OKURLA ALAY ETMEK, ONUN ZEKÂSINI KÜÇÜMSEMEKTİR
Biçem Alıştırmaları, Fransız Oulipoculardan Raymond Queneau tarafından 1947’de kaleme alınmıştı. Bir otobüs yolculuğunda yaşadığı olayı 99 ayrı biçemde anlatan Queneau hacmen küçük ama etkisi büyük bir işe imza atmıştı. İlk kitabı Katakofti ile Queneau’ya Türkçe selam vermişti Gökdemir İhsan. Katakofti’yi okuduktan sonra kendisiyle konuşmuş bu “ilk” röportajda sıkça ustayı anmıştık. Aradan geçen zamanda Gökdemir ihsan ilk söyleşimizde de dile getirdiği kitabını tamamlamıştı ve bu kez, selam vermenin ötesinde, ustanın kendi eserini 33 farklı kurmaca ile geliştirerek “nazire” yapıyor adeta. Bu kez aynı öyküyü farklı üsluplarla anlatıyor Gökdemir İhsan. Gökmedir İhsan’la ilk kitabı için gerçekleştirdiğimiz “ilk” röportajdan sonra, yeni kitabına da “ilk” röportaj sözü almıştık. Öyle de oldu… ancak bu kez kitabın içindeki oyunlara uygun olarak bir oyun da Oynakbeyi yaptı. Kurmaca Alıştırmaları ile ilgili resmi olarak yapılan ilk röportajı, yayınlanan diğer röportajlardan haftalar sonra yayınlıyoruz. Gökdemir İhsan’la Kurmaca Alıştırmaları’yal ilgili konuşurken her şeyden bahsettik ve tabii afacak çocuklar gibi bir oyun da kendimiz oynadık. Enis Batur’un dediği gibi “ciddiyetten ölmeye gerek yok.” Gökdemir İhsan’la “Kurmaca” dolu bir muhabbet.
—Oynakbeyi—

- “İlham” adını taşıyan birinci bölümde “onun edebi kariyeri için önemli bir adım” cümlesi var. Anlatıcıyı bertaraf edersek, bu Gökdemir İhsan’ın kariyerinde önemli bir adım olarak görülebilir mi?
Ben aslında bir kariyer planı yapmadım. Benim bir yazı planım var. Bunu bir kariyer planı olarak okumak mümkün mü, bilmiyorum. Çünkü yola çıkarken edebiyatta kariyer yapmak, yazar olarak bir yerlere varmak gibi bir niyetim olmadı. Benim edebiyatla, yazıyla maceram biraz da yazdıklarımın kenarda kalmamasıyla, tescil edilmesiyle ilgiliydi. Yazıp bir kenara koyayım demiştim, yola çıkarken; yayımlanması bunun bir sonraki aşamasıdır benim için, o kadar. Kurmaca Alıştırmaları’nın benim için bir önemi de şu, çok uğraştığım emek verdiğim bir işti bu. Bir de epey zamanımı aldı. Yayınlanmadığı müddetçe, edebiyat sohbetlerinde şöyle bir his uyandırıyordu bende: “Ben bunu yazdım,” diyordum içimden. Ama başkaları gibi bir edayla “Biz bunları kitaplarımızda yazdık,” diyemiyordum. Bunun önüne geçmek istedim. “Ben bunu yazmıştım, işte bu da kitabı” diyebileceğim. Kariyerim açısından, en azından bu cümleyi kurdurabilecek bir kitaptır benim için.
Kariyer planı yerine bir yazı planımın olduğunun altını çizmemdeki sebep şuydu: Seninle yaptığımız ilk sohbette de bu kitaptan bahsetmiştim zaten. Benim yazı planımda Katakofti ve Kurmaca Alıştırmaları ilk iki hamleydi. Üçüncüsü de bir masal olacak. Bunlar benim için meselesi olan üç kitaptır. Masal kitabını da yazdıktan sonra, en azından meselesi olan üç kitabımı bitirmiş olacağım. Ondan sonra da keyfekeder yazabilirim.
- Bir önceki sohbetimizde de bu kitaptan bahsetmiştik. Aradan bir yıl geçtiğine göre ne kadar zamanını aldı bu kitabın tamama ermesi?
Katakofti’yi bitirdiğimde, hemen hemen aynı günlerde, hiç ara vermeden buna başlamıştım zaten. Bunların notları da o tarihte alınmıştı. Yani şöyle olabilir, bir kripteksin değişimi olabilir, bir tarihsel polisiye olabilir, gibi hatırlatıcı notlar alınmıştı zaten. Yirmi kadarını sekiz ay içinde yazmıştım. Sonra uzunca aralar girdi, yani ikinci bölüm diyebileceğim kısım tedricen yazıldı ve iki yıl gibi bir zamanımı aldı. Son hikâyeleri ise, yani yaklaşık son yedi-sekiz hikâyeyi de bu yaz tek bir oturumda yazdım. Başlarda oturup kısa kısa yazmayı tasarlamıştım, ama son hikâyelerde ben de metinden iyice lezzet almaya başlayınca sayfa sayıları da arttı. Bu da demek oluyor ki son oturumda 80 sayfa kadarını yazdım. Ama kitabın tamamının yazımı iki buçuk yıl gibi bir zaman dilimine tekabül ediyor.

