Romanımda baskıcı rejimlerle hesaplaşma var

Türk edebiyatının tartışmasız en çok sözü edilen isimlerindendir Nâzım Hikmet. Yazdığı şiirler, verdiği eserler, hapishane yılları, Moskova yılları, memleket hasreti, aşkları… Adeta bir roman kahramanı gibidir Nâzım Hikmet. Şair hakkında daha önce iki incelemeye imza atmış olan yazar Nedim Gürsel, bu kez onu bir romanında ele alıyor. Şubat ayında okurlarla buluşan “Şeytan, Melek ve Komünist” isimli romanında şairin Rusya yıllarını, siyasi faaliyetlerini bir muhbirin kaleminden aktarıyor. Alıştığımız tarihi romanlarına bu kez siyasi içerikli romanla devam eden Gürsel’le kitabıyla ilgili konuştuk.

—OYNAKBEYi—

  • Daha önce hakkında incelemeler yayınladığınız Nâzım Hikmet’in hayatından bir dönemin anlatıldığı Şeytan, Melek ve Komünist’in yazılma sürecini anlaır mısınız? 

-2004-2005 yılları arasında D.A.A.D.’nin davetlisi olarak bir yıl Berlin’de kalmıştım. Bu romanı yazma fikri o dönemden kalma, ama ilk bölümünü yazdıktan sonra devam edemedim. Yürümeyen, yeterince olgunlaşmamış bir tasarı olarak kaldı, sonunu getiremedim. Derken başka işler, yolculuklar girdi araya. Demek ki bazı romanlar bazı zamanları, bazı yaşları bekliyor. “Şeytan, Melek ve Komünist”in ilk bölümlerini gecen yıl, yine Berlin’de, Wannsee gölünün kıyısındaki Yazarlar Evi’nde yazdım, Paris ve İstanbul’da tamamladım.

Bu arada şunu da belirtmek isterim. Nâzım Hikmet üzerine, daha doğrusu şiirsel yapıtı üzerine kapsamlı bir kitap yazdığım doğru, ama biyografisini yazmadım. “Şeytan, Melek ve Komünist” de  şairin biyografisi değil, Nâzım Hikmet’i anlatının odak noktasına yerleştiren bir roman. Ama başka kahramanlar, onların da başından geçen serüvenler var. Ve yirminci yüzyılın neredeyse tüm büyük olaylarına, yıkımlarına tanıklık etmiş Berlin var.

  • İlk günden beri aklınızda var mıydı?

-Berlin Duvarı’nın çöküşüyle başlayan yeni süreç çıkış noktalarımdan biri oldu. Geriye doğru gittikçe kahramanlar, özellikle karmaşık ve neredeyse tümüyle olumsuz bir kahraman olarak nitelendirebileceğimiz Ali Albayrak tipi ortaya çıktı. Asker kökenli, eşcinsel ve komünist, aynı zamanda muhbir. Ama son derece duyarlı, Kuleli Askeri Lisesi’nde arkadaşlarına şehit oğlu olduğunu söyleyen bir piç. Gerçek babası İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri’nin donanmasında görevli bir Fransız subayı. Büyük bir yalan var varoluşunun temelinde, ondan gizlenen bir durum. Komünist Partisi’ne, romandaki deyimle “Lenin’in enikleri”ne yönelmesi de bu nedenle oluyor. Yani bir aile arayışı içinde. Daha fazlasını söylemeyeyim, okur keşfetsin.

  • Romandaki anlatıcı, Nedim Gürsel’i andırıyor sanki. Gerçekten de böyle bir bilgi, belge transferi oldu mu Nâzım Hikmet’le ilgili?

-Romandaki biyografi yazarı, aynı zamanda anlatıyı toparlayan, ona tutarlı bir yapı kazandırma çabasındaki bir kahraman. Benimle ortak özellikleri olabilir, ama burada bir “autofiction” sözkonusu degil. Biyografi yazarı aracılığıyla Nâzım’ın serüveni bir anlam kazanıyor. Hattâ, bir bakıma, yirminci yüzyılla bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Nâzım hakkındaki birikimimi kullandım elbette, ama her şeyden önce bir roman yazmaya özen gösterdim. Bilgi transferi olduysa, bu, “Şeytan, Melek ve Komünist”in aynı zamanda roman ve gerçeklik üzerine bir söylem geliştirmesindendir.

Nâzım’la ilgili yanlış bulanın alnını karışlamaya hazırım

  • Romanda okur nasıl bir Nâzım Hikmet bulacak?

