BAKIŞ AÇISINI DEĞİŞTİREREK “AV MEVSİMİ” ÜZERİNE NOTLAR
Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de bir “sinema” vakası var ki, yeni yetenekli oyuncular, senaristler, yönetmenler çıktıkça, hattâ ilk filmlerinde normalin üzerinde övüldükçe, eski ustaların yaptığı yeni işleri daha fazla övmek gerekiyormuş gibi anlaşılıyor. Durum böyle olunca da, daha gösterime girmeden “merakla beklenir hale gelen” film, gösterime girdiği hafta her yerde karşımıza çıkarken, çok değil birkaç gün sonra evvelâ fısıltı gazetesiyle, akabinde birtakım kendini “cesur” addeden köşe yazarlarınca kötülenmeye başlanıyor…

Bunların sonuncusu olarak karşımıza Av Mevsimi örneklenebilir. Önce Yavuz Turgul - Şener Şen birlikteliği ve diğer oyuncular dolayısıyla merakla beklenen bir film olarak bahsedildi sürekli olarak. Âlâ-i vâlâ ile gösterime girdi. Aradan bir hafta - on gün geçti ve önce kulaktan kulağa, sonra köşeden köşeye filmin kötü olduğu, ikilinin eski tadında ve formunda olmadığı yönünde cümleler kurulmaya başlandı. Bir kere kabul etmek gerekir ki, Yavuz Turgul ve Şener Şen ikilisi ne kadar yeni filmde beraber olsalar da Muhsin Bey’den hiçbir zaman kurtulamayacaklar. İkilinin bir arada olduğu bütün filmleri bir araya getirdiğimiz zaman Muhsin Bey hepsinden fersah fersah ötede bir film olması dolayısıyla, zaten bütün objektif değerlendirmeleri ortadan kaldıracaktır. Daha sonra ortaya çıkardıkları Eşkıya ise gerek gişe dolayısıyla, gerekse güncel bir meselenin veya durumun veya biraz farklı bir anlatıma sahip olması dolayısıyla en az Muhsin Bey kadar etkileyecektir.
Dolayısıyla belirtmek gerekiyor ki, Av Mevsimi’ni öncelikle diğer filmlerden mücerret düşünmeliyiz. Zira bu ne bir devam filmi ne de konu aynı! Av Mevsimi’ni izleyen insanların büyük kısmı beğenmediklerini dile getirdiler, tanıdıklarıma bunun sebebini sorduğum zaman net bir açıklama yapamadıkları gibi, hemen Eşkıya ve Muhsin Bey örneğinin yanıltıcı etkisine teslim oldular. Eşkıya ve Gönül Yarası’nın harmanı olduğunu söyleyenler de olmuştu ki, bunun uzak bir akrabası olduğunu söylemek mümkün olduğu kadar, değil de…

Filmin kadrosuna yönelik değerlendirmeye gelmeden önce, filmin öne çıkan yönünü ele almak ihtiyacı hissediyorum. Film “adli bir vak’a”dan yola çıktığı için ‘polisiye’ gibi ele alınıyor. Polisiye denince de hemen ilk aklımıza “seri katil” meselesi geliyor. Seri katil hikâyesinin, bizim sinemamızda henüz çok başarılı olamayacağını defalarca yazdılar. Bunun memleketimiz sınırları içerisinde olmasını engelleyecek birtakım faktörlerden bahsettiler yeterince. (Tabi hiçbir yönetmenin aklına, bu alanda yazılmış yeni ve başarılı yerli romanları kurcalamak gelmiyor olabilir…) Filmde de doğrudan bu meseleye değiniliyor; teşkilata yeni dahil olan bir antropologun tezinin “Türkiye’de seri cinayetsizlik” olduğunu öğreniyoruz. Dolayısıyla izleyicisine en başında işareti veriyor ve “bu filmin konusunda seri katillik meselesi veya katil psikolojisi irdelenmeyecek!” diyor Turgul. Ama ortalıkta bir cinayet var ve bu da bir gizeme sebep oluyor. Buna rağmen belirtmeliyiz ki, Av Mevsimi seri katil filmi olmadığı kadar, aslında bir polisiye de değil. Zaten Av Mevsimi bir kere daha hatırlatıyor ki, ülkemizde polisiye vakalarda asıl üzerinde durulması gereken unsur “bürokrat veya bakan engeli”. Pek çok polis filminde veya dizisinde görürüz ki, çetrefilli bir dava bakan engeline takılır veya bürokratik birtakım sıkıntılardan dolayı tıkanır kalır… Şayet polisiye değerlendirmesine girecek olursak, filmi gerçekten çöpe atmamız gerekir. Belki de filmin başında dile getirlen “bakış açısını değiştirmeliyiz” ifadesi, filmi izleme şeklimizin de ne olması gerektiğini anlatıyor.