Ben 33’te bıraktım gerisini okur tamamlasın
- Kurmaca Alıştırmaları’nda otuz üç hikâyeyi kurgulamanın yani sayıyı 33’te tutmanın özel bir sebebi var mı?
Sayının 33 olarak belirlenmesinde herhangi bir özgün espri yok. İki kitapta da karşımıza çıkan sayılar, harfler, benim nümerolojiye ya da Hurufîliğe yatkın olduğumun işaretleri sayılmaz. Bu Queneau’nun oyunuyla alakalıydı. O 99 hikâye yazmıştı, benim de 99 hikâye yazmam gerekiyordu. Ama 33. hikâyede okurun da dediği gibi, ortalama üç sayfadan 99 öykü toplam 300 sayfa yapar. Eh, bunu da insan evladı okuyacağı için, 33’le sınırlamak gerek diye düşündüm. Geri kalanını okur istediği gibi artırabilir, ben bunda bir sakınca görmüyorum, aksine bekliyorum. Zaten dikkat edecek olursak 33. hikâyede her paragrafta ayrı bir kurgu örneği veriliyor aslında. Bir ajanlık hikâyesi, bir aşk üçgeni gibi, farklı kurmacaların nüveleri veriliyor. Yani aktüel okur sayıyı 99’a tamamlayabilir.


- Gerisini okura devretme, bu alıştırmaların barındırdığı oyunun bir parçası mıydı peki?
Hayır, bunun özel bir oyun olmadığını söylemem gerek. Ama yazarın bir yerde susması gerkiyordu. Dediğim gibi, aynı hikâyeyi zaten 33 şekilde anlatıyorum. Hattâ son hikâyede bunun daha da artabileceğinin de işaretlerini veriyorum. Bunu çok da uzatmanın anlamı yok dedim. Kendi hoşlanacağım hikâyeleri yazmak, yazar olarak beni tatmin etmişti. Sayıyı tamamlamak adına kalemimi köreltmek istemedim. Geri kalanını okur istediği gibi yazabilir. Burada bir davet var aslında; devamını buyurun siz istediğiniz gibi yazın diyorum.
- Peki Queneau’nun Biçem Alıştırmaları’nı bir “level” yukarı çıkarıp, Kurmaca Alıştırmaları haline getirmek, yani tek bir hikâyeyi Usta gibi farklı üsluplarla yazmak yerine, farklı kurgularla yazmak fikri, Armağan Ekici’nin Önsöz’de dediği gibi “Oyunu gördüm ve artırıyorum” tavrı mıydı? Yoksa bunlar aslında böyle de yazılabilirdi, ben de bunu yapayım, neden olmasın mı?
En başta belirtmeliyim ki Armağan’ın yazdığı önsöz gerçekten çok lütufkâr bir önsöz. Onu da konuşuruz elbet… “Görmek ve artırmak”, belki oyunu seven okurlar için güzel olabilir ama dışarıdan bakan birisinde şu hissi de uyandırabilir: “Sen neyine güvenip neyi artırıyorsun? Queneau’nun üstüne ne söyleyebilirsin?” Ben kesinlikle böyle bir had bilmezlik içerisinde değilim. Benim niyetim “artırmak”tan ziyade şuydu: Katakofti’den de biliyorsun ki ben kurmaca üzerine kafa yoran bir yazarım. Bir öğe değiştirildiğinde kurmaca ne olur? Mekân değişirse metin ne hale gelir? Hattâ kurmacanın ötesinde kurgu oyunları peşindeydim. Enis Batur’un “örgü” meselesinden de ilhamla, acaba örgü teknikleriyle hikâye tekniklerini birleştirsek nasıl olur diye düşünüyordum. Meselâ haraşo: iki ters bir düz! Ya da selanik: bir ters bir düz gibi teknikler hikâye üzerinde ne kadar uygulanabilir diye düşünüyordum. Bu arada bunları da, ileride eğlencelik bir metin haline getirmeyi düşünüyorum. Uzun lafın kısası, kurgu üzerinde düşünüyordum ve bunu Kurmaca Alıştırmaları’nda uygulamaya karar verdim. Alıştırmalarda kullanacağım hikâye üstüne düşünürken, orijinal bir hikâye mi yazayım, yoksa Queneau’nun kullandığı o basit hikâyeyi, daha doğrusu anlatı parçasını mı kullanayım derken, ustaya bir selam vermek adına, Queneau’nun hikâyesini kullanmaya karar verdim. Queneau bir oyun oynamıştı ve ben de bu oyuna iştirak ettim.
