Türkiye’nin ilk seri katil çorbası: Ejder Kapanı

Sinema ülkemizde, yıllarca “7. Sanat” diye tamlama şeklinde veya “Beyaz Perde” diye şiirsel bir ifadeyle anlatıldı ve işin gerçekten ele alınması gereken bölümleri gözardı edildi. Örneğin bir hafta içinde, aynı kadroyla 3 farklı film çıkaran yönetmenler hâlâ anlatılır… Sinema böyle tanımlamaların haricinde daha derin göndermeleri olan, birikimlere ihtiyaç duyan bir sanat aslında. Öyle ki en gişeye yönelik örneklerinde bile, işi ciddiye alarak yapamadığın vakit, filme yatırdığın paralar heba olur gider… Yahut para haricinde değerlendirirsek bile, yapmaya çalıştığın iş parodiye döner. Sakil durur, sırıtır, kaba bir ifadeyle belirtmek gerekirse eşek-kelebek kombinasyonuna girilir ki, ortaya çıkan ürünün kalitesine halel getirir… Bunlardan birisi de geçtiğimiz haftalarda gösterime giren ve halen izleyebileceğimiz Türk sineması örneği Ejder Kapanı!

TÜR FİLMİNDEN NE ANLIYORUZ?

Tür; polisiye gerilim! Daha da detaylandırılarak Türkiye’nin ilk seri katil filmi! Bu cümle aslında çok şeyi anlatıyor; yani öyle veya böyle bir süre daha bu ülkede neyin tam olarak yapılamayacağının göstergesidir bu cümle. Kabul etmemiz gerekir ki, sinemayı Avrupa ve Amerika’dan aldık ve kabul etmemiz gerekir ki Hindistan gibi halk kültürünün sinemaya olumlu yönde etki eden, kendi dilini, üslubunu oluşturan bir ülke olamadık. Son yıllarda bunun mücadelesi veriliyor o kadar…

Son dönem gösterime giren veya yakında girecek olan tür / janr filmlerine baktığımız zaman yönetmenler, senaristler ya birtakım şeyleri yanlış anlıyorlar ya da birini iyi yaparken diğerini yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar… Konuyla ilgili olarak Yahşi Batı’nın başarılı bir western/kovboy filmi olmasının yanında, çoğu esprinin Cem Yılmaz’dan beklenmeyecek basitlikte olması, yahut Kutsal Damacana isimli filmin ikinci filminde Kurt Adam klişesini fena halde seviyesizleştirerek İt Men’e devşirmek, gerek tür açısından, gerek Türkçe-İngilizce terkibin berbatlığı; Dabbe, Recep İvedik, Maskeli Beşler… gibi yapımlar da tür filmlerinden son yıllarda ne anladığımızın göstergesidir sanırım.

Tür filmlerinden polisiyeye geri dönecek olursak, şu bir gerçek ki, oturmuş bir polisiye edebiyat geleneği olmadan, bunun sinemada kendini göstermesi çok da kolay olmuyor. Sakın ola ki, Ahmet Ümit veya muadillerini örnek göstererek, “daha ne kadar polisiyemiz olsun,” demeyin. Sözünü ettiğim şey bir asırdan fazla bir zamana yayılan polisiye mirastır. Haliyle böyle bir mirasa sahip olmadığınız zaman, sinemada uygulamaya çalıştığın polisiye denemelerinde ya bir şeyler eksik kalır, ya hâlâ uyarlama örneği olarak kalır, ya da Türk izleyicisi için anlamsız olur…

UÇKUR MEVZU BAHİSSE GERİSİ TEFERRUATTIR!

Ejder Kapanı filmi 22 Ocak’ta gösterime girmeden, filmin başrol oyuncularının ateşli(!) sevişme sahnesiyle ve açık köprünün bir tarafından diğerine uçan otomobil sahnesinin çekimi ile ilgili  konular dolayısıyla fazlasıyla haber olmuştu. Sözkonusu sevişme sahnesinin hâlâ tartışılıyor olması, ülkece ne kadar yüksek libidoya sahip olduğumuzun göstergesidir aslında. Zira uçkur mevzu bahis olduğunda gerisi teferruattır bizim için. Hatta yüzyılın icatlarından Google’a daha Ejder Kapanı yazdığınız anda otomatik olarak, Ejder Kapanı Sevişme Sahnesi 19.800 sonuçla karşınıza dikiliveriyor.

