KADININ ŞEYTANLAŞTIRILMASININ NEDENİ; ERKEĞİN ACZİDİR

Geçtiğimiz sene 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde raflardaki yerini almıştı, Aslı Tohumcu’nun Şeytan Geçti isimli öykü kitabı. İthaki Yayınlarından çıkan kitapta, her öyküde bir kadının “çektikleri”ne tanıklık ederken yavaş yavaş bir karamsarlık çöküyordu içimize. Her gün duymaktan duyarsızlaştığımız; dayak, tecavüz, intihar, öldürme, namus temizleme olaylarını / hikâyelerini parantezi mümkün olduğunca genişleterek önümüze koymuştu Aslı Tohumcu. Okuyanların birçoğu en azından şimdiye kadar bir şey yapmamış olduğu için kabahatinin farkına varmış veya vicdanı sızlamıştı en azından. Kitap yayımlandığından beri bir yıldan fazla bir zaman geçti. Hem Aslı Tohumcu’nun hayatında, hem okurlarının hayatında, hem de Türkiye’de birçok şey değişti. Peki KADINLARIN HİKÂYESİ bir yılda ne kadar değişti? Şeytan Geçti kitabının yayımlanmasından bir yıl sonra Aslı Tohumcu’yla OYNAKBEYİ için özel bir söyleşi yaptık ve “kadın”ları konuştuk…

—OYNAKBEYi—


  • Son yıllarda okuduğum en karamsar, insanın içini karartan ama her satırında yer alan haklılıklar yüzünden utanç duyduğum bir kitaptı Şeytan Geçti. Geçen sene 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yayımlanmıştı. Biraz bundan konuşalım istiyorum…

Haklısın, benim de içim karardı yazarken, ama içim karardığı için yazdım bir yandan da o kitabı zaten. Ben Hollanda’ya gittim bir vakit; orada bir kadınlarla tanıştım, aklın durur, sanki evde biriktirdiğim üçüncü sayfa haberlerinden fırlamışlar. Bir yandan dibimdeler, bir yandan o şiddet Avrupa’nın ortasına kadar peşlerinden gelmiş, bir yandan da atıp tutuyorum ama, o güne dek kendim dışında şiddet görmüş bir kadınla tanışıp konuşmamışım. O kadınlarla saatlerce konuşunca, hiçbir set vurmadıkları hikayelerini dinledikçe belirdi Şeytan Geçti kafamda. Kadınları yazmalıydım. Sadece erkeğin kadına ettiğini değil, kadının kadına ettiğini de. Elimden geldiğince. Ee, kadın temalı öyküler olunca da yayımlanışı 8 Mart’a denk getirildi. Ha, ama bir armağan oldu mu dersen emekçi kadınlara, sanmıyorum, keşke!

  • Gariptir, Anadolu’nun kimi yerlerinde ürpertici bir sessizlikte “Şeytan geçti” denir, kimilerinde de “birinin kızı doğdu” denir. Kadın ve Şeytan’ın bu kadar ilintilendirilmesinin sebebi nedir sence?

Sana ayıp olacak belki ama, tamamen erkeklerin karaktersizliği, bir de tabii yine erkeklerin yarattığı düzenin, otoritenin devamını sağlamak bence bunun nedeni. Ama tabii, ben ne filozofum ne de sosyolog. Belli durumların ve haberlerin ısrarlı bir takipçisiyim sadece. Sen kendi şeytanlarına hakim olamıyorsan ve dini ya da toplumsal ahlak kurallarını bahane ederek, kadını eve ya da örtülerin altına kapatmaya, hayatını kısıtlamaya, malınmış gibi itip kakmaya, canını almaya kadar vardırabiliyorsan işi, bu ancak ve ancak senin korkularının büyüklüğü, ruhunun küçüklüğü yüzündendir. Bu ancak ve ancak senin özgüvensizliğinden, seni köşeye sıkıştıran ekonomik, duygusal ya da kültürel olgularla başa çıkamayışındandır. Kısacası, erkeğin acizliği ve uyanıklığıdır kadının şeytanlaştırılmasının nedeni. Şeytan geçti deyiminin bahsettiğin ilk anlamına diyeceğim bir şey olamaz, ama bir kız çocuğunun doğması neden bir sessizlik, yani üzüntü sebebi olsun. Yaradılmış en güzel ve kıymetli varlıktır oysa kadın. 


