BİRTAKIM ‘TEKNİK’ AKSAKLIKLAR

Şu teknoloji garip mefhum. Ayak uydursan bir dert, uydurmasan bir dert. Teknoloji, TDK sözlüğünün bize verdiği tanıma göre; “bir sanayi dalıyla ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi,” imiş. Kafa karıştırıcı bu tanımdan, sanayi bölümünü çıkarın araç, gerek ve aletleri kapsayan bilgi bölümü en çok canımızı sıkan, yıllardır ülkemizde zorluklar çıkaran hususlardan birisidir. Sanayi bölümünü çıkarmamızın sebebi, elbette ki Sanayi Devrimi ve getirdikleriyle ilgili olacaktır. Zira burada yeniden tarih anlatmaya, Sanayi Devrimi sonrası dünyada ortaya çıkan ideolojik ve siyasi fikirlere girmeye gerek yok. Çünkü ülkece bu konulardan çok anlamadığımız aşikâr! Neyse sözkonusu sanayi devriminin ilk yıllarında Ziya Paşa durum karşısındaki hislerini;

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm.

sözleriyle özetlemişti. Zira Kafirler diyarı teknoloji denilen malzemeyi öyle bir geliştirmiş, bu gelişmiş teknolojiyi de öyle bir kullanmış, hayatına öyle bir adapte etmişti ki gören hayran kalıyor, görmeyenlere bend bend şiirlerle aktarıyordu. Ziya Paşa teknoloji konusunda hedefi göstermişti bize BATI! Oysa ki, Batı’da teknolojinin gelişmesine önayak olan barut, matbaa, pusula… birçok unsur Çinlilerden Türkler aracılığıyla geçmiş, fakat Türkler naklederken paketin içindekini kurcalamayan, görevine sadık bir kurye gibi davranmıştı. Akabinde Gazi Mustafa Kemal, muasır medeniyetler seviyesi olarak çıtayı yükseltmiş ve hedefi o dönemin Batı medeniyeti olarak göstermişti. Şimdinin muasır medeniyeti Doğu’da ise onu da alabiliriz tabi ki, ama 2007’deki Türkiye İran mı oluyor söylemleri değil kast ettiğim, Malezya hiç değil! Konuyu dağıtmamakta fayda var, ki bu kadar dağılgan olması bile teknolojinin ne kadar önemli ve misak-ı milli sınırları içinde ne kadar yanlışlara meyyal bir mefhum olduğunun göstergesidir. Yanlışlara meyyal olmaya en güzel örnek, silikon vadisi’ni “memelerle dolu bir coğrafi şekil” olduğuna inanan bir neslin varlığı gösterilebilir.

TÜRKİYE’DE TEKNOLOJİ ALGISI

Aslında zararlı veya yararlı demek yanlış ve yargısız infaz olacaktır. Ama en başta kabul etmemiz gerekir ki, bizler MacGyver gibi olaya hakim değiliz. Hâlâ burnumuzdaki tataktan C4 patlayıcı yapabilmek için uğraşsak da, masa altına yapıştırılan veya rastgele fırlatılan mermilerden öteye geçemedik henüz. Teknoloji hayatımızı nasıl etkiledi, biraz buna bakıp sonra yorumu yapmak gerek. Misal tek kanallı yıllara denk gelen dönemlerde ülkedeki televizyonların büyük kısmı siyah beyazdı. Bugünkü Beşiktaş taraftarının yaş ortalamasının 30’un üstünde çıkmasının sebeplerinden birisi bu olabilir meselâ. Bizler ise yine son derece “teknolojik” bir ürünle bu konuyu halletmiş bir milletiz. Örneğin ekranın önüne getirilen mavi pleksiglas ekran, onu renkli televizyon yapmayı becermiştir. Ki bu satırların yazarı, bizzat “turuncu” olanını bile görmüştür. Muasır medeniyet, renkli televizyonu kullandığını beyan ettikten onlarca yıl sonra, sırasıyla her evde kendine yer bulmuş, hattâ kimi evlerde birden fazla odaya hükmetmiştir ülkemizde. Dahası annelerimizin büyük kısmının çeyizinde el emeği olarak yer sahibi olan, büyük kısmının ise ya sonradan yaptığı ya da satın aldığı danteller, oyalar çapraz bir şekilde televizyonun ortasına konup, ekranı ortalayacak bir eşkenar üçgen şekliyle, ufak bir görüntü kaybına yol açardı. Üstündeki küçük vazo veya resim çerçevesinin konacak başka yeri olmaması ise teknolojiyle aramızdaki derin uçurumun göstergesidir!

