BİR İSTANBUL YAZARI: JASON GOODWIN

İngiliz yazar Jason Goodwin (46), 1990’da iki arkadaşıyla tekrarlanması zor bir seyahate imza attı. Baltık Denizi’nin kıyısındaki Gdansk’tan yola çıkıp “Avrupa’nın başlangıcı” kabul ettiği Haliç’e kadar yürüdü.   Kuzey Polonya, Krakow, Slovakya içleri, Macaristan içleri, Budapeşte, Transilvanya, Cluj, Segesvar, Braşov, Karpatlar, Bulgaristan üzerinden Avrupa ’nın başladığı yere Haliç ’e veya Goodwin’in ifadesiyle  ‘Altın Boynuz ’a kadar,  değişen Avrupa ’yı tüm hareketliliğiyle, olağanüstü sosyolojik ve siyasal, kültürel tespitleriyle beraber bize anlattığı kitabı Bir Ucu Altın Boynuz birkaç ay önce dilimize çevrilmişti. Bu yolculuğun ardından sadece gezi kitabı değil, İstanbul’da geçen “Yeniçeri Ağacı” ve “Yılanlı Sütun” romanlarını yazdı. “Ufukların Efendisi Osmanlılar” adlı bir tarih çalışması kaleme aldı. Bugünlerde İstanbul üzerine gezi kitabı hazırlayan Goodwin, önceki haftalarda Avrupa Yazarlar Parlamentosu için İstanbul’daydı. Goodwin, yıllar önce yaptığı bu zorlu yolculuğun hayatında açtığı yeni pencereleri anlattı.

—Oynakbeyi—

  • Avrupa ’nın kuzeyinden İstanbul ’a uzanan bu yolculuk fikri ilk olarak nereden çıktı?

1989-90 yıllarında çok özel koşullar yaşanıyordu. Berlin Duvarı yeni yıkılmıştı, eski rejimler devrilmişti ve doğuya giden yol bir anda, 1939’dan beri ilk defa açılmış oldu. Yeniden “Avrupa”dan, AB’nin batıdaki küçük kuşatılmış bölgesinden daha büyük bir varlık olarak bahsetmek mümkün olmuştu. Gorbaçov, Rusya’yı ve büyük ihtimalle Türkiye’yi ve Doğu Avrupa ülkelerini de içine alan “ortak bir Avrupa evi”nden söz ediyordu. Bu Yeni Avrupa’yı merak edecek kadar genç ve cahildim, bu yüzden gidip onu kendi gözlerimle görmek istedim.   

  • Bu seyahati yürüyerek gerçekleştirmek nereden geldi aklınıza?

İstanbul, hayatım boyunca en çok görmek istediğim şehirdi: o yüzden bunu bir tür hac yolculuğuna çevirmek istedim. Bir uçak sizi birkaç saat içinde dünya üzerinde istediğiniz yere götürebilir: bir dergi okursunuz, film izlersiniz ve pat, oradasınız! Böyle olmasını istemedim. Daha yavaş, daha eski bir hızda ilerlemek istedim. Yolda yeni insanlarla tanışmak; değişen manzaraların, dillerin, tüm bölge tarihinin tadına varmak ve değerini kavramak için yeterince zamanımız olmasını istedim. İstanbul’un nasıl güneydoğu Avrupa’nın görkemli başkenti haline geldiğini anlamak istiyordum, bu nedenle tarihî zamanda, demiryollarının gelişinden önce herkesin yaptığı gibi yürüyerek yolculuk etmem gerekiyordu.     

  • Planın detaylarını ve rotayı neye göre belirlediniz?

Başlangıç noktası olarak Gdansk’ı seçtik çünkü İngiltere’den Polonya’ya her hafta gemi kalkıyordu, üstelik böyle başlamak daha romantikti. Bunun ardından, bize en ilginç gelen güzergâhı seçtik diyebilirim — aşağıya doğru Krakow’a, Karpatlar’ın üzerinden Büyük Macaristan Ovası’na ve sonra da Transilvanya’ya. Tuna Nehri üzerindeki Rusçuk’tan Edirne’ye yöneldik.

