NEREYE GİDERSEM GİDEYİM KENDİ EVİME VARAMADIM

50 Kuşağı’nın öykücülerinden Demir Özlü, 2004 yılında yayımlanan, Amerika 1954 isimli kitabını yazabilmek için bir süre Berlin’de konaklamıştı. İki aylık çalışma döneminde gündüzleri romanını kaleme alırken, geri kalan zamanda Berlin’i yaşayıp bir de günce tutmuş Özlü. Kendini gittiği her ülkede, bir ‘ziyaretçi’ olarak adlandıran Özlü’nün yalnızlık hüznüyle başlayan güncesi, ufak şeylerden mutlu olabilen bir insanın neşesiyle ilerliyor. Yıllar sonra ilk defa, uzun süreliğine Türkiye’ye gelen Demir Özlü’yle Kanal Kentlerinde kitabı için buluştuk. Özlü’yle kitabıyla ilgili konuşurken yalnızlık, yabancılık, kadınlar ve elbette dil konusuna da değindik.
—OYNAKBEYi—

- Kanal Kentlerinde isimli kitabınız, Amerika 1954’ü yazarken tuttuğunuz günce ve yayımlamayı düşünmeden yazdıklarınız. Bu açıdan bakarsak aslında bir kitabın kitabı diyebilir miyiz?
Bunlar aslında benim anı defterlerim. Ama senin dediğin de güzel oldu, elbette kitabın kitabı diyebiliriz. Çünkü gerçekten öyle, bu günceler kitap haline geldikten sonra bu kimliğe büründüler. Bir kitabın yazılma serüveninde yaşadıklarım, hissettiklerimi görürsünüz burada. Bence bilim adamları, sanatçılar, devlet adamları, yazarlar yani yaptıkları bir başkasını etkileyen, bir başkası tarafından önemsenen insanlar günce tutmalılar. Yayınlanır veya yayınlanmaz bunun bir önemi yok, önemli olan o günceyi tutmak kendi hislerini, fikirlerini, başkasına o anda rahatlıkla söyleyemediğin şeyleri dile getirebilmek için yazılmalıdır günce. Günce bir günah çıkarmadır. Bu güncem ise günah çıkarmadan biraz daha farklı, Amerika 1954’ün yazılışını anı haline getiren bir günce halini aldı. Bunun yanında Amerika’yı yazarken sabahları birkaç saat çalışabiliyordum, ama günün diğer boş zamanları yine yazmak gerektiğine inanıyordum. Onun için bu boş vakitlerimde günce üzerine eğildim, maksadım sürekli yazmayı sağlamak, kalemimi güçlendirmekti.
- Ama daha çok kendi kendiyle konuşmalar halini almış zamanla?
Çok doğru. Hatta zamanla değil, tamamiyle bu, en başından beri Demir Özlü’nün Demir Özlü’yle konuşması, onu dinlemesi, ona arkadaşlık etmesi, onun günah çıkarmasına yardımcı olmasıdır buradaki metinler. İç mücadele ve iç çekişmenin yansımasıdır aslında. Xavier de Maistre’ın Odamda Seyahat / Odamda Gece Seferi diye küçük bir kitabı vardır. Yazar sadece odasında akşamları dolaşıp kendi kendine konuşur ve o metne dışarıdan sadece alt komşu girer, gerisi hep yazarın kendi kendisiyle konuşmaları, onun düşünceleridir. Şimdi farkında olmadan bir şey anlıyorum ki aynı paralelliğe düşmüşüm kitapla. Ama dış dünyadan da birçok unsur girer benim kitabımda.
—mutluluğu büyük şeylerde aramadım—
- İlk sayfalarda biraz mutsuz başlayan günceniz ilerleyen bölümlerde biraz daha mutluluğa doğru evriliyor. Bir güne “mutluluk” başlığını da koymuşsunuz zaten. Bölümü okuduğumuzda kolay mutlu olduğunuzu anlıyoruz, yanılıyor muyum?
İlk günler kendimi biraz yabancı hissediyordum. Daha sonra arkadaşlarımı oradan kimi insanları tanıdım ve eve yerleştikten sonra evin arka bahçe manzarası beni faslasıyla mutlu etti. Dediğin gibi küçük şeyler benim için fazlasıyla mutlu edicidir.
