Kitap Okuru mu? Sürekli Müşteri mi?

Kitap alırken neye dikkat edersiniz? Bir kitabevine girdiğinizde, hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir kitabı almak için nelere dikkat edersiniz? Gazetelerin kitap ilavelerinde çıkan yazılar mı, düzenli takip ettiğiniz edebiyat dergileri mi, herhangi bir gazetede yazarıyla yapılan bir röportaj veya kitapla ilgili bir haber mi, yoksa bir şekilde manipülasyon sonrası kafanıza çakılan farkında olmadan beyninize kazınan reklamlarla mı karar verirsiniz? Şöyle bir düşünün bakalım. Yoksa tüm bunların dışında gündeme göre mi karar verirsiniz?
Kitap bir metadır, buzdolabı gibi satılmalıdır! Bu sözü -şaşırabilirsiniz belki- Nâzım Hikmet söylemiştir. Doğrudur aslında, içinde yer alan, şiir-roman-öykü-deneme-araştırma… ne olursa olsun kitap yayınevi tarafından yayımlanıp, arkasına bir bandrol, ISBN numarası ve KDV dahil fiyatı yazıldığı anda selülozdan mamül bir üründen ibarettir. Elbette yazarı, konusu, içeriği de önemlidir, olmalıdır da, ancak dünyanın en iyi kitaplarından birini bilhassa günümüz şartları içerisinde değerlendirdiğimiz zaman, iyi pazarlayamaz, reklamını, tanıtımını iyi yapamazsan yayınevi ve yazar olarak para kazanamazsın! Hele memleketimiz üzerinden değerlendirdiğimiz zaman, futbolumuz endüstrileşme yolunda, müziğimiz endüstrileşme yolunda (bilhassa Eurovision’daki ardı ardına başarılarımız buna önemli bir hız veriyor(!)), sinemamız endüstrileşme yolunda ve tabi ki yayıncılığımız da endüstrileşme yolunda. Bir endüstrileşmedir almış gidiyor. Tıpkı gösterime giren filmlerin gündeme göre seçilmesi, festivallere göre ayarlanması veya belirli bir zamanının beklenmesi gibi, artık yayınlanan kitaplar da takvime göre seçiliyor. Kitap fuarları ve yaz sezonu bunda en etkin tarihlerken, artık memleketin güncel olayları bir sonraki ay neler yayınlanacağını belirler oldu. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artık, değişen mevsimle beraber okunan kitaplar, satılan kitaplarda da değişiklikler gösteriyor. Okurlar bilhassa yaz aylarında, okudukları kitapları daha hafif(!) türlerden seçerler. Sıcak havalarda çok yağlı yenmemesi tavsiye edildiği gibi, artık çok düşündürecek, kafa yoracak kitaplardan da uzak duruluyor. Polisiye veya macera kitapları çok satan listelerinde sıcak havalarla beraber tırmanışa geçerken, yayıncılar da yayın kataloglarında bu aylarda polisiye maceralara ağırlık veriyorlar, bu kitaplar çok düşünmeye gerek kalmadan okunan yayınlar mıdır gerçekten, bunu da ayrıca değerlendirmek gerek.

Mesele endüstrileşmekse gerisi teferruattır!
Ancak endüstrileşmek bu kadar basit değil elbette. Dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi artık ülkemizde de sıcak gündem, yayınlanacak kitapları belirliyor. Her sene sonunda, yıl boyunca, kaç yeni yazarın eser yayınladığı veya kaç tane yeni kitap yayınlandığının analizi yapılıyor. O listelere baktığımız zaman dikkatimizi çeken asıl unsur, sıcak gündemin yayınlara olan etkisi. Örneğin Çanakkale Savaşı’nın 90. yılı dolayısıyla neredeyse her yayınevi ya bir roman, ya bir araştırma, ya bir belgesel, ya da fotoğraf albümü yayınlamıştı. Bunda bir sorun yok; neticede Çanakkale Savaşı’nın 90. yılını daha önceden planlamak zor olmasa gerek. Ancak modaya (trend desek belki daha doğru olacak) veya siyasetteki hareketlere hemen uyum sağlanması artık şaşırtıcı bir hız kazanmış durumda. Birer gün arayla, yeni bir sanatçının “diyet” kitabı ve yazı nasıl formda karşılayacağımızın müjdesi veriliyor kuşe kağıtlara basılı, bol resimli kitaplarla. Binlerce satan bir “komplo teorisi” kitabından sonra herkes yeni komplolar üretiyor. Öyle ki artık okurlar sıradan olaylara bile, dünyayı sarsacak bir komplo gibi bakıyor. Amerikalı bir yazarın tek kitapta belirttiği “rönesans ressamı”nın şifrelerini çözdüğünü iddia eden onlarca kitap, birbirinden farklı yayınevinden çıkmıştı yakın zamanda. Ne de olsa moda, şifreyi çözmekti.


