KÜRTÇE TERÖRÜN DİLİ DEĞİLDİR

İstanbul’da sırça fanusundan memlekete bakan genç bir kız, 90’lı yılların ortasında terörün ve diğer pek çok yasadışı faaliyetin yoğun olarak yaşandığı bir dönemde Silvan’a öğretmen olarak atanır. Doğru düzgün Türkçe bile konuşamayan çocuklara, okuma yazma öğretmeye çalışan çiçeği burnunda öğretmenin yaşadıkları onun birçok şeyi daha farklı algılamasını sağlayacaktır.

Bir dönem kendisi de Doğu Anadolu’da öğrentenlik yapan gazeteci Filiz Aygündüz’le, Doğu Anadolu’ya atanan bir öğretmenin yaşadıklarını anlattığı romanı Kaç Zil Kaldı Örtmenim? üzerine konuştuk. Aygündüz romanı haricinde, son aylarda sıkça karşımıza çıkan “Kürtçe” ve anadilde eğitim meselesine dair hem tanık, hem gazeteci, hem de yazar olarak fikirlerini dile getirdi.

—OYNAKBEYİ—

  • Kaç Zil Kaldı Örtmenim? Diyarbakır Silvan’a ataması yapılan çiçeği burnunda bir öğretmenin yaşadıklarının yanında; eğitim sistemindeki aksaklıklar, terör, dil meselesi, terör örgütü haricinde bölgedeki diğer yasadışı oluşumlar ve belki de en önemlilerinden bölge kadınlarının yaşadıklarını anlatan bir roman. Yanılıyor muyum?

Aslında bu bir tanışma romanı. Diyarbakır’a tayini çıkan 23 yaşındaki İstanbullu bir öğretmenin, ülkesinin güneydoğusunda yaşayan, çok da bilmediği bir halkla tanışmasının öyküsü. Bu tanışma 1995 yılında gerçekleştiği için, o dönemin atmosferinde yer alan pek çok mesele hikayede de geçiyor; terör, eğitim ve dil sorunu, kimlik, ‘korku ve yokluk’ kültürü… Aslında sadece Kürt halkıyla tanışmakla kalmıyor, o güne dek hiç düşünmediği birtakım kavramlarla, en önemlisi kendi sırça fanusuyla da yüzleşiyor.    

  • Bu yüzleşme sırasında yaptıkları sadece basit bir Çalıkuşu idealizmi mi, zira 1 yıl Silvan’da çocuklar için elinden geleni yapıyor, birçok şeye göğüs geriyor.

Öncelikle o bir Çalıkuşu değil. İdealist değil; bunu açıkça söylüyor zaten. İlk gün okul bahçesinde, çocuklar kocaman gözlerini gözlerine dikip “Sen bizim örtmenimizsen? Bize gelmişsen?” diyene kadar, kırık Türkçeleriyle ve sevinç içinde, hep bir turist psikolojisiyle geziniyor. Her an geri dönebilecek durumda. Öğretmen olduğunu fark ettirip bir de öyle bir sahipleniyor ki çocuklar onu, bırakıp gidemiyor. Kalmaya karar verdikten sonra çocuklar için yaptıklarını artık deyimleşmiş tabirle “Çalıkuşuluk” olarak okumak mümkün. Ama yüzeysel bir okuma olur bu. Çünkü hikaye boyunca ‘yoksunluk’ konusunda eşit şartlarda olduklarını vurguluyor öğretmen; o yoksunlukta çocuklar onun hayatına, o çocuklarınkine anlam katıyor. Çift taraflı bir dönüşüm geçiriyorlar. Merhamet duygusunun yeterli olmadığını, o çocukların daha fazlasına her şeyden önce ‘anlaşılmaya’ ihtiyaçları olduğunu kısa sürede ve yine çocuklardan öğreniyor. Hikayenin gerçek öğretmeni de çocuklar aslında.  

  • Ama bir de aşk var…

Doğru. Romanın ikinci yarısında başka bir öğretmen devreye giriyor; aşk… Ama öyle “Açın defterleri, konumuz Kürt meselesi” diyen bir öğretmen değil bu. İlişkinin gelişimi içinde Türk ve Kürt kimlikleri kaçınılmaz olarak masaya yatıyorsa da kimse kimseye bir şey öğretme gayretinde değil. Ortada bir hesap kitap yoksa aşk çok şey söyler; tabii geçinmeye gönlün varsa… Onların hikayesinde de böyle oluyor.

  • Kürtçe konuşulan bir coğrafyada Kürtçe bilmeden, Türkçe konuşamayan insanlarla Türkçe anlaşmaya çalışmak sadece bir iletişim zorluğundan ibaret bir şey değil gibi görünüyor.

Oraya gidene kadar, herkesin Kürtçe konuştuğu bir coğrafyadan haberi bile yok. Bu anlamda başlangıçta o da meseleye iletişim zorluğu olarak bakıyor. Ama  7-8 yaşındaki çocukların, Kürtçe konuştukları vakit yüzlerinde beliren ‘yanlış bir şey yaptım’ telaşını ve sırf bu yüzden, anadilleriyle konuştukları için ‘öğretmen kızacak’ korkusu çektiklerini görünce bunun iletişim zorluğundan daha farklı bir şey olduğunu anlıyor.