Tabii ki harita bizim için sorun oldu — bölgeye dair nitelikli harita bulmak oldukça zordu. Garip haritalar kullandık —Alman üretimi eski bir Kuzey Polonya haritası örneğin, ya da ABD ordusuna ait uydu haritaları. Çoğunlukla bize tavsiyede bulunan insanlara güvendik — tavsiyelerinin bir kısmı yararlı oldu. Ama esas mesele gitmekti, çok detaylı planlamak değil. Her şeyin düzgün bir şekilde ayarlanmasını bekleseydim, herhalde hiçbir yere gidemezdim!    

  • Bugünden baktığımız zaman, rotanızda yer alan ülkelerde, aradan geçen zamanda, büyük değişiklikler yaşandı. Bugün bambaşka bir hâl alan bölgede hareketli günlerin yaşandığı bir dönemdi, söz konusu coğrafya nasıldı o yıllarda?

Bir seyyah için muhteşemdi! Eski komünist rejimler çökmüştü ve hiç kimse onların yerini neyin alacağını pek bilmiyordu. Şehirlerde, insanlar oldukça umutlu ve heyecanlıydı. Taşrada ise, hayat her zamanki haliyle devam ediyordu. Komünistler sanılandan daha az sayıda şeyi değiştirmişlerdi, o yüzden insanların hâlâ ortaçağdakine benzer, genellikle de çok iyi hayatlar sürdükleri birçok bölge vardı. Sadece Romanya’da umudun yanında şüphe ve korku da bulduk. Macar azınlık ve Romen çoğunluk arasındaki ilişkiler gerilmişti ve özellikle Romenler arasında endişe hâlâ çok yaygındı. Devrimleri gerçek miydi — yoksa bu bir darbe miydi? Gizli polis Securitate, sıradan insanların birbirlerinden korkmalarını sağlamakta başarılı olmuştu ve bu hâlâ kendini gösteriyordu. Transilvanya’daki Alman azınlığın hepsi, Almanya’da daha güvenli bir hayat umuduyla ülkeyi terk ediyordu — hem de neredeyse 800 yıl Transilvanya’da yaşadıktan sonra.

Geri dönüp baktığımda, birçok açıdan yüzyıllar boyunca değişmemiş bir hayat tarzının değişimine tanık olmak olağanüstü bir ayrıcalıktı. Yirmi yıl sonra bu deneyimi yeniden yaratmanın mümkün olabileceğini sanmıyorum…   

  • Rotanızın detaylarını açıklar mısınız? Bu rota üzerinde aklınızda kalan en sıradışı olaylar nelerdi?

Gördüğümüz yerler arasında en güzel ve romantik bölge olan Transilvanya’yı geçmemiz altı haftadan uzun sürdü. Birçok okurun bildiği gibi, bu ülke, yoğun ve karmakarışık bir tarihe sahiptir, ve etkileri yemeklerinde ve mimarisinde hissedilen birçok inanca ve kavme ev sahipliği yapmıştır. Taşra modern gelişmelerle bozulmamıştı; böylece her akşam küçük bir ortaçağ köyüne varıyor, kapıyı çalıp kalacak yer arıyorduk. Birçok arkadaş edindik ve onlar da bizi diğer yerlerdeki arkadaşlarıyla kalmak üzere yönlendirdiler; bizi çok hoş karşılayan Macar papazlarla da kaldık.

Çoğu gün, akşam olmadan önce bir köye varabilmek için 20-30 km yürürdük. Aydınlıkta varmak oldukça önemliydi — karanlık çöktükten sonra, kalacak yeri nerede arayacağımızı bilmiyorduk, ayrıca insanlar şüpheci ve uykulu oluyorlardı. Aslında bu sadece bir defa başımıza geldi: bir otobüs durağında uyuduk ve ıslandık. Diğer bütün geceler, aylar boyunca, insanlar bize sahip çıktı. Kimi zaman samanların üzerinde, hayvanların yakınında uyuduk. Ama çoğunlukla bize gerçek yataklar, yemek ve ısınmamız için küçük dozlarda schnapps[1] veriyorlardı.

İlgimizi çeken bir nokta, insanların kendi cemaatleri hakkındaki düşünceleri ve Öteki’ne karşı duydukları korku oldu. Köylerdeki insanlar bize sahip çıkar, karnımızı doyururlardı ve gittiğimiz bir sonraki yerde ya da dağları aşarken veya bir sonraki vadiye ulaştığımızda tetikte olmamız gerektiği konusunda uyarırlardı. “Yabancıları öldürürler!” ya da “Bebek yer onlar!” Ama tabii ki bu tehlikeli, uzak yere vardığımızda herkes yine nazik ve yardımsever olurdu. Kimse bizi yemeye ya da soymaya kalkmadı. 