Seni hâlâ çok seviyorum, ama bunu MP3’e aktaramıyorum ki!

Teknoloji ilk önce aşka ve ilişkilere zarar verdi. Aslına bakacak olursak ilk önce ona verdiği gibi en çok zararı da ona verdi. Dolayısıyla âşıkları, sevenlere, sevilenlere oyununu oynadı! Sanayi devrimi bu kez teknolojik oyuncaklarıyla sevenlerin kilim tezgahlarını, emeklerini hiçe sayıyordu… Nasıl mı? “Gelin itiraf edelim,” hepimiz 60’lık 90’lık boş kasetlere radyodan veya elimizdeki albümlerden tek tek şarkılar çekerek sevgilimize hediye ettik. En azından, albüm stüdyo aşamasındayken ayırılık yaşayanları hariç tutarsak, bunu yapanlar hiç de az değildir. 90 dakikalık “boş kaset”e dönemin en beğenilen şarkıları, ilişkinin çeşitli dönemlerinden dinlenen “bizim şarkımız” etiketini taşıyan şarkılar ve tabi ki ustalara saygı kuşağı dolayısıyla ilave edilen, unutulmazlardan oluşan “çekme kaset”in sonunda mutlaka bir 6-7 saniyelik boşluk kalırdı. Zira radyodan yapılan çekimlerde, çalan parçanın son saniyelerine dj’in “evet”le başlayan cümlesi (soruyu kim soruyorsa artık) veya radyo istasyonunun frekansıyla birlikte isim anonsu girdiği için türlü emeklerle temizlenen çapaklar, çekme kasetin sonunda ister istemez o boşluğu yaratırlar. Ama heyhaat, o boşluk lafı gediğine oturtmak için zamanını kollayan “sadık aşık” için bulunmaz fırsattır. Son vurucu şarkıdan sonra, evvelâ 2 saniyelik boşluk, hemen ardına -ergenlikte ne kadar olursa o kadar- hırıltılı veya buğulu bir sesle, “seni seviyorum aşkım” cümlesi kaydedilir. Adeta sevgiliniz 90 dakikalık kaseti sırf o cümle için dinlemiştir. İşin güzel tarafı gerçekten dinleyecektir de. Ancak 90’lı yıllarla ve CD teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte kasetler ve kasetçalarlar tozlu raflara kalkmış, sevgililer birbirlerine CD hazırlayamadıkları gibi hazırladıklarına da sevgi mesajını kendi sesinden kaydedememiştir! Sonradan türeyen ve bugün müzikçilerin de sıkıntı duyduğu(!) MP3 illetinden ve türevlerinden bahsetmeyeceğim bile! Şimdi itiraf edelim tekrar, hangimiz MP3 klasörünü share ederken, sevdiceğinize “seni seviyorum” mesajını kendi sesinizden iletebildiniz?

Bir elin dergide, bir elin şeyinde, gözün kapıda: Yaşasın macera!

Mevzu teknoloji olunca ve televizyon döneminden dem vurmuşken, videoyu da anmamak olmaz. Daha önceki bir yazıda porno derginin yerini kaset, onun yerini VCD, onun yerini de Youtube’un aldığını söylemiştik. Burada anılması gereken, o dergiyi alırken yaşanan heyecanın ve gerilimin, saklarken daha da artmasıdır.