Diğer haber olan sahnenin çekimi gerçekleşirken de, yapımcı firma kimi gazetecilere haber vermiş, çekim onların refakatinde gerçekleşmiş ve filmden aylar önce bu etkileyici(!) sahne ile ilgili satırlar yazılıp çizilmişti… Haliyle Türk sinemaseverler, “bizde de arabayı köprüden uçuran bir film geldi nihayet,” nidalarıyla filmi beklemeye başlamıştı. Ama heyhat, sonuç hezeyandan öteye bir şey değil! Futbol yorumcularından ödünç alınacak bir üslupla; düşünce güzel, ancak son vuruşlarda başarısız olunmuş!

Ejder Kapanı’nın kadrosunun oyunculuklarına, yeteneklerine diyeceğimiz bir şey yok, çünkü konumuz o değil. Sadece afişte görünen Ceyda Düvenci’nin toru topu 10 dakika görünüp, umumiyetle belden yukarısının otomobilin camından, yatakta, rakı masasında, ütü masasının yanında… tıpkı eski Türk filmlerindeki “figüran”lar gibi yanındaki eşyayla beraber gösterilmesi ve filmden sonra “niye var ki?” dedirtmesi manasız bir durum yaratırken; kimi konuk oyuncuların “şu arabayı bir itiver” nevinden ricayla, dakikalık rolleri filme çok da bir şey katmıyor.

(Örneklerle Ceyda Düvenci ve belden yukarısının mükemmel oyunculuğu)

Zira filmin yazılması, yönetilmesi konusunda biraz Uğur Yücel’in tatmin duygusu ağır basmış! Bu da diğer rollerin artık hatırlanmayacak kadar kısa ve filmin kaderini etkilemeyecek kadar önemsiz olmasına sebep olmuş. Ceyda Düvenci’nin büyük bir düğüme çözüm olmamasının yanında, Ozan Güven de ateş almaya gelip geçiyor, tıpkı adli tıp doktoru İlker Aksum’un da öyle kilit bir yerde yer almaması gibi. Bunların yanında, üstüne fazla çalışılıp, artık yamalı bohçaya benzemiş olan Çerkez Abbas karakteri, Amerikan sinemasından görüp beğendiğimiz “kırık” detektif rollerinin Türk sinemasında olmayacağının bir göstergesi oluyor. Öyle veya böyle filmdeki en gerçek karakter Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı Akrep Celal olmuş. Tabi cinayet yerlerinin harita üzerinde sırasıyla bir araya getirilmesinden ortaya çıkacak şekil, Akrep Celal’in değil, Çerkez Abbas’ın mükemmelliğini ortaya çıkarmak içindir.

BİLİN BAKALIM KATİL KİM?

Filmin konusunu bildiğimiz için bunu tekrar hatırlatmanın lüzumu yok. Sonunu da biliyoruz aslında, ama buna bir değinmek gerektiği kanaatindeyim. Bir örnekle konuya girmek gerek; bugün bir sihirbaz, illüzyonist şovuna gittiğimizde kafadaki silindir şapkadan, beyaz bir tavşan çıkacağını artık hepimiz biliyoruz, haliyle şapkanın artık bizim için hiçbir sürprizi yoktur. Ejder Kapanı filmindeki, sürpriz final / film boyunca katili A gibi gösterelim son dakikada B olduğunu başrol oyuncumuz anlasın, seyirci daha da geç anlasın, sürpriz olsun düşüncesi, sözünü ettiğim şapkadan çıkacak tavşandan ötesi değildir. Yani yıllarca katilin uşak olduğuna dair espriyi bile bıkmadan yapan bir halk için sürpriz katil, kesinlikle sürpriz olmayacaktır. Hasılı kelam belki kurguda birtakım düzenlemeler yapıp, katili halkın gerçek katil olarak ilk gösterilen şüpheli yapılsaydı belki Ejder Kapanı daha sağlam bir finale sahip olabilecekti. Demek istediğim, herkes zaten A’yı katil sanıp sonunda bir başkasının katil olarak açıklanmasını beklerken, A’nın filmin başında açıklanan sebepler haricinde katil olduğunun açıklanması daha etkileyici olabilirdi!