  • Bu durumun yarattığı rahatsızlık dolayısıyla mı “bu kitabı lanetlemiştin”?

Aslında seni okurken karamsarlığa iten nedenlerle lanetledim bu kitabı. İnsanı gülümsetecek tek bir satırı bile olmadığı için. Şiddetin anlamsızlığı, korkunçluğu yüzünden lanetledim. LigTv’ye bile karımızdan kızımızdan daha çok değer verdiğimiz için. Umut olmadığı için. Bir de tabii, okuyucuyu daha kitabın ilk sayfasından, birazdan okuyacağı hikayelerin hiçbir şekilde eğlenceli olmayacağı, kitabın kapağını kapattığında kendini kesinlikle boktan hissedeceği konusunda uyarmak ve eğer hikayelerdeki karanlık yetmezse (hani olur ya!) meseleye dair duygumu bir solukta ve birkaç cümlede özetlemiş olmak için.  Daha saysam sayarım ama soluğumuz tıkanmasın istersen…

  • Aradan 1 yıl 1 ay geçti ve geriye dönüp baktığında neler değişti?

Olumlu yönde değişen bir şey olmadı. Türkiye’de kadınların yüzde 42’si şiddet görmeye başladı. Daha çok sayıda kadın, şiddet gördükleri için sığındıkları baba evlerinden ya da karakollardan kocalarına geri gönderilerek bunun sonucunda öldürüldü. Düşün, 2002 yılında 66 olan kadın cinayeti sayısı, daha 2007’de 1011’e ulaşmış. 2011’in de sırf ilk bir buçuk ayında 20’den fazla kadın öldürüldü. Açılan davalarda verilen mahkumiyet kararlarına bakmaya içim elvermiyor.

SAÇMA ve VAHŞİ BİR TİYATRO OYNANIYOR KADINLAR ÜZERİNDEN

  • Rahatsız edici bir gerçek var kitapta, kahramanların maruz kaldıkları durumları anlatırken kullandığın. Sence insanın bundan rahatsız olması, iyi mi yoksa kötü mü? Demek istediğim vicdan mı devreye giriyor, yoksa “işlediğimiz kabahatler” mi?

Umarım işlediğin bir kabahat yoktur, yoktur değil mi? Yazdığım bir satırdan bile rahatsız olsan, irkilsen, beraberinde bana küfretsen bile yazılacak onca hikaye varken bunları yazmayı tercih ettiğim için, iyidir bence. Millet sağda solda gezip eğlenirken kendimi odama boşuna kapatmamışım demektir. Bak, ben de önce kendimi düşünmüşüm! Sende bir vicdan yaratmaya yaklaşmışım demektir bir de, ki o zaman belki geleceğe, kadınların geleceğine, sapır sapır öldürülmemelerine, köpek muamelesi görmemelerine dair ufak da olsa bir umut besleyebiliriz demektir.


  • Gazetelerin, en gerçek sayfalarıdır üçüncü sayfalar. Çünkü birçoğu mutlu sondan uzak olaylardır. Ancak birileri yaşar, ölür, öldürülür isminin baş harfi nokta, soy isminin baş harfi nokta, parantez içinde yaşı belirtilir o kadar. Sen o noktayı açıp parantez içine sığmayacak olayları yazmıştın, bütün gerçekliğiyle. Hepsi de kadındı kahramanların… Neydi onların bu dertleri çekmesinin asıl sebebi?

Gazetelerin üçüncü sayfaları bu ülkede hayatın aktığı yer maalesef. O sayfaları bir tür Ölüm Emri ya da Ölüm İlanı sayfası gibi de okuyabiliriz. Çünkü dediğin gibi, tıpkı hayatta olduğu gibi, mutlu sondan uzak olaylar. Hepsi de acı sonları anlatıyor o haberlerin. Üstelik tecavüze uğrayan bir kızın babasının kızına sahip çıktığı başlığı altında, kızının tecavüzcüsüyle evlenmesine karar verdiği türü bir haber verilecek, iğrenç bir meşrulaştırılma da yapılıyor. Ancak yuh diyebiliyorum böyle başlıklara. O gazeteyi alıp o zihniyetin bir yerine… Affedersin, bu mesele hakkında ağzımı bozmadan konuşmama imkan yok.