(Bir dönem kendisi de öğretmenlik yapan Filiz Aygündüz, öğrencileriyle…)

YOK SAYILMAK BÜYÜK CEZA

  • Romanda Kürtçe dolayısıyla anadilin önemi ve anadili yaşatmanın altını çiziyorsunuz. Kürt açılımı ile beraber tartışılmaya başlayan, son günlerde gündeme oturan bir durum Kürtçenin de kullanılması. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Orada yaşarken de, romanı yazarken de hep kendi anadilimle kurduğum ilişkiden hareket ettim. Türkçeyi belli yerlerde, belli kurallar dahilinde kullanmak zorunda kalsam ne yapardım? Birileri kalkıp Türkçeyi dilden saymasaydı, eğitimimi Türkçe alamayacağım söylenseydi ne hissederdim? Anadilime sahip çıkma duygum nedeniyle, bana kendi ülkemde, bölücü gözüyle bakılsaydı? Dayanamazdım gibi geldi hep, başa çıkamazdım ben bunlarla. Kürtçe için de aynı şeyleri düşünüyorum. Hiçbir anadil başka bir anadilden daha az kıymetli değil. Hiçbir anadilin kullanımı da, bir diğerinin kullanımından daha az önemli değil.

  • Kitapta anlatıcı “o zaman anladım ki bu dilden korkacak bir şey yok,” diyor. Bugün büyük kentlerde bile birilerinin Kürtçe konuşması, kimi insanları tedirgin edebiliyor. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Nefret söylemi kavramı Türkiye’nin de gündeminde bir süredir. En kaba tanımıyla bir kişi ya da topluluğa dili, dini, ırkı, cinsiyeti, cinsel tercihi, zihinsel ya da fiziksel engelleri nedeniyle ‘nefret’ üzerinden geliştirilen dil. Bu tanımı yaparken ‘önyargı saikiyle’ şerhi düşülüyor. “Terörün dili Kürtçedir” şeklinde bir önyargınız varsa, ki bu da 25 yıl süren bir savaş sırasında, yani sonradan öğrendiğiniz bir önyargı, o zaman Kürtçe konuşmalar tedirgin eder sizi. Tedirginliğin birkaç adım sonrası da nefret zaten. Romandaki öğretmen de benzer önyargılarla gidiyor Diyarbakır’a. Ama insanların Kürtçe konuşurken, gülerken, ağlarken, ağıt yakarkenki hallerini, doğallığını gördükçe, onlarla birlikte yaşadıkça önyargısı dağılıyor, tedirginliği geçiyor. Daha da önemlisi bir halkın ve dilinin topyekün ‘terör’ üzerinden tanımlanmasındaki haksızlığı fark ediyor. Bir insana verilecek en büyük cezanın yok sayılmak, kimliği nedeniyle aşağılanmak olduğunu… Tanışma romanı demem biraz da bundan aslında.   

  • Anlatıcı, onun ailesi ve arkadaşları dolayısıyla Türklerin, daha doğrusu bölgeye yabancı insanların bilgi eksikliğinden, deyim yerindeyse kulaktan dolma bilginin oluşturduğu bir cehaletten mustarip. Bunun altında korku mu var, yoksa farklı bir bilinmezlik mi?

Gazeteci arkadaşlarım konuya ne kadar hakimse yakın çevremin önemli bir kısmı bir o kadar yabancı. Onlardan aldığım tepkilerin çoğu “mahcubiyet” ve “şaşkınlık” oldu.  Çünkü kendilerininkine benzer referanslar taşıyan birinin kaleminden okudukları Mozambik’te bir kasaba değil; kendi ülkeleriydi. Çoğu da dediğin gibi kulaktan dolma bilgilerle ve hep terör üst başlığı altında, öğretilmiş bir korkuyla meseleye bakmış. “Orada bir köy var uzakta” diye bilmiş, orada terör var, teröristler var… Hepsi bu. İyi ama orada bir de halk var. O halkın da bir hikayesi.  Romanda becerebildiğim kadarıyla bu hikayeyi anlatmaya çalıştım zaten.   

  • Sizin kişisel olarak Kürtçenin eğitimde kullanılması yönündeki fikirleriniz neler?

İnsanların anadillerinde eğitim görmesi, bunun ‘hak’ olduğunu fark ettiğiniz andan itibaren kişisel olarak yorumlanacak bir şey değil. Hakim olmadıkları bir dilde ‘hayat bilgisi’ öğrenmeye çalışan, öğretmenini anlayamayan, derdini dilediği gibi anlatamayan çocuklarla bir sınıfta bırakın bir yılı birkaç saat geçirip, yüzlerindeki çaresizlikle karşılaştığınızda, bunun son derece insani bir ‘hak’ olduğunu görüyorsunuz zaten.

  • Niye kaç zil kaldı örtmenim?

Çocukların, okuldan çıkmalarına ne kadar kaldığını öğrenmek için sordukları bir soru bu. Üç zil kaldıysa eh işte; bir zil kaldıysa yaşasın, az sonra atacak kendini dışarı… Aslında biraz da Kürt meselesinin bitmesine kaç zil kaldı? Bu soruyu özellikle çocuklar için yanıtlamak gerektiğini düşünüyorum. Meseleye terör, bölünme, PKK üzerinden bakarken ve siyaset diliyle hararetli hararetli konuşurken onları unutuyoruz. Daha çocukken çift taraflı bir ‘ötekileştirme’nin içinde buluyorlar kendilerini. İyi giyindiklerinde “Türk çocuklarına benzemişsin” sözünü duyan bir çocuğun psikolojisini düşünmek lazım. Büyüdüklerinde iltifat niyetine “Aaaa hiç Kürtlere benzemiyorsun” sözünü duyduklarında ne hissedebileceklerini de…

Notes

  1. oynakbeyi posted this