Monkey King geri dönmüş diyeler!

Müzik tarihi bilgisi paralamaya gerek yok. The Stone Roses’ın İngiliz müziğindeki yeri -birçokları farkında olmasa da- kesinlikle gözardı edilebilecek bir şey değildir. Her ne kadar albüm sayıları az olsa da, Manchester Sound’unun haysiyetli örnekleri arasında, öyle veya böyle başta gelen isimlerindendir. Grup dağıldıktan sonra Manchester Sound’unun delikanlı (belki de maço) tavrı Ian Brown’ın albümlerinde devam ediyor. Sert sözleri, eski günleri yâd eden rock altyapılı, ama kaliteli elektronik düzenlemeli müzikleri, kimi zaman U.N.K.L.E. ile olan ortaklığı, bugünün dağınık Oasis biraderleriyle takılma anlarının ürünleri ve bu ürünlerin video klipleri, F.E.A.R. vs gibi akrostişleri… Ian Brown artık ülkemizde birçoğunun bildiği, çirkin karizması sahibi ve Manchester Sound’un yaşayan ve önemli temsilcilerinden olmuştu. Eğer rock literatüründe yer alan bir insansa, müziklerinde pop sound’a bu kadar göz kırpmasının anlamı nedir diye soranlar varsa; çok eşelemeden Manchester Sound içinde her zaman biraz elektronik bir baharatın, kimi zaman doğrudan elektronik malzemenin olduğunu söylememiz gerek.

2004 çıkışlı Solarized’ın getirdiği başarı ve geriye dönüp bakıldığında Solarized’a kadar 5 albümlük solo kariyeri boyunca rockçı Brown özellikle elektronik malzemeden vazgeçmemiş, hattâ kimi şarkılarında pop unsurları bile kullanmıştı. Hazır Solarized bu kadar ses getirmişken, bir seçki olan The Greatest çıkarmamamak olmaz anlayışıyla temiz bir antoloji sunmuştu Brown. Maksat eski günleri yad etmek olduğundan ilgiyle karşılandı tabii, hele arada daha önceleri şans eseri dinlediğimiz yahut edindiğimiz single’ların albümde yer alması mutluluk kaynağıydı. Akabinde tokat gibi çarptı Ian Brown. O kadar olumlu anlamda olmasa da bu tokat, yine de şaşırttı bizleri. Bilhassa Solarized albümünde kimi zaman siyasi, kimi zaman sosyal içerikli sözleri biraz daha sertleşmiş, keskin bakışları ve çökmüş avurtlarıyla daha da haşinleşmişti Brown, Afganistan’dan geçip Irak’a da uğrarken kimilerine ana avrat söverek kendimize gelmemizi söylüyordu 2007 çıkışlı The World is Yours albümünde. Hattâ Roger Waters’ın daha önce söylediğini, güncel meselelerden yola çıkarak yeniden gündeme getiriyordu, “How many mothers to cry? / How many sons have to die? / How many missions left to fly over Palestine? / ‘Cause as a matter of facts / It’s a pact, it’s an act / These are illegal Attacks / So bring the soldiers back / These are illegal attacks / It’s contracts for contacts / I’m singing concrete facts / So bring the soldiers back” sözleriyle ve “Soldiers, soldiers come home” çağrısıyla tüm dünyaya sesleniyordu Ian Brown. Yalnız bu kadar okkalı bir duruşun olduğu albüm, Brown’ın sadık hayranları da dâhil birçokları tarafından farklı karşılandı. Zira The World is Yours albümünün müzikal farklılığı hayranlarını bile şaşırtacak türdendi. Aslında sebep açık, Ian Brown tıpkı sert sözlerinde eski kuşağa çektiği kadar, birtakım müzikal deneylerde de genlerini inkâr edemeyen bir müzisyendi. Çünkü diğer İngiliz müzisyenler gibi, müzikal kariyerinin bir noktasında senfonik birtakım maceralara girmek ihtiyacındaydı!

İngiliz müzisyenlerin senfonik müzik durakları!