Burada özellikle şunu not düşmek istiyorum: Bu kitapla ilgili konuşulurken veya yazılırken Queneau bağlamına çok fazla vurgu yapılıyor. Bu onun oyununun bir devamı değildir. Onunla ortaklığı, aynı basit hikâyeyi kullanmasıdır. Fazlaca gönderme olması ise Queneau’nun, Perec’in, özetle Oulipocuların benim tarafımdan sevilmesidir. Onun kitabındaki olayı kullanmak, hikâyenin Paris’te geçiyor olması, edebiyat çevrelerinde geçiyor olması, mecburen onları da hikâyeye dahil etti. Ama dediğim gibi, kitabın böyle konumlanmasından rahatsız olmuyorum. Ancak doğru konumlandırılması gerektiği fikrindeyim. “Artırmak” meselesine ise okur ve eleştirmen karar vermeli bence. Yani üslup çeşitlemesi mi, kurmaca çeşitlemesi mi daha zordur, bu tartışılır.

- Bir çeşit, Divan edebiyatında karşılaştığımız “nazire” diyebilir miyiz öyleyse?
Olabilir tabii ki. Hattâ bu bir başlangıç sayılıp, bazı heyecanlı okur/yazar arkadaşlar tarafından farklı şekilleri de meydana getirilebilir. Nasıl desem, aynı hikâyeyi form çeşitlemesiyle yeniden yazabilirler örneğin. Aslında neyi çeşitleyeceklerini de kendileri bulsa daha iyi olur. Yazma heyecanını taşıyan oyunbaz arkadaşlar bunun türevlerini üretebilirler. (Selahattin Özpalabıyıklar araya giriyor: “Nazire kavramı güzel bir benzetme oldu burada ve bence nazireyi kesinlikle hafife almamak gerekir. Nazirelerin sayıca pek çoğu, nazire yaptıkları asıl eserle, ana eserle denk niteliğe sahiptir.”) Nazire ifadesinden şahsen mutlu olurum ve, Selahattin Ağabey’in söylediğinden hareketle, rahatsız da olmam. Ben oyununa iştirak ediyorum ve onun metnini temel alıyorum. Bu metin doğru konumlandırıldığı müddetçe, Queneau’nun metniyle ilişkilendirilmesinde herhangi bir sıkıntım olmaz.
Ben eski bir oyun oynuyorum
- Sohbetin neredeyse başından beri bir oyundur almış başını gidiyor. Öyleyse biraz da oyunu konuşalım. Tanzimat edebiyatında yapılan tanımlamada, edebiyat kelimesinin “edeb” köküne atıfla, birtakım dersler vermesi gerektiğine inanılırdı eserlerde. Buna zamanla “yüksek edebiyat” denir oldu ve insanlar sıkıcı buldular. Oyunlu metinler öne çıktı sonra. Ama aradan geçen zamanda, ne olduysa oyunlu metin kaleme alan isimler sanki belli bir okur kitlesinin yazarları gibi algılanmaya başlandı. Sizce okur mu artık bu oyundan kaçıyor, yoksa yazarlar mı bu kadar oyun yeter diye kendilerini dizginliyorlar?
Bu soruya iki türlü cevap vereceğim. Birincisi mütevazı bir cevap olacak: Türk edebiyatı konusunda muhtemelen senin kadar okumam yoktur. Bir Türk edebiyatı okuru değilim yani. Bizim edebiyatımızdaki oyunun tarihsel gelişimi hakkında da çok bir fikrim yok. Belki de bu yüzden, ben hâlâ oyunlar oynamaya devam ediyorum. Çünkü benim okuduğum metinler, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı İngiliz edebiyatı eserleri olduğu için, modern edebiyat nerede, nerelere gitmiş, pek bilemiyorum. Arkaik bir okur olarak da böyle eserler vermeye devam ediyorum. Bu konuda biraz geri kalmış olmaktan da bir rahatsızlık duymuyorum.
İkinci ve ukalâ cevabıma gelince; belki de bu oyunların artışı, bilhassa savaş sonrası bunalımdan çıkış için bir vesileydi. Oulipo’nun da çıkışı böyle bir temele dayanır zaten. Daha önceki sohbetimizde de konuşmuştuk. O savaş bunalımından kurtulmanın bir yolu dibe vurmak ve nihilizme sığınmak, diğeri Hint toprakları aracılığıyla metafizik olanı keşfetmek ve oradan dönüp kendi topraklarını yeniden keşfetmekti. Bir diğeri ise oyuncu çıkışlardı. Şahsen benim de yanında durabileceğim çıkış bu oyunlu olandır. Aslında daha sonraları da, gerek sinemada gerekse edebiyatta oyunlu denemeler uygulandı. Bunların birçoğunda ben bir acemilik ve sakalet görüyorum. Okur da bundan bezmiş olabilir aslında. Yani film içinde filmler, kitap içinde kitaplar… Bunlar biraz acemiceydi. Bazılarının temel oyunları iyi kurulmamıştı. Ama deneysellik adına yapılması gerekiyordu, yapıldı ve bitti. Bir kısmı ana akıma dahil oldu, ama bir kısmı da acemiliklerinden dolayı sevilmedi. Ben ne yapıyorum? Ukala bir cevap olduğunu söylemiştim; ben oyunuma güveniyorum. Çünkü ben eski bir oyun oynuyorum. Yeni bir oyun peşinde koşmuyorum, bu eski oyuna da güveniyorum. Buna da devam edeceğim. Yani 300 yıl sonra da yazsaydım, aynısını yazardım.

