30. YILINDA 12 EYLÜL DARBESİ

30 yıl önce 12 Eylül, sabah 04.00’te Millî Marşlar’la yayına başlayan Türkiye Radyoları, her beş dakikada bir Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirilerini yayınlayarak ordunun ülke yönetimine el koyduğu haberini veriyordu. Radyolardan ve sonrasında televizyondan halka seslenen Kenan Evren, “Yüce Türk milleti. Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milleti ile bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devleti son yıllarda izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik ciddi ve fiziki haince saldırılar içindedir. Devlet başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumları ile devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri alamamışlardır…” cümleleriyle başlayan bir numaralı bildiriyi okuyordu. Milli Güvenlik Konseyi’nin yönetime el koyduğunu bütün yurttaşlara açıklamışlardı. Ancak sonrasında yaşananların büyük kısmı asla açıklanmadı. 

Aradan 30 yıl geçti ve sözkonusu darbenin sonrasında hazırlanan anayasadaki değişiklikler aynı tartışmalarla oylandı. Kimisi darbe anayasası ortadan kalksın diye “evet” dedirtirken, kimisi ne alakası var diyerek “hayır”lara vesile oylarını kullandı. Sonuç ne olursa olsun, referandum bir tarafa 30 yıl önce 12 eylül ve sonrasında yaşananlar farklı yayınevlerince kitaplaştırıldılar. 30. yılında 12 Eylül darbesinde neler yaşandığını tanıklarla aktarıyorlar. Bilenlerin hatırlaması, bilmeyenlerin de öğrenmesi için okunmasında fayda olan kitaplar…

  • 12 Eylülün 30. Yılında 30 Yıl 30 Hayat

Çiğdem Sezer ve İbrahim Dizman’ın yayına hazırladığı ve İmge Kitabevi tarafından yayınlanan kitapta, adından da anlaşılacağı gibi 30 yıl önce bugün hayatı değişen 30 kişinin yaşadıkları aktarılıyor. Televizyon, radyo ve gazeteler aracılığıyla halka bildirilen olağanüstü durumun ardından, özellikle tanıdık bazı isimlerin hayatı derinden değişmişti. İşçi sınıfının yıldızı parlayan önderi Abdullah Baştürk tutuklanıp işkencelerden geçirilmiş, Ataol Behramoğlu cezaevine girmiş, Kemal Anadol tutuklanmış, Alpaslan Işıklı DİSK’i Anayasa Mahkemesi’nde savunmasının bedelini hocalık yaptığı üniversiteye artık çay içmek için bile giremeyerek ödüyordu. Kitap yayımlamaktan suçlanan İlhan Erdost cezaevi aracı içinde dövülerek öldürülmüştü. Bu saydığımız, hayatı değişen 5 isim haricinde diğerlerinin yaşadıkları da bir bu kadar üzücü boyuttaydı. Aralarında Dursun Akçam, Turut Kazan, Rıfat Ilgaz, Zülfü Livaneli, Behice Boran, Ali Sirmen… gibi nicelerinin bulunduğu isimlerden 30 tanesinin seçildiği kitapta, Türkiye’nin aydın vatandaşlarının başına gelenler aktarılıyor. 12 Eylül Darbesi’nin “gerçek hedefinin aydın kesim ve amacının da düşünmeyen, haklarını savunamayan, tepkisiz bir toplum yaratmak,” olduğunu aktarıyor yazarlar. 30 isimden tanıklıklarla. 

GÜL ERDOST ANLATIYOR

Halit Ağabey, İlhan’ın tutuklandığını söyleyince, giysiler hazırladım. Üzeri inceydi, üşüsün istemedim. Zaten beli rahatsızdı. Midesinden sorunları vardı. Paltosunu aldık, kalın giysiler filan. Ben onları hazırlarken İlhan ölmüş meğer nereden bilirim! Ertesi gün Mamak’a götürdük eşyaları, amcamla. Almadılar, avukatla verirsiniz dediler. Bir tuhaflık vardı tutumlarında, ama sezemedim; insan nasıl aklına getirebilir ki böyle bir şeyi. Meğerse ölmüş İlhan, bize söylemiyorlar… Cumartesi, pazar geçiyor, pazartesi akşamüzeri olmuş, hâlâ haberimiz yok öldüğünden. GATA’ya götürüp orada bekletmişler cenazesini.