Her şeyin nasıl da hızla değiştiğini görmek hayret veriyordu. Transilvanya içlerinde ilerlerken, köylüler geleneksel kıyafetler giyiyordu: Macarlar büyük çizmeler, beyaz yünlü pantolonlar ve renkli deri yelekler giyiyordu: yelekler köyün kadınları tarafından yapılıyor ve üzerleri, Macarların yüzyıllar önce Orta Asya’dan getirdikleri eski motiflerle çok güzel bir şekilde işleniyordu. Birkaç ay sonra, trenle İngiltere’ye dönerken, Budapeşte’de mola verdik. Ana caddenin her yerinde, köylü kadınlar bu yelekleri birkaç dolar karşılığında satıyorlardı. Bu parayla, Adidas mağazasına gidip spor ayakkabılar ve eşofmanlar alıyorlardı. Çılgın ve trajik bir değişimdi.

Bize açıklanması gereken birçok yerel âdet vardı. Polonya’da, Paskalya’dan birkaç gün sonra, birkaç şakacı delikanlı, bir anda uyuduğumuz samanlığa dalıp Kate’in üzerine bir sürahi su boca etti. Kate öfkeden deliye döndü —uyku tulumu sırılsıklam olmuştu, tabii kıyafetleri de. Ama bu tüm sabah boyunca devam etti — köylerin içinden geçerken, delikanlılar gelip gelip Kate’i ıslatıyorlardı. Kendisini bir av gibi hissetmeye başlamıştı —ta ki delikanlıların ortalıkta koşturup köyün kızlarını sırılsıklam etmeye çalıştıkları Islak Pazartesi’nin —muhtemelen pagan kökenli— bir Polonya geleneği olduğunu öğrenene dek.   

  • Gezdiğiniz ve gözlemlediğiniz şehirler içerisinde sizin için en unutulmaz, akılda kalıcı şehir hangisiydi ve neden?

Krakow ve Edirne. Krakow, çünkü burası halinden çok memnun, neşeli bir ortamı olan, cep boyutunda bir ortaçağ şehri: bana, tramvayları, çiçek tezgâhları ve öğrencileriyle, küçük köpeklerini gezdiren zarif yaşlı hanımlarıyla 1930’ları anımsatıyor. 1684’te Viyana’da Osmanlılardan alınan kimi muhteşem çadırlar ve silahlar dahil olmak üzere, burada görecek o kadar fazla şey var ki! Geçen yıl bir promosyon turu amacıyla Krakow’a tekrar gittim — ve hemen hemen aynıydı, ama daha kalabalıktı elbette. 

Edirne ise Türkiye’nin tattığım ilk parçasıydı, ve her zaman benim için değeri bir başka olacak. Daha önce hiç büyük bir Osmanlı camisi görmemiştim ve Süleymaniye’nin çok görkemli olduğunu düşünmüştüm. Atmosfer öyle rahat, yemekler öyle güzeldi ki! Tabii ki İstanbul benim en büyük aşkım — ama Edirne’nin de harika, eskilerden kalma bir cazibesi var.

  • Geziniz  İstanbul’da Haliç’e vard ığınızda sona eriyor. Haliç’te bitirmenizin, devamını yazmamanızın özel bir sebebi var mı?

Bir Ucu Altın Boynuz[2] bir seyahat kitabı, bir varış kitabı değil. Bir bakıma, Haliç’e vardıktan sonra olanlar benim hayatımın geri kalanı diyebiliriz — İstanbul’a ve aynı zamanda yolculuk arkadaşım Kate’e âşık oldum. Böylece hayatımın geri kalanını onlarla geçirdim: yalnızca bir bölüm olarak değil, bütünlüklü ve yeni bir girişim olarak. İstanbul bana kitaplarımı verdi, Kate ise çocuklarımı verdi; oldukça şanslıydım yani.