Hiçbir zaman mutluluğu büyük şeylerde aramadım. Zengin olmak, sınıf değiştirmek, çok tanınmış bir isim olmak gibi hayallerim olmadı. Benim ve bizim kuşağımızın en büyük özelliğidir bu. Bizden öncekilerden gördüğümüz ve benimsediğimiz bir anlayıştır bu. Şimdikilerde bu pek yok, ama Ferit Edgü de öyledir, Orhan Duru da öyleydi, Onat Kutlar da öyleydi, Adnan Özyalçıner de öyledir… kısacası hepimiz öyleyiz.
Kitaba geri dönersek, bulunduğum mahallede bütün ihtiyaçlarımı karşılayabilmem beni mutlu etmeye yetmişti. Hattâ o mahallede kıyafetimi terziye götürüp bir tamir işi yaptırmam gerekiyordu ve gittiğim o kendi halinde mütevazi terzinin bir Fransız kadın olduğunu öğrendim. Kendisiyle konuştuğumda benim Fransa’da yaşarken öğrencilik yıllarımda aynı sokakta oturduğumuzu öğrendim. Yani ben ona genç bir kızken rastlayabilirdim ve belki ona âşık olabilirdim, onunla bir şeyler yaşayabilirdim. Bunu duymak bile beni mutlu etti beni. Bunun verdiği hisler de kitaba yansıdı haliyle, çünkü zaten günce en samimi hislerimi görebileceğiniz bir metinler bütünü.

- Kitabın o “mutsuz” olarak adlandırdığımız ilk sayfalarında sıklıkla “yalnızlık” kelimesini görüyoruz. Bu hissi doğuran özel bir şey var mı? Hep mi kendinizi yalnız hissedersiniz?
Gerçekten, kitabın ilk bölümlerine yalnızlık hissi fazlasıyla sinmiş durumda. Ama bundan şikayetçi değilim. Ben normalde de yalnızlığı seven bir insanım. Kendini yalnız hisseden bir insanım. Ama dostlarımı görünce, arkadaşlarımla bir araya gelince o hüzünlü ruh halinden çabucak çıkar neşe kaynağı olurum her meclisin. İki his birden vardır bende. Kötümser olduğum kadar iyimser hislere de sahibim.
Berlin’e ilk gittiğim zaman çok yalnızdım. Üç odalı evde tek başımaydım ve çevrede hiç tanıdığım yoktu. Sonra sonra bazı arkadaşlarla gerek karşılaşmak suretiyle gerekse haberleşerek buluştuk. Yeni insanlarla tanıştım ve bu vesileyle o ağır yalnızlıktan kurtuldum. Yalnızlık hem somut olarak benim hayatımda vardır, hem de benim kişisel eğilimim her zaman yalnızlık üzerinden ilerlemiştir.
—bu kez ziyareti bitirmeye geldim—
- Peki bu hissi İstanbul’a geldiğiniz zaman da hisseder misiniz? Yoksa sadece Berlin özelinde bir his miydi, kentin yaşattığı yalnızlık?
Elbette devam eden bir şey. Bunun çocukluktan gelen bir temeli var tabi. Bir öğretmen çocuğu olarak Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşarken de oranın çocuklarıyla kaynaşamazdım, onlar arasında da yalnızdım. Gerek giysilerim dolayısıyla, gerek konuşma şeklim veya diğer bazı davranışlarım dolayısıyla onlardan biri olmadığım için yalnız kalırdım. Sonra lisede Rilke ile tanışınca bu manevi bir yalnızlık olarak içine edebiyatı da aldı.
Sadece Berlin için geçerli değil bu, İstanbul’da da böyledir. 1979’da Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım ve on yıl Türkiye’ye gelemedim. Daha sonra ise zaman zaman gidip gelmye başladım. İsveç ve Türkiye arasında yaşadım. Kaybettiğim İstanbul’a arkamda bıraktığım İstanbul’a asla varamadım. 1979’dan öncesini bir daha bulamadım doğal olarak. Arkadaşlarım dağılmıştı, kimi ölmüştü kimi başka bir şehre gitmişlerdi. Fatih’te büyüdüğüm ev artık ortadan kalkmış başka bir yer olmuştu. Fatih’in çehresi değişmişti ve daha muhafazakâr bir kimliğe bürünmüş bizim zamanımızdaki o eğitim seviyesi yüksek ve üniversite çevresi ortadan kaybolmuştu. Nereye gidersem gideyim kendi evime varamadım. Bundan sonra da zaten imkansız hale geldi.