Polisiye değilse ne?
Film; polisiye bir maceradan çok, emniyet teşkilatında birkaç memurun kişisel durumlarının anlatımı olarak görülmeli. Zaten Turgul ve Şen ikilisinin birçok filminde de genellikle bununla karşılaşırız… En iyilerinde de en kötülerinde de. Yani birbirinden farklı olmasına rağmen bir arada yaşayan / bir araya gelen / gelmek zorunda kalan insanların kendi hayatlarının nasıllığı, bir nevi insan ilişkileri veya ilişkisizlikleri ele alınıyor. Biraz genele bakacak olursak, gösterime giren veya televizyonlarda yayınlanan diğer pek çok “polisiye” adıyla anılan filmlerimizde veya dizilerimizde de biz aslında komiserlerimizin zorlu hayatını, emniyet teşkilatının çileli zamanlarını, karakterlerin sorunlu yaşantılarını izleriz. Bunu son bir yıl üzerinden özetlemek gerekirse; Ejder Kapanı’nda Uğur Yücel’in canlandırdığı Çerkez Abbas’tan Arka Sokaklar’daki pek çok emniyet mensubuna, Av Mevsimi’ndeki karakterlerden Behzat Ç.’ye kadar detaya girmeden örnekleyebiliriz.
Av Mevsimi’nden detaylamak gerekirse; Şener Şen / Ferman - Avcı rolüyle teşkilattan emeklilik günlerini bekleyen son işini hakkıyla yapmaya çalışan bir komiser. Örnek bir insan, ağzından tek kötü laf çıkmayan, sabırlı, bilgili, hoşgörülü, âkil adam, deyim yerindeyse bir ermiş. Zaten ortaya çıkan karakter bir polisten çok, yıllarca Anadolu’da öğretmenlik yapmış dünyayı seven idealist bir öğretmen gibi duruyor. İnsanlara Gönül Yarası’nı çağrıştıran nokta da bu olsa gerek… Avcı’nın gerek lakabının, gerekse iz sürüşündeki başarı alıştığımız polisiye maceralardaki gibi ispatını görmüyoruz. Filmi izleyenler bilecekki, başka avcıyla diyaloğa girdiği zaman ortaya çıkan hırsın sonrasında bir zekâ unsuru var o kadar… Yoksa Jack Malone kadar bile sır çözmüyor Avcı!

Cem Yılmaz / Deli - İdris, filmin resmi sitesinde de “hayatı alaya alıyor gibi görünse de…” diye başlayan bir cümleyle tanıtılan bir karakteri canlandırıyor. Ayrıldığı karısına deli gibi âşık. Kadınlara güvenmeyen bir adam ve görevinden çok amirine deli gibi sadık. İnandığı değerler için her şeyi göze alabilecek bir tip. Genel olanla sorunları olan bir insan özetle. Her ne kadar filmi izleyenler, hâlâ anlamadığım bir sebeple “Cem Yılmaz hayatının oyunculuğunu yapmış” dese de, sözünü ettikleri performansın yanından bile geçmiyor. Zira ilk filmi Her şey Çok Güzel Olacak’ta birkaç sahnede aynı performansı sergiliyor. Hele ki Hokkabaz’da film boyunca kariyerinin en başarılı oyunculuğunu zaten çıkarıyordu. Ama hep güldürmesine alıştıkları Cem Yılmaz’ı biraz ciddi gördükleri anda insanlar, “aman yarabbi ne oyunculuk” demeyi pek seviyorlar. Zira bunun bir örneğini de Organize İşler’deki kısa ama fazla sert rölünde de görmüştük. O zaman da insanlar, bu komik suratın gerekirse korkunç olacağına fazla şaşırmışlardı. Unutulan bir şey var; adam rol çıkarıyor, oyunculuk yapıyor, elbette ciddiyse ciddiyi oynayacak! Onun da polisiye kurguda gerçekleştirdiği “kilit” görev yine o sandığımız polisiye tekniklerden biraz uzak… Kendi üslubunca ilerlediği meselede insan şunu söylüyor haliyle; “kardeşim adam gibi delillerin zini sürmeyen, bunları toplayamayan polisin olmadığı memlekette seri katile ne hacet?”
Okan Yalabık / Hasan - Çömez ise asıl başarılı performansı sergileyen kişi olmuş. Antropoloji mezunu ve teşkilata katılmayı seçmiş bir karakter. Her ne kadar filmin başında birtakım “acar dedektif olacak bu çocuk” kanısı yaratsa da tam tersi. Bunun sebebi onun başarısız olmasından değil, aslında mevzunun polisiyeden uzak olmasından doğuyor.
Bakış Açısı’nı değiştirince Av Mevsimi
Karakterlerin kendi sıkıntılarına baktığımız zaman, aslında polisiyeden daha çok şey anlattıklarını da söyleyebiliriz.

Avcı; orta sınıf, eskinin söylemişle orta direk bir memur. Ama dört başı mamur bir memur görüntüsünde. Eşinin sağlık sorunlarına rağmen, işinde gücünde. Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır insanlarından. Alışılmış bir Türk memur tipi. Kendinden küçüklere babalık yapacak kadar kalender…
Deli; kaybetmiş bir insan olmasının haricinde tam bir maço ve lümpan bir insan. Gerçek anlamıyla Anadolulu bir tip, ahlâk anlayışından, meselelere bakışına, olayları çözüş şekline kadar “taşralı”.

Çömez; filmin sosyal sınıfında kent soylu / aydın tipini gösteren insan. Değer yargıları ve birtakım algıları farklı birisi. Çömezliğinin de getirisiyle birçok olaydan fazla etkilenen, şaşıran, tedirgin olan birisi. Filmde anlatıldığı üzere mesleğin zorluklarıyla, pis tarafıyla henüz karşılaşmamış “memleket gerçeklerinden” uzak bir insan. Tıpkı birçok üniversiteli / aydın / kent soylu… gbi ekmek fiyatından bile habersiz. Paraya teslim olabilecek zayıflıkta. İdeallerini makam mevki, daha doğrusu para uğruna yok sayacak kadar zayıf…

Battal Çolakzade (Çetin Tekindor); Burjuva, toprak ağası, feodal, iş adamı… Uzun lafın kısası her yönüyle etten bir kapitalizm. Parayla her şey mümkün, düsturuyla yaşayan, davranan, zaten filme dahil olduktan sonra da bunu fazlasıyla ispatlayan bir karakter.
Av Mevsimi’nin Kadınları
Filmdeki polisiye macera arayışını bu arka planlara baktıktan sonra bir kenara bırakabiliriz. Çünkü bu kadar birbirinden farklı karakterlerin yer aldığı ve haliyle onların öyküsünün anlatıldığı bir filmde hangi polisiyeye girseniz, çuvallarsınız. Dahası bu birbirinden farklı tabiattaki erkeklerin “kadınları” ile olan ilişkisi, daha doğrusu filmdeki kadınların da söylediği şeyler farklı aslında…
Avcı’nın karısı; muhtemelen emekli bir memur, hattâ öğretmen emeklisi. Böbrek hastası. İkili birbirini çok seviyor. Yani şimdiye kadar hep dile getirilen -ki bu filmde de Deli tarafından söylenen- “polissen karın olmayacak, işinle evleneceksin, onunla yatacaksın…” terennümlerinin bir yalanlaması adeta. Bunun tam karşısında, zaten Avcı aslında genel hal tavır olarak polis gibi de değil! Oysa biz hep gördük ki, komiserlerin büyük çoğunluğunun evliliğinde bir sorun var. Niye olduğunu ne yazık ki bilmesek de hep sorunlu evliliklerin adamlarıdır polisler… Yalnız filmde Avcı’nın karısı, sadece Avcı ile anılan, geleneksel Türk kadınının bir yansıması gibi duruyor. Kocası görünmediği zaman sahnede görünmeyen, çilekeş kadın! Ama adı yok!

Deli’nin eski karısı Asiye, ismiyle müsemma filmin tek “asi” kadını. Ancak görüyoruz ki karanlıkta eli ayağına dolaşan, bütün “kim”liği, bireyliği bir anda sona eren, dara düşünce güçlü erkeğe sığınan / sığındırılan / sığınmak zorunda kalan bir kadın… Sadece Deli’nin deliliğini göstermek, artırmak, ispatlamak ve anlatmak için var adeta… Tıpkı Deli’nin “ana”sının aslında sadece onun Laz olduğunun ispatı olarak karşımıza çıkması gibi.
Çömez’in müstakbel karısı da yine Çömez gibi aydın sınıfının, kent soylu kadının ve burjuvanın temsilcilerinden. O da bir erkek olmadan anılamayacak kadınlardan… Babasının parası ile kendi restoranlarını kurmuş ve geliştirmiş, ama neticede “babasının parası” olmadan çok da hareket edemeyecek bir kadın. Zira sevgilisine işi bırakıp babasının yanında müdürlük yapmasını teklif ederken, onun ideallerini çok da önemsemiyor. Onu da sadece Çömez varken görüyoruz… Çömez’in sevgilisi, Deli’nin de altını çizdiği üzere, erkeği boyunduruğu altına alacak, hayatına sahip olacak, onu tamamen değiştirecek bir kadın… Yani Çömez henüz farkında olmasa da ileride büyük sorunlar yaşayacağı, gerçek anlamda köleliğini yapacağı bir kadınla birliktedir… Bu kadar tehlikeli görünmese de, müstakbep kayınpederininin / işvereninin teklifini kabul ettikten sonra, Çömez’in sırtındaki ceket bile sevgilisinin “babasının ona verdiği paralar sayesinde” alınmış olacaktır!

Battal’ın karısı; yine tipik Türk / Anadolu kadınlarından… O kadar mal, mülk ve ekonomik ferahlığa rağmen zengin kocanın boyunduruğundan ve onun sahiplenmişliğinden kurtulamıyor. Battal’a göre o eski karısını hâlâ rahat içinde evinde barındırıyor. Eski karısının anlattığına göre ise, “şartlar böyle gerektirdiği” için o evde kalmaya razıdır. Ancak onun da kurgu gereği birtakım çıkarlarının olduğunu göreceğiz… Ama dikkatli baktığımız zaman, onun evde barınmasının öyle veya böyle tek sebebi kızıdır. Battal’ın kızına olan düşkünlüğü karısına olan / olmayan sevgisinden daha fazladır. Aşktan zaten bahsedemiyoruz, zira muhtemelen büyükler kendi aralarında karar vermiş gençler de evlenmişlerdir… Battal’ın karısını hâlâ kendi evinde barındırması; ahlak anlayışının / törenin ve paranın gücünün bir temsili. Battal ayrılmış olsa da çocuklarının anası bir kadını “sahipsiz” sokağa bırakmayacak, kurda kuşa yem etmeyecektir. Bunun dışında sahibi olduğu ev o kadar büyüktür ki, ikisi birbiriyle rast gelmeden yaşayabilmektedirler! Namus meselesi kadar, filmin kurgusunda yer alan birtakım hadiseler dolayısıyla kadın o evde kalmak zorundadır.

Ölen kızın “anası”, burada özellikle anılması gereken tiplerden birisidir. Çünkü o, filmde de hayatta da gerekli olduğu zaman hatırlanan bir kadın. Kocası ya dövdüğü zaman, ya ev işleri yaptığı zaman, ya sevişmek istediği zaman, ya da çocuklara analık görevini yapması gerektiğine inandığı zaman hatırlamış o kadar… Filmde de sadece gerekli olduğu zaman görülüp, adı bile anılmadan Avcı’nın aklına bir şeyleri düşürmeye yarıyor o kadar. Deyim yerindeyse adı olmayan kadınların en başta geleni!
Av Mevsimi’nin handikapları
Türk sinemasında veya televizyonlarında yaşanan bir sıkıntı var ki, polisiye olarak adlandırılan maceraların büyük kısmı aslında “emniyet teşkilatı hikâyesi”nden ibaret. Buna yukarıda da değindim. İlk gerçek polisiye ve seri katil filmi, olarak afişe edilen, daha önce yine burada aslında öyle olmadığı dile getirilen, Ejder Kapanı’nda da aslında birtakım bıradışı polislerin hayatları anlatılıyordu. Uğur Yücel (Çerkez Abbas) aracılığıyla komiserlerin evliliklerinin başarılı olmadığını gördük. Deli İdris’ten de bunu görüyoruz, hattâ en gerçekçi komiser olduğunu söyleyebileceğimiz Behzat Ç.’nin bile yürümemiştir evliliği. Bir kere daha kanaat ediyoruz ki, yürümüyor arkadaş, yürümez. Çünkü hepsi işiyle evlidir, öyle olmak zorundadır(!). Avcı - Ferman ise bunu kırabilmiş tek örnek olarak karşımızda… Ama kimilerince Muhsin Bey, kimilerince Gönül Yarası’nın Nâzım’ı gibi emekli öğretmen görüntüsündeki Avcı kusursuz bir istisna. Zira aynı filmdeki İdris, daha önce de belirttiğimiz üzere klişe fikrin bir tekrarı. Çömez ise, düzgün bir ilişki yürütebilmek için polisliği bırakmayı tercih edecektir. Tabi bunda cinayet masasının beklediği gibi bir iş sahası olmamasının da etkisi var, ancak İdris’in ısrarla die getirdiği “kadına güvenmeme” fikrinin tam karşısında ve sevdiği kadını mutlu etmek için onun yanına giden bir karakter…

Türk sinemasında yönetmenlerin büyük kısmı, emniyet teşklatındaki karakterleri ya sempatik göstermek ya da “bakın polisler arasında böyle tipler de var” demek ihtiyacı yüzünden hepsine bir hobi, bir “sıradışı” özellik vakfediyorlar. Daha önce Çerkez Abbas’ın edebiyat zevki, Akrep Celal’in “kötü” resimler çizmesine taık olmuştuk. Av Mevsimi’nde de Avcı’nın model gemiler yaptığını görüyoruz bir sahnede… O da zaten Avcı’nın sakin ev yaşantısını, evle işi birbirinden ayıran bir insan olduğunu göstermek için… Bir de şu var ki, biz Hoolywood’dan böyle gördük; iyi polisin bir hobisi, farklı bir uzmanlık alanı vardır. Var mıdır?
Av Mevsimi’nin belki de tarihe geçecek sahnesi aslında sorgu sahneleri. Cinayetten birinci derecede şüpheli şahısla bile iki dirhem bir çekirdek, tek kelimede ses yükseltilmeden, tehdit etmeden, onu köşeye sıkıştırmadan, adetâ karşılarında “sir” ünvanı almış bir beyefendi varmışcasına yapılan sorgu sahneleri. Şayet memleketimizde bu kadar beyefendi bir polis varsa, gerçekten beni Türk polisine emanet edin demekten öteye bir şey gelmiyor insanın aklına. Diyelim Avcı, bütün beyefendiliğiyle bunu gerçek kılıyor, Deli’liğiyle nam salmış İdris de mi sorguda bu kadar beyefendi?





Av Mevsimi filminin bir başka handikapı ise aslında özelde Yavuz Turgul’un da klişesi olarak adlandırılabilir; “aşk”. Turgul filmlerinde ya karakterler aynı kadına âşık olur, ya âkil adamın yanına sığınan gencin, daha doğrusu usta’dan el almış kalfa’nın âşık olduğu bir kadın vardır ve kimi noktada belirleyici unsur budur. Kahramanlar ya aynı kadına âşık olurlar, ya da filmin kırılma noktasını âşık olunan kadının bir hareketi (sevdiğine kaçma, esas oğlanı terk etmesi…) gerçekleştiriyor. Bu Muhsin Bey’de, Eşkıya’da, Çiçek Abbas’ta, Gönül Yarası’nda, Av Mevsimi’nde… hep böyle. Aslında Av Mevsimi’nde o kadar handikap gibi durmasa da sözünü ettiğim mevzu, Turgul’un her filminde tekrar etmesinden kaynaklanıyor.

Emniyet Teşkilatının Milli Marşı Olarak, Hayde!
Av Mevsimi daha gösterime girmeden, film eleştirmenlerinin, gazetelerin ve televizyonların en çok üzerinde durdukları sahne, Deli İdris’in Hayde türküsünü “olağanüstü bir performansla” söylediği sahneydi. Teşkilattan emekli olan saygıdeğer bir komiserin şerefine verilen veda “çayı”nda gerçekleşen bu sahne için herkes Yavuz Turgul’un en önem verdiği ve Cem Yılmaz’ın da performansını zirveye çıkardığı sahne yorumlarında bulunmuştu. Hayde türküsü sanki emniyetin, daha doğrusu cinayet büro amirliğinin milli marşıymışcasına İdris söylemeye başladığı anda, kimisi ritm tutarak, kimisi oynayarak, kimisi nakaratına eşlik ederek unutulmaz bir performans sergileniyor. Şimdi, “kardeşim sen de anlasana, her vedada gerçekleştirdikleri bir ritüelmiş,” diyenler çıkabilir. Şahsen o ritüelin gerçekleşme zamanının gecenin hangi vaktinde gerçekleşeceği sorusu akla gelebilir ve biraz objektif baktığımızda övülen sahnenin adeta bir Coca Cola reklamı gibi durduğunu ve birbirine vurulmak suretiyle çalınan “tahta kaşık” çiftinin nereden peydahlandığını göz önünde bulundurarak tekrar değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Bu arada milletimizin yarısının, filmde Cem Yılmaz’ın kurduğu cümlelere komik / ciddi ayırmadan hâlâ gülme eğiliminde olduğunu söylemeye gerek bile yok sanırım.

Meğer ki, Aşk Mevsimi!
Her ne kadar son birkaç bölümde filmin kimi sahnelerini veya özelliklerini kötülemiş gibi olsam da aslında Av Mevsimi kötü bir film değil. Tabi filmin de içinde belirtildiği üzere bakış açısını değişirdiğimiz zaman bu doğrulanıyor. Zira ola ki polisiye sevdasına kapılıp filmi ele aldığımızda Av Mevsimi daha yaısında kendini açık eden filmler arasında anılabilir. Her ne kadar kimileri “sürpriz final” dese de, mevzuya biraz hakim birisi için hiç de sürpriz bir şey barındırmadığını belirtmek gerek. Hattâ bir adım ileriye giderek, filmi Aşk Mevsimi adıyla izlemek, belki çok daha faydalı olacaktır. Çünkü filmde anlatılan ve yer alan karakterlerin hepsinin öyküsü bir “aşk” hikâyesine dayandığı bir Yavuz Turgul sineması klasiği olarak karşımızda duruyor.