- Şahsen ben kimi zaman o tezli ve eski realist/natüralist/romantik metinlerin benzeri tezli eserleri görünce, bir süre sonra sıkılanlardanım. Ama tanıdığım kimi insanlar ise “Bu kadar oyun da fazla, dalga mı geçiyorlar bizimle,” şeklinde tepki gösteriyorlar. Sizce “ağır edebiyat” mı yoksa “oyun oynamak” mı okurla alay etmektir?
Şahsen bu konuda kesin bir hüküm vermemin doğru olacağına inanmıyorum. Şöyle söyleyeyim; “ağır edebiyat gereksizdir, oyun daha keyiflidir” demek benim harcım değil. Buna okurlar ve eleştirmenler karar vermeliler. İsteyen istediği eseri okur. Bunun dışında ben edebiyatın geneline lezzet açısından bakıyorum. Kimin damak tadına hangisi uygunsa onu okur. Bazıları melankolik, süslü veya ağdalı cümleleri sever, bazıları daha mizahi olanları. Seninle daha önceki sohbetimizde de söylemiştim; ben bir oyun oynuyorum, “küçük şekerlemeler” üretiyorum. Hem benim, hem arkadaşlarımın, hem de okurların ağzı tatlansın diye uğraşıyorum. Eğer bu tadı alan bir okur camiası da varsa ne mutlu. Daha fazlasını söylemek benim haddim değil.

Alay etmek meselesinde de şunu belirtmek gerekiyor. Oyunlu metin, okurla alay eden metin değildir. Adı üstünde biz okurla bir oyun oynuyoruz. Arada dalga geçme var, ama bu okurla dalga geçmek değildir hiçbir zaman. Örneğin Kurmaca Alıştırmaları’na baktığımız zaman görürüz ki, saygı duyduğum birçok ustayla da isim vererek dalga geçiyorum ben. Ama orada da şuna sığınıyorum, bu karnavalesk bir metindir ve ben yazar olarak kendimle de defalarca dalga geçtim. Kendimi o dalgadan vareste tutmadım. Okurla asla alay etmem. Okurla alay etmek onun zekâsını küçümsemektir. Bana gelen eleştirilerde de “Yahu, bunlarla kimse bu kadar uğraşmaz, senin bulmacalarının peşine kimse düşmez, bu göndermeleri kimse anlamaz,” gibi cümleleri sıkça duyuyorum. Bence asıl bu, okurun zekâsıyla alay etmektir. Ben okurum olarak, zekâsı en az bana eşit, okumaları en az bana eşit, hattâ benden daha fazla okuma yapmış bir insan varsayıyorum. Bunun altını çizmek istiyorum. Bu eserde ya da Katakofti’de birçok esere ve isme gönderme var. “Yüksek edebiyat” alanına, felsefeye, bilime ait birçok gönderme var. Bunlar benim tamamen hâkim olduğum alanlardı da, ben bu göndermeleri yaparak kendi zekâmı ve teçhizatımı göstermeye mi çalıştım? Kesinlikle hayır! Aksine birçoğu çalışılmıştır bunların. Ben de bilmediğim bir sürü alanda çalıştım. Neden mi? Benden daha zeki ve bilgili olan okura saygı duyduğum için çalıştım.
- Öyleyse oyunun bir diğer amacı da, oyunu tahrik etmektir diyebilir miyiz?