Sanırım bu, ilk görüşte İstanbul’un çok büyük geldiğini ve büyük bir baskıya sahip olduğunu söylemenin bir başka yolu. Aylar boyunca Avrupa’nın en uzak köşelerinden yürüyerek geçmiş, basit yiyeceklerle beslenip kendimizi mevsimlerin ritmine bırakmıştık. Muhtemelen de yaşadığımız dramaya alışmıştık — yürüyerek uzak bir köye giden iki seyyah, yerel çapta heyecan yaratıyordu. Sonra bir anda öyle büyük ve engin, öyle modern ve tarihî, kendine özgü amaçları ve gizemleriyle öylesine dolu, her tarafı öyle harikulade bir şehre vardık ki, bunu yakın zamandaki deneyimimizle bağdaştırmakta zorlandık. İstanbul’da, yalnızca yol yorgunu bir çift ziyaretçiydik ve dramanın odağı bütünüyle, önümüzde muhteşem bir tiyatro gibi uzanan şehrin üzerine kaydı. Bu yüzden kitap Haliç’te bitmeliydi — ya da başlı başına yeni bir kitap olmalıydı. Belki de o zamandan bu yana bu yeni kitabı yazıyorumdur? 

  • Aslında İstanbul ’u romanlarınızda anlatan bir yazarsınız. Bunu İstanbul sevgisi olarak tanımlayacak olursak, nereden kaynaklanıyor bu ilgi ve sevgi?

İstanbul’a dair her şey beni daima büyülemiştir: konumu, ihtişamlı imparatorluk geçmişi, mimarisi, insanları. Şehirle ilk karşılaşmam hayal âleminde, bir şiir imgesi şeklindeydi; daha sonra Cambridge’de Bizans tarihi ve sanatı okudum. Ancak, nabzı hâlâ Boğaz’ın kıyılarında atan şehrin etkisinin ve öneminin, İstanbul’a yürüdüğümüz zaman tam anlamıyla farkına vardım. Arnavutluk’ta Tiran’daki eski cami halen, mutlaka insanların hayallerini süslemiş olan şehri tasvir eden güzel freskolara sahip. Bu benim de paylaştığım bir hayal.

Ben bir Londralı olarak yetiştirildim. Londra gibi, İstanbul da, sanat ve mimarinin farklı dönemleriyle dolu, her şeyin üst üste yığıldığı muhteşem bir megalopolis. Bu kısmen bana, Osmanlı tarihini araştırıp Ufukların Efendisi Osmanlılar’ı yazarken şehri anlamamda yardımcı oldu. O da bir tür seyahat kitabı sayılabilir, ama geçmişe doğru yapılan bir seyahat.

İstanbul’la işim bitmedi. Romanlarım klasik imparatorluk döneminin sonunda, İstanbul’un herhalde en canlı, heyecanlı ve çeşitli olduğu Tanzimat döneminin başında geçiyor. 

  • Bir Ucu Altınboynuz kitabını yazma fikri yola ilk çıktığınızda da var mıydı? Yolda aldığınız notları daha sonra kitaplaştırırım diye düşünüyor muydunuz?

Evet, bir kitap yazmayı planlamıştım. O dönemde halihazırda, Hindistan ve Çin’in çay üreten bölgelerindeki seyahatlerime dair yarı-tarih yarı-gezi şeklinde yazılmış bir gezi kitabım vardı ve bu defa farklı bir tür gezi kitabı yazmak istiyordum: bir başlangıcı ve sonu olan bir yolculuğun kitabını.

Bu tür bir kitap yazmanın garip tarafı şu ki, aldığınız notların çok büyük bir kısmı sonunda hiçbir işe yaramazken, zamanında önemsiz olduğunu düşündüğünüz şeyler hakkında aldığınız notlar bir anda çok önemli hale gelir. Örneğin; bizim çoğunlukla karnımız aç oluyordu ve yemek üzerine çok kafa yoruyorduk, ama bu okumak için çok ilgi çekici bir şey değil. Bazen bu sadece akılda kalan bir imge olabilir — göz alıcı ve biricik. 

  • Kitap alıştığımız gezi kitaplarından biraz farklı anlatıma sahip. Sosyolojik tespitler yer aldığı kadar roman tadı da veriyor. Daha çok yakın tarihe tanık olma arzusu var. Bunu, son dönem Avrupa tarihi olarak değerlendirebilir miyiz?

