BARIŞA İNANMASAM ÇOCUK YETİŞTİRMEM MÜMKÜN DEĞİL

Etgar Keret, doğup büyüdüğü İsrail topraklarından tüm dünyaya sözünü ulaştırabilen son dönemin önemli yazarlarından birisi. Bölge sorunlarıyla ilgili barış yanlısı kampanyalarda her daim yerini alan, tarafsızlığıyla ve bölgede barışın bir gün gerçekleşeceğine olan inancıyla pek çok uluslararası konferansta da söz verilen bir isim. Aynı zamanda ülkemizde de yakından takip edilen ve sevilen bir yazar. Bundan birkaç ay önce İstanbul’a gelen Etgar Keret bu sene 10’uncusu düzenlenen !F İstanbul Film Festivali’nin konukları arasındaydı. Keret’in öyküsünden uyarlanarak sinemaya aktarılan Wristcutters (Bilek kesenler) filmi, festival izleyicilyeri tarafından kısa sürede bir “klasik” olarak nitelendirilmişti. Hazır buralara kadar gelmişken, imzasına da gittiğimiz, bize aşina bir dili olan Keret’le sinema, kitapları ve son dönemdeki olaylara dair konuştuk.

—OYNAKBEYi—

Keret, filmin bu kadar kısa zamanda “klasik” olarak adlandırılmasını “tanıdık olgular”a bağlarken bunu şöyle açıklıyor. “Hikâye, heterojen ve çatışma içindeki İsrail toplumundan türedi. Sinemaya da yine çatışma içinde ve bölünmüş bir toplumun mensubu olan Hırvat yönetmen Goran Dukic tarafından aktarıldı. Böylesi zengin ve uçlarda bir insanlar bütününü yansıtan ve hem sahte Mesihleri hem de sarhoş Rock yıldızlarını aynı anda kapsayan bu resmin Türkiye’de yaşayan gençlere tanıdık gelebileceğini düşünüyorum.”

Goran Dukic isminin özellikle altını çizmesini ise şöyle detaylandırıyor Keret; “Uyarlamalar asla siz öyküyü yazarken kafanızda kurduğunuz biçimde olmuyorlar ve bu, iyi bir şey. Eğer sinemada izlediğim, birebir benim hayalimdeki olsaydı, yazdığım şeyde okura hiç yer bırakmadığım anlamına gelirdi. O yüzden izlerken kendi yazdığım öyküden çok Goran’ın okumasıyla ilgilendim. Özgün ve komik buldum, epey beğendim.”

AŞK HAYATIMIZI KÖKÜNDEN DEĞİŞTİREBİLİR

Her ne kadar “Bilek kesenler” adını taşısa da, filmin yan başlığı “bir aşk hikâyesi”. Haliyle söz dönüp dolaşıp aşka gelince Keret filmdeki aşk meselesini ve sebeplerini bir çırpıda açıklıyor: “Wristcutters’ta ‘intihar’ olgusunun veya ‘aşk’ olgusundan birinin diğerine oranla insanları daha fazla etkilediğini sanmıyorum. Filmde ikisinin de birbirine sımsıkı bağlı olduklarını düşünüyorum. Aşk, iyimserlik ve canlılığı temsil ederken intihar, ümitsizliğe işaret ediyor. Varoluşumuzun bu vazgeçilmez uç noktalarını tecrübe etmeden insan olmamız olanak dışı.

Çiçeklerin, yıldızların olmadığı ve kimsenin gülmediği bir ‘araf’ta toplanıyor tüm intihar edenler. Neredeyse her şeyin olduğu araf’ta bir tek bunlar eksik. Çünkü, çiçekler, yıldızlar ve gülüşler, umuda dair şeylerdir ve kendini öldüren insanların olduğu bir dünyada umuda yer yok.

Dünyada bir umutları kalmayan ve intihar eden insanların toplandığı “araf”ta bir tek Taksici Hasanın intihar sebebi farklı. Çünkü o bir intihar komandosu. Aslında bu kısım, orijinal öyküde daha uzun. Bana kalırsa ölümden sonra gidilen bir öte dünya, kişinin yaşarken sahip olduğu ideolojiyi yeniden tartmasına olanak tanıyabilecek bir yer. Fikirler uğruna yaşamdan vazgeçmenin ya da ölmenin ne kadar kolay olduğunu anlamamak mümkün değil. Dünyada yaşam mucizesiyle eşdeğer başka hiçbir şey yok, yaşama son vermek çok kolay elbette ama bu eylemin geri dönüşü mevcut değil. Zaten Eugene ile Hasan’ın diyaloğu bölgede yaşananlara dair bir seslenmeyi de barındırıyor içinde.

doğru insan diye bir şeyin varlığına inanmıyorum.

Aşka geri dönecek olursak; kahramanımız Zia’nın hayatını aşk değiştiriyor. Âşık olduğu kadın onu terk ettiği için intihar ediyor ve yine aşkı sayesinde hayatı kökünden değişiyor. Haliyle aşkın bu kadar büyük etkisi var mıdır diye soranlar olacaktır filmi izlerken. Açıkçası öyküyü ben yazdım ve evet, bence var. Ama buna rağmen ‘doğru insan’ diye bir şeyin varlığına inanmıyorum. Beraberlikler asla mükemmel olmaz. Bir ilişkide tavırlar, iki kişinin uyumundan daha belirleyici olur çoğu zaman. Bedel ödemeden, esneklik sergilemeden gerçek yakınlık kurulamaz.”

