ELLİ YIL ÖNCE ELLİ YIL SONRA

OYA BAYDAR’IN ELLİ YIL ÖNCE YAYIMLANAN ROMANI ‘SAVAŞ ÇAĞI UMUT ÇAĞI’ TEKRAR OKURLA BULUŞTU

Bundan 47 yıl önce yayınlanmıştı ilk defa “Savaş Çağı Umut Çağı”. Oya Baydar’ın genç bir yazar olarak kaleme aldığı üçüncü romanıydı ve dönemin kuşağının inançlarını, değiştirmek istediklerini anlatırken arka planda ülkenin siyasi hareketliliği veriliyordu. Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllarda üniversite öğrencisi gençler bir yandan ailelerini, bir yandan kendilerini, bir yandan ülkeyi değiştirmeye çalışırken diğer taraftan da aşkı ve hayatlarını yaşamaya çalışıyorlardı. Henüz yirmili yaşlarında olan kuşak, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde çocukluğunu geçirmiş, Üçüncü Dünya Savaşı’nın kabusuyla da gençliklerini yaşamaktaydı. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen dünyadan “umut”larını kesmemişlerdir. 47 yıl sonra Can Yayınları’nın yeni dizisi Can-Gençlik tarafından yayınlanan “Savaş Çağı Umut Çağı”, aradan geçen zamana rağmen şaşırtıcı güncelliğiyle bugünkü nesle de çok şey anlatacak bir kitap. Yazar Oya Baydar’la kitabıyla ilgili konuşurken, 50 yıl öncesiyle bugünün Türkiye’si ve Türk gençliğini konuştuk.
—Oynakbeyi—

(*)

  • Yaklaşık elli yıl sonra kitabınızı yeniden yayınlama fikri nasıl doğdu?

Yakın zamanda Can yayınevi, Can-Gençlik diye yeni bir diziye başlayacaklarını ve bu kitabı burada tekrar yayınlamak istediklerini söyledi. Açıkçası ilk başta tereddüt ettim, çünkü epey zaman olmuştu bu kitap yayınlanalı. Ama sevgili arkadaşım Erdal’ın da hatırası olunca çok direnemedim. Kitabı tekrar okuyunca fark ettim ki çok güncel bir kitap. Elimdeki eski baskı olmasa bugün yazıldığını sanacaktım, bu kadar güncel bir özelliği olduğuna gerçekten inanmazdım. Elbette birtakım acemilikler barındıran bir kitap. Roman türüne göre birtakım eksikleri var, bunun için de “Bir Yirmi Yaş Güncesi” alt başlığını ilave ettik. Bunun dışında, kitapta hiçbir değişiklik yapmadım. Sadece dönem imlasından bir iki kelimeyi bugünkü kullanıma uygun hale getirdim ve bazı kelimeleri tekrar olduğu için çıkardım o kadar. Bu kadar güncel olunca kitabım adına sevindim ama, bir taraftan da üzüldüm tabi. Çünkü ülkede neredeyse elli yıldır bazı şeyler aslında aynı kalmış…

  • Romanınızda hiçbir değişiklik yapmamışken, elli yıldır ülkede de bir şeyin değişmemiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üzücü bir durum bu. Temel sorunlarımızı çözememişiz. Temel sorunlar derken, en önemli şey olan çatışmalarımızın üstesinden gelememişiz. Sürekli olarak biçim değiştirerek, farklı konjonktürler altında yeni haller alarak karşımıza çıkıyor. Toplumun cephelere bölünmesi olayından bahsediyorum. Her zaman farklı bir hal alarak güncelleniyor. 27 Mayıs döneminde Demokrat Parti ve CHP cepheleşmesi vardı. O zamanın sağcıları-solcuları böyle adlandırılıyordu ve o da acı bir cepheleşmeydi. Baktığımız zaman, daha sonraki onar yıllık dönemlerde de yeniden bu kez farklı isimler alarak karşımıza çıkıyor.

(**)

HEP BİR UMACIMIZ VAR

  • Sizce nedeni ne bunun?