Elbette her yolculuk, hayat için bir metafordur. Yazmak, elinizdeki malzemeye şekil vermek; temalar, sahneler ve beklenmeyecek bağlantılar aramaktır. Tarih de, tıpkı hayat gibi, bir yolculuk gibi, olayların sonu gelmemecesine arka arkaya dizilmesi olarak görülebilir — ama önemli olan, bizim bu olayları nasıl şekillendirdiğimiz, örüntüleri nasıl kurup bir hikâyeye dönüştürdüğümüzdür. Gerçek hikâyenin içinde yatar.

Bir Ucu Altın Boynuz’un, Doğu Avrupa’nın, o dönemde benim gördüğüm halinin gerçekçi bir tablosunu sunduğunu düşünmek isterim. Tarihin tamamı özneldir, ama biz birbirimizin bakış açısını anlamanın yollarını ararız.

  • Seyahat şekliniz ve seyahat rotanız hem zorlu hem de alışılmışın dışında. İstanbul ’a ilk gelip son noktaya vardığınızda neler hissettiniz?

İstanbul’ vardığımızda, Sultanahmet yakınlarında küçük bir otel bulduk. Otelin sahibi bizim yürüyerek geldiğimizi öğrenince çok şaşırdı — “Bir Kalaşnikov’unuz vardı herhalde!” dedi. Her şeye bayıldık — gördüğümüz yerlere, kokulara, lezzetli yemeklere, inanılmaz tazelikteki ekmeğe…

Birkaç gün kaldıktan sonra çabucak eve gidip ailelerimizi görmeye ve sonra hemen İstanbul’a geri dönmeye karar verdik. Görülecek ve yapılacak öyle çok şey vardı ki! Trene atlayıp —üç günlük bir yolculukla— İngiltere’ye döndük ve sonra hayat etrafımızı sardı. Yedi yıl boyunca İstanbul’a geri gelmedim.

  • Genel olarak  İstanbul’a dair hisleriniz nedir? İstanbul ’a geldiğiniz zaman nereleri gezersiniz, nerede konaklarsınız? İstanbul ’a gelecek olan ziyaretçilerin mutlaka görmeleri gereken noktalar nerelerdir sizce?

İstanbul’u hâlâ hayalleri süsleyen bir şehir olarak görüyorum. Ne başlangıcı var ne de sonu. Kapalıçarşı’nın yanındaki Büyük Valide Han’ın çatısına çıkıp oturmayı ve oradan Boğaz’ı, Haliç’i izlemeyi seviyorum. Orada tuhaf insanlarla da tanışabiliyorsunuz.
İstanbul’da kimi zaman harika yerlerde, büyük otellerde ve kimi zaman da o kadar büyük olmayanlarda kaldım. Çok büyük olmayan otelleri tercih ediyorum, ama Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli dünyanın en iyi otellerinden biri.
İbrahim Paşa Oteli’ni (şimdilerde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı’nın arkasındaki) seviyorum — keşfe başlamak için çok iyi bir yer ve gece bekçisinin eşi kahvaltı için yoğurt yapıyor.

Arkadaşlarla Beyoğlu’nda buluşmayı seviyorum tabii ki — gecenin nereye gideceğini, nerede biteceğini ya da yol üzerinde hangi meyhane, gece kulübü ya da loş kafeye rastlayacağınızı asla bilemiyorsunuz.

Her geldiğimde Ayasofya’ya, Hamdi Restoran’a ve Rüstem Paşa Camisi’ne gidiyorum. Beyazıt Camisi ve Kapalıçarşı arasındaki avluda yer alan Sahaflar Çarşısı, eski Bizans kitap ve kâğıt pazarıyla aynı alanda kuruludur ve sadece o havayı koklamak için bile gitmeye değer. Dilmen Kitabevi’nde yeni ve ikinci el kitapları karıştırmayı çok seviyorum. Uzaktaki kapıdan çıkışta ufak bir eski madeni para satılan yerler var — kıtaların bu kesişme noktasında, başlı başına bir tarih dersidir burası.