YAŞAMIN ÖNEMİNİ HATIRLATMAK GEREKİYOR

Etgar Keret’in başta Amerika olmak üzere tüm dünyada yakından takip edilen bir yazar olduğunu söylemek gerek. Ortadoğu’da yaşananlara dair fikirlerini ise her zaman belirten isimler arasında yer aldığını zaten söylemiştik. Ülkemizde yakından takip edilen bir yazar ve yaşadığı toprakları yazan bir isim olması dolayısıyla konu Keret’in kitaplarına ve bölgede yaşananlara aynı anda geliyor.

“Kasım ayında kısa süreliğine de olsa Türkiye’deydim. Her ne kadar bölgedeki ülkelere benzemese de terör ve intihar saldırılarına aşina bir ülke. Aynı topraklarda yaşıyoruz ve hayatlarımızda karşılaştığımız pek çok sorun birbirine benziyor. Benim içinde yaşadığım toplum çoğu zaman ekstrem ve ultra Ortodoks Yahudilerce yönlendiriliyor, burası için de aynısı Müslümanlar açısından söylenebilir. Yaşadığımız ülkelerde gelenek ve modernizm, yer yer büyük sürtüşmeler eşliğinde bir arada ayakta duruyor. Ama yine de, barış olasılığına inanmak zorundayım. Aksi takdirde bir çocuk yetiştirmem mümkün olmazdı.

Barışa benim dışımda da inananların varlığı beni umutlandırıyor. Gazze Blues‘u Samir El-Youssef ile beraber hayata geçirmiştik örneğin. Bu, Samir El-Youssef’tan gelen bir teklifti aslında. Arkadaştık o zamanlar. 2’nci İntifada döneminde şöyle dedi: ‘Halklarımız bir arada yaşamayı beceremiyor. Bari biz bir kitabın sayfalarında bir araya gelelim ve örnek teşkil edelim onlara.’ Bu kitabın İsrail’in düşman saydığı ülkelerden Lübnan’da (Samir’in doğduğu yer) okunması ve beğenilmesi beni fazlasıyla memnun etti.”

Tüm bu söylediklerinin yanında Etgar Keret doğrudan slogan atmayan ve ironik bir dille alaycı metinler kurgulayan bir yazar. Öyle ki kimi zaman çok trajik bir olayı anlatırken sizi güldürebildiği gibi, tam güleceğiniz anda da serseme çevirebiliyor. Bunu hatırlattığımız zaman şunları söylüyor Keret: “Açıkça söylemek isterim ki, ben kötü bir muhitte yetiştim ve ufak tefek bir tiptim. İroni hayatta kalmamı sağlayan yegane silahtı. Çok dayak yemeden bir şeylere karşı koyabilmeyi ve tartışabilmeyi alaycılığım sayesinde başardım. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü‘nde kullandığım dili de bu şekilde açıklayabilirim. Bunun yanında, yaşamın ve umudun ne kadar önemli olduklarını sürekli kendime hatırlatmak zorundayım sanırım. Yaşadığımız bu yerde öyle korkunç şeyler oluyor ki insan olma mucizesini unutmak ve insanlığımızı kötüye kullanmak olası. Onun için, hayatın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak gerektiğine inanıyorum.”

BARIŞ, ÇOCUKLAR HAYATTA KALACAĞI İÇİN ÖNEMLİ

Barışın getirmesi gereken kaynağın kahramanlık değil işlevsellik olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, barışı önemli ve ahlaklı bir kavram olarak “satma” derdinde değilim. Önemli ve ahlaklı olmadığından değil elbette; ama kimselerin zaten o tarafıyla ilgilendiği yok. İnsanların hayatlarını güzelleştireceği iddiasıyla “satmak” çabasındayım barışı. Barış her iki taraf için de gerekli. Uzlaşma gerektiriyor ama sonuçta, çocuklarınız öleceklerine sağ kalıyorlar. Bence bu, gayet güzel bir çözüm.

SON OLAYLARDAN HEM UMUTLUYUM HEM KORKUYORUM

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan hareketlenmelere, burada etraflıca bir cevap vermem zor. Kısaca özetlersem bölgede olan bitenler karşısında hem umut hem de korku duyduğumu söylemem gerekir. Umut, çünkü insanlığın ne denli güçlü olduğunu ve neredeyse şiddetten tamamen uzak protesto biçimleriyle neler elde edilebileceğini gösterdi bize bu gelişmeler. Korku, çünkü demokrasinin bir tür altyapıya ve geleneğe ihtiyacı vardır ve bunların yoksunluğunda kaos tehlikesi ortaya çıkabilir. Antidemokratik odaklar bu süreçleri kendi lehlerine kullanabilirler.

Notes

  1. sinemgungor reblogged this from oynakbeyi
  2. oynakbeyi posted this