Futbolun Modern Zorlukları!
Ne yazık ki, 2010’da Güney Afrika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’na Türkiye bu sene gidemeyecek. Ne yazık ki diyoruz, çünkü insanların 2010’a kadar devam edecek krizden uzak kalmalarını sağlayacak tek unsur ellerinden alındı aslında. Şimdi herkes Türk Milli Takımı’nı ve bilhassa Fatih Terim’i tartışıyor. Nerede hata yaptı diye; aslında mesele çok daha büyük.
Bir zamanlar modern kelimesi sadece film adı veya bazı sanat akımları için kullanılırken, artık pek çok şeyin başına veya sonuna ekleniveriyor. Defalarca da söylendiği üzere futbol da bundan nasibini alanlardan. Pek çok açıdan gerek dünyada, gerekse ülkemizde futbolun modern düzeye oluşması iyi bir şey elbette. Neticede kulüp başkanlarından, hisse senedi sahiplerine, reklam veren kuruluşlardan organizatörlere, futbolculardan taraftarlara herkes kendine bir pay çıkarıyor bu modern futbol anlayışından. Ancak modern matematiğin çok bilinmeyenli denklemleri, nasıl bir kuşağın kafasını karıştırdıysa, modern futbolda bir o kadar kafa karışıklığına sebep oluyor.
Kimi kasasındaki paranın artmasından memnun, kimi aldığı transfer ücretinden, kimi de evinde rahat rahat dev ekranda futbol maçı izlemenin keyfini hiçbir şeye değişmeyecek kadar modernizmi benimsemiş durumda.
Peki hiç hatırlıyor muyuz, bilhassa ülkemizdeki futbol anlayışına “modern” takısını takmadan önce neler yaptığımızı, nasıl bir anlayışla olaya yaklaştığımızı. Aslında herkesin hatırladığı veya hatırlayacağı pek çok şey vardır, şimdilik bunların birkaçını hatırlamak arada nelerin çok uzaklarda kaldığını göstermeye yeter sanırım. Burada modern futbola dair büyük laflar edilmeyecek elbette, sadece birkaç yıl geriye baktığımızda ardımızda kalanlara bakmaya çalışacağız.
Örneğin pek çoğumuzun son dönemlerine yetiştiği ve lokal yeteneklerimizin olduğu, ekol olarak Brezilya veya Yugoslav futbolunun ülkemiz için örnek alındığı dönemlerde, hattâ daha öncesinde de futbolcularımıza lakaplar verirdik. Aslında bunda da yabancı ülke ekollerinin etkisi var. Zira Brezilyalı futbolcuların uzun isimleri ve kültürlerinde yer alan, takma ad dolayısıyla neredeyse futbolcularının yarısından fazlasının lakap veya kısaltılmış bir adı vardır. Keza Yugoslavya dağılmadan önce buradaki çok uluslu takımın oyuncularının da takma adları vardı. Aynı durum bizim futbolumuzda da kendini göstermiştir. Doktor, Ordünaryüs, Sinyor, Arnavut, Arap, Hafız, Baba… gibi takma adlı futbolcuların olduğu ve büyüklerimizin yarım yamalak anılarla anlattığı futbolcuları çoğumuzun da hatırladığı, Şifo, Sarı Fırtına, Kral, Beton, Takoz, Piç, Deli gibi takma adlar takip etti. Derken artık uluslararası futbol arenasında kendimize bir yer bulmaya başlamamızla beraber, önce sözkonusu ekol etkilerinden, akabinde takma adlardan sıyrılıverdik. Her ne kadar kimi spikerler Büyük Orhan ve Küçük Orhan ikilisine, “Borhan” ve “Korhan” dese de, baktığımız zaman bugün büyük ve küçük ilaveleri dışında çok fazla takma ada rastlayamıyoruz. Dolayısıyla, eski usül futbolu bilen büyüklerimize futbolcuları anlatırken herhangi bir lakapları olmadığı için epey zorlandığımız kanaatindeyim.