-Çok yerinde bir soru. Nâzım Hikmet tüm yönleriyle bu romanda yer alıyor. Okur hem şair Nâzım Hikmet’i, hem komünist militanı, hem romantik bir şıpsevdiyi, hem de insan Nâzım’ı bu romanda bulacak. Ve kimi zaman ağlayacak kimi zaman gülecek. Hem de çok. Bazıları Nâzım’a haksızlık ettiğimi, bindiğim dalı kestiğimi öne süreceklerdir. Onlara öncelikle şunu söylemek isterim. Bu romanda Nâzım üzerine yazılmıs tek yanlış bulanların anlını karışlamaya hazırım.

  • Nâzım’ın Komünist Parti faaliyetlerini ve bilhassa Rusya yıllarını bir ihbarcının dilinden anlatıyorsunuz, bunların ne kadarı kurmaca?

-Nâzım hakkında Stasi’ye Ali Albayrak tarafından yazılan raporlarda şairin hem siyasi etkinliği, hem yolculukları, aşkları, hem de sürgün yılları sözkonusu. Ama bunları yazan roman kahramanının ona olumsuz bakışı da sözkonusu. Bir ihbarcıdan, ihbar ettiği adamı övmesini bekleyemezsiniz.

Kurmaca konusuna gerince. Romandaki ihbar raporları bölümünde yazılanların hepsi gerçek. Araştırmalar yaptım, uzmanlarla konuştum. Ama, bu gerçekleri, bir roman kahramanı olan Ali Albayrak’ın bakış açısıyla ve ona atfettiğim üslûpla yansıttım. Ayrıca Ali Albayrak’ın da hikâyesi var romanda. Trajik bir hikâye. Onun da siyasi etkinlikleri, hapishane ve sürgünlük deneyimi anlatılıyor. Ve mutsuz çocukluğuyla Kuleli ve Harbiye yılları, Nâzım Hikmet’le ilişkisi… Bu anlatı geriye doğru, çagrısımlarla veriliyor. Ali Albayrak bir çöküşü simgeliyor aslında. “Eski tüfek”, şehvet ve içki düşkünü. Toplumun yasaklayıp dışladıgı hazlara da düşkün. Oysa Nâzım gerçek bir sahsiyet. Onun hikâyesine kendimden fazla bir şey katmadım, bildiklerimi bir roman malzemesi olarak, ama gerçek siyasi olaylara atıfla yazmayı denedim.

  • Romanda “köpek”in ve şeytanın farklı göndermeleri var. Anlatıcı-yazarın birtakım köpek hatırlatmaları var… Romandaki “köpek”in bir önemi var, anlatır mısınız?

-Var, doğru. Nâzım’ın hayatında köpeklerin önemini vurgulamak istedim. Hem gerçek hem simgesel anlamda. “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı otobiyografik romanında aslında şairin kendisi olan Ahmet, bir köpek tarafından ısırılınca, gizlilik koşullarında hastaneye de gidemediğinden, kuduz olacağı korkusuyla yaşar. Nâzım’ın babası Hikmet Bey de, kendisine kuduz aşısıyla tetanoz aşısı aynı anda yapıldığı için ölmüştür. Nâzım’ın Peredelkino’daki daçasında beslediği köpeğin adı Şeytan, öldüğünde onun için bir mersiye yazdığını biliyoruz, v.s… Diyeceğim “köpek” unsuru, romanı baştan sona kateden bir simge. Berlin’deki başka köpeklerle de bütünleşiyor. Bismarck’ın köpeğiyle örneğin ya da Duvar’ı bekleyen köpeklerle. Ve biyografi yazarının kaldığı otelin bahçesindeki köpek heykelleriyle. Ve aramızda insan suretinde dolaşan başka köpeklerle.

  • Kimi zaman Nâzım Hikmet’in siyasi kimliği şair kimliğinin önüne geçer. Siz nasıl değerlendiriyorsnuz?

- Nâzım Hikmet’in siyasi etkinliğini yapıtından ayıramayız. Kendisi de bir şiirinde, biliyorsunuz, “tepeden tırnağa kavga” olduğunu söyler. Bugün siyasi propaganda niteleğindeki şiirlerinden çok Anadolu insanını, aşkı ve hasreti öne çıkaran şiirleriyle yaşıyor Nâzım. Aynı zamanda büyük bir yenilikçi. Romanda, annesi Celile hanıma âşık olan Yahya Kemal’in kafasını kıramadığı için onun temsil ettiği aruz vezninin kalıplarını kırdığını söylüyorum.

Bu romandan sonra da kıyamet koparanlar olacaktır

  • Başta Berlin ve Stasi aracılığıyla ve devamında Rusya ve Stalin aracılığıyla Komünist rejimin birtakım sakat organlarını da eleştiriyorsunuz.

