YAZARLIK, RÜYALARIN YAPISINI FARK ETMEKLE BAŞLAR

Uzun süre ara verdiği roman çalışmalarına iki yıl önce yayınlanan Kalenderiye isimli romanıyla geri dönmüştü Gürsel Korat. Geçtiğimiz günlerde yine bir romanla, tekrar okurlarıyla buluştu. Rüyalarında geleceği gören yazıcı Stefanos ve yine rüyalarında geçmişi gören, geleceğin imparatoru, Andronikos’u anlatan bir kitap Rüya Körü. Zamanı, rüyayı, aşkı, iktidarı yeniden sorgulatacak Rüya Körü alıştığımız tarihsel romanların dışında, hattâ deyim yerindeyse “tarihsel roman”ın ne olduğunu tekrar hatırlatan bir kitap. Yazar Gürsel Korat’la eski Büyük Saray’ın bulunduğu Sultanahmet’te buluştuk ve Rüya Körü’ne, zamana, rüyalara ve elbette tarihsel romana dair konuştuk.
-Oynakbeyi-
- Rüya Körü alışılmış tarih romanlarından farklı bir anlatıma sahip. Bir olay veya ünlü bir kişinin hikâyesi yerine hiç bilmediğimiz “insan”ların hikâyesi var, bunun özel bir amacı var mı?
-Romanda tarih anlatan pek çok romanın kusuru, çok önceden yaşanmış bir olayın “öyle değil de böyle” olduğunu iddia etmesidir. Tarihçilik yapamayanların edebiyatın sırtından geçinmesi sayıyorum bunu. Bu tarzın en iyi sayılanları bile kusurludur; üstelik bir de romanı ilgilendirmeyen tartışmaların kaynağı olmuşlardır: Devlet, ana mıdır, baba mı? Fatih, rüyasında söylenen şeyleri görmüş müdür? Şah İsmail Ali’nin zuhur etmiş hali midir? Yavuz Çaldıran’da ne yaptı? Şems özlü sözler söyleyen bir guru mudur?
Gördüğünüz gibi herkes meşrebine göre buna bir yanıt verir ve bunun edebiyatla ilgili bir şey olmadığını düşünmez. Ben romanda, insan varlığı içinde bilmek istediğimiz durumların peşindeyim. Bir fikrin, bir ulu insanın ne kadar haklı ne kadar üstün olabileceği fikriyle değil, her insanın hem yüce hem de sefil bir ruh düzeneği içinden hareket edebildiği fikriyle masanın başına oturuyorum.

- Bilmediğimiz insanları anlatmak demiştim…
-A evet, ben edebiyatın sıklıkla üzerinde durduğu konular, kişiler veya olayları aramıyorum. Ben hep “merkez” denen şey neyse onun dışında duruyorum. Rüya Körü’nde de hep “kahpe” denen Bizans’ın, yalnız Konya’dan değil, İstanbul’dan görünen Selçuklu’nun izinden gittim. Daha önceki romanlarımda melâmet erbabı dervişler, Venedikli tüccarlar, kadın dervişler veya Moğollar önünde direnen umutsuz insanlar vardı. Bilmediğimiz insanları anlattım, çünkü kanımca bir yazar, özgünlüğünü hem anlatım biçiminden, hem de seçtiği konuların benzersizliğinden alır. Edebiyatımız fazlasıyla “biz” olan İstanbul’u, “biz” dediğimiz dönemin tarihini anlatıyor. Ben ise biz sayılmayanları, unutulan Selçuklu’yu, “biz”den önceki İstanbul’u anlatmakla bu yoldan çoktan ayrılmış durumdayım.
GELECEĞİ BİLMEK İNSANIN KATLANABİLECEĞİ BİR ŞEY DEĞİL
- Rüya Körü’nde iki Stefanos’un rüyalarında geleceği görmesi, Andronikos’un ise geçmişi görmesi hayatlarını belirliyor. Ancak, sanılanın aksine geleceği veya geçmişi bilmek pek bir şey sağlamıyor insana. Peki insanlar neden geleceği veya geçmişi bilmek isterler?
-İnsan daima unutur, çünkü çevre sürekli değişir. Geçmişi bilmek ister, fakat bunu asla olduğu gibi öğrenemez. Kehanet, yüzyıllardır insanları uğraştırıyor: Geleceği de bilmek istiyoruz. Oysa geleceği kusursuz bilmek sadece bir efsaneden ibarettir.
Ben bu nedenle biri geçmişin bir bölümünü, biri de geleceğin bir bölümünü rüyalarında olduğu gibi gören iki insanın öyküsünü tasarladım. Böyle bir şeyin bütün muhtemel sonuçlarını anlamaya çalıştım. Gördüğüm o ki, geçmişi bilmek şimdiyi anlamada işimize yarasa da, geleceği bilmek hiç de katlanılabilecek bir durum değil. Geleceği bir güç elde etmek için istiyoruz, fakat bu kanımca insanın katlanabileceği bir şey değil.
- Stefanos saf âşık, Andronikos deyim yerindeyse bir zampara… onları birbirine bağlayan Rüyaları gibi görünse de ikisinin de ortak çevresindeki kadınlar diyebilir miyiz?
-Biri geleceği diğeri geçmişi gören iki insanı elbette rüyalar değil, “rüya konusu” birbirine bağlamış olur. Geceyle gündüz gibi, geçmişle gelecek gibi birbirine kenetlenen bu adamların yolları da benzer yerlerden geçecektir. Fakat aşk söz konusu olduğunda talih herkese aynı ayarda gülmez. Kimileri darı ambarına düşer, kimileri de çukura. Ne var ki kazananla kaybeden yan yana dolaşıyorsa, yaşanan burukluk derin olur. Stefanos, aşkı kaybettiği yetmezmiş gibi kaybettiklerinin Andronikos’a koşma isteği karşısında ömrünü harap ediyor. Aşk acısı yalnızca kaybetmek değildir, aşk acısı kaybettiğin şeyin nereye gittiğini görmektir.

- Stefanos’un asıl zaafı nedir? Budala bir âşık olması mı, yoksa gerçekten iyi niyetli bir saflığa sahip olması mı?
-Stefanos yanlış bedende yanlış akıldır. Onda geleceği görecek, olayları bilip insanlara ona göre ayar verecek bir kahin tutumu yoktur. O, otoriteye boyun eğmiş akıldır, oysa kehanet buyurgan aklın işidir. Stefanos budala da sayılamaz, yalnızca boyun eğmişliği ve iktidar düşüncesinden uzaklığı yüzünden budala görünür. Budalalık, işin gereğini yapamayan herkeste, kendimizde de tabii, hissettiğimiz bir haldir.
RÜYA KÖRÜ SÖZÜ EDİLMEYEN KADINLARIN DA ROMANI
- Rüya Körü; rüya, aşk, hatırlamak, babalık, baba oğul ilişkisi, zaman gibi kimi kavramları ele alan bir roman. Bunlar sizin sorduğunuz sorular mıydı yoksa okuru düşündürmek için kullandığınız unsurlar mı?
-İkisi de iç içe. Baba ve oğul kavram çiftiyle kurduğum bütün anıştırmaların okurları şaşırtacağını biliyorum. Hıristiyanlığın “Baba ve Oğul”undan, Roma-Rum baba oğul ilişkisine; Stefanos’un babasıyla ilişkisinden, kendimizin baba oğul ilişkisine varıncaya kadar çok şey aklımıza gelecek. Bütün bunlardan, kadını erkek iktidarının bir öğesi, yardımcı unsuru haline getiren ilişkileri düşüneceğiz. Baba-oğul kavram çiftinin bizi bir iktidar tutkunu ve tutsağı yaptığını, romanı yazarken çok düşündüm ve buna inancım arttı.
Kadın, o çağlarda bugün bildiğimiz anlamda bir kişi değil. O yüzden sabırla seven ve kadının peşinde koşan bir erkek aptal gibi görünüyor. Çünkü o zamanın kadını gövdesine erkek zırhı giymiş, muktedir erkeklerin peşinde koşan bir erkek kopyasından ibaret. Stefanos budur ve maalesef, o çağda böyle bir erkeğin budala görünmesinin nedeni, bugünkü ölçüler içinde ve “kadınca” sevmesidir.

- Baba-oğul iktidarla ilintiliyken aslında kadınların rolü de hiç azımsanacak gibi değil…
-Bunu bir baba-oğul romanı olarak da ele alabilirsiniz, sözü edilmeyen kadınların romanı olarak da. Ben genel olarak iktidarla alıp veremediği olan bir insanım. Ona soru sormayı isteyen bir insanım. Özellikle erkek egemen anlayışın değişmesi gerektiğini, hatta ortadan kalkması gerektiğini dile getiriyorum bu romanımda da. Adı anılmayan kadınların sözü edilmesi gerekiyor. Romanda bu var, erkek iktidarını eleştirirken bu iktidara doğrudan veya dolaylı olarak yön veren kadınları da anlattım. Theodora’dan Zoe’ye, Fransız kralının küçük kızı Agnes’ten Sitti Bibi’ye kadar ismi bugün hatırlanmayan kadınlar bunlar…
- Romanda tarihi gerçekler ve kurgu iç içe. I. Andronikos gerçekten tartışmalı bir isim ve hareketli bir hayatı olan bir imparatordu. Onu seçmek ve Bizans’ın bu dönemini kullanmak fikri nasıl doğdu?
-Ben Andronikos’un fırtınalı hayatına baktım yalnızca. Gördüğünüz gibi onu insan olarak anlamak için elimden ne gelirse yaptım. İmparator olduğu an onunla ilgilenmedim bile. Andronikos bildik roman kahramanlarını kıskandıracak bir hayat yaşadı: Onun hayatını öğrendikçe hayretler içinde kaldım. Romanda sözü edilen çadırda basılma hikâyesi bilinen bir anekdottur, Teodora ve Filippa gibi kadınlarla yaşadıkları inanılmazdır. Fakat söylediğim gibi ben okurun hayaline gerçeğe yakın bir İstanbul zemini koydum: Bu zeminin üstünde hareket eden olaylar, eğer okur çok görmezse, benim İstanbul’un işitilmeyen sesleri ve ruhsal dünyası hakkındaki hayalimdir.
Bir şey daha: Biz hep İstanbul’u alan Osmanlı, Anadolu’yu fetheden Selçuklu hikâyeleri okuya okuya büyüdük. Günün birinde “Acaba İstanbul’dan ‘biz’ dediğimiz şey nasıl görünürdü” diye sordum, bu roman öyle doğdu.


ZAMAN’LA DERDİ OLAN ROMANCILAR KUŞAĞINDANIM
- Aslında “rüya” kavramını ele alsanız da, “zaman” kavramı üzerine daha fazla şey söylüyorsunuz romanda. Zaman’la bir derdiniz mi var?
-Ben “zaman” kavramını dert edinen romancılar kuşağındanım. Proust, Tanpınar veya Lawrence Durrell benim kapı komşularım oluyor. Her romanımda zaman kavramıyla ilgili bir problem bulur, onun üzerine giderim. Bu romanda “bu an”ı yaşayan, yaşadığı an içinde geleceği gören birini düşünmek beni yerimden sıçrattı dersem, belki halimi anlarsınız. Çünkü kişi rüyasında (şimdiki zamanda) geleceği görür ve iki zaman boyutu birbirine karışır! Üstelik bir de uyanınca her şey geçmişte kalır, gelecek zaman bile! İşte, “zaman nedir” diye sora sora yol alan romancının hali. Sorarım size: Bunun romanı yazılmaz mıydı?
- Ama okuru da zaman üzerine düşünmeye sevk ediyorsunuz…
-Elbette. Okur zaten benim kahramanlarıma yaptırdığım tartışmada biraz düşünecektir, gerçekten şimdiki zaman nedir, geçmişin veya geleceğin dahası bunları bilmenin önemi nedir? Diye kendi kendine biraz düşünecektir. Şimdi’yi değerlendirmek geçmişle mukayese ederek olur. Yani daha önceki bir olayla yaşadığın aynı olayı mukayese ederek ortaya çıkan duruma göre mutluyum veya değilim dersin ama aslında o da nispeten geçmişe ait olur. Şu an çok mutluyum diyemezsin, eskiyle mukayese ederek bu karara varmışsındır. Ayrıca ben zamansal bir perspektif uygulayarak; geleceği de bilmeden / görmeden değerlendiremeyeceğimizi dile getiriyorum. O yönden bu bir yerde bulunmakla ilgili diyorum.
- Romanın alıştığımız bir zamanı yok, ne geçmiş anlatılıyor ne gelecek anlatılıyor ne de bizim anladığımız anlamıyla bir şimdiden bahsedebiliyoruz. Romanın teknik olarak zamanı nedir?
-Romanda, başka bir zaman dilimi olduğunu şuradan anlıyoruz; roman bizi birdenbire gelecek zamana götürüyor. O da metnin kendi gelecek zamanı aslında. Sonra geçmiş zamanı görüyoruz ve o da yine metnin kendi geçmiş zamanı. Yani adı geçen kahramanların, karakterlerin romanda anlatılmaya başlanan tarihten önce yaşadıklarıdır.
Bunu şöyle anlatabilirim, roman aslında hep şimdiki zamanda anlatılıyor, az önceki soruyu cevaplarken, şimdi’nin farkında olmamız için geçmişi de geleceği de bilmemiz gerekir dedim. Romanda ilerleyen bölümlerde kahramanların ne yaşayacağını, nelerle karşılaşacaklarını veya kimin imparator, kimin âşık, kimin mahkum olacağını yani romanda gelecekte olacakları söylüyorum. Okur bunu da okuyor, ama daha sonra bunu tekrar olay yaşandığı anda ve Stefanos “işte benim gördüğüm de buydu,” dediği anda tekrar okuyup idrak ediyor. Özetle romanın teknik olarak özel bir şimdiki zamanı olduğunu söylemeliyim.

- Romanın sonunda yazar Gürsel Korat, Stefanos’un yerini alıyor. Yazarlığı rüya kaydı tutmak olarak mı değerlendiriyorsunuz?
-Yazarlık rüyaların yapısını fark etmekle başlar. Bu nedenle bana Delphoi kâhinleri de, Freud da çok yakın gelir. Romanda görmüşsünüzdür, Platon bile bir rüya kişisi olarak gelip bir şeyler konuştu Kritias’la. Benzer çok şey daha var, yani ben insanlığın rüya hakkında bildiklerinin hepsini düşündüm, bu romana en çok uyanları zihnimde işledim. Bu zihin benimdi, romana konu olan rüyaları gören zihindi. Sonra kitabı okuyacak olanları düşündüm. Rüya Körü onların rüyası olacaktı. Ben de o rüyaların arasına karışacaktım. Bu kitapta ben de okurun rüyalarına sızdım, rüya kahramanlarından biri oldum.
RÜYA KÖRÜ’NDE BİLGİ SATMADIM
- Romanda bir kez daha görüyoruz ki, Selçuklular ile Bizans arasındaki ilişkiler son derece yakınmış. Ama birçok tarih kitabında bu kadar yakınlıktan söz edilmez, bunun özellikle mi altını çizmek istediniz?
-Rum Sultanı ile Roma İmparatoru birbirine elbette uzak olamaz: Halef selef ilişkisi var aralarında. Sürekli bir akrabalık ilişkisi içindeler. Ben ne Roma’nın ne de Selçuklu’nun tarafını tuttum. Şimdiye kadar yazılan tarih romanlarının pek çoğundan farklı şeyler yazmamın nedeni budur. “Biz” fikri yoktur benim romanlarımda. Peşinen mahkum edilmiş, “kahpeleştirilmiş” bir Bizans da. Biliyor musunuz Bizans kavramı çok eski sayılmaz, “Anadolu Selçuklu Devleti” tanımı ise pek yenidir: Modern tarihçilerin basit bir tasnifidir bu. Selçuklu Sultanı kendisine “Rum Sultanı” diyordu. Devletinin adı da Rum Sultanlığı’ydı. Roman, bu tür bilgilerle sansasyon yaratılan bir alan olmadığı için bu konu temel problemimmiş gibi davranmayacağım. Ama bir romancı tarihe baktığında böyle şeyler görüp de yokmuş gibi davranırsa, ille de Bizans, ille de Türkler, biz falan derse, yazdığı şeye roman denmez. Tarih başka bir diyardır, bugünden bakarak orası hakkında konuşanlar, sadece kendi aklındakini konuştuğunu bilip öyle konuşmalı. Ben bugünden bakarak tarihi zemin önünde insanı konuştuğumun farkında olan bir romancıyım.


- “Edebiyat fikir panayırına döndü” diyerek aslında insansızlaşan bir edebiyatın karşısında olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu sizin genel edebiyat anlayışınız mı, yoksa son dönemdeki ürünler karşısındaki tepkiniz mi?
-Benim genel edebiyat anlayışım budur. Pragmatik bir yaklaşımla, bu dönem bunu eleştireyim bunun karşıtı olayım diyle bir şey yapmıyorum. Edebiyatın özerkliğini düşünüyorum. Tarihsel olaylar edebiyattaki olayları def etti. Ben Konya’da ne olduğunu, İstanbul’da neler yaşandığını tarihten ve sanattan öğrendim. Ben Rüya Körü’nde okurlarıma bilgi satmadım. Sadece Selçuklular’ın kendilerin Rum Sultanı dediğini ve dedirttiğini dipnotu olarak belirttim. Çünkü bizler Anadolu Selçuklu adını sonradan uydurduk. Onlar kendilerine böyle bir isim takmamışlardı. Rum İmparatoru ve Rum Sultanı olarak adlandırıyorlardı kendilerini. Ben, tarite hiçbir zaman Anadolu Selçuklu Devleti var olmadı diyerek romanı bu malzemeyi kullanarak bir şeyler satma çabasına girseydim, diğer eleştirdiğim anlayıştan bir farkım kalmazdı. Çok rahat manşete girecek ifadeler kullanabilirim romanımda ama buna gerek yok.
- Roman yazmaktan öteye bir misyonum yok mu diyorsunuz?
-Edebiyata başka bir misyon yüklerseniz o edebiyat olmaktan çıkar. Tez yazmaya gerek yok. O alanın bilgisi sizi ele geçirir. İşte tarihi romanın tehlikesi budur. O zaman tarih yazımı yaparsınız ama ne edebiyat olur, ne tarih olur ortaya çıkan. Aynı şeyi bir dönem şairlerimiz de yaşamıştır. İdeolojik anlayışla kaleme aldıkları satırlar bir süre sonra çok kötü kalmıştır diğer yazdıkları arasında. Baktığımız zaman sadece sanat eseri oluşturmak için bir şeyler ortaya koyan sanatçıların işleri sadece sanat açısından baktığımız zaman bile oldukça üstündür. Asıl önemli olan da bu değil midir? 1987’den bu yana benim anlayışım budur. Edebiyatta misyon çok tehlikeli bir şey. Romancı neyin iyi neyin kötü olduğuna kendisi karar vermemeli, bıraksın okur ne isterse onu söylesin. Biz dersen öyle bakar okur, yönlendiremezsin okuru. Ben Müslümanlık ve Hıristiyanlık mukayesesinin olduğu bölümde iki kahramana da aynı güçlükte iki soru sordurdum ve ikisi de aynı etkileyicilikle cevap verdiler. Ben karakterlere o soruyu sorduramasaydım o bölümü yazmazdım. O soruyu sorabilmek için uğraştım uzun süre.
Türk edebiyatındaki “Biz” söylemiyle yazılmış bütün eserleri reddediyorum
Yeterince bilgi satan insan var. Ben elimden geldiğince tarafsız oldum. Az önce söyledim, “biz Türkler”, “o Bizanslılar” ifadesini kullanmadım, kullanmam da. Türkiye’de kuruluş romanları ideolojinin doğrultusunda yazılmış romanlardır. Tarih yazımı zaten son derece ideolojiktir, resmi ideolojiye uygun ifadeler kullanırsınız, taraflısınızdır. Bir de tutup romanda “biz” diye taraflı olursan hepten işler karışır. Ben Türk edebiyatındaki “Biz” söylemiyle yazılmış bütün eserleri reddediyorum. Bir başkasının adına nasıl yargılayıp, bir taraf oluyorsun ve biz diyerek kendini haklı çıkarma cesareti görüyorsun kendinde… Fatih’i yazarken onun kişisel zaaflarını da vermek zorundasın, yaptığı işleri de kabahatlerini de göstermek zorundasın. Benim romanımda “çok iğrenç bir insandır” dediğim veya “harika bir insandır” dediğim bir kişi yok. Herkese eşit mesafede yaklaşıp öyle anlatırım. Kılıçarslan’ı veya Andronikos’u zayıf ve karaktersiz bir insan olarak da göstermedim, çok yüce insan olarak da.

GÜRSEL KORAT’IN YENİ ROMANI RÜYA KÖRÜ, İLETİŞİM YAYINLARI TARAFINDAN YAYIMLANDI