Futbol maçlarının yayın hakları çok kanallı hayattan sonra, çoktan seçmeliden ziyade şifreliden çözmeliye devrolduğunda, yayıncı kuruluşun bize sunduğu imkanlarla yetinmek zorundayız. Bunda ne kötülük var diyecek olanlara hatırlatmak isterim, tek kanallı dönemde yayıncı kuruluşun muhabiri, faul anında sahaya girerek faul yapılan veya yapan futbolcunun sıcak sıcak görüşlerini alma inisiyatifine sahipti. “Sence faul müydü?” sorusuna yerde kıvranırken doğrulan ve “ağbi adam çift daldı yaa,” serzenişi hangimizin hafızasından silinebilir ki? Şimdi ise sadece pilot kameranın veya kale arkası kameranın bize verdiği görüntü çeşnisiyle yetinmek zorundayız. Ki bu durum devam etseydi, hakemin pozisyon hakkındaki yorumlarını sıcağı sıcağına alabilir ve tartışmalı maçlar hakkındaki bilgileri sıcağı sıcağına edinebilirdik. Bugün pek çok Anadolu şehrinde maçı izlemeye elinde radyosuyla giden taraftar görülebilir. Zira radyo günlerinden kalma alışkanlıkla, tribünden tam takip edemediği maçın heyecanını, radyo spikerinin coşkusuyla yaşayan taraftarlar, sözkonusu tek kanallı dönemin miraslarıdır.
Futbolun bir bacasız sanayi haline gelmesi ile, futbolcular adeta “popstar” daha doğrusu birer reklam yıldızı oldular. Her birini ayrı firmaların birbirinden farklı reklamlarında görebiliyoruz. Oysa bir zamanlar her takımın birkaç futbolcusu sırayla, tek bir televizyon markası için kısa bir yorum yapıp, bize o ürünü tavsiye ediyorlardı. Şimdi hangi birinin tavsiyesine uyacağımızı düşünüp kararsız kalıyoruz. Her sezon tasarımı değiştirilen takım formaları ise, ciddi bir sorun aslında. Zira eskiden alınan “çubuklu forma” yıllarca giyilebilir ve arkasında herhangi bir futbolcunun ismi yazılı olmadığı için, o sezon en iyi oynayan futbolcunun forması olduğu iddia edilip, mahallede hava atılabilirdi. Oysa şimdi her sezon yeni bir forma almak gerekiyor ki, bu da taraftarı iki arada bir derede bırakan durumlardan.
Sözkonusu “modern” kavramı bazılarının ahlak anlayışısını da değiştirdiği kanaatindeyim. Zira artık küfürsüz bir tezahürat, beste, afiş… yok denecek kadar az. İnsanların hayatına mal olan kavgalardan veya ırkçılıktan söz etmiyorum bile. Örneğin bir dönem maçlara gidildiğinde küfür edilen bir futbolcu eğer ki millî formayı giyiyorsa, tribünlerdeki “amca”lar tarafından “ayıp oluyor, adam millî kaleci/topçu” uyarısıyla küfür edenler susturulurdu. Aslında bugün ülkemiz için ciddi sorun gibi görülen küfür meselesi, tribünlere yerleştirilecek Hulusi Kentmen görünüşlü, oturaklı amcalar aracılığıyla ortadan kaldırılabilir. Bu vesile ile, tribünlerde söylenen besteli tezahüratlar, daha “aşk hitaplı” olabilir.
Gelelim asıl önemli meseleye: “top meselesi” elbette bu. Bugün uluslararası turnuvalardan başarısız sonuçlarla dönen futbolcuların kimisi, kabahati topta buluyorlar. Zira ülkemizde kullanılan toplarla sözkonusu turnuvalarda kullanılan topların yapılarının farklı olması dolayısıyla hatalı goller yediklerini veya son vuruşları iyi yapamadıklarını söylüyorlar. İşte bu hepimizin kaderini değiştiren gelişmedir. Zira bir dönem mahalledeki toprak sahalarda, top sahibinin her şeyi belirlediği ülkemizde, artık futbolcular hangi topu nasıl kullanacağını bilemez duruma gelmişlerdir. Aslında en iyisi mahalle bakkalından alınan “9 katlı lastik top”a geri dönüş olacaktır. Zira sözkonusu top bütün futbolcu adayları tarafından çok iyi bilinip, patladığı taktirde ortadan ikiye yarılarak ters çevrilmesi suretiyle, kazanan takım oyuncularına şapka olabilme özelliğine sahiptir.
Modern futbol güzel olmasına güzel görünüyor, ancak arada bizden götürdükleri de yok değil. Bunların bir kısmı geri geldiği zaman, modern futbolu biraz daha seveceğiz sanırım. En azından mahalle maçlarından sonra çocuklar, patlak topu tersyüz edip kafalarına geçirebilmeliler.