Video kaset kiralarken 5 kişi videocuda kimin isteyeceğini belirlemek için kısa çöp çekerken, adeta aralarından birini ölüme gönderiyor gibidir… İşte Youporn en başta bu macera duygusunu öldürdü! Hal böyle olunca, artık dergi elinde basılmak, ekranda porno açıkken basılmaktan daha zor olduğu kadar olay anının vurucu etkisi hafızalardan gidecek gibi değildir. Zira elinizdeki dergiyi kaldırmak Alt + F4’e basmaktan çok daha zor olacaktır. İşte teknoloji, bu utanma duygusunu da kaldırdı ortadan (tamam biraz ihtiyar amcalar gibi konuştum, ama o yaşanan paniği bilenler anlar…)

“May the PHONE be with you!” ya da “Birgün herkes JOIN US!”

Televizyonun renklendiği, kanalların çoğaldığı, kasetin yerini CD’nin hattâ MP3’ün aldığı 90’lı yıllar, bir o kadar da hayatın bireyselleştiği ve herkese bir GSM operatörü kadar uzak olduğumuz bir dönemin sayısal değeri oldu aslında. Öyle ki henüz G sayımız 1 iken ve bunun da kadınların neresinde olduğunu bulmaya çalışırken, cep telefonu Türk milletinin teknolojiyle olan uyumunda yüzakı gibi karşımıza çıkacaktır. İşin menbaı muasır medeniyetlerden daha büyük bir tutkuyla sarıldığımız cep telefonları muhtemelen ABD veya İngiltere’den önce bizde gerçekten küçük boyutlara ulaşmış ve her yeni modelin ilk satıldığı ülke olmuşuzdur. Demek istediğim, GSM hattının bağlı bulunduğu kartın bütün halinde telefona yerleştirildiği telefonlar Avrupa’da yaşayan akrabalar tarafından hediye edildiğıi zaman, “Oha, ankesör mü bu?” tepkisinin yer aldığı hatıralar sizin de çevrenizde vardır!

Sözkonusu telefon sayesinde daha ilk önce kimin kapatması gerektiği gibi bir adab-ı muaşereti öğrenemeyen, el kol hareketleriyle kendini ifade ederek karşısındakine sadece tahmin şansı bırakan biz Türkler, cep telefonundan önceki ilk teknolojik tuzağa 900’lü hatlara, kolaylıkla ve seve seve teslim oluyorduk! Öyle ki o hatlar dolayısıyla yıkılan yuvalardan Sıcağı Sıcağına isimli bir program ve bugün hâlâ eğitim sektöründe bulunan özel bir üniversite kurulmuştur! Cep telefonları işte böyle bir travmanın üzerine gelmiş ve fakat bütün o kötü maziyi bir hamlede unutturuvermiştir. Yeni modellerin sadık takipçisi Türk halkı, Amerikalı bir telefon şirketini dolandıran bir işadamının, sırf bundan dolayı genel seçimlerde barajı geçmesine ramak kalacak kadar oy almasını sağlamıştır.

Misak-ı milli sınırlarındaki vatandaşlar, artık telefon görüşmeleri haricinde, fotoğrafını buradan çeken, randevularını buradan yapan, alarmını buradan kuran, yılan oyununda rekordan rekora koşan, hattâ sevgilisine şantajını bile telefonuyla yapan bir millet haline gelmiştir. Sevişme görüntülerini kaydedip yine internete veren eski sevgili haberleri, ünlü spikerlerin, mankenlerin edep yerlerini görmemize önayak olmuştur bu memlekette! Oysa genel kullanıma bakıldığında ise cep telefonlarının büyük oranda saati kontrol etme maksatlı kullanıldığı da bir gerçektir. Her ne kadar saati kontrol etmek için kullanılsa da, nice ayrılıklara yahut kavgalara da yine cep telefonları sebep olmaktadır. Sevdiceğinizin bir anlık güvensizliği veya şüphesi dolayısıyla kontrol ettiği mesajlar silsilesinde yer alan “görüşürüz balım” tümcesi o menfur icattan silinmediği için hayatınızın kararmasına sebep olabilir!