-Evet, hem de kıyasıya. Demokratik Alman Cumhuriyeti gelmiş geçmiş en güçlü polis devletine dönüştü, Stalin yalnızca demokrasiyi değil eski ve gerçek komünistleri de katletti. Nâzım’ın Stalin’in öldüğü gün yazdığı ve onu öven şiirini yayımladığımda kızılca kıyamet kopmuştu. Bu roman yayımlandığında da kıyamet koparanlar olacaktır. Ama, komünizmin acımasız eleştirisi, komünistleri de içermiyor her zaman. Stalinizmi eleştirmeden yirminci yüzyıl ile hesaplaşamazsınız. Nazizmi de eleştirmeden, insanlığın başına bela olmuş tüm totaliter rejimleri, bu arada bizim cuntacıları da eleştirmeden geçen yüzyılla hesaplaşamazsınız. Romanda bu hesaplaşma, dolayasıyla tüm totalitarizmlerin eleştirisi var. Wannsee Konferansı’nın ayrıntıları olduğu gibi intihar etmeden önce sevgilisini öldüren şair Kleist’ın karanlık dünyası da var. Caniler ve cinayetler zamanını anlatan bir roman sözkonusu.

  • Ali Albayrak’ın hislerinin temelinde inandığı Komünizmin tamamen yıkılmış olması diyebilir miyiz?

-Ali Albayrak’ın bir çöküs sürecinde eski değerlerle çarpıştığını, daha doğrusu onun ve Nâzım’ın inandıkları ülkü yıkılınca “cynique” bir duruşu benimsediğini söyleyebiliriz. Romanda yer yer kullandığım kara mizah bazı “eski tüfekler”i öfkelendirebilir. Aynı mizah unsurlarını ordu için de kullandım. Hele milliyetçi ideoloji için daha da fazla kullandım. Bir de eşcinsellik konusu var. İstedim ki Ali Albayrak  “tepeden tırnağa” bir olumsuz kahraman olsun. Bu, Stalinizmin dayattığı “olumlu kahraman”a bir tepki elbette. Ama, sanıyorum, okur Ali Albayrak’ı yine de sevecek, kimi zaman bağrına basmak isteyecektir. Ben de, bu kahramanımı bağışlamak ve onu bağrıma basmak istiyorum. Yetim büyüdüğü, çok acı çektiği ve en yakınlarına ihanet etmiş de olsa, Boğaz’ın ve İstanbul’un güzelliklerini, Berlin’in uzun süren kışlarını bizlere aktardığı, geçmişin olağanüstü olaylarını bugüne taşıdığı için.

  • “Şeytan, Melek ve Komünist” siyasi içerikli bir roman. Bugüne dek yazdığınız “Boğazkesen”, “Resimli Dünya”, hattâ bir anlamda “Allah’ın Kızları”ndan farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?

-Sözünü ettiğiniz romanlarımdaki tarihsel boyut bu romanımda da var aslında. Ama bu kez yakın geçmişi ele aldım. Yirminci yüzyıl Ekim devrimiyle, yani komünizme girişle başladı, Berlin Duvarı’nın çökmesiyle, yani komünizmden çıkışla sona erdi diyebiliriz. “Şeytan, Melek ve Komünist” işte bu süreci ele alan ve komünizmi anlatan bir roman. Bir çöküşün romanı. Aynı zamanda Berlin’in ve tutkulu bir askın, askların da romanı.

  • “ÇOK EŞLİLİK KONUSUNDA NÂZIM’I ÖRNEK ALDIM “

-Romanda Nâzım Hikmet’in kadınlarına, özellikle de son aşkı Vera’ya önemli bir yer verdim. Çok eşlilik konusunda Nâzım’ı örnek almadım desem yalan olur, ama burada sözkonusu roman, benim özel hayatım değil. İpek yırtıcı bir kişilik. Biyografi yazarının büyük aşkı. Siyasal anlamda şiddeti anlatan bir romanda aşk da şiddet ilişkisi olarak yaşanmalı. Kleist örneğinde olduğu gibi. Bu görüşten yola çıkarak kurguladım İpek’i, hayatımda tanıdığım bir kadını örnek aldım belki, ama onun biyografi yazarıyla olan tutkulu ilişkisini yazarken Nâzım Hikmet’in bir şiirinde söylediği gibi “geri dönmesi mümkün olmayan” şeyleri inadına anımsamaktan özellikle kaçındım. İpek, aynı zamanda, Berlin’in fuhuş ortamını, Alman ekspresyonistlerinin tablolarından tanıdığımız sefahat ortamını simgeliyor. O da, Ali Albayrak gibi, düşkün bir roman kahramanı. Ama yalnızca bir roman kahramanı değil, gerçek hayatta tanıdığım bir kadın. Hâlâ yaşıyor. Ben de, çok şükür, hâlâ yaşıyorum. Oysa Kleist önce sevgilisinin kalbine sıkmıştı kurşunu, sonra kendisine.

Notes

  1. oynakbeyi posted this