Tabii ki, rahatlıkla diyebiliriz. Şu var ki benim edebiyatla ve genel olarak sanatla ilişkim oyun üzerinden. Benim bir vaazım yok. Ben bir hakikati vaaz etmiyorum. Bu bir hakikati bilmediğim anlamına gelmiyor. Ben de post-modern yazarlar arasında tasnif edilebilirim rahatlıkla. Ama benim onların birçoğundan farkım, göreceliğe rağmen, mutlak hakikatin var olduğunu bilmem. Ben bir hakikati biliyorum; büyük harfle yazılan “Hakikat”i biliyorum, ama niyetim okura bunu vaaz etmek değildir hiçbir zaman. İşim tamamen bir oyun oynamak, bir lezzet alıp lezzet verebilmek. Neşe temel amacım. Tahrik etmek gerçekten güzel bir kelime. Bunu yapmak isterim. Bu yaptığımız oyunlar, aynı zamanda edebi ve fikri bir araştırmaya tecessüse de sebep oluyorsa ne güzel. Geçenlerde bir arkadaşım telefonda, metindeki bilmediği göndermeleri dizinden yola çıkarak araştırmaya başladığını, hattâ bir kitabı bulup okumaya başladığını söyledi. Buna vesile oluyorsam ne mutlu bana. Ben nasıl ki bunların hepsini biliyor değildim, çalıştım ve yazdıysam, okurun da biraz ilgisini çekebilmişsem, biraz diğer eserlere yönlendirebildiysem ne mutlu. Madem bizi eleştirenler sadece oyundan ve kimseye bir şey öğretmediğimizden dem vuruyor, işte bu şekilde “didaktik eksiğimizi” de gideriyoruz sanırım. Faydasız, hiçbir yaraya merhem olmayan metinler üretmiş olabiliriz, ama böyle yan faydalarla “eksiğimizi” telafi ediyoruzdur sanırım.
Ben 33 hikâyede kendi okuma evrenimin de bir özetini yapıyorum
- Kitapta neredeyse bir ben yokum. Italo Calvino, Borges, Sartre, Perec, Cem Akaş, Selahattin Özpalabıyıklar, Enis Batur, Hilmi Yavuz… liste uzayıp gidiyor. Bunlar ustalara selamın haricinde aslında sizin okur/yazarlık serüveninizde de “yoldaşlarınız.” Bunu anlatır mısınız?
“Dizin” bölümüne bakılacak olursa, sadece “A” harfinde bir J. J. Abrams’tan Hz. Âdem’e, Cem Akaş’tan Agamemnon’a, Aşil’den Henri Alleg’e kadar insanlık tarihinin küçük bir özeti karşımıza çıkacaktır. Bu benim açımdan oldukça keyif verici. Çünkü bu kadar geniş bir zaman dilimine yayılan, bu kadar zengin bir evreni küçücük bir kitaba sığdırabilmişim. Bunların bir anlamı var mı, benim açımdan? Anlamı şudur: Burada ben 33 hikâyede kendi okuma evrenimin de bir özetini yapıyorum. Sadece edebî olarak değil, düşünsel ve bilimsel olarak da okuma serüvenime dahil olan her şeyi burada kullandım. Onun dışında bu göndermelerin amacı “Bakın ben neler biliyorum” demek değil. Senin de söylediğin gibi okur/yazarlık serüvenimdeki yoldaşlarıma selam vermektir, o kadar. Katakofti’de de konuşmuştuk, okuma evreni Mısrî ile, Yunus’la, Şeyh Galip’le, Borges’le, Chesterton’la sınırlı bir insanın varacağı yer o son öykü olurdu. Burada da Dizin’e bakacak olursak, okuma evreni burada yer alan isimlerden oluşan birinin kaleme alacağı metinlerde de onlara göndermelerde bulunmak, onları anmak, önlerinde saygı duruşunda bulunmak kaçınılmazdı.

- Kurmaca Alıştırmaları’na dair 33 bölüm için 3’er sorudan 99 soru ve 1 ilave soruyla şurada defterinizi dürebilirdim. Tabii alacağım cevaplar da benim defterimi dürebilir. Zira her bölümü ayrı ayrı ele alası geliyor insanın. Bundan kurtularak tek soru soracağım. “Zazie dans le bus” bölümünde Queneau’nun Zazie dans le Metro isimli eserini, üslubunu bile koruyarak metne göre yeniden kurgulamışsınız. Tıpkı Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanını kullandığınız gibi. Bunları konuşalım mı biraz?
Üslubun aynen devam ettirilmesinde Tahsin Yücel’in hakkını teslim etmek gerekir. Çünkü ben Fransızca bilmem. Metni Türkçesinden okudum ve o da Tahsin Yücel’in çevirisidir. Haliyle onun çeviride uyguladığı üsluba göre kaleme aldım. Zazie Metroda romanında Zazie metroya binemez. Kurmaca Alıştırmaları’nda bunu kullanırken, metroya binemeyen Zazie’yi bari otobüse bindireyim dedim. Bunun haricinde, benim de kendi eserimde en başarılı bulduğum bölüm Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanından hareketle kurguladığım bölümdür. Orada hem plot devam etti, kahramanlar kendi karakterleriyle benim hikâyemde yer aldılar. Yani aynen o romanda oldukları halleriyle. Ayrıca hiçbir yeni kahraman ilave etmeden kurguladım. Hem kendi metnimin sınırlarında kalarak, hem orijinal plotu ve romanın üslubunu devam ettirerek, hem de son cümleden alıp yeni bir hikâye yazmak benim için en önemli şeydir burada.


