HER EVDE BİR EROL ATAR!

FOTOĞRAFÇILAR DİKKAT

Geçtiğimiz aylarda, çok yakın bir arkadaşım aylık maaşının dörtte üçünü son derece gelişmiş bir fotoğraf makinesini almak için bir çırpıda harcayınca, çevremdeki fotoğraf tutkunu insanların vesikalıkları gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Bir de blog ortamlarında (açıkçası hakkıyla gerçekleştirenleri tenzih ediyorum -eğitime ve yeteneğe saygımız sonsuz-) pastanın büyük dilimine sahip olan fotoğraf blogları, fotoğrafları reblog eyleyen fotoğraf blogları, reblogları reblog eden reblog blogları (uzar gider) da değerlendirmeye alınca şöyle bir silkinip kendime gelme ihtiyacı hissettim. Çevremdeki insanların yarısında adeta bir tüfek kadar kocaman fotoğraf makinesi var ve birbirleriyle, en iyi makinenin kendisindeki olduğu iddiasıyla kavga içindeler. Sözünü ettiğim insanların tamamına yakınında ayrıca bir dijital (compact) makine var ve ayrıca hepsinin cep telefonunun fotoğraf çekmek gibi olağanüstü bir özelliği var. Şöyle bir çevrenize baktığınızda siz de, maaşının dörtte üçünü, normal bir insanın yolculuk valizi kadar büyük bir çantası olan bir fotoğraf makinesine veren insanlarla dolu olduğunu göreceksiniz. Yine sözünü ettiğim çevrenizde, çok yakınlarınızda fotoğraf uzmanı, uzmanı olmasa da tutkunu, tutkunu olmasa da heveslisi, heveslisi olmasa da dijital makinesi olup bir dönemin klişe esprisi ‘Japon turistler’ gibi, gününün her anını belgeleyen insanlarla dolu olduğunu göreceksiniz. Son birkaç yılda fotoğraf kurslarının ve bu kurslara giden insanların da sayısının artışta olduğunu görünce, ileriki yıllarda ne olacak halimiz diye düşünüyorum! Memleketimizde artık her “üç kişiden beşi fotoğrafçı”(!)

Düşünsenize, eskiden fotoğrafçılarımız Ara Güler, İzzet Keribar, Arif Aşçı, Nazif Topçuoğlu… (daha da sayılabilir) gibi uta isimlerden ibaretken, bunlara Okan Bayülgen, Serdar Bilgili, Cem Boyner ve daha birçok “ünlü” fotoğrafçı eklendi bile. Ancak ne yazık ki, bir dönemin ‘efsane’ ismi Erol Atar’ın ismi bile geçmiyor. Belki de onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, makamındaki fotoğrafını Turgut Özal veya Sülemyan Demirel gibi ona değil de Çankaya’nın fotoğrafçısına çektirerek, Türkiye’de fotoğrafçılıkta bir dönemin noktalanmasına sebep oldu.

TÜRKİYE’DE FOTOĞRAF DEVRİMİ

Peki her şey bu kadar basit mi oldu? Yani birdenbire, gökten zembille inen “bilmemkaçmegapiksel” çözünürlüklü makinelerimiz elimize tutuşturuldu ve oradan oraya poz verenleri çekmek için koşturur mu olduk? Ne yazık ki hayır. Birçoğumuz için fazlasıyla trajik bir geçmişi var tüm bunların. Belki de ülkemizdeki en önemli görsel devrimlerden birisi, muasır medeniyet seviyesine ulaştığımızın ispatı, fotoğraf çekmemiz ve fotoğraf olayını bu kadar can-ı gönülden benimsemiş olmamız gibi görünüyor. Ya bir zamanlar çektirirken “çektiklerimiz”?

Şöyle bir hatırlayın, bundan yaklaşık on yıl önce, altı ayda bir yenilenmesi gereken vesikalıkları, sırf o eziyete katlanmamak için, altı yılda bir çektirdiğimiz günleri. Cadde üzerindeki, vitrininde kocaman çerçeveli fotoğrafların olduğu fotoğrafçıya korkak adımlarla gidip, adeta idam sehpasına geçer gibi poz verdiğimiz zamanlar çok da eski değil.Tam tabureye oturup, açık renkli arka fon önünde nasıl duracağımızı, en karizmatik, sevimli, güzel, yakışıklı ifademizi ayarlamışken, yüzündeki o hain gülüşle üzerimize yürüyen fotoğrafçının

“kafayı az eğ… biraz sağa çevir, biraz daha. Çok güzeeel. Omuzları azcık indirelim, hafif bana dönerek, eveeeğğt…”

Çıtak!

“Tamamdır. Geçmiş olsuuuuğn…”

cümlesiyle zehir olan vesikalık çektirme anlarını hatırlayın. Tam en şık pozunuzu ayarlamış, nasıl olacağına karar vermişken, hain gülümsemesiyle üzerimize gelen cellat tavırlı fotoğrafçının iki gün sonra elimize tutuşturduğu, neredeyse tabureden düşecekken çekilmiş gibi duran, kesildikten sonra 15 derecelik bir yamultma sayesinde düz göründüğümüz ve halkın %90’ının kesinlikle memnun olmadığı vesikalıklar hâlâ eski çekmecelerde, hatıra defterlerinde veya sevdiklerine düşkün insanların büyük cüzdanlarında duruyordur. Neyse ki onlar da dijitale geçtiler de anında müdahale edebiliyoruz artık.