Saçma ve vahşi bir tiyatro oynanıyor kadınların hayatları, canları üzerinden ve medya da bunu okuyucunun merakını uyandırma, kan arzusunu doyurma amacıyla kullanırken sistemin ağzından konuşmakta bir sakınca görmüyor. Neyse… Aslında hepsi üçüncü sayfalık olaylar ama Şeytan Geçti’deki özellikle bir hikaye, bir küçük üçüncü sayfa haberinden doğdu. O noktaları kaldırmaya, parantezleri açmaya çalıştım.  Hatta Eskişehir’de bir okuma gününde o küpürü dağıttım gelenlere ve haberin başlığını, spotunu ve sonra kendisini yüksek sesle okuyup yorumladık. Kadınların şiddeti lanetleseler bile, şiddeti yine de kadının körüklediği yönünde yerleşmiş düşünceleri olduğunu, kurbanın kurbanlığını gözden kaçırdıklarını görmek çok fena bir duygu. Bu döngü nasıl kırılabilir bilmiyorum, korkarım iş sonunda şiddete şiddetle, ancak daha kuvvetle karşılık vermeye varacak, en azından benim zihnimde.

Lafı fazla uzattım pardon. Soruna dönecek olursam, bu dertleri çekmelerinin tek sebebi kadın olmaları. Dünyanın her yerinde, sadece bizim memlekette değil, kadınlar sadece kadın oldukları için eziyet görüyorlar. Aslında ne kadar basit ve bir o kadar da anlaşılmaz bir neden!


KADINSAN FAZLA SEÇENEĞİN YOK!

  • Üçüncü sayfa insanı olmuş kadınlarla aynı ülkede yaşıyorsun. Bir kadın, hattâ anne olarak kadına bakışın farklılaşma sebepleri neler? Anne olmadan önce, anne olduktan sonra, iş kadını, bekâr kadın, dul kadın….

Hayatımın her döneminde kadın olmanın iyi ve kötü karşılıklarını gördüm. Babamın babası kız çocuklarına çok değer veren bir adamdı. Acayip el üstünde tutularak, istediğim, neredeyse, her şeyi yaparak büyüdüm. Kıymetli olduğumu hissettim hep. Okuduğum bazı okullarda, aslında sahip olmadığım bir şeytanlık yüzünden oğlanlarla inip çıktığımız merdivenleri, oturduğumuz sıraları ayıran müdürlere denk geldim. Çocukluktan genç kızlığa geçtikçe, bir erkeğe yüz vermezsem ağzıma sıçabileceğini, çünkü bazı erkeklerin çağrıldığımda gitsem de gitmesem de bana orospu gözüyle bakabileceklerini öğrendim. İstiklal Caddesi’nde yürürken benimle konuşma, tanışma talebini reddettiğim için herifin teki beni cadde boyunca peşimden orospu diye bağırarak kovalamıştı mesela bir defasında. Gece geç vakit yalnızsam, bunun tekliflere açık olduğum anlamına geldiğini de öğrenmiş oldum.

İş hayatında bir oğlan çocuğu gibi giyinip kuşanıp zekamla, becerimle bir yere gelmeye çalıştım. Ama erkek işverenlerimin tacizi yerine takdirini aldığım durumlarda, hemcinslerim tarafından tepelendiğim oldu mesela. İnsan insanın kurdudur derler ya, kadın da kadınınki, ne yazık ki.

Evlenince, kocamın sadece varlığının bile, aslında istemediğim ve ihtiyaç duymadığım bir koruma sağladığını gördüm. Boşandığımda, nasılsa zarı deldirmiş olduğumdan mıdır nedir, açık hedef haline geldim. Neyse ki vurulmadan doğru düzgün birini buldum ve olması gerektiği gibi bir kadın erkek ilişkisi kurdum. Şimdi anne oldum ve bunu bilenler için cinselliği arzulanacak bir dişi olmaktan çıktım. Buna sevinmeli miyim acaba, yoksa üzülmeli miyim! Hayatın farklı dönemlerinde yaşadıklarım hakkında saatlerce konuşabilirim, aklı başındaki birçok kadın gibi. Ama olayı kısaca özetlemek mümkün; kadınsan fazla yaşam hakkın, fazla seçeneğin yok.

Bütün bu tecrübeler bakışımı aydınlattı. Yetişirken gördüğüm