Kafa karışıklığına sebep olmuş olabilirim, hemen izah edeyim. Şöyle ki, müzik tarihine genel hatlarıyla baktığımız zaman, “seçkinci müzik” olarak da nitelendirilen klasik müzik, özellikle Almanya’da zirve örneklerini göstermiş, Rusya’dan önemli isimler çıkarmış, İtalya’dan birbirinden renkli operalar doğmuşken İngiltere’nin bu konuda birkaç isimle idare etmesi, buna karşın günümüzün popüler müziğinin, yani Beat kuşağı ile başlayıp yayılan rock ve pop müziğin asıl başyapıtlarını Avrupa’dan, bilhassa İngiltere’den “sağlam örneklerle” çıkması, kıta Avrupası ile ada kültürünü sürekli mukayese etmemize sebebiyet vermektedir. Şöyle bir baktığımızda 60’lı yıllara doğru, bilhassa II. Dünya Savaşı’nın yarattığı hayal kırıklıkları, işçi sınıfına mensup insan sayısının artması, tüm bunlara ilaveten genç nüfusun büyük kısmının babasız büyümüş olması, çoğunun kendisinin de işçi olması yavaş yavaş rock müziğin oluşması için gerekli şartları hazırlamıştı. O dönemi bir ele aldığımızda Beatles, Rolling Stones, Who, Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple, David Bowie, Donovan hattâ Queen gibi gerek rock, gerek rock’n roll, gerek saykodelik rock ve daha pek çok türde ürün veren, yine fazlasıyla meşhur olan, kitleleri peşinden sürükleyen, albümleri milyonlar satan, konserlerinde yer yerinden oynayan, yaptıkları, ettikleri, giydikleri moda olan gruplar sayılabilir. Ama birbirinden farklı ünleri olan, farklı tarzda müziklere imza atan, aynı dönemde milyonları etkileyen bu grupların belki tesadüf eseri, belki de genlerine kazınmış olarak birleştikleri ortak payda senfonik müzik yapabilme arzuları olsa gerek! Neden mi bahsediyorum? İşçi çocuklarının müziği olan rock (gariptir buna rağmen Grunge, Beatles ve muadillerinin kravatlı imajını eleştirerek bir fastfood restoranda garsonluk yapan çocuklar gibi çıkıvermişti karşımıza) yine işçi çocukları tarafından icra edilse de, bir süre sonra içlerindeki senfonik müzik yapma arzusunu hemen belli ediveriyorlardı.

Beatles Revolver albümüyle arkada yaylıların eşlik ettiği şarkılarıyla bunun ilk işaretini verirken, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band ve Yellow Submarine ile artık sınır tanımadıklarının da ispatını yapıyorlardı. Sözkonusu albümlerde kullandıkları yaylılar ve düzenlemelerdeki orkestrasyon ile, Rolling Stones pek çok bestesiyle, Pink Floyd başta The Wall ve daha sonra Roger Waters’ın Ça Ira isimli eseriyle -ki Roger Waters, The Wall albümünün Berlin konserinde, sahneye bir filarmoni orkestrası oturtacak kadar işi sahne açısından da düşünmüştür- Who Tommy isimli rock opera türünde eseriyle (muazzam bir uvertür ile başlayan albüm herkesin aklındadır), türün ilk, bahsettiğimiz konunun en önemli örneğini vermiştir.

Deep Purple kadrosunun müzik akademisi geçmişine değinmiyorum bile, onların daha ilk albümlerinde söz konusu senfonik tutku yer alır, hattâ Beethoven’ı introya alarak Beatles cover’ına girmişlikleri bile vardır. Lafı çok uzatmayalım, tarihte emperyalizmin önemli sembolü, topraklarında güneşin batmadığı imparatorluk, kıta Avrupası kaynarken hepsinden önce rafine olan, politikada, keyifte en seçkin örnekleri veren, 20. yüzyıla kadar savaş durumlarının barıştırıcı veya azarlayıcı büyük ağabeyi olan İngiltere (I. Dünya Savaşı ile bunu Amerika’ya kaptırmıştır), rock ve pop müzikte yakaladığı başarıyı ve tüm dünyaya kabul ettirdiği “en iyisi bizden çıkar” durumunu ne yazık ki geçmişte klasik müzikte bir türlü gösterememişti.

[Coldplay’in XY albümündeki bu grafik İngiliz müzisyenlerinin DNA’sını vermiyor mu?]

