“Kedisiz, köpeksiz ve kuşsuz bir İstanbul düşünemiyorum!”

Herkesin bildiği üzere İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla pek çok İstanbul kitabı, araştırması yayınlanacak, sergisi, etkinliği düzenlenecek. Bunların birçoğu okurlarla veya sanatseverlerle buluşmaya başladı bile. İlk ve belki de en farklılarının başında ise fotoğrafçı Arif Aşçı’nın imzasını taşıyan ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan üç albümlük bir dizi geliyor. İstanbul’un Kuşları, İstanbul’un Sokak Kedileri, İstanbul’un Sokak Köpekleri adını taşıyan üç fotoğraf albümünden oluşan dizide yaklaşık 20 yıllık bir birikim yer alıyor. İstanbul’un ana caddesinden ara sokaklarına, her gün yanımızdan geçen, iki lokma için gözümüzün içine bakan, kimi zaman bizi korkutan, kimi zaman içimizi burkan en az İstanbul’da yaşayanlar kadar bu şehrin tarihine imzasını atmış hayvanlardır kediler, köpekler ve kuşlar. Arif Aşçı’yla hem İstanbul’un sokak hayvanlarını, hem de albümlere girmiş hayvanları konuştuk.

Kitapların hikâyesini anlatabilir misiniz? Albümlerde 15-20 yıl önce çekilmiş fotoğraflar da var. Yani İstanbul’a dair fotoğraflardan sokak hayvanlarına ait olanları ayrıca mı derlediniz yoksa en baştan belli bir tema (kuşlar / sokak kedileri / sokak köpekleri) belirleyerek mi çektiniz?

Her üç kitaptaki fotoğrafların hiçbiri bir kitap olsun diye çekilmedi. Yirmi yıldır İstanbul sokaklarında neredeyse her gün, elimde kamerayla dolaştım. Bir fotoğraf karesini kompoze ederken bazan bir kedi, bazan bir köpek, bazan da kuşlar kareye giriyorlardı. Amacım sadece iyi fotoğraflar çekmekti. Evde karanlık odam olduğu için sürekli çalışıyor, filmleri kendim banyo edip baskı yapıyordum. Bu fotoğraflar içinden seçtiklerimle önce genel bir portfolyo basıldı. 2002 yılında, “Bahtabakan” adıyla. Serhan Ada’nın önsözüyle yayınlandı. Yıllar içinde İpek Yolu ve diğer yolculuklar devreye girdi, ama fırsat buldukça sokaklarda elimde kamerayla dolaşmayı sürdürdüm. Geçen kış, bir ara tüm arşivi açıp, ayrı ayrı kutulara, kedili, kuşlu ve köpekli fotoğrafları yerleştirdim. Tesadüfen, başka bir proje için İş Bankası Yayınları Müdürü sayın Ahmet Salcan’la konuşurken, elimde kedili, köpekli ve kuşlu İstanbul fotoğrafları olup olmadığını sordu. Tam zamanında sorulan bu soruya cevap olarak oturup kitapların maketlerini yaptık. Yayınlanma garantisi olunca oturup metinleri yazmak büyük bir keyif oldu benim için.

Siz de hayvan besliyor musunuz? Her kitabın başında detaylı ve etkileyici bir giriş yazısı kaleme almışsınız… Kediler, köpekler, kuşlar üzerine neler söylersiniz?

Ben de hayvan besliyorum. Yıllar önce iki köpeğim vardı. Bir terrier ve bir İtalyan tazısı. İsimleri “Aspirin” ve “Ester”di. Şimdi “Sarı” adlı, sarı renkli dünya güzeli bir kedim var. Aslında bir sokak kedisi, bazan kapı önünde miyavlıyor, eve alıyorum. Arada bir dışarı çıkıp iki üç gün kayboluyor, başka komşuları ziyaret ediyor. Sonra özleyip tekrar bana geliyor. Kediler kitabında hikayesini uzun uzun anlattım. Önce yaşadığım mahallenin dükkanında görmüştüm onu; renginden dolayı Sarı diyerek sevmiştim; meğer isim koymamışlar iki yıldır oranın sakini olan kediye. Daha sonra alt komşumun evine girer çıkarken gördüm… Birgün Sarı, akşam yemeği için benim kapımı çalıyordu. Açtım “gel” dedim. “Yemekte balık var,” Kapının grişine sürtünerek mırıldandı, sanki pek de girmek istemiyormuş gibi yapıp sessizce içeri girdi. Hemen verecek bir şey yoktu. Nasıl olsa balık pişince biraz yer diye düşünüp işime devam ettim. Mutfak kapısına oturup büyük bir dikkatle beni seyretmeye koyuldu. Ellerim ıslak olduğu için hiç dokunmamıştım. Arada bir laf atıyor, konuşuyordum. Dikkatle dinliyordu sanki. Gece konuklarım geldiler. Hepsi “Aaaa kedi mi aldın!” diye sevmeye kalktı ama hiç kimseye yüz vermedi. Bir parça balığı sessizce mutfakta yedi. Sonra salonda bir köşede bir saat kadar yalanıp makyaj yaptı, soylu bir hanımefendi gibi mağrur, zarifti. Güzelliğinin farkındaydı. Sarı’nın varlığını unutup kendi sohbetimize daldık. Bir ara kapı önünde miyavladığını duydum, gidip kapıyı açtım. Çıktı. Ertesi akşam aynı saatte yine geldi. Gece yine çıktı. Birkaç gün kayboldu ortadan. Bir ara gözümün kulağımın kapıda olduğunu fark ettim. Alışmıştım. Neredeyse özledim. Üç gün sonra yine geldi. Bu kez akşam dışarı çıkmadı…