Evvela şunu söylemek gerekiyor ki, toplumun meseleleri çözmesine izin verilmedi. Dış güç falan aramaya gerek yok, içeride bazı şeyleri belirlemek gerek. İlk zamanlarda, örneğin Celal Bayar her kış “Ülkeye komünizm geliyor,” diye feryat ederdi. Biz de çok bekledik gelsin diye ama olmadı. Bu zihniyet Türkiye’de demokratikleşmenin önünü kesti. En önemlisi, seksen yıl öncesinin gereklilikleriyle bugünün gereklilikleri farklı şeyler. Dünyanın neresinde seksen yıl aynı anlayış yaşıyor? Bu Türkiye’de köklerinden gelen kötü bir gelenek aslında. Halkın iradesinin üstünde, seçkinler tarafından belirlenmiş ağır, hareketsiz bir anlayışın ürünü. Elbette ilk kuşağın haklılık payı var, zira halk eğitimli değildi, neredeyse kabile gibi bir aşiretten gelmişlerdi. Halka rağmen halk için, söyleminden hareket edilmişti o dönemde. Halka rağmen ama onun iyiliği için yapıyoruz diyorlardı. Bunun bitmesi gerekiyordu, bizim bunu bitirmemize izin vermediler. Sonra isim değiştirerek diğer kuşakların da bitirmesine izin vermediler. Tam bir şeyler düzelir gibi olacakken bu sefer “Şeriat geliyor,” dediler. Şeriat korkusu gitti derken, “Ülkeyi bölecekler” dediler. Hep bir umacımız var bizim.

ACILAR BUGÜNKÜ KADAR DERİN DEĞİLDİ

  • Kitabınızın alt başlığına ilave ettiğiniz “Bir Yirmi Yaş Güncesi”ne gelecek olursak; bugün yirmili yaşlarda olan birisi, aynı duyarlıklara sahip olarak böyle bir kitap yazsa, iki kitap arasında sizce neler farklılık gösterirdi?

Aslında temeli benzer şeylerden oluşacaktır. Bir önceki soruya söylediğim Demokrat Partililer ve diğerleri gibi bir kullanım yerine, güncel olan ifadeler neyse onu kullanacaktır. Bunun haricinde, hayata bakış farklılıkları görülecektir. Çünkü o zaman bizler daha masumduk. Ülke daha çok gençti ve insanların, ülkenin başından bu kadar olay geçmemişti. Darbeler yaşanmamıştı, yeni kurulmuş bir ülke henüz kendini bulmaya çalışıyordu. Bizim kuşağımızda ilk defa yaşanmaya başladı ama bizden önceki kuşaklar arasına “kan” girmemişti. Daha sonra, bilhassa ‘70’lerin sonlarında hem bir önceki dönemden, hem de bugünkünden çok daha fazla kan girmiştir araya. Herkes kutuplaşmış, bırakın büyük ölçekli ayrılıkları mahalleler bile birbirinden farklı bir hal almıştı adeta. O zaman acılar, bugünkü kadar derin değildi. Bizler her şeye rağmen umutluyduk. Bu kitapta da onu ele alıyorum zaten. Dünyayı ve ülkeyi değiştirebilme umudu vardı solcusunda da sağcısında da. Şimdiki gençlerde bunun bu kadar olduğunu sanmıyorum. Elbette aynı umudu taşıyanlar vardır, ama yazılacak romana o kadar yansıyacağını sanmıyorum. İnanç ve umut başka bir dinamizm kazandırıyordu bizim kuşağımıza, sanırım bugün o biraz eksik. Yazılacak romanda da eksik kalacaktır.

 KUŞAĞIMIZIN HAYAL KIRIKLIKLARI ÇOCUKLARINA DA YANSIDI

  • Kitabınızda dikkat çeken tema “umut”. Şimdiki neslin bu kadar umutsuz olmasının, kimilerince apolitik olmasının sebebi, sizin kuşağınızın umutlarını yitirmesinin bir devamı mı?

Bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Bu bütün dünyada yaşanıyor. Meselâ 68 gençliği bir protesto hareketinin içindeydi. Statükocu sistemi, solda olsun, sağda olsun bir şeyleri sorguluyordu. Genel ahlaktan tutun, komünist partilerin yapısına kadar her şeyi karşısına alıp sorguluyordu. ‘68’lilerin bir şeyleri değiştireceklerine dair her zaman umutları vardı. Ancak sosyalist sistemin yıkılışı bu umudu bir kanadından törpüledi. İnanılan birçok şey yerle bir oldu. Bunun yanında; bizim kuşağımız gerçekten büyük hayal kırıklıklarına uğramıştır ve bu bir şekilde çocuklarına da yansımıştır. Hayallerinin, inandıkları sistemin çöküşünü görmüş olmak bunun başlıca sebebi. Bunun haricinde çok büyük acılar çektiler, işkence gördüler, kendileri görmediyse bile yakınlarındaki insanlar bunu yaşadılar ve bunlar konuşuldu, anlatıldı. Bu acılar da hâlâ anlatılıyor ve çocuklar bunu dinliyorlar en azından. Haliyle ebeveynleri karamsar olan bir kuşağın umudunu yitirmiş olması doğal geliyor bana.

  • Kitaptaki anlatıcı, anne-babasıyla siyasi ve ahlakî birtakım düşünceleri dolayısıyla bazı çatışmalar içine düşüyor. Bugün de bir kuşak çatışması var ama farklı sebeplerden doğuyor. Siz nasıl gözlemliyorsunuz?

Kuşak çatışması her zaman, her yerde yaşanacak. Bu o zaman da vardı, bugün de var, yarın da olacak. Sözünü ettiğimiz çatışma olmadan ilerleme olmaz. Hem ahlakî değerler açısından, hem siyasi görüşler açısından, hem de yaşam değerleri açısından birtakım farklılıklar yeni nesillerle beraber ortaya çıkıyor. Bu da çatışmaya sebep oluyor. Galiba her kuşak, önce kendisine verilenle yetinmemeyi öğreniyor. Her zaman bir şeyler arıyor ve belki de yaşının gereği olarak neyi aradığını bilemeyip ilk önce eksiği fark ediyor. O eksik şeyi de kendinden önceki kuşağa bağlıyor aslında. Bir bakıma da haklılar.

BU ROMANI YAZDIĞIMI UNUTMUŞTUM

İlk romanımı on yedi yaşındayken yazmıştım ve Hürriyet gazetesi tefrika etmişti. İkinci kitabım Allah Çocukları Unuttu idi ve Savaş Çağı Umut Çağı da benim üçüncü romanımdı. O da tefrika edilmişti, ama sonrasında hayatım tamamen değişti. Ben roman yazmayı bıraktım, sol mücadele içine girdim ve yaklaşık otuz yıl edebî anlamda hiçbir şey kaleme almadım. Hem edebî bir şeyler yazmayı, hem de ben bu ilk yazdığım kitapları unutmuştum. Bu unutma öyle bir seviyeye gelmiş ki; 1992’de yurtdışından döndükten sonra bir arkadaşım sohbet sırasında, “Bu söylediklerin Savaş Çağı Umut Çağı’nda da vardı,” deyince ben de bu kitap isminin hiç yabancı gelmediğini söyledim, sonra ekledim, kimindi bu kitap, diye… Şaşırdı tabi, sen hasta falan mısın diye sorarak, bunun benim kitabım olduğunu söyledi. Ben hayatta böyle bir kitap yazmadım diye iddia ediyordum. Elinde ilk baskıdan varmış, gidip raftan çıkardı ve bana verdiği anda kitabımı hatırladım. Habora Yayınları’ndan çıkmıştı kitabım ve yavaş yavaş sayfalarını karıştırmaya başladım. Öyle ki içinde neler yazdığını bile unutmuştum.