  • Dört İdam Bir Tanık

Gazeteci Akın Bodur’un kaleme aldığı kitapta Adana Sıkıyönetim Mahkemesi’nin 12 Eylül döneminde idam kararı verdiği dört siyasinin infazı ve öncesi aktarılıyor. Bilindiği gibi 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri, “Türkiye’de adalet yavaş işliyor” sözüne taş çıkarırcasına hızlı çalışıyordu. Bu hızlı çalışmaların sonucu olarak 517 kişi idama mahkûm edilmiş ve 50’sinin cezası infaz edilmişti. Öyle ki arada “yaşı büyütülerek” idam edilen bile olmuştu. Akın Bodur’un Doğan Kitap tarafından yayınlanan Dört İdam Bir Tanık kitabında Adana’da idam sehpasına çıkarılan Serdar Soyergin, Mustafa Özenç, Ali Aktaş ve Ahmet Kerse’nin dosyası açılıyor. Dört mahkumla ilgili bilinmeyenler, infazlarda gözlemci sıfatıyla hazır bulunan Mustafa B’nin anlatımlarıyla ve cezaevi arkadaşlarının tanıklıklarıyla ortaya çıkıyor. Hücrelerinden alınıp götürülmeleri, ailelerine yazdıkları son mektupları, dile getirdikleri son arzuları, dostlarının anılarından kalanlar ve infaz tutanakları yer alıyor kitapta. 

AVUKATI OLMADAN YARGILANDI

Adana’nın Hurmalı mahallesindeki Yeşil Kahve’sinde aralarında fraksiyon çatışması bulunan Erdoğan Kolat’ı “tasarlayarak öldürdüğü” mahkemece kabul edilen Soyergin’in “yaklaşmayın yakarım” diyerek bekçilere de ateş ettiğini, ancak silahın ateşlenmediğini kabil eden mahkeme, “taammüden adam öldürmek” suçundan eski TCK’nin 450/4. maddesi kapsamında ölüm cezası verdi. 14 Eylül 1980’de yaşanan olaya ilişkin mahkeme, idam kararını 19 Eylül 1980’de verdi. Adana 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin verdiği karar, Askeri Yargıtay 1. Dairesinin 9 Ekim 1980 tarihli kararıyla da onandı. İdam kararı da 26 Ekim 1980’de Adana eski cezaevinde infaz edildi. İnfazın yerine getirilmesinde görev alan beş kişilik heyetin imza attığı infaz tutanağına göre 22 yaşındaki Serdar Soyergin’in, son arzusu ailesine mektup yazmaktı. Ancak yazdığı mektup ailesine ulaşmadı. Serdar Soyergin, Adana 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin ilk infazıydı ve yargılanmasında avukatı yoktu.

  • İngiliz Arşivlerinde 12 Eylül’ün Ayak Sesleri

12 Eylül darbesinin ardından, Amerikan Büyükelçisinin Pentagona geçtiği mesajdaki “Bizimkiler Başardı” mesajı uluslararası diplomaside kayıtlara geçen en çarpıcı cümleydi. Zira iddialara göre işin içindeki Amerikan parmağını ifşa ediyordu. Ancak Türkiye’deki darbeyle sadece Amerika ilgilenmemişti. Jan Devletoğlu, daha önce bir gazete için hazırladığı İngiliz Arşivlerinde 12 Eylül’ün Ayak Sesleri isimli kitabında, İngiliz Savunma Bakanlığı ve dışişleri bakanlığının dönemin Türkiye’sine dair tuttuğu kayıtları, yazışmaları, sakladığı evrakları aktarıyor. Belgelerin tarihine bakıldığı zaman İngilizlerin 1975’ten itibaren “darbeye giden yol”u takip ettiklerini ve sözkonusu 5 yıllık dönemde meydana gelen her olaya özel bir dikkatle eğildiklerini görüyoruz. Aynı dönemde Scotland Yard Türk polisinin eğitimini üstlenmiş, ancak kısa sürede apar topar geri dönmüşlerdi. Doğan Kitap tarafından yayınlanan kitabın sonunda dönemin İngiliz parlamentosunda veya bakanlıklarında görevli isimlerle Jan Devletoğlu’nun yaptığı röportajlar da yer alıyor. 