ONLAR ŞEHRİN KİMSESİZ ÇOCUKLARI GİBİ

İpek Yolu’nu takip ederek Doğu dünyasının büyük kısmını yakından gördünüz, elbette dünyada başka ülkeler ve şehirleri de gördünüz; İstanbul’un kedileri, köpekleri, kuşları diğer şehirlere kıyasla gerçekten daha bir ayrıcalıklı mı sizce de?

Dünyanın yüzlerce şehrini gezdim, İstanbuldaki kadar kedi, köpek kuş barındıran bir başka şehir yok. Şehre bu kadar yakışan başka hayvan olabilir mi? Onlar aslında şehrin kimsesiz çocukları gibiler. Çocuklar diye özel bir çalışma yapmadım ama “İstanbul’un çocukları” diye muazzam bir fotoğraf kolleksiyonum da var. Yayıncı bulabilirsem yayınlamak isterim. Can Yücel’in dediği gibi “Onlar ki sokak çocuğudur denizin”. Martılar bu şehir için böyle canlılardır. Her ne kadar bir dönem sokak köpeklerini Hayırsız Ada’ya sürgüne göndermiş de olsa devlet görevlileri, daha sonra halkın baskılarıyla geri getirmişlerdir. Bilhassa köpekler sokağın güvenliğini de sağlar olmuşlardır bir dönem. Köpekli şehir diye anılırmış İstanbul Batılı seyyahların seyahatnamelerinde. 1887’de Pasteur Enstitüsü’ne gönderilen bir heyet ile, kuduz aşısı bulunduktan üç yıl sonra dünyanın üçüncü kuduz enstitüsü İstanbul’da açılır. Sokak hayvanları bu şehir için bu kadar önemlidir!

Bu üç hayvan arasından şehrin sembolü olarak hangisini alırsınız?

Bence mahallelere göre her biri o mahallenin sembolü olabilir. Kıyılarda martılar, Cihangir, Fatih semtlerinde kediler, Moda gibi yerlerde kedi ve köpek bir arada, Galata’da her üçü bir aradadır… Kadıköy rıhtımında karabataklar… Mesela Gülhane parkında ve Topkapı Sarayı avlusunda yeni göçmen papağanlar yönetimi ele almış durumdalar. Çığlık çığlığa yaygara yapıyorlar. İlber Oltaylı duymasın.


SOKAĞIN TARİHİNİ ORADA YAŞAYAN HAYVANLARDAN ÖĞRENEBİLİRSİNİZ

Fotoğrafların arka planında İstanbul’un yirmi yıllık değişimini görmek mümkün. İstiklal Caddesi kaldırım taşları en az dört kere değişti bu süre içinde. Kedilerin, köpeklerin yürüdüğü sokaklara bakarak bunu saptamak mümkün. Arka planda bir nevi şehrin çeyrek yüzyıllık tarihi var aslında… Uzun lafın kısası, sokak hayvanlarından öğreneceğimiz şeylerden biridir sokağın tarihi.

ONLAR ANLATILMAZ ANCAK FOTOĞRAFLANABİLİRDİ

Biraz dikkatli bakınca bu hayvanların kendi aralarında maceraları ve hiyerarşileri olduğunu da görürsünüz. Kitapların önsözünde buna da değindim aslında ama, bugün sokakta dolaştığınız zaman buna siz de şahit olabilirsiniz. İstanbulda ayrı bir cumhuriyet kurmuş durumdalar. İnanılmaz kişilik sahibi ve yaşama direnciyle dolular. Şehre kattıkları estetik ise sözlerle anlatılamaz. Ancak fotoğraflanabilir. Ben de bunu yaptım. Kedisiz, köpeksiz ve kuşsuz bir şehir, özellikle İstanbul düşünemiyorum. Kedilere, köpeklere, kuşların her türlüsüne İstanbul halkı kadar sevgiyle yaklaşan başka bir halk tanımıyorum. Her üç kitaptaki metinlerde bunun hikayelerini uzun uzun anlattım, harika bir mimari detay olarak cami ve saraylardaki kuş evleri, göçememiş göçmen kuşlar için bakımevleri ve vakıflar, mirasından köpeklere baksınlar diye kasaplara miras bırakan hayvanseverler, ve daha niceleri…Böyle şeyler dünyanın hiçbir yerinde yok.

Notes