- Bu durum sizde bir karamsarlığa sebep oldu mu peki?
Hayır, asla! Bu sürekli şehir ve ülke değiştirmele dolayısıyla hayatımda tamamiyle yer eden birinci unsur oldu yalnızlık. Ama, bu beni kötümserliğe götürmediği gibi, bir dostumu gördüğüm zaman o anın tadını çıkarıyorum ve daha neşeli oluyorum. Yalnızlığın yarattığı depresyon ve melankolik durum çok kısa sürede ortadan kalkıyor. Hiçbir zaman ebedi bir karamsar olmadım.
- Kitapta kendinize “ziyaretçi” diyorsunuz. Nedir ziyaretçi olmak?
Ziyaretçi gittiği hiçbir yerde iz bırakmak istemez, çekingendir. Ben sadece bir ziyaretçiyim der ve bir an evvel geçip gideyim ister. Bir nevi mümkün olduğunca kayıtlara geçmemek, orada bulunduğunu kimsenin hatırlamaması isteği gibi bir şey bu. Benim için İsveç’te de böyledir. Yıllarca otobüse bindiğim zaman, “aman birisinin ayağına hafif de olsa yanlışlıkla basmayayım,” diye düşünerek hareket ettim. Yıllardır oradayım, bundan birkaç ay önce ilk defa birisinin ayağına bastım yanlışlıkla. İstanbul’da da böyledir. Çekingen davranırım, birilerinin düzenine dahil olmak, onu bozmak istemem. Ancak bu sefer oldukça uzun kalacağım. Eylül’den beri buradayım ve Haziran’a kadar kalmayı planlıyorum. Biraz buraya alışmayı istiyorum artık. Bir nevi ziyareti sonlandırmak ve artık buralı olmak istiyorum. Bu kez, ziyareti bitirmeye geldim.
KADINLARI FAZLA İDEALİZE ETMİŞİM
- Gerek güncenizde gerekse diğer kitaplarınızda, “kadın” unsuru dikkat çeker. Az önce bahsettiğiniz Fransız terzi bile bunun bir göstergesi adeta… Sizin için ne kadar önemlidir “kadın” ve bunun sebebi nedir?
Kadın gerek bireysel ve sosyal yaşantımda gerekse edebiyatımda önemli bir yerdedir. Ben bu yaşa gelince gördüm ki, hem yazdıklarımda hem de yaşantımda kadınları fazla idealize etmişim. Bunun farkına yeni vardığımı ve biraz geç kaldığımı söylemeliyim. Bunun sebeplerinden birisi yetiştiğim evde kadınların çok ve etkili olmasıdır. Babaannem vardı, babaannemin annesi vardı, anneannem vardı ve üçünün de eşi vefat etmiş olduğu için bizim evimizdeydiler. Tabi annem de var bu kadınların arasında. Başta annem olmak üzere bu kadınlar hiçbir konuda zorlama yapmadan ve baskı oluşturmadan, sadece dışarıdan beni yönlendirir ve doğru kararları almamı sağlarlardı. Bunun bir etkisi var şüphesiz. Meselâ ben genç yaştayken serserilerin sadece erkekler arasından çıkacağına inanıyordum. Oysa kadınlardan da rahatlıkla çıkabileceğini çok geç gördüm. İdealize edilmiş kadın figürü benim çok hoşuma giderdi, heykeller, tablolar… Buna rağmen belirtmek isterim ki, benim metinlerimdeki kadınlar cinsel arzu nesnesi değiller. Kendilerine has bir edaları var, bir cazibeleri vardır ve bunu da belirtirim. Bir ihtimal aramızda platonik veya karşılıklı bir şeyler olacağına inandığım kadınlar olarak tanımlarım bunları, ama sadece cinselliği düşünerek metnime dahil ettiğim bir şey değildir kadın.
Kadınları beğenirim ben, bunu söylerken şunu da belirtmek isterim, kendine bakmayan, pasaklı edası olmayan kadınlarla hâlâ sohbet edemem, onlardan biraz uzak dururum. Sözünü ettiğim idealize etmenin etkisi bu sanırım. Şayet güzel bir tarafı, albenisi yoksa kendini bırakmış bir kadınların yanına yaklaşamam, onlarla çay içmek bile istemem, üzgünüm.