GÜNÜMÜZ İRANINA BENZER GELİŞMELER VAR

İngiltere’nin Washington Büyükelçiliği’nden Birleşik Krallık Bakanlar Kurulu’na ve Başbakanlığa gönderilen 4 Ocak 1979 tarihli “Türkiye’de Şiddet” başlıklı raporunda şu ifadeler yer alıyordu:

Şu anda yaşanan şiddet olayları; aşırı şehirleşme, sanayileşme ve laiklik sonucunda Türkiye’nin modern bir topluma dönüşme çabasının neticesidir. 50’lerde ve 60’larda yaşanan gelişmeler, solcu hareketlerin sosyal temelini teşkil etti. Sağcı hareket, hem işçi hareketine tepki olarak hem de orta sınıfın siyasi ve ekonomik statüsünün azalması sonucu ortaya çıktı. Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi büyüyebilir. Büyük farklılıklar olmasına rağmen 1920’lerin Avrupası’na ve günümüz İranı’na benzer gelişmeler var. 

Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi artık Türkiye için uygun bir demokratik alternatif oluşturmamaktadır ve yeniden iktidara gelmesi durumunda ülke hızla Hitler’inkine benzer bir faşist rejime kayacaktır. 

  • Otuz Yıldır 12 Eylül, Yaşayanlar Anlatıyor

Yine Doğan Kitap tarafından yayınlanan kitabı gazeteci Haşim Akman hazırlamış. Akman’ın hareket noktası “herkesin kendine ait 12 Eylül hikâyesi”ni bir araya getirmek olmuş. Yaşar Yıldırım, Taha Akyol, Vehbi Ecevit, Filiz Koçali, Ayşe Düzkan, Zülfü Livaneli, Teoman, Sırrı Süreyya Önder, Latife Tekin, Nabi Yağcı, Selim Mahmutoğlu, Süleyman Çelebi, Oğuzhan Müftüoğlu, Celalettin Can, Mahir Sayın, Doğu Perinçek, Aydın Çubukçu, Muzaffer Oruçoğlu, Ömer Laçiner gibi her “iki tarafta” da yer alan siyasetçi, gazeteci, sanatçı ve yazarlarla 12 Eylül anılarına ve fikirlerine dair röportajlar yapmış Akman. Kitabı hazırlama amacını da altını çizerek belirtiyor; “bu kitap, öncelikle doğum tarihi itibariyle 12 Eylül öncesinde neler yaşandığının farkında olamayacağı için sonrasını da doğru değerlendiremeyeceği varsayılan genç okur hedeflenerek hazırlandı.” Haşim Akman yaşanan trajedinin her yönden tanıklarına yer vermiş kitabında. Darbenin olduğu güne kadar aktif olan sol, sağ ve İslamcı unsurların temsilcileri, konuyla ilgili kısmen ihmal edilmiş kadın hareketinin aktör ve tanıklarına söz vermiş. 

12 EYLÜL TAŞRADA DAHA AĞIR YAŞANDI (Sırrı Süreyya Önder)

Taşrada nasıl yaşandı 12 Eylül?

Taşrada cunta, trafik ışıklarından, karı koca kavgasına kadar günlük hayatın bütün kodlarına müdahil olmak üzere, en ince detaylarına kadar tasarlanmış bir konumda örgütlenmişti. 12 Eylül kendini, özellikle taşrada daha ağır gösterdi.

Beynelmilel’de cuntacıların günlük yaşama nasıl müdahil olduklarını biraz anlattım. Onun dışında Adıyaman’da evine geç giden kocalardan, içki içen adamlara kadar rutin cezalandırmalar vardı. Yani karısı kocasını şikâyet ediyordu, içiyor diye. Adamı çekip sıkıyönetime, sabaha kadar dövüp bırakıyorlardı. 12 Eylül taşrada, şehre bir nizamat vermeydi. Adıyaman o zaman 50 bin nüfuslu bir yerdi. Hiç ihtiyaç olmadığı halde, kente trafik ışıkları koydular. Açılışı törenle yapıldı. Adıyaman’da halen durur şehir meydanında. Fakat kimsenin, bu ışığın neye yaradığına dair hiçbir fikri yoktu; özellikle yayaların. Herkes eski alışkanlığıyla devam etti yaşamına. Bunun üzerine kaldırımın yola bakan kısmını, çirkin ve devasa demir korkuluklarla örttüler. Bu, dar kışla mantığının en vahim icraatlarından biri gibi gelir bana; çünkü komutan, Necabettin Ergenekon, meydanda durur, trafik ışıklarına uymayanları bizzat döverdi.