ŞİFREYİ ÇÖZENE MEVLEVÎ OLMAK BEDAVA!
Geçtiğimiz senelerde Mevlâna’nın doğumunun 800. yılı dolayısıyla –hazır eserde telif hakkı meselesi de yokken- bütün yayınevleri Mesnevî’nin birbirinden farklı tercüme/terceme/şerh örneklerini, ciltli/ciltsiz/havalı/desenli/sade/sloganlı/slogansız/önsözlü/vergili/korsan her şekliyle yayınladılar. 6 Cildi bir kerede basamayacak yayınevleri de Mevlâna’nın eserlerinden seçki, hayatından özet gibi türlerle idare ettiler. Hasılı kelam birden bire bütün memleketçe Mevlevî oluverdik. Hatırlayacağınız üzere, gazeteler sayesinde hepimizin evinde kapağı nadiren açılan 24 ciltlik ansiklopediler salondaki vitrinin en üst köşesinde yer almıştı, şimdi neredeyse her evde Mesnevî aynı görevi üstlendi. Şöyle bir baktığımızda “dinle bu ney nasıl şikayet etmekte” sözünden ötesine geçen kaç kişi var acaba?

Daha da fenası, kimi büyük(!) yayınevlerimiz ise, yine ünü kıtaları aşmış taze anne bir yazarımızın kaleme aldığı evvelâ pembe kapaklı, akabinde (erkekler pembe olduğu için almıyor, acil bir pazarlama stratejisi belirleyelim zihniyetiyle) siyah kapaklı kitapla okurun ve kitabevlerinin aklını başından aldı. Yakaladığı çılgın satış rakamı, dudak uçuklatırken, kitabın ne anlattığına dair ne bir kişiden detaylı bilgi ne de bir edebiyat dergisinde yahut bir edebiyat eleştirmeninin köşesinde kitapla ilgili tek satıra rastlayamamanın derin üzüntüsü ise beni benden aldı. Elif Şafak’tan ve Aşk’tan bahsettiğimizi herkes biliyor, artık saklamaya gerek yok. Tribünlere oynamanın, pazarlama stratejisiyle hareket etmenin, doğru zamanda doğru hareket etmenin en kaliteli örneğidir Şafak ve Aşk’ı. Tıpkı her albüm öncesi 15-40 kilo veren Sibel Can gibi bir şey aslında, ama seviyeyi düşürmeyelim… [konuya dair bir başka dikkat için bakınız!]


Diğer yayınevleri trende uymanın ve uzman reklamcılarla pazarlama stratejilerinin bu kadar tuttuğunu görünce haliyle ya yeni yazarları ileri bir tarihe erteliyor, ya da gündeme değinmeyen romanı-öyküyü basmıyor. Sonrasında ortaya çıkan tabloda, haber bültenlerinin son dakika haberlerini vermeleri gibi, üç günde ortaya çıkan olaylara göre kitaplar yayınlanmaya başlandı. Ergenekon Davası’nın daha ilk dalgası henüz kıyılarımızı aşındırmamışken, o tarihte yayınlanan bütün kitapların adları birdenbire Ergenekon Nedir? şeklini almıştı. Durum böyle olunca, yeni eserlerini bitirmiş yazarlar, yayınevlerinin gündemden uzaklaşmasını bekliyorlar. Eylül ayına kadar bekleme kararı alan yayınevleri, çok güvendikleri, on binler satacağına emin oldukları bir yazarları yoksa yeni yazarların kitaplarını basmakta biraz çekingen davranıyorlar. Böyle bir durumdan mıdır acaba vatandaşın az okuması, okuyanın sadece kafa yormayacağı kitaplar okumak istemesi…
NTV YAYINLARI CAHİLLİĞİMİZİ GİDERDİ Mİ?