ULUSLARI VAR EDEN TEMEL UNSUR DİLDİR
- Güncenizde altını çizdiğiniz konulardan birisi “dil”. Bu hem sizin, hem de kuşağınızın bir hassasiyeti adeta.
Gerçekten öyledir, ‘50 kuşağı olarak en önem verdiğimiz şeylerin başında dil gelir. Son yıllarda ne yazık ki üzülerek görüyorum ki, Türkçe kötüye doğru değiştiriliyor. Bakın gelişiyor veya yenileniyor demiyorum, değiştiriliyor! Bu kitabın dili tamamen Türkçedir. Şimdiki yazarlar içinde çok yetenekliler olmasına rağmen çoğunda onlarca yabancı kelime var. Başka ülkelerde Fransa’da, İspanya’da, Almanya’da İtalya’da… çağdaş edebiyat eserlerine bu kadar yabancı kelime girmiş değil. Televizyon veya son yıllarda olduğu gibi internet bu kadar etkilemiyor insanların dilini. Tamam, muasır medeniyetler seviyesine ulaşalım, küreselleşelim, hattâ belli bir kapitalist seviyeye gelelim, ama dilimize sahip çıkmazsak hepsi aksar. Ulusları var eden temel unsur bence dildir. Yapılan klasik tanımlamada yer alan, ideoloji - millet veya benzeri kavramlar belli birtakım fikirlerin yansımasıdır. Dil olmadan olmaz ve bunun farkına varılması gerek.
- Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun sebebi Türkiye’de birtakım aydınların ve yarı aydınların Batı karşısındaki “ezik” hissiyatıdır. Bu hissin üstesinden gelemedikleri için, metinlerinden konuşmalarına ne kadar çok Batı kaynaklı dilden kelime katarlarsa o kadar Batılı imiş gibi göründüklerini sanıyorlar. Avrupa platformuna geçmiş sanıyorlar. Halbuki hâlâ Türkiye’desin, seni Türk yazar diye anıyorlar. Küçüklük hissine kapılmanın anlamı yok ki. Avrupa ülkelerinin en önemli özelliği bilhassa dillerini muhafaza edebilmeleridir. Bakın burada milliyetçi bir anlayıştan bahsetmiyorum, bilinçli olmak durumundan bahsediyorum. Yarı aydın değil entelektüel olmalı ülkede. Onların sayısı artarsa ve bu bilinç yaygınlaşırsa bir şeyler değişebilir kanaatindeyim.

REKLAM, EDEBİYATI ETKİSİ ALTINA ALMIŞ
Son zamanlarda karşılaştığım bir şey var ki, reklam sektörü artık edebiyat dünyasını bile olumsuz manada etkisi altına almış ve biraz zedelemeye başlamış durumda. Bilboard ilanları, televizyonlarda veya kimi yerlerde sayfa sayfa ilanlar, dahası farklı organizasyonlar düzenleyerek yapılan tanıtımlar artık ne yazık ki edebiyatın önüne geçmiş durumda. Kitap çıktığı zaman onun için yapılan reklam ve yayınevlerinin belirttiği üzere ona harcadıkları ilan masrafları konuşulur oldu. Metin unutuluyor sanırım… Eskiden böyle değildi, benim zamanımda da böyle değildi. Bırakın benim zamanımı bundan on beş yıl öncesinde de böyle değildi. Ama 90’ların sonunda bu kendini hissettirmeye başladı. İşin tuhafı Türkiye’de, örnek alınan Amerikan kültüründen bile daha fazla yön veriyor reklam dünyası. Edebiyat eserleri ve yazarlar tamamen buna yaslanmış durumdalar. Elbette arada iyi eserler yok mu, var. Ancak ola ki iyi reklamı yapılmazsa satmaz oluyor, okunmuyor. Bu da üzücü bir durum haliyle.
Bizde bu olmadı hiçbir zaman, biz okur için ödünler vermedik. Okur bundan hoşlanıyor, halk bunu istiyor o zaman biz de onu verelim demedik. Aksine onları şayet bizim kadar birikim sahibi değillerse -yanlış anlaşılmak istemem ama bizim seviyemizde değillerse- oraya çekmeye çalışırdık. Biz basitleştirmedik metinlerimizi dilimizi, aksine okurun onları okuyarak birikim sağlamasını istedik. Bizim zamanımızda en büyük reklam, kitap hakkında yazılan tanıtma yazılarıydı.