  • Darbeli Kalemler

Getto yayınları tarafından yayınlanan ve Mine Söğüt’ün derlediği Darbeli Kalemler, sadece 12 Eylül sonrasını içermiyor. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin ilk haftasında yazılan köşe yazılarından seçmeleri bir arada veriyor. İdeolojik farklılıkların dengesinin korunduğu kitapta gazetecilik tarihimizin unutulmaz adlarının yazıları üç darbe döneminin de atmosferini hissettiriyor. 27 Mayıs’ı “devrim”, 12 Eylül’ü “darbe” olarak adlandıran yazarların karşısında yer alıp bunun da bir devrim olduğunu yazanlar kitapta bir araya geliyorlar. Nadir Nadi, Aziz Nesin, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Çetin Altan, Bedii Faik, Falih Rıfkı Atay, Vâ Nû, Haldun Taner, Necati Zincirkıran, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Refik Erduran, Cihad Baban, Uğur Mumcu, Hasan Pulur ve daha fazlasının darbe haftalarında kaleme aldıkları yazıları ne kadar tarafsız ve rahat olarak yazdılar bilinmez ama okuduktan sonra karar verebileceksiniz.

DEMOKRASİNİN NE OLDUĞUNU ANLAYAMADIK (Uğur Mumcu)

1950 yılından bu yana, 12 Eylül tarihi ile birlikte tam dokuz kez sıkıyönetim ilan edilmiş bulunuyor. Otuz yıllık çok partili yaşamımız, her iki yılına karşılık bir sıkıyönetimli yıl ile ilginç bir siyasal grafik çizdi.

Bu gerçekleri alt alta koyarsanız, sonuç kendiliğinden belirir: Biz çok partili yaşamı, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi, anayasal düzeni yaşatamadık, hukuk devletini kan gölünde boğduk, demokrasinin ne olduğunu, daha da önemlisi, ne olmadığını bir türlü anlayamadık! Bu bir iflastır. Bu sonuç otuz yıldır bizleri yöneten, yönettiklerini sanan kadroların ve bunların siyasal düşüncelerinin tam bir iflası demektir…

  • 12 Eylül Sabahı

12 Eylül sabahı radyo ve televizyonda okunan bildiri kulaklarda çınlarken kim ne hissetmişti? O an neredeydiler, ne yapıyorlardı ve ne düşündüler? Heyamola yayınları tarafından yayınlanan ve Ömer Asan’ın editörlüğünü yaptığı 12 Eylül Sabahı isimli kitapta, 100 isim Türk demokrasi tarihinin en büyük kırılma noktalarından birinin sabahını anlatıyor. Edebiyatçısından sanatçısına, politikacısından işçisine, öğrencisinden akademisyenine 100 isim unutamadıkları ve unutturmak istemedikleri sabahı aktarıyorlar. Kitapta o gün yazılmış bir günlük sayfası, bir fotoğraf, anlatıcının başından geçen bir olay veya bir karikatür o günün anılarını bize yeniden hatırlatıyorlar. 

Adalet Ağaoğlu’nun güncesi’nden

Darbelerin darbesi!

Memlekete geliyormuş gibi olan demokrasinin boğazlanması. “Örfi İdare!” Bir öç alış, bir kan davası sanki. Silahların ucuyla insan kanı içilmesi; korku filmi! Yetmemiş-doyurmamış demek Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın, halkın ağzına sekiz yıldı “Üç Fidan” diye yerleşmiş gençlerin asılmaları! O kadar karşısında olduğum Menderes politikasının da siyasetle değil, asmak kesmekle bitirilmesi oy verme hakkına sahip olanların da katli değilmiş gibi, bu kaçıncı Mayıs, Mart ve Eylül’leeer! Ecevit’lerin Demirel’lerin tek başına vatan-sever iddiasındaki Silahlı Kuvvetlerin önünde eller yana yapışık hazırol’da durmaları da yetmedi, yetmiyor demek.

Notes

  1. oynakbeyi posted this