Filmde Uğur Yücel’in canlandırdığı “kırık”, en az katil kadar “sayko” cinayet masası departmanında görevli emniyet amiri tiplemesi; pelerin takan, arada sırada havada uçan süper kahramanlar ne kadar bu topraklara aitse o kadar buralı bir figür. Uğur Yücel’in kariyerine baktığımız zaman, elbette başarılı bir oyunculuk ve unutulmaz filmlerle dolu olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Ancak özellikle Muhsin Bey ve Eşkıya’daki performansı ayrı değerlendirilip bunu Şener Şen’e bağlayanlar da var elbette. Bu iki filmde Şener Şen ile aralarındaki âkil adam ve yanındaki genç birlikteliğinden dolayı, kimi zaman o görüntünün dışına çıkmak için, kimi zaman da o görüntüdeki âkil adamın kendisi olması için bu rolü tamamen ayrı bir yere koymuş belki de. Bugün Without a Trace’ten tutun da, Cehennem Silahı serisine, Zor Ölüm’den House’ın çılgın doktoruna kadar binlerce kere karşılaştığımız çılgın, sorunlu yaşantısı olan, delilik ibareleri gösteren davranışlarının yanında, geçmişinde birtakım mutsuzluklar ve kaybetmişlikler barındıran tiplemenin yeni bir versiyonunu veriyordu Uğur Yücel. Zaten tüm bu Amerikalı örnekler ve fazlasıyla çalışılmış pozisyonlar, sözkonusu karakterin yapaylığına zemin hazırlıyor.

BİR PROTOTİP OLARAK ÇERKEZ ABBAS

Çerkez Abbas’ı genel hatlarıyla şöyle bir sayacak olursak; nedense bir pavyon kadınıyla birlikte olup evlenme planları yapan, nedense otel köşelerinde ilerleyen bir ömür sahibi, hiç evlenmemiş ve evlenmek için emekliliğini bekleyen, ancak adeta daha önce evlenmiş gibi, nedense “cinayet masasının yuvası kanlıdır, tam sevişirken yataktan kalkıp kanlı cesetleri incelemeye başlarsın,” tarzında hayat dersi veren, kendisini gördüğümüz ilk sahnede yaşına, kilosuna, boyuna bakmadan olağanüstü dövüş teknikleriyle 3 tane genci dövüp kimi darbelerinde metrelerce uzağa fırlatan, devlet bakanı tarafından bile tanınan ülkenin en meşhur cinayet masası amiridir.

Önsezileri olağanüstü, zekası keskin, edebiyattan anlayan: Emniyet müdürlüğünün terasında gözleri kapalı olarak İstanbul’u dinlemeye giden, mesai arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda adeta belagat ustası gibi şiirsel alıntılarla katilin kimliğini tarif eden, sanatçı yaradılışlı(!) Akrep’in evindeki tablolara bakıp (aslında sanat eleştirisi yapmak gerekirse, polisiye kayıtlardaki robot resimlerin kötü kopyasının ötesine geçemeyecek tablolara bakıp), “yahu bunlar birer Nuri İyem,” cümlesiyle muhtemelen izleyicilerin bile birçoğunun detaylı bilmediği bir ismi anıp sanattan da anladığının mesajını vermesi, yine Amerikan sinemasındaki entelektüel birikimli detektif görüntüsü vermekten öteye geçemediği gibi, ben Türk polis teşkilatında böyle bir personelin varlığından açıkçası şüpheliyim. Belki bilmediğimiz yerlerde, üst makamlarda böyle ilginç insanlar olabilir diyelim, ama bu kadar prototipi ne yazık ki yama olmaktan öteye geçemiyor. Keşke Nuri İyem’in eserlerini iyi bilen bir cinayet masası komiseri hayalinin gerçekleşmiş olduğu bir ülke olsaydık, ama ne yazık ki film fantezilerinden öteye geçemeyecek bir durum, en azından bir süre daha…

Ejder Kapanı’nın çılgın sahnelerinden olan takip sahneleri de takip sahnelerinden ne anlaşıldığını tekrar sorduran bölümlerden birisi. Bu sahnelerin birisinde Uğur Yücel kalp krizi geçirir, sonra kendisini hastane yatağında serumlara bağlı görürüz. Akabinde serumunu kopararak daha hızlı bir takip sahnesine geçiş yapar Uğur Yücel. Bir süre sonra arabayla ve ters yoldan son sürat ve kaza yapıp, yaptırarak! Daha yeni kriz geçirmiş bir insanın hiçbir strese girmeden soğuk kanlılıkla bunları yapması takdirle değil hayretle karşılanıyor. Gelelim takip sahnelerinde asıl yanlış anlaşılan meseleye; bu sahnelerde kameranın hızla sağa-sola sallanarak, yahut Dönüş Yok’tan da hatırlayacağımız üzere, hızlı daireler çizerek kullanılması, aslında polisin katili değil, bizim filmi takip etmemizde yaşadığımız zorluğu anlatıyor. Zira takip sahnesinde biz aracın nasıl takip edildiğini görebileceğiz ki, aksiyona şahit olalım. Yok bir türlü sabitlenmeyen görüntüye bakarak, izleyici arabayı takip etmeye çalışırsa o takibi biz yapmış oluruz, ki bu da izleyiciyi yormaktan öteye bir şeye yaramaz.