Herkesin Topkapı Sarayı’ndaki Harem’i ve Süleymaniye’yi de görmesi gerek. Bir vapur yolculuğu yapmayı da ihmal etmemeliler. Özellikle İngiliz ziyaretçilerin, ilk İngiliz-Osmanlı ittifakının şerefine inşa edilen Kırım Kilisesi’ni görmelerini tavsiye ederim; orası onları her zaman şaşırtır — ama İstanbul herkesi daima şaşırtır zaten! Bir dahaki gelişimde, duyduklarıma göre çok etkileyici olduğunu düşündüğüm Santralistanbul kompleksini görmek istiyorum.   

  • Bu tecrübe size ne kazandırdı, hayata bakışınızda ne gibi değişikliklere yol açtı, önünüzde ne gibi yeni kapılar açtı?

Daha önce de söylediğim gibi, bana bir yazarlık kariyeri ve bir evlilik kazandırdı; ikisi bir arada! Polonya’dan yola çıktığımda bunu bilmiyordum.
Ayrıca, hakkında pek az şey bildiğim Osmanlı tarihine ilgi duymamı sağladı. Hâlâ öğrenme aşamasındayım. 

  • Öğrendiğim kadarıyla şu an bir İstanbul Gezi Rehberi hazırlıyorsunuz. Bunu biraz anlatır mısınız? Ne kadar sürdü bunu hazırlamak ve kitapta neler anlatıyor, demek istediğim İstanbul ’u nasıl gezdireceksiniz ziyaretçilere? Türkiye ’de de yayınlamayı düşünüyor musunuz?

İstanbul gezi rehberi yavaş yavaş ilerleyen bir şey; acele etmiyorum. Ziyaretçileri şehrin belli bölümlerinde rahat bir şekilde gezdirmek —yürüyerek tabii ki—, başka zaman olsa görmeyebilecekleri yerleri göstermek ve bir kahve içmek ya da manzaranın tadını çıkarmak için güzel bir yerde mola vermeye teşvik etmek istiyorum. Yani kitap, umuyorum ki herkesin kendisine uygun bir şeyler bulacağı, keyifli birkaç yürüyüş serisi şeklinde olacak. Okurların önerileri varsa, bunları duymayı çok isterim.

Bunu bir aplikasyon ya da e-kitap olarak yayımlayabilirim — bu bir deney. Ama kitabı bitirdiğimde, elbette Türkiye’de de yayımlamaktan gurur duyarım.
Yazarların okurlara ihtiyacı vardır, fakat yayıncılık dünyası çok hızlı değişiyor  ve okurlarımıza ulaşmak için yeni yollar keşfetmek durumunda kalacağımızı sanıyorum. Çocuklarımın, elektronik cihazlarla, benim şimdiye kadar geçirdiğimden çok daha fazla vakit geçirdiklerini izliyorum; benim onların yaşındayken okuduğum sayıda kitap okumuyorlar. Beni endişelendiren şey, hikâyeyi kaçırıyor olmaları — onların bilgisayar dünyalarından her şey bir anda oluveriyor; bam! bam! bam! Ne gelişme var ne çözüm…

Fakat insanoğlu, hayattaki sıradan olaylardan örüntüler yaratma ihtiyacı duyan, hikâye anlatan bir hayvandır. Gelecek neslin pratiği kaybetmesi beni kaygılandırıyor. 

[1] Çeşitli baharatlar, meyveler ve mayalanmış tahıllardan oluşan, alkol derecesi yüksek, likörümsü, Alman kökenli içki — ç.n.

[2] Jason Goodwin, Bir Ucu Altın Boynuz. Değişen Avrupa’da Bir Seyyah, çev. M. Begüm Güzel, Turkuvaz Kitap, 2010.

NOT: Kitabın ve röportajın çevirmeni Begüm Güzel‘e buradan teşekkür etmek istiyorum. Bu tarihe kadar farklı kitaplara bulunduğu editoryal katkıyla, çevirileriyle tanışmadan meslekî bir ahbaplık geliştirdiğim, bu röportajı yapabilmem için benden fazla mücadele gösteren, röportajı ayarladığı yetmiyormuş gibi çevirisini de yapan, yayınlandığı zaman benden fazla heyecanlanan (her ne kadar kendi blogunu fazlasıyla ihmal edip, kimi zaman benim uğraşmalarımla dalga geçse de) Begüm Güzel namı diğer Amonka‘ya emekleri dolayısıyla teşekkürler.

Notes

  1. oynakbeyi posted this