LOST’un Desmond’u benim kitabıma da sıçradı
- Son yılların televizyon fenomeni Lost’a da değiniyorsunuz kitapta. İzleyeni geçelim, diziyi hiç izlemeyen bile kendince birtakım edalı tavırlar içerisindeydi bir dönem. O diziden ise, kendi güzel, ismi güzel, sevgilisi güzel, macerası güzel, davası güzel Desmond’ı sizin kitabınızda görüyoruz. Peki Desmond’ın her seferinde söylediği “See you in another life brother” cümlesinin karşılığı, bu kadar paralel evrenin olduğu şu hayatımızda sizin metninizdeki otobüste karşımıza çıkmak mı olacaktı?
Buradan da anlaşılacağı üzere Lost izleyicilerinden birisiyim. Ancak ben bu bölümü dizi sona ermeden önce yazmıştım. Tam olarak metni kaleme almaya başladığım dönem ise “hatch”in havaya uçtuğu bölümden sonradır, yani üçüncü sezonun ortalarıydı. Haliyle finale doğru Desmond’ın zamanda sıçramalar yaşayacağını, Charles Widmore’un bu kadar önemli bir rolü olduğunu, ikisinin yolunun tekrar tekrar kesişeceğini bilmiyordum. Biraz da bir kehanete dönüşmüş aslında bu hikâye. Ambar patladığında öğrendik ki böyle sıçramalar mümkün ve Desmond üzerinden bunu çok kullanacaklar. Ben de sıçramalardan birinin kendi metnime olacağını düşünerek yazdım. Neden otobüse binmesin dedim. Metinde yine kendisini hüzünle andığımız Drive Shaft’ın bas gitaristi Charlie’yi kullandım. İkisi rastlaşıyordu. İşin güzel tarafı dizinin finaline doğru da yine ikisi rastlaştılar. Bu da benim açımdan ayrıca sevindirici oldu. Desmond’ın sürekli söylediği “See you in another life brother” sözü gerçekten zamanda sıçrama yapabilecek bir insanın kurabileceği, son derece hüzünlü bir cümledir. Bu hüznün benim hikâyemde de yankılanmasını istedim.

- 33. hikâyenin sonrasında karşımıza çıkan “Dizin” bölümü aslında güzel bir vurguyla “Siz dizin” halini alıyor. En baştan beri oyundan bahsettiğimiz için, okuru söz konusu oyunun içine en aktif olarak soktuğunuz yer olması dolayısıyla, 34. hikâye olarak tanımlayabilir miyiz “Dizin”i? Bu fikir nereden çıktı?
34. hikâye olarak da bakılabilir tabii ki. Bu da bir okur yorumudur, eleştirmen bakış açısıdır. Bunda da bir sakınca görmüyorum. Aslında “Dizin” olmasaydı da, okurun göndermeleri keşfetmesini istediğimiz bir alanı vardı metnin. Kitapta yer alan kapalı göndermeler bilinip metin tekrar okunduğu zaman, ilk halinden farklı bir şekle bürünebilir diye düşündük. Kitap bitip yayımlanma aşamasına geldiğinde Selahattin Özpalabıyıklar’ın verdiği ilhamla bir dizin yapalım dedik. Hikâye kitabının arkasında bir “dizin” olması komik olur diye düşünmüştük.

(Burada yine Selahattin Özpalabıyıklar araya giriyor: “Borges’in bir oyunudur bu. Don Isidro Parodi hikâyelerinde son kitabın, yanlış hatırlamıyorsam üçüncü kitabın sonunda bir dizin vardır. Dizini hazırlayan da Bustos Domecq, yani yazarın kendisi bizzat hazırlamış olarak görünüyor. Normalde bir öykü kitabında dizin olmaz, bunun haricinde dizini hazırlayan yazarın kendisiyse bunu ayrıca belirtmez, başka biri hazırlarsa ismi yazılır. Yazarın kendisi de dizinde geçiyor, fakat olmayan bir akademinin yine olmayan bir üyesinin kitaba yazdığı sunuş yazısına gönderme yapılıyor. Yine o dizinde bir şey dikkatimi çekmişti. 1001 Gece Masalları iki girişle anılıyor. Birisi ‘Arap Gece Eğlenceleri’, diğeri ise ‘Binbir Gece Masalları’ olarak. İkisi de okuru birbirine gönderiyor. ‘Bkz’ yönlendirmesiyle iki madde arasında dönüp dolaşıyor okur. İşin bir diğer ilginç yönü de Borges’in bütün kitaplarında Binbir Gece Masalları’nın bahsi geçerken bir tek bu kitapta geçmez. O da dizinde hem Binbir Gece Masalları’nı es geçmiyor, hem de tarihi bir oyun oynuyor.”) Biz de ustaya saygı ve geleneğe bağlı kalma telaşıyla “Dizin”de aynı numarayı tekrar ettik. Sonra “Dizin”de nasıl bir oyun oynayabiliriz diye düşünürken, “Teşekkür” bahsinde de adını andığım M. Emin Saydut, “Senin işin zaten bulmaca; o halde dizin bölümünü bulmacaya çevir,” dedi. Ben de ondan aldığım bu ilhamla bir “Dizin” bulmacası hazırladım ve metinde kurguladığım ve bulunmasını istediğim kapalı göndermelerin belgelenmesini ve düzenli takip edilebilmesini sağlamak için bir bulmaca oluşturdum. Okurdan da ricamız şudur: “Bir zahmet dizin.”
