kapı yayınları dört kitapla listenin hakimi. Tabi bunda yazarlarının etkisi büyük.

    • Listenin sürpriz ismi

    Bu seneki listenin en dikkat çeken tarafı, yerli edebiyatın ağırlıkta olması kadar, tanıdık yazarlar tarafından oluşturulmasıydı. Her kitabıyla listelere giren yazarlar, John c. Parkin’den sonra Prof. Canan Efendigil Karatay’a yer açmak zorunda kaldılar. Prof. Karatay, sessiz sedasız ilerleyen ama 90.000’i bulan satışıyla en büyük sürprizi yapan isim. Yayınlanan her yeni albümü için onlarca kilo verip, toplamda yüzlerce kilo veren sanatçıların; iki dirhem bir çekirdek incelmiş televizyon sunucularının, hamile olduğunu bile fark etmediğimiz ve doğumdan sonra gram kilo almayan mankenlerin olduğu ülkemizdeki en bilimsel ve etkili diyet kitaplarından birisi Karatay Diyeti. Öyle ki, şimdiye kadar uygulanan onlarca metodun yanlışlığını ispatlayarak alternatifler sunuyor Prof. Karatay. Okurları ikna etmiş olacak ki, rekor bir satışa ulaşmış. Türk insanının kısa zamanda, sırım gibi erkekler, fidan gibi kadınlardan oluşacağını bilemeyiz ama, satış sayısı bize umut ışığı olabilir.

    • Adeta bizden biri

    Paulo Coelho, her ne kadar listedeki ikinci yabancı yazar olsa da, artık onu da bizden biri saymak gerek. Simyacı’dan beri Türkçede yayımlanan her kitabı okurunu buluyor. Yüz binleri aşan satışlarıyla kendinden söz ettiriyor. Dahası Coelho şimdiye kadar birkaç kere Türkiye’ye gelerek, Türk okuruna ne kadar önem verdiğini de gösteren isimlerden. Son romanı Elif’te Hilal isimli bir Türk kızına da rol veren Coelho, aslında bu sene çok satacağının garantisini vermişti. Aslında hassas bir milletiz, bir filmde Türkiye adı geçtiğinde, yabancı müzik klibinde Türkiye’den bir sahne gözümüze iliştiğinde hemen etkileniriz. Coelho’nun kitabı Elif, böyle bir şeye ihtiyaç duymadan listeye giren bir kitap. Esrarengiz ustasından aldığı akılla, uzun bir yolculuğa çıkan Coelho’ya bu yolculukta eşlik edenlerden birisidir Hilal. Yolculuk sırasında fark ederler ki, başka bir boyutta kaderleri kesişmiştir. Elif işte o boyutun adıdır. İskender romanıyla başlayan çok satanlar listesi, Elif adlı bir romanla sona eriyor. Bu bile gösteriyor ki, artık edebiyat okuyoruz.

    GÜNDEM OLUŞTURAN DİĞER KİTAPLAR

    Gariptir, kitapların sıkça konuşulduğu bir yıl oldu Türkiye için. Çok satanlar kendi gündemini oluşturdukları kadar, listeye girememiş olsa da isminden sıkça söz edilen başka kitaplar oldu bu yıl. Örneğin henüz yayınlanmamış kitaplar için yayınevleri sorgulandı. Muzır kurulu tarafından kötü örnek olarak değerlendirilen kitapların çevirmenleri sorgulandı, sosyal medya kendi yazarlarını yarattı… Kendi gündemini yaratan diğer kitaplara şöyle bir bakmak gerek:

    Aranızda ‘sosyal medya’nın gücüne hâlâ inanmayan varsa bu yazıyı okumasın. Geride bıraktığımız ayda yaşanan Van depreminde gücünü fazlasıyla gösteren sosyal medyanın, en meşhur yazarlarından Pucca! Yıllardır tuttuğu bloguyla binlerce okuru olan Pucca, OkuyanUs yayınları tarafından başlatılan ‘Dizüstü Edebiyat’ dizininin de ilk yazarıydı. Küçük Apalın Büyük Dünyası, adlı kitabı 46 bin adet satışıyla, bir kenardan bağırıyor bizlere “internetin gücü adına!”

    Yine OkuyanUs yayınevinin, aynı adlı dizisinden bir başka kitap, Sorun Bende Değil Sende ve yazarı Pink Freud da “güç bende artık!” diyenlerden. 23 binlik satışıyla, sosyal medyada her şeyini paylaşanların, aslında kitap okuduğunu da gösteriyor.
    Bu sene yayınevleri kadar çalıştı Muzır Kurulu. Tek tek bütün kitapları okudular mı bilinmez ama, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu ve Beat kuşağının bayrak yazarı Burroughs’un eserlerini okuduklarını iddia ettikleri bir gerçek. Burroughs ve Palahniuk’un eserlerini basan yayınevlerini mahkemeye taşıyan kitaplar, biraz da bu davaların etkisiyle daha çok sattı. Yasaklamak, satış getirdi desek çok da yanılmayız. Ölüm Pornosu 20 bin satarak, Burroughs’un kitapları da tekrar baskılarla hiç de azımsanmayacak satış rakamlarını yakaladılar.

    Listede yer alamasa da, bu yılın yel değirmenlerine karşı Don Kişot’unu küçük İskender olarak belirlemek hakkımız sanırım. Artık şiir okunmuyor, denen bir ülkede, gerçekten birçok şairin birkaç yüzlük satışla yetindiği, ilk baskısını bitiren şairlerin çevresine yemek ısmarladığı ülkemizde küçük İskender Sarı Şey isimli kitabıyla 15.000’lik satışıyla hâlâ şiirin okunduğunu gösteriyor belki de…