Michael Jackson, Elvis ve daha birkaç ismi daha hariç bırakırsak, pop ve rock müziğin listelerde en uzun süre kalan isimleri, en çok satış yakalayan albümleri, onlarca yıllık ömürleriyle efsane gruplar, hep İngiltere’den çıkarken bu efsanelerin bir şekilde ustalık albümleri olarak yahut belli bir zaman sonra veya ilk albümlerinde senfonik birtakım işlere imza atma çabaları ise atalarının yapamadığını yapma çabası olsa gerek. Öyle ki The World is Yours isimli albümünde Ian Brown da şarkılar ilerledikçe işi bir senfoniye çeviriyordu. İlk şarkıda hiç olmayan orkestral çeşitlemeler; senfonik müzikte rastladığımız enstrümanlar ikinci veya üçüncü şarkı itibariyle kendini göstermeye başlıyor, albümün ilerleyen şarkılarında artık Ian Brown’ın sesini bile duyamıyorduk. Yaylılar, üflemeliler, piyano derken belki eski kuşak gibi ustalık göstergesi olarak, belki başka amaçlarla alenen bir senfonik besteye icra atmıştı Ian Brown. Öyle ki albümde kullanılan senfonik ögeler bize Beethoven’i anımsatacak kadar dramatik yaylılar içeriyordu. Yukarıda da söylediğim gibi, Ian Brown’ın sadık takipçileri elbette bu albümünü dinleyip ya bir kenara koymuş, ya da daha sonra üzüntüyle konuyu kapatmışlardı.

Fakat geçtiğimiz senenin sonlarında yayınlanan son albümü My Way ile Ian Brown -belki usta Sinatra’ya selam vermek için bu ismi kullanıyordu, belki de kendisinin artık kendi yolunda gideceğinin mesajını veriyordu- aramıza geri dönmüş. Aramıza geri dönmüş, çünkü elektronik müziğin haysiyetli icralarını sergileyen, rock geçmişini asla unutmayan, sözleriyle ve ritmiyle dinleyicilerini harekete geçiren Ian Brown, belki de geçtiğimiz senenin en iyi albümlerinden birine imza atmış.

Brown’ın eski söyleyişle A1’i Stellify, oturduğunuz yerde bile sağ-sol adımları kaldırıp indirmenize, vücuda hafif bir tempo vermenize sebep oluyor. Şarkının rotası ilk önce Rihanna imiş, ama Ian Brown vermekten vazgeçmiş, bu bilgiye vâkıf olanlar hemen pop müzik diyeceklerdir ama öyle olmadığını belirtmek gerek. Bilhassa Just Like You’daki vokal üslubu ve şarkının lise kompozisyonlarımızdaki gibi giriş-gelişme-sonuç bütünlüğü, temposu Brown hayranlarını mutlu edecek bir şarkı. Yani buram buram Ian Brown parçası… Her ne kadar albüm yorumlarında biraz unutulmuş gibi görünse de, ilerleyen zamanlarda unutulmayacak şarkıların başında geliyor kanaatindeyim. Bir de bilenler bilir, The Stone Roses döneminden kalan Ian Brown yerinde sayma figürünün, albümde en iyi uygulandığı şarkı Just Like You. Yeni albümde Michael Jackson’ın Thriller’i gibi baştan sona kusursuz pop parçalarıyla dolu bir kayıt peşinde olduğunu söyleyen Brown’ın R&B’ye göz kırpıp, rockçı geleneğe de dayanması, ondaki özlediğimiz tadı almamızı sağlıyor. Bilhassa In The Year 2525 cover’ı üzerinde durmak gerek. Zira Zager & Evans klasiği şarkıya yaptığı düzenleme kimilerince füturistik, kimilerine göre fazla karışık; ama bilhassa Solarized albümündeki Time is My Everything ve The Sweet Fantastic’teki gibi Mariachi yorumuyla trompet kullanımı ve davul akustiği ile artan tempomuzu koruduğunu belirtmeliyiz. Tek tek diğer şarkıları ele almaktansa, dinleyin demeyi tercih ederim. Son olarak da şunu söylemek gerekir ki, “My Way” sound olarak belki de Ian Brown’ın bugüne kadarki en bütünlüklü solosu ve kesinlikle başarılı pop kayıtları barındıran iddialı bir albüm. Hazır pop müziğin seyri kimi isimler tarafından değişmişken, Ian Brown’ın şarkılarını pop diye nitelendirmek bir aşağılama olmayacağı gibi, nasıl bir pop aradığınızın da cevabını içerecektir kanaatindeyim. Monkey King gerçekten de geri dönmüş.

Notes