- Kitabın kapağı aslında nelerle karşılaşacağımızın ilk işaretini veriyor. Ön kapaktan arka kapağa kadar uzanan bu keyifli oyunun birinci adımını, ön kapağını konuşalım biraz…
Kitabın kapağını Katakofti’nin de kapağını ve iç desenlerini yapan ressam dostum Ahmet Gürlen hazırladı. Bu arada, saymamış olanlar için söyleyelim, 11 tane matris var ve her biri 9 kareden oluşuyor; toplam 99 kare ediyor. Bu 9 karenin içinde Queneau’nun metninde temel izlek olarak karşımıza çıkan ve benim de hikâyelerin hepsinde kullandığım unsurlar yer alıyor. Kullanılan desenler de, benim sınırlamalarımın işaretleridir. Öğleden sonra saat 12-12:30 arası, Paris’te geçiyor, bir otobüs yolculuğunda yaşanıyor, 84 hat numaralı bir otobüsün arka sahanlığında yaşanıyor, burada bir kavga/tartışma meydana geliyor, kordela yerine sicim sarılı bir şapka anılıyor, her şekilde düğmeye dikkat çekiliyor, Saint Lazare Garı’nın önünde arkadaşıyla buluşuyor, tüm bunlar arkadaşa anlatılırken bir diyaloğa dönüşüyor. Bunlar matrislerde gösteriliyor ve matrisler farklı sıralandığında bambaşka kompozisyonlar çıkıyor ortaya. Ben de bunu içeride anlatı olarak yaptım, diyorum.
ÖYLEYSE BİR OYUN DA BİZ OYNAYALIM…

- O zaman biz de kendi oyunumuzu oynayalım. Metni yanlış anlamış bir okur olarak soruyorum: metinde Queneau’nun nereden ilham aldığı, dostlarıyla muhabbeti, edebiyat jürisinde yaşadıkları da anlatılıyor. Bunların metinle ne alakası var, bize ne bundan?
Çünkü metin aslında bunlardan oluşuyor. Metnin başka bir amacı yok. Metin bir oyun oynuyor ve bu oyunu oynarken anlattığı olayı belli sınırlara bağlı kalarak anlatmak zorunda. Mesele sadece Queneau’nun anlattığı olayı alıp tekrar tekrar anlatmak değil. “İlham” öyküsü benim bu konuyla ilgili kaleme aldığım ilk öyküydü ve benim ilk şakamdı. Queneau’yla dalga geçerek, “böyle olabilirdi” dedim. Yani aslında yazar bloklanmasına uğramış bir yazar, oyunu bulmuş ama yazamıyor bir türlü. Bunu da bir edebiyat oyununa çevirerek yazmış olabilir diyorum. Biçem Alıştırmaları’nın ilhamına ilişkin bir kurmacaydı bu. Yanlış anlama ihtimali olan okura buradan söyleyeceğim şey şudur: Bunun metinle ne alakası var? Metin zaten burada başlıyor. Keşke şöyle bir şey olsa, “Queneau Biçem Alıştırmaları’nı nasıl yazdı?” sorusundan hareketle, birisi de alıp bunu 99 şekilde yazsa. Onun başlattığı, benim iştirak ettiğim bu oyun belki o zaman zenginleşecek. Birileri bunu yaparsa çok daha güzel olur sanırım. Bu birilerine sen de dahilsin.
Edebiyat jürisi hikâyesi ise gerçek verilerden hareket ederek ortaya çıkmıştır. Queneau’dan hareket ettik madem, onun hayatından birtakım anekdotları da kullanabilirim diye düşündüm.
- Kitabın arka kapak yazısını Queneau’ya yazdırmışsınız. Üstelik 1947’de. Bırakın bu metni, daha siz bile dünyada yoktunuz. Bu nasıl bir öngörüdür ki o zamandan bu kapak yazısını yazdırdınız, kendisini nasıl ikna ettiniz?
Biz Queneau’yla elbette tanışıyoruz ve ahbabız. Kendisi, henüz doğmadığım için ve haliyle ismim de verilmediği için, Biçem Alıştırmaları’nda “kitap arkası yazısı” başlıklı alıştırmada beni “X” simgesiyle anmıştı. Ben hem bu tarihsel eksiğin giderilmesi için “X” işaretinin yerine gelmesi gereken Gökdemir İhsan’ı koydum, hem de hazırda “kitap arkası” yazılarıyla dalga geçen bir kitap arkası yazısı varken başkasına ne hacet, dedim ve onu kullandık. Kendisi de itiraz etmemiştir diye umuyorum.