Pazarlama, başarılı reklam, sürekli reklam, etkili reklam (bu tamlamaları daha da çoğaltabiliriz) gibi etkin stratejileri 2008’in ikinci yarısında ve 2009’un bütününde en iyi uygulayan yayınevlerinin başında geliyor NTV Yayınları. Televizyon ve radyoculukta yarattıkları güvenilir ve diğer kanallara oranla kaliteli yayın anlayışına olan güvenimizden dolayı 2009 yılı NTV Yayınları, Türk okurunun bir numaralı yayıneviydi desek yanlış olmaz. Çin’de bastırdıkları kitapları (daha ucuza mal olduğu için elbette), daha kapağında okuru / müşteriyi etkiliyordu. Sayfa düzeninde başarıyla uyguladıkları Amerikan tarzı ile, öğrenmek istediği bilgiye bir çırpıda ulaşmak isteyen okura istediğini veren yayınların, televizyonda (kanal sayısıyla çarpın lütfen) dönen, gruba bağlı radyo ve dergilerde sürekli karşımıza çıkan reklamları ile yakaladığı satış hiç de şaşırtıcı değil. Bilhassa Cahillikler Kitabı serisi, marketten kitabevlerine her yerde satılırken herkesin elinde görünüyordu. Sözkonusu mantıkta yayınlanan kitapların ilk örneği olmadığı gibi, ne yazık ki en iyisi de değil bu kitaplar! Biraz okunduğu zaman da, çok da sıradışı ve gerekli bilgi vermedikleri de bir gerçek. Yani üzgünüm ama, cahilliğimizi ortadan kaldıracak kitaplar onlar değil! İşin tuhafı aynı yayınevinden yayınlanan kitapların birçoğu türevleriyle mukayese edildiğinde onlar kadar bilgi içermediği de anlaşılacaktır (mukayese için, Oğlak yayınlarından çıkan Emperyal Çağ, Dünyanın 70… serisine bakılabilir). İşin daha da tuhafı, yine aynı yayınevi tarafından yayınlanan ve aslında büyük bir eksikliği giderebilecek kitaplar, yahut mutlaka kitaplıklarda bulunması gereken kitaplarla ilgili olarak fazla reklam yapılmadığı gibi, çoğu kitaptan okurlar / müşteriler haberdar bile değiller…
Sözgelimi yayınevinin kitapları arasında yer alan Sanatın Yeni Tarihi, sanat tarihi içeriği açısından geniş bir bilgiye sahipken; Şifreler Kitabı kültür tarihine dair zengin bir içeriği sahipken, 100 Mimari Şaheser / 100 Saat Kulesi / 100 Kültür Mirası başlıklı kitapları hem görsel, hem içerik açısından önemli bir kaynak özelliği taşırken, Hitler Kitabı, Dinozor Kitabı, Çıplak Adam kitabı özgün yayınlar olmasına rağmen; aynı dönemde yayınlanan Acaba Nasıl? isimli kitap için verilen reklamlar şaşırtıcı derecede fazla değil miydi?
Gelelim çizgi romanlara. NTV yayınları tarafından yayınlanan Dünya Klasikleri’nin çizgi roman uyarlamaları, geçtiğimiz senenin çizgi roman yılı olmasını sağladı desek yanlış olmaz (bununla ilgili BKZ.), zira o sayede başka yayınevleri de klasiklerin çizgi roman uyarlamalarına yöneldiği gibi, kimilerinin çizgi romanın kötü bir şey olmadığını anlamasını sağladı, kimilerini de (gerçekten varsa tabi) eserin kendisine yönlendirdi. Yalnız sözkonusu seride yayınlanan kitapların çizerlerine baktığımız zaman, yaklaşık yarısının öyle kıyametleri koparacak bir üne sahip olmadığını da söylemek gerekiyor. Kendilerinin yeteneklerine, yahut uzmanlıklarına diyecek sözümüz yok elbette, sözünü ettiğim şey, bahsettiğim serinin çizerlerinin adeta dünyanın en iyisiymiş gibi lanse edilmesi! İşin bir başka yönü ise, sözkonusu uyarlamalarının ne kadar çizgi roman, ne kadar resimli roman olduğu tartışmasıdır! Eski yazıda da sorduğumuz gibi, eğer bunlar çizgi roman ise, bizim bu tarihe kadar bildiğimiz çizgi romanları farklı bir isimle adlandırmamız gerekmiyor mu? Ama mesele, işi kuralına göre oynamaksa ve kitap her yönüyle bir meta olarak değerlendirilecekse, bize burada susmak düşüyor.




Edebiyatı unutuyoruz!
Okura / müşteriye o kadar fazla reklam bombardımanı ve ahbap çavuş ilişkilerinin sayesinde yapılan yayınlarla pazarlamanın ve çok satışın gerekleri yerine getirilirken edebiyat unutuluveriyor galiba. Belki bu yüzden artık “bir kitap okudum hayatım değişti” diyenler karşımıza çıkmıyor. Çünkü herkes, herkesin bildiği Secret’i öğrenmeye, sahibi olamadığı Ferrari’yi satmaşa çalışıyor. Belki de bundan dolayıdır bir sene önce hatrı sayılır şiir ödülünü, öykü ödülünü, roman ödülünü kazanan yazarları veya eserleri memleketin büyük bir kısmının bilmemesi. Yayıncılığın trend olana ayak uydurmaya çalıştığı bir ortamda, kaleme alınan eserler de artık ‘edebiyat’tan uzak işler olmaya başlıyor gibi. Aslında burada kastettiğimiz, kesinlikle yazılan eserlerin iyi işler olmaması değil. Mesele, genel olarak yaratıcılığın önemsenmeyip, edebiyatın trend veya gündeme güdümlü olarak ilerlemek zorunda bırakılması. Ortalık sütliman olana kadar, ünlülerimiz fazla kilolarıyla barışana kadar edebiyattan uzak kitapların ilanlarını görmeye devam edeceğiz gibi görünüyor. Tabi reklam etkisinden arınabildiğimiz anda rafların altında kalanlara baktığımız anda şu an ismini sayamayacağım pek çok isme tesadüf etmeniz de olası…