DÜĞÜN FOTOĞRAFI ‘GELENEKSEL TÜRK SANATIDIR’

Peki aynı fotoğrafçının vitrininde dikkat ettiğimiz, daha sonra aynı mutlu günde bizim de kurban gittiğimiz “düğün fotoğrafları”? İşin güzel yanı onlar hâlâ aynı! Çiftin ikisinin de objektiften ayrı noktalara baktığı, birbirlerine akrobatik figürlerle, kimisinde bir ön sevişme edasıyla sarıldıkları düğün fotoğrafları, dünyada başka eşinin olmadığı bir “geleneksel Türk sanatı” olsa gerek. Zaten vesikalık çekerken fotoğrafçının ağına bu kadar kolay düşmemizin sebebi de bu sanırım. Vitrinde gördüğümüz pozun yarattığı travma, vesikalık çektirirken patlayan flaşa kadar bilincimizin kapalı olmasına sebep oluyor.

Hazır gelenekten bahsetmişken, asker fotoğraflarını hatırlamamak olmaz. Zira onlar da değişecek gibi görünmüyor. Malum doğuştan asker bir milletiz (her Türk asker doğar, askere gidene kadar) ve hatıralarımız arasında asker fotoğraflarının ayrı bir yeri var. Örneğin eski kuşaklar, hususi asker fotoğraflarında, arkadaşlarından ödünç aldıkları Seiko 5 saatleri göstererek poz verirlermiş, hafif çömelerek ve kolundaki saati çaktırmadan işaret ederek. Neyse ki şimdi herkesin saati var, ama buna rağmen asker fotoğrafları gündemi yakalamış durumda. Örneğin hepimizin de bildiği gibi -gerçekten kullananları hariç tutarak- çok alakasız bir görevde olmasına rağmen, ömründe sadece sözkonusu pozu verirken eline aldığı kocaman ‘uçaksavar’ veya ‘roketatar’ silahlarla çekilen fotoğraf ekolü hâlâ devam ediyor. Tabii arkadaki karlı dağ manzarası ve meşhur Rambo duruşlu pozlar sözünü ettiğimiz gündemin detayları.

AMAÇ ‘TAG’LENMEKSE POZ VERMEK TEFERRUATTIR!

Hızlı evrimimize geri dönecek olursak. Bizler daha vesikalık travmasını atlatamamışken, internetin hızla yaygınlaşmısı ve müptelalık yapması sayesinde pek çok şeyi becermiş bir nesil oluverdik. Vesikalık çektirmeyi bile istemezken, başta MSN olmak üzere, çeşitli internet komünitelerinde halka teşhir edeceğimiz profil fotoğraflarının özel olarak, “çalışılmış pozisyonlar”ı barındırması, bu travmadan ne kadar çabuk kurtulduğumuzun bir ispatı. Haydi tekli portre fotoğraflarını geçelim, grup olarak en çılgın duruşlarla çekilen fotoğraflarda da son yıllarda ‘tag’ ekleme hesapları yapılarak verilen pozlar, ertesi gün Facebook’ta acaba nasıl çıkmış, düşüncesiyle kendi resmini arama derdi ise ayrı bir sendrom oldu diyebiliriz.

Birbiri ardına sıraladığımız, travma ve sendromlar içinde en çabuk kurtulduğumuz muhtemelen ‘doğal olsun’ sendromu oldu. Doğal olması için, sanki bir şey düşünüyormuşçasına veya birisini görmüşçesine, dibimizde duran fotoğraf makinesinden haberimiz yokmuşçasına, hülyalı bakışların ağırlıkta olduğu doğal görünümlü ‘zorlama’ pozlar, yerini en sıradışı pozlara bıraktı. Artık parmağının ucunda güneşi tutanları mı istersiniz, yoksa Pisa Kulesi’ni eliyle destekleyerek dünyayı büyük bir felaketten kurtaran kahramanları mı istersiniz, seçim sizin. Ancak şu bir gerçek ki, dijital fotoğraf makinelerinin yaygınlaşması ve görsel devrimin tüm ülke sathında hızla yayılması, en önemli kolaylığı kendi kendinin fotoğrafını çekebilme konusunda sağladı. Öyle ki, umumiyetle sağ, zaman zaman sol kol ekseninin bitiminde karşımıza çıkan; omzun çeneyle bitiştiği, ekseriyetle 45 derecelik açıyla yukarıdan çekilen, karizmatik bir erkek veya seksi bir kadın gülüşüyle bezenmiş (kimi zaman dekolte bile yer alabiliyor) 10X15 ebatlarındaki fotoğrafın %75’ini kaplayan kocaman kafalı, küçücük gövdeli fotoğraflar, sözünü ettiğimiz devrimin “görsel manifestosudur”(!)

Toplu taşıma araçlarında, alışveriş merkezlerinde, vapurlarda, oto fuarlarında  veya gereksizce sokak ortasında yapılan iç çamaşırı defilelerinde; güzide memleketimizin yağız delikanlıları tarafından, bir silah gibi belden çekilerek, ‘güzel’ kızlarımızın daha sonra ‘malzeme’ yapılabilecek bölgelerine zoomlayarak, aynı zamanda MP3 de çalan telefonlarla yapılan çekimlere, bu uzun cümle dışında değinmeye gücüm yetmiyor.

Tüm bunlar, ‘bilmemkaçmegapiksel’lik dijital fotoğraf makinelerinin her geçen gün artması, bunun da ötesinde cep telefonlarına kadar sığdırılması ile oldu. Fotoğraf tarihimizdeki bu devrim belki herkesi Ara Güler, Arif Aşçı… yapamayacak, ama herkes çoktan bir Erol Atar olmuş durumda. İşte bu kesin!

Notes

  1. onurt reblogged this from oynakbeyi and added:
    yazı farkındayım, ama not...rahat bakabilmek için, reblogluyorum.
  2. oynakbeyi posted this