Yalnız burada ciddi bir mesele var ki, yapılan tanıtımların büyük çoğunluğunda, bilhassa internet sitelerinde, alışkanlık olduğu üzere kitap arkası yazısı kullanılıyor. Büyük kısmında bu metin tırnak içinde ve Queneau’nun imzasıyla ve tarihiyle verilmiyor. Aslında arka kapakta Armağan Ekici’nin çevirisini aynen kullandım. Ama kaynak gösterirken çevirinin değil de orijinal kitabın yayımlandığı tarihi, yani 1947’i verdim ki, bu bariz anakronizmden, ortada bir oyun olduğu anlaşılsın. Zira “Kendisine şimdiden birkaç başyapıt borçlu olunan meşhur romancı” olarak anılmak pek de mütevazı bir hareket olmazdı. Bunun dışında, arka kapakta uyarı niteliğinde yer alan üç dipnot da okunmayınca, iyice kendini pohpohlatmış bir yazar imajı çiziyoruz. Bunu da senin aracılığınla duyuralım: Bu da oyunun bir parçasıdır. Dikkat!

- Dostunuz Queneau’nun Biçem Alıştırmaları’nın çevirmeni Armağan Ekici size de bir önsöz yazmış bu kitap için. Queneau kıskanmış mıdır sizce?
En başta da söylediğim gibi Armağan Ekici çok lütufkâr bir önsöz yazmış. Hattâ beni mahcup edici bir seviyede olduğunu söyleyebilirim. Armağan Ekici ile dostluğum Queneau ile olan dostluğumdan çok da farklı değil. Çünkü onunla da hiç yüz yüze gelmedim, telefonla konuşmadım. Kendisi sanırım yurt dışında yaşıyor. Birkaç kere e-posta marifetiyle sohbet ettik o kadar. Edebi ilgilerimizin benzeşmesi, kesişmesi ve birbirimize gönderdiğimiz tebrik mesajları dışında özel bir yakınlığımız yok. Aksi olsaydı bu önsözün kitaba konmasından ben hicab ederdim. Zira bu benim için ağır, altından kalkılamayacak seviyede bir önsöz. Yani Selahattin Özpalabıyıklar veya Rahmi Oruç böyle bir önsöz yazsaydı yayımlamazdım. Queneau da önsözü elbette kıskanmıştır. Ama bu da tarihsel arka arkaya gelişteki bahtsızlıktan kaynaklanıyor. Keşke Armağan’la Queneau aynı zaman diliminde yaşasaydı da, Armağan ona da bir önsöz yazsabilseydi. Ama önsöze baktığımız zaman, Armağan, Cervantes, Rabelais, Sterne’den sonra dördüncü isim olarak Queneau’yu anıp, silsileye onun üzerinden beni dahil ediyor. Bu da bir saygı duruşudur bence. Hatta Queneau’nun itibarının tahkim edilmesidir.

- Teşekkür bölümünde andığınız “gelecekteki eleştirmeniniz” Rahmi Oruç’u biraz daha açıklar mısınız? Neyi kastediyorsunuz?
Gerek Katakofti‘den, gerekse Kurmaca Alıştırmaları kitabından sonra gelen tepkilerden şunu anladım ki, Türk edebiyat tarihinde bir yere sahip olamayacağım. Bunu çok rahat görebiliyorum. Antolojilere girebilecek bir yazar bile değilim. Bunu anladım. Ama benim gibi yazarlar da tarih içerisinde profesyonelleşiyor. Bu bahtsızlığa ağlayıp dövünen bir yazar olmak yerine başka bir çözüm buldum. Şimdiden kendi eleştirmenimi beslersem, 20 yıl sonra edebiyat tarihindeki yerimi garantileyebilirim. Hattâ 20 yıla bile kalmadan Türk edebiyatında sözü geçebilecek genç bir arkadaşımla şimdiden çalışmaya başladım. Kendisi hem yaptığım görüşmelerin birinci elden tanığı olarak eksiksiz biyografimi kaleme alabilecek durumda. Hatta evrak-ı metrukemi de kendisine bırakacağım ki yarım kalan hikâyelerim, notlarım topluca elinde olsun. Böylelikle 20 yıl sonra edebiyat tarihine geçmiş olacağım. İşte “gelecekteki eleştirmenim” Rahmi Oruç ifadesi bu anlama geliyor. (1 - 2 - 3 - 4)
- Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı?
Olmaz mı: İki saattir konuşuyoruz, bir kere Atay demedik. Oğuz Atay’a mahsus selam eder, ellerinden öperim.