Türkiye’nin ilk seri katil filmi, etiketiyle anılan Ejder Kapanı’na dair söylenecek söz; ilkler ne yazık ki en iyi olmayabiliyorlar olacaktır. Yani seri katil filmi yapacaksın, polisiye olacak (doğal olarak), çılgın - dahi, uyumsuz - mükemmel, sorunlu - işini iyi yapan, mesleğinde başarılı - mesleğini sevmeyen ikilemlerinde bir karakter yaratacaksın, sürpriz final olacak, seks kullanacaksın, kan göstereceksin, karanlık, trafikte takip, yağmur kullanacaksın, gerekirse arabayı açılan köprünün üstünde uçuracaksın, adaleti kendi kendine sağlayan insanların haklılığını anlatmaya çalışacaksın ve hepsi birbirine tam oturacak… Zordur bunları yapmak, kabul edelim. Ama bunların zor olduğunu görmek kolaydır, Uğur Yücel’in göremediği bu olsa gerek. Filmde Uğur Yücel’in Berrak Tüzünataç’a söylediği bir cümleyi hatırlayacak olursak; “Çorba yapmayı bilir misin kızım? Bana bir kelle paça yap,” belki de filmi en iyi anlatan cümle bu olacaktır. Zira tüm saydıklarımıza, Kuzuların Sessizliği ve Seven (7), filminden etkilenerek yapılan sahneler de eklenince tadı bozulmuş bir çorbaya dönmüş film.

Ayrıca, Türkiye’de şu tarihe kadar gerçek anlamda bir seri katil örneği görülmediği gibi, görülebilmesi için de epey bir zamana ihtiyacımız var. Kabul etmemiz gerekir ki, seri katil romanlarında karşılaştığımız seri katiller bile, Amerikalı-Avrupalı meslektaşları (!) gibi değiller. Haliyle bizde böyle bir seri katil meselesi olduğu zaman, tecavüzcü bile olsa kurbanları, halk hiçbir zaman; “helal olsun adama,” refleksini gösterebilecek kadar açıksözlü değildir. 1976-77 yıllarında New York’ta onlarca insanı öldüren David Berkowitz, yahut Son of Sam isimli seri katil için Talking Heads Phsyco Killer şarkısını yazmıştı. Bunun sebebi de halkın onu destekleyenler ve desteklemeyenler olarak ikiye bölünmesiydi. Filmde de seri katili destekleyen vatandaş görüntüleri hayli yapay kalıyordu ne yazık ki. Çünkü bizim halkımız tecavüzcüyü seriye bağlayıp öldürmez, haberlerden de aşina olduğumuz üzere tatbikat sırasında ‘bir anda polisin elinden alarak’ linç eder! Zaten cezaevinde de oto-adalet sistemine uygun olarak diğer mahkumlar tarafından şişlenerek gereği yapılır… Örnek vermek gerekirse Münevver Karabulut Cinayeti’nde de kimse devlet bulamıyor diye isyanını dile getirmemiş (babası hariç), halk tarafından Başbakan’ın yersiz açıklamasına tepki için birkaç kişilik bir basın toplantısı düzenlenmişti o kadar!

HEMŞERİM MEMLEKET NERE? yahut SİZE BABA DİYEBİLİR MİYİM SENDROMU

(emniyet teşkilatı akıcı Türkçe örneğini verdikleri sahnede bir aradalar)

Son olarak film karakterlerinin kullandığı yöresel ağızlı Türkçe dolayısıyla filmden hemşehrim seslenmeleriyle çıkan izleyiciler, son sahnede ölmüş bir bedenin üzerinde dolaşan onlarca laser pointer’ın ne işe yaradığını hâlâ anlayabilmiş değil kanaatindeyim… Ejder Kapanı, Türkiye’nin ilk seri katil filmi olmaya soyunmuş, ama kimi karakterlerin, sahnelerin, diyalogların yapaylığı yüzünden çorba olmanın ötesine geçememiş bir film. Hatta 2010’da bir filmde yetim karakterin filmdeki baba figürüne denk düşen karaktere “size baba diyebilir miyim,” nevinden hitabı trajik ve sinemaseverler için travmatik bir cümledir kanaatindeyim. Ayrıca o çok sözü edilen sevişme sahnesini haber yapıp duran magazin medyamıza buradan selam etmek de boynumuzun borcu. Zira bu sahne için bu kadar gaza gelen bir medya, cinsellik bağlamında birtakım gerçeklerin farkında değil demektir!

Notes

  1. oynakbeyi posted this