GENÇLİK UMUTLA BESLENİR, UMUTLA YAŞAR

İnsanların, ahlakî değerleri, vicdanları teknolojiye göre daha ağır gelişiyor. Bu durum teknolojinin kötüye kullanımını da getiriyor. Artık tek tipleşme dediğimiz; düşünceden görüntüye, algılamadan değerlendirmeye aklınıza gelen her şeyi bir örnek üzerinden değerlendirir oldu yeni nesil. Medya, bunda büyük pay sahibi. Birçok felsefecinin de belirttiği gibi, insanlar artık bir simülasyonun içinde yaşıyor adeta. Gerçek algıları değişti. Neyin kurgu neyin gerçek olduğunu bilemez oldular. Çok hızlı olmaya başladı her şey. Birden bire ortaya çıkıyor, aynı hızda değişim gösteriyor ve birden sona eriyor. Bu da teknolojiyle fazla haşır neşir olan gençleri daha çabuk yıldırıyor. Artık hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Kahraman olarak gördükleri kişiler, inandıkları şeyler; medya aracılığıyla önce övgü dolu olarak karşılarına çıkarken çok kısa bir süre sonra tamamen tersi halde lanse ediliyor. Bu da bir süre sonra inancı azalttığı gibi, çok çabuk bir hayal kırıklığı yaşatıyor. Yorgun, umutsuz, yılmış insanlar haline getiriyor yeni nesli. Büyük bir boşluk karşısında tek başlarına duruyorlar. Böyle olunca da duyarlıkları da ortadan kalkıyor ve karamsar oluyorlar. Gençliğin içindeki boşluk ve anlamsızlık duygusu ancak kendi küçük dunyasını aşabileceği büyük umutlar peşinde koşmasıyla dolar. Bizler bu umuda ve heyecana sahip olduğumuz sürece daha mutluyduk ve hayatımız daha anlamlıydı. Çünkü gençlik umutla beslenir, umutla yaşar. Ne yazık ki yeni neslin en büyük sorunu bu, çok fazla umut etmiyorlar.

GENÇ NESİL SANILDIĞI GİBİ APOLİTİK DEĞİL

Kimi zaman okullarda okuma günleri, paneller düzenleniyor ve ben de bunlara katılıyorum. Oralarda pırıl pırıl, birtakım şeyleri sorgulayan, kimi durumlardan rahatsız olan kendi kuşağından daha geniş ölçekte bakan ve sorgulayan gençler var. Yani yeni nesil çok da başka yerlere gitmiş değil. Genellikle, belirli bir kesim üzerinden konuşuyoruz. Yeni bir ufka ilerlemek, bir şeyleri aşmak fikri, gözlemlediğim kadarıyla dindar kesimde daha baskın. Burada onları yargılayıp, hangi yönde olduğunu değerlendirmiyorum. Sözünü etmek istediğim şey; en azından bir ilerleme çabasında oldukları. Bunun benzeri durum bir de Kürtlerde var. Kürt gençleri ve İslamî kesim bir kavganın içindeler. Bizim devrim dediğimiz kavgayı onlar bugün farklı bir şekilde veriyorlar. Bu kadar derin yarılmaların olduğu bir ülkede, tek bir gençlikten bahsedemeyiz. Politik mücadele, “devrimcilik” sadece biz 68’lilerin 78’lilerin bildiği konu ve biçimler üzerinden gitmiyor artık. Çevreyi, doğayı koruma mücadelesi, barış için, kadın hakları için; ırk, din, cinsel tercih gibi konularda ayrımcılığın kalkması, herkesin eşit yurttaş olması için mücadele edenler en az bizim kadar devrimciler.

ARTIK KONUŞULMAYANLARI KONUŞUYORUZ

Bir umudum var son yıllarda; artık konuşulmayan şeyler konuşulur oldu. Ben 1974’te yazdığım bir yazıda “Türkiye halkları” dediğim için 4,5 yıl hüküm giymiştim ama bugün herkes bu ifadeyi kullanıyor. Aynı şey özel hayatımızda da vardır, bir dönem yaptığımız kötü bir şeyi ilerleyen zamanda ya tamamen unutmaya çabalarız, ya da unutmamışsak bile kesinlikle konuşmayız. Bu ülkemizde de böyle, üstünü örtmek o konu hakkında konuşmamak gibi bir çabamız var. Dersim olayları, geçtiğimiz aylara kadar birçok kişinin bilmediği hadiselerdi. Ama o bilinmeyen olaylar bile konuşulmaya, tartışılma başlandı, hattâ hakkında kitaplar yayınlandı ardı ardına. Bunun haricinde, zamanın paşalarından, emekli bir komutan geçenlerde bir açıklama yaptı, “faili meçhullerde devletin parmağı var,” diye. Ben de sormak istiyorum; paşam bunları bilmeyen mi var? Artık bunlar da konuşulacak, diğer konular da konuşulacak ama daha rahat konuşulacak zamanla. Halkta farkındalık yaratılmıyordu, bu biraz gecikmeyle de olsa yavaş yavaş kendini gösteriyor. Artık insanlar bazı şeylerden şüphelenmeye, bazı şeyleri sorgulamaya başladılar. Gerçeği öğrenmek istiyorlar, bu da ileride iyi bir hal alacaktır inancındayım…

REFERANDUM’A EVET, GEREKSİZ TARTIŞMAYA HAYIR!

Yakın zamanda bir televizyon programına konuk oldum ve yine laf dönüp dolaşıp referanduma geldi. Orada şunu söylemiştim; bu bir anayasa referandumu olmaktan çıktı. Şu anda başka bir hal aldı, farklı bir boyut kazandı bu referandum. AKP’liler ve diğerleri olmak üzere iki cepheye ayrıldı referandum konusu. Adeta bir genel seçim atmosferine döndü. Dikkat ederseniz referandum maddelerine dair bir konuşma da geçmiyor, sadece birbirlerine sataşan ifadeler kullanıp halka “evet” deyin, “hayır” deyin gibi telkinlerde bulunuyorlar, o kadar. İçeriksiz ve yoz bir dalaşma yaşanıyor tam manasıyla. Haliyle, referanduma evet-hayır oyu kullanmak, şu veya bu cephede yer almak anlamına geliyor. Bu da benim rahatsızlık duyduğum bir şey.  Çünkü çok sağlıklı değil. Ama solun kendi içinde de bu tartışma başlamış durumda. Örneğin ben, “yetmez ama evet” diyorum. Kimse kimseyi ve kendini kandırmasın, bu anayasayı tamamen değiştirseniz de 12 Eylül’ün etkisini veya getirdiklerini hemen kestirip atamazsınız. Yeni anayasanın oluşturulmasından sonra en az iki nesil gelmeli ki unutulsun. Çünkü bu bir demokrasi kültürüdür. Ben vatandaş aklıyla baktığım zaman yeni maddelerin hiçbirisinin, eskisinden daha geri bir içeriği olmadığına inanıyorum. Çok tartışılan iki maddeyi de o kadar korkutucu görmüyorum. Seçilmişlere, millî iradeye daha fazla imkân tanıdığına inanıyorum. Ama hukukçular bile kendi aralarında ikiye bölünmüş durumdalar. Bu anayasa değişikliğinin ve değiştirilen maddelerin, o kaskatı, bizi dondurmuş olan anayasada bazı şeyleri kaşıdığına inanıyorum. Elbette yıkıcı bir etkisi yok, ama hafif hafif sallandıracak bir güce sahip. Bunu iki cepheye ayrılmış bir şekilde değil de, biraz düşünüp taşınan insanlar olarak konuşmak gerektiğine inanıyorum. Bu açıdan da aramıza kama sokacak bir olay haline gelmemesi gerektiğine inanıyorum. Neticede hukuk yorumlamaktır. Bunun yanında, “aydın dediğin evet demelidir,” veya “memleketini seven hayır demelidir,” gibi tartışmaları da gereksiz buluyorum. 

(*) Fotoğraf: Çiğdem Ayın

(**) Savaş Çağı Umut Çağı - Bir Yirmi Yaş Güncesi / Oya Baydar / Can Gençlik

Notes

  1. oynakbeyi posted this