Cep telefonuna olan ilgimiz o kadar uzun sürdü ki hâlâ devam ediyor. Hattâ i-Phone’u ABD ile -kaçak da olsa- ilk kullanan ülke Türkiye deseler şaşıracak kaç kişi çıkar acaba? Geçtiğimiz günlerde gazetelerde çıkan haberlerde de yer aldığına göre; Türkiyeli telefon kullanıcıları 2,5 yılda bir telefon alıyormuş. Şimdi elinizdeki telefona bakıp 5 yıldır ben bunu kullanıyorum demeyin, zira siz 5 yıldır o cihazı kullanırken, birileri 6 ayda bir telefonunu değiştiriyor! Hasılı kelam garanti süresinin dolmasıyla telefonun kullanılamaz olduğuna inananların varlığı, ülkede teknolojiden ne kadar anladığımızın önemli bir göstergesidir kanaatimce. Oysa yılan oyunundaki rekortmenlerimiz, ismini altın harflerle teknoloji tarihine yazdırmışlardır bile!

GOOGLE’DA ARAMA YAPTIM HAYATIM DEĞİŞTİ!

Oyun deyip de geçmemek lazım! Hayat bir oyunsa, oyun oynamak o hayatın en ciddi bölümü olsa gerek memleketimizde! Teknolojinin ülkemizde yaygın hale gelmesi için öncelikli gereklilik ucuzluktur şüphesiz. Dolayısıyla Nintendo’nun ne olduğunu bilemeden, Tetris’i Game Boy diye satan ve satın alan insanlar vardı ülkemizde. Öyle ki bizler daha Tetris oyunun esprisini anlayamadan, bir anda 1000, hatta binlerce oyunlu Tetrisler çıkmış, çevirmeli telefonla Hugo’ya katılanlar ve Tolga Abi’sinin “amına koyan” gençler, artık yaşını almış kendilerini önce atari salonlarına ve Arena / Uğur Dündar etkisinin geçmesiyle birlikte de internet cafelere atmışlardır. Onlarca diskete aktarılarak evde oynanan oyunları hatırlayanlar bugün “orta yaşlı” olarak adlandırırken, internet cafeyi tüfekle adam öldürme arenasına çevirenler hâlâ gözlerindeki rahatsızlıklardan dem vururlar. Sözünü ettiğimiz dostlarımız; internet cafenin kurulma amacını ve teknolojinin gelişme noktasını tam olarak algılayamamış insanlarken, biraz algılayanlar ise kendini sanal ortamlardaki sosyalleşme mecralarında heba etmişlerdi. Binlerce chat odasında, köşe kapmaca oynayan nice vatan evladı Türkçesini unutup, sesli harfler olmadan konuşmayı öğrenebilmek zorunda kalmıştır.

Henüz su üzerinde sörf yapabilmenin nasıl olduğunu bilmeyen vatan evlatlarının nicesi, internette sörf eylemeye çabalamış, Yahoo’yu kendinden birkaç yaş büyük “üç beş güre”nin kurduğuna hayretle bakıp, yine aynı yaşlarda bir başka “güre” ekibinin Google’ı kurmasını ise kıskançlıkla karşılamıştır. Google’da Google’ı aratınca internet çöküyor, dedikodusu bütün dünyada vardı bir dönem. Ama sırf bütün internet çöksün diye, Google’da Google’ı aratanlar sadece bizim ülkemizdedir, bu da bir gerçek.

Chat odaları, Google’ı aratıp interneti patlatma planları derken, her konuda “pratik zeka”sını gösteren milletimiz, internet teknolojisinin en güzel ürünü olan “download”ı bu işin mucitlerinden çok benimsemiş, öyle ki bir megaboyut bile upload etmeden binlerce cigaboyut download etmenin dayanılmaz hazzını yaşamıştır. Bu kadar downloadın olduğu ülkede Alkazar sineması kapanmak zorundadır elbette! Oysa o sinemaların arka koltuklarında nice sevgililer romantik bir film izlerken, öpüşmenin tadını çıkaramayacaklar artık!

BLOG YAZMAKTAN OKUMAYA VAKİT BULAMIYORUM!

İşi dramatik hale getirmeden, nüfus cüzdanımız kadar önemli alan Facebook’u anmamak kabalık olur. Gerçi Facebook için yeni, çılgın ve sıradışı profil fotoğrafları çekebilme çabası ve dijital fotoğraf makinasının varlığı Türkler için en güzel “ikisi bir arada” olgusunu meydana getirmiştir. Okuyanlar hatırlayacaktır, bu konuya daha evelki yazıda değinmiştik. Bir dönem Facebook’ta düzenli profil fotoğrafı yenileyenlerden tutun da, statüsünü adeta twitter gibi düzenli girenlere kadar Facebook’un sadık kullanıcıları hâlâ önemli bir sayıya sahip. Hattâ haftalık ilişki trafiğini takip edebileceğiniz şıpsevdi arkadaşlarınızın rileyşın şip’e binip inmesi artık spam sayısına varmış bile olabilir. Öyle ki Facebook’taki arkadaşlık meselesini, aile bağı sanıp, arkadaşlıktan çıkarıldığı için karalar bağlayan, hattâ silindiği için “beni neden sildin” diye mesaj atanlara hâlâ rastlanabiliyor. Onlara buradan söylemek gerekir ki, seni gerçekte değil Facebook’ta sildiler ve aileden atılmadın, sadece arkadaş ağından çıkarıldın! Artık hayatına kaldığın yerden devam edebilirsin sevgili dostum! Bu arkadaş silinmesi veya eklenmesi gerilimi, binyılın icadı Twitter’daki takip sayısında da görülebilir. Takipçilerin bir artıp bir azalması terennümleriyle tedavi gören insan var mıdır bilmiyorum ama sağlam bir tokatı hak edenler vardır şüphesiz. Hazır söz yeni oyuncağımız Twitter’a gelmişken, dünyanın yeni kurtarıcısı Obama, seçimi öncesinde bütün bilgileri düzenli olarak Twitter’dan seçmenlerine bildirirken, konuya ciddi yaklaşıp Twitter’a gereken önemi veriyordu. Bu da kendisinin teknolojiden biraz olsun anladığının göstergesidir.

Oysa ülkemizde halk için yasaklı olan Youtube’a girdiğini gazetecilere rahatlıkla söyleyen başbakanımızın Twitter profilinin “birileri” tarafından ciddiyetten uzak yürütülmesi meseleye bakışımızı özetler nitelikte. Kimileri takip sayısını fazla önemserken, kimileri de kendilerini kimlerin takip edeceğine bakmadan Twitter üzerinden yasak aşklarını açık edebiliyorlar.

Öyle ki bu yazı kaleme alınırken çıkan Helin Avşar ve futbolcu Sercan Twitleri, öyle bir boyutta ki, eski porno dergilerde yazılı olan metinleri aklımıza getirmedi değil! Evet bu satırların yazarı, o bölümleri de okuyordu!

Tamam, sosyal medya gerçekten önemli, belirli birtakım kriterlere göre davrandığınız vakit fayda bile sağladığı ortada, ancak olayı hem bu kriterlere göre uygulamayıp, hem de gereğinden fazla önemsemek biraz safdillik gibi geliyor. Sözgelimi içinde bulunduğumuz dehliz Tumblr’ı ele aldığımızda birbirini takip / like eden insanlar bir aralık Tumblarity çılgınlığında heba olurlarken, daha sonrasında Facebook’taki arkadaş silme sendromunu yaşıyor olabilirler. Hatırlanacağı üzere bir aralık, Türkiye’de 100’üncü dünyada 1500’üncüyüm! Minvalinde postlar almış başını gidiyordu. Bunun dışında takipten çıkarılmak, hiç okunmamak olmadığı gibi, bu kadar yazan varken kaç tane okuyan var diye düşündüğümüzde, asıl önemli olan konuya gelmiş olacağız sanırım. Zira teknoloji gelişip sınır tanımazken, bugün kitaplıklarımızı dolduran kitapların bile e-book olmasına şahitlik ettiğimiz şu dönemde; yazarın azami okurun asgari seviyede olması üzücü değilse bile, düşündürücüdür! Hatta nice yazıların uzun olması sebebiyle okunmayıp, kısa olanların da değersiz görülmesi ise teknolojiyi biraz eksik kullandığımızın göstergesi olsa gerek…

(Emniyet görevlileri, vatandaşın Facebook profilini kontrol ederken)

Notes