taraftar: süresiz kadro dışı
Futbol için yapılan en meşhur muhalif tanım, şüphesiz “kitlelerin afyonu” olduğudur. Peki kimdir bu müptelâlar? Neden futbolla yatıp futbolla kalkarlar, sayıları nedir? Bunların hiçbirinin tam cevabı yok. Dünya üzerinde kaç tane futbol hastası olduğunu kimse bilmiyor… Ama bu oyunun en önemli unsurlarından biri olduklarını biliyorlar veya en azından onlar öyle olduklarını düşünüyorlar. Genel futbol literatüründe, “12. Adam” ortak adlandırmasında değerlendiriliyor taraftarlar, önce oyuna ve oyunculara, sonrasında kulübe olan etkileri dolayısıyla, en azından iade-i itibar için bu şekilde adlandırılıyorlar.


Dünyanın her yerinde bir futbol kulübü ve hepsinin taraftarı var. Peki her geçen gün, biraz daha “endüstrileşen” futbolda taraftarlar neler yapıyorlar, kendilerini nasıl ifade ediyorlar ve bu oyun için ne kadar gerekliler… artık bu soruları da düşünmek gerekiyor. Zira büyük patronların, daha da büyümek için veya çok uluslu şirketlerin dünya üzerinde biraz daha genişlemek için kullandıkları bir oyuncak haline gelen futbol, taraftarın elinden yavaş yavaş kayıyor. Gerçekten de baktığımızda artık futbol öyle kendi halinde taraftarın anlayacağı eski halinden çok farklı bir boyutta. Bir zamanların fakir fakat gururlu oyunu, neredeyse yirmi yıldır podyum mankeni veya gerçek ifadesiyle bir ‘popstar’ edalarıyla ortalıkta dolaşıyor. Takımlar için yapılan yeni mükemmel stadyumlar, birbirinden pahalı sponsorluk anlaşmaları, çoğu ülkede yapılacak müsabakanın tarihine ve saatine bile müdahele edebilecek yetkiye veya dünyanın her yerinde oyunu şifreleyecek anlaşmaya sahip televizyon kanalları taraftarı unutmuş gibi görünüyor. Örneğin 25 Ekim 2009 tarihindeki River-Plate & Boca Juniors maçının Arjantin’de gündüz oynanmasının sebebi, diğer kıtalardan da izlenebilmesi değil de nedir? Hattâ Manchester United’in birçok maçını bu sene gündüz saatlerinde oynamasının sebebi de Asyalı taraftar kitlesinden başka bir şey değil.
Kulüplerin, unutmamışsa bile, artık umursadıkları taraftarlar, o eski cefakar taraftarlar değil. Bilhassa İngiltere’deki Hillsborough olaylarından sonra tamamı koltuklu sisteme geçirilen stadyumlardaki konfor arttıkça bilet fiyatları da yükselmeye başladı. UEFA ve FIFA’nın bu uygulamayı diğer üye ülkelerde de istemesi üzerine bu durum tüm dünyadaki taraftarlara yansıdı. Ülkemizde biraz gecikmeli de olsa son birkaç yıldır uygulanan bu sistem, eski taraftarları stadyumlardan uzaklaştırmış görünüyor. Örneğin bir dönemin efsane takımı Eskişehirspor’un maçlarını izlemek için çatısındaki kiremitleri satarak maça giden taraftarlar, artık bütün evini satsa ancak bir kombine alabilir gibi geliyor. Yahut “en yaratıcı taraftar” olarak görülen ve tüm spor camiasının ayrı bir yere koyduğu “ÇARŞI” grubu bile, yenilenen stadyumdan sonra eski yerlerinden taşınmak zorunda bırakıldılar.
Çok değil bundan birkaç hafta önce Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım, kale arkası bilet fiyatlarının 55 lira olmasını protesto için pankart asan taraftarları görür görmez çevresindekilere gerekli talimatı vermişti, “çabuk bulup getirin o densizleri bana!” Bir zamanların cefakâr taraftarı birdenbire “densiz” oluvermişti.

Reklamveren şirketler, televizyon kanalları veya şirket CEO’ları yatırılan paraları düşünürken, taraftarı biraz gözardı ediyorlar. Zira eğer “endüstriyel futbol”u en az bir konser kadar “şov dünyası”nın parçası olarak değerlendiriyorlarsa arada sırada taraftarı da hatırlamaları gerekiyor.
Hele bunun en kötü örneğini yine güzel ülkemizin uydu kanallarında tecrübe ettik. Steau Bükreş-Fenerbahçe maçının yayıncı kuruluşu 30. dakikadan sonra önce altyazıyla, sonra maçı anlatması gereken spikerin bunu bir kenara bırakıp bir süre sonra sadece kaçak yayın yapan kurumlara uygulanacak olan kanuni işlemleri sıralamasıyla, işi daha da abartıp yayıncı kuruluşun “hologramik” logosuyla güzel oyunun izleyicisini hiçe saldıkları gibi, iki kuruşluk zevklerini de zehir ettiler.
Büyük kulüpler taraftar parasına bağımlı olmaktan bıkmış görünüyor. Zira yine geçtiğimiz haftalarda (her ne kadar mesele voleybol üzerinden gündeme gelmiş olsa da, bunun kolaylıkla futbola da evrilebileceğini söylemek mümkün), Fenerbahçe kulübü kendi resmi sitesinde şöyle bir açıklamaya yer vermişti:
“..25 adet koltuk kırılmıştır. Bu kapsamda Türkiye Voleybol Federasyonu’ndan Kulübümüze gönderilen yazıda, söz konusu koltukların Fenerbahçe seyircisi tarafından kırılıp kullanılamaz hale geldiği ve 1625 TL tutarındaki hasar maliyetinin Kulübümüz tarafından karşılanması gerektiği bildirilmiştir. Bu tip olaylar FAIR PLAY anlayışı açısından da, ceza maliyetleri açısından da büyük rahatsızlık yaratmaktadır. Kulübümüzün hiç bir maddi kazancının olmadığı bir karşılaşmada tazminat sorumluluğu doğuran bu olaylar, sonuç olarak Kulübümüzün kaynaklarının heba olmasına sebebiyet vermektedir. Söz konusu olayların bu şekilde devam etmesi halinde bu tip karşılaşmaları SEYİRCİSİZ oynamanın, Kulübümüzün menfaatleri açısından daha uygun olacağını üzülerek bildirmek isteriz.”
Maşaallah. SEYİRCİSİZ oynamak kulüp menfaatine uyan bir durummuş meğer. Onları kim suçlayabilir ki? Genç taraftarlar ile alt orta sınıf adamlar, karmaşık ve çoğunlukla sıkıntı yaratan bir dizi sorunu da beraberinde getiriyorlar. Yöneticiler, gazeteciler veya başkanlar bu insanların ellerindeki şansı teptiklerini söyleyecek olurlarsa hiç de haksız olmazlar. Üstelik yeni hedef kitle olan yeni ve ekonomik durumu yerinde olan taraftar yalnızca sahada uslu durmakla kalmayacak daha da çok para ödeyecek. O zaman ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; kulüpler takımın iyi olduğundan, önlerinde kötü bir sezon olmayacağından emin olmak zorunda, çünkü yeni seyirci başarısızlığa tahammül edemez. Yani parasını veren müşteri, hizmet edenden “hizmet”ini almak ister. Hiçbir müşteri verdiği para karşılığında, yağmura, trafiğe soğuğa karşın izlediği maçta bir de mağlubiyetin servis edildiğini görmek istemeyecektir. Bir süre sonra sıcak evi, dev ekranı ve rahat koltuğu onun için daha cazip hale gelecektir.
Bunun haricinde federasyonlar, seyircilerinin “taşkın” hareketlerinden dolayı birkaç maç seyircisiz oynama kararıyla takımı cezalandırabiliyorlar. Ancak biraz düşündüğümüzde yayıncı kuruluşlar veya sponsorlar bundan pek rahatsız oluyor gibi görünmüyorlar. Seyircisiz maçlarda gol atan futbolcuların gol sevinci (ki koşabileceği bir tribün olmadığından) pek bir şeye benzemez. Bu durumdan etkilenen isimler sadece futbolcular ve maça gidemeyen taraftarlar. Çünkü federasyonlar, takımlara seyircisiz oynama cezası verdikleri zaman, o hep dile getirilen “showbiz” kavramına ters bir tutum sergilemiş oluyorlar, ancak yayıncı kuruluş maçı yayınlamaya devam ettiği gibi, reklamdan parasını da kazanmaya devam ediyor.
Son yıllarda tribünlerde olaylar arttıkça değişik ve daha caydırıcı önlemler alınmaya başlandığı gibi, artık konuya soğuk bakan herkes normal taraftarı da “holigan” olarak adlandırılan grupla bir görmeye başladılar. Araştırmacılar veya uzmanlar eskiye oranla daha da şiddete yönelen taraftarların bu yönelmesini sebebini aramaya başladılar. Kimisi sosyal hayattaki tatminsizliğe veya başarısızlığa bağlarken kimisi daha farklı ekonomik sebeplere bağlıyor. Taraftarlara sorulduğunda ise bu soruya verdikleri cevap, “takımın başarısızlığının taraftarı biraz daha şiddete yönelttiği” şeklinde oluyor. Kulüplerin bu konuda alabilecekleri önlemler biraz sınırlı gibi görünüyor; her ne kadar kimi yorumcular veya yöneticiler, kadın taraftarların tribünlerde artmasıyla sorunun biraz daha azalacağına dair fikirlerini beyan etseler de bunun da farklı sonuçları olacağı yönünde şüpheler var. Örneğin ABD’de “futbol”a ilgi gösterenlerin ağırlıklı olarak kadın olması ve erkeklerin sadece beyzbol ve amerikan futboluna ilgi gösteriyor olması kulüp yetkililerinin halletmesi gereken bir mesele olarak görülüyor. Buradan da temeldeki hedef kitlenin “erkekler” olduğu ortaya çıkıyor. Tüm dünyada nice taraftarlar var ki, takımının kendi sahasındaki pek çok maçına gittiği gibi, hayatındaki önemli anları da maç tarihlerine göre şekillendiriyorlar. Katılacakları davetlerin veya benzeri aktivitelerin maç tarihiyle aynı gün olmamasına çabalarken, takımlarına olan sevgilerini bir başkasıyla da paylaşmaya pek yanaşmıyorlar. Maçların sonuçlarıyla değişen kaderleri olduğu gibi, maçta olacaklara göre kaderlerini çizebiliyorlar. Bunun için en iyi örnek, yine Eskişehir’den olacaktır aslında. Eskişehir’in efsane forvetlerinden ve ismine “Ender filelere gönder” tezahüratı yaratılmış olan Ender sayesinde, bir neslin isminde Ender isminin fazlalığı dikkat çekicidir. Ama baktığımız zaman, artık birer “şirket” halini alan takımlar, birbirinden pahalı transferleri ve dünyanın tanıdığı yıldız isimleri takımına katarken, taraftardan bu oyuncuların formalarını düşünmeden almalarını bekliyorlar. Dolayısıyla eskiden çocuklara isimleri verilen futbolcular, artık sadece forma ticaretinde kullanılar tanıtım unsuru gibi görülüyor. Taraftar da artık çocuğunun ismi yerine, yıldızlarla dolu takımını izlemek için şifreli kanala ne kadar para vereceğini veya yıl içinde hazırlanan birbirinden değişik formaları nasıl alacağını düşünüyor.
Futbola “iş” olarak bakanlar çoğunluğu ele geçirmeden “gerçek taraftarlar”ın, durumun farkına varması gerekiyor. Eğer bunun farkına varmazlarsa, taraftarların çilesi artarak devam edecek gibi görünüyor. Ekonomik ilerleme açısından, televizyon şirketleri daha çok para ödedikçe futbolcular daha fazla kazanmaya devam edecekler. Reklamcılık şirketleri bu cümbüşe milyonlar akıtacak. Ama birileri bunun tek kuruşunu bile göremeyecek; taraftarlar. Daha Türkçe söylemek gerekirse, şirketler futbolda böyle kontrolsüz çılgınlık yaratırsa, aslında taraftarlar hiçbir zevk almadan parayı akıtan kişiler olacak. Kuşkusuz taraftarlar bilet, ürün, maç başına ödeme yapılan diğer TV paketleri, takımlarla ilgili bilgisayar oyunlarının fiyatlarında sürekli bir artışla karşı karşıya kalacaklar. Bu durumdan memnun olabilecekleri pek de bir şey olamayacak. Çünkü kendi takımlarını istedikleri kadar izlemeye gidemeyecekler. Dolayısıyla “12. Adam” aslında “yedek kulübesi”ne çekilecek gibi görünüyor, hatta daha da kötüsü süresiz kadro dışı olması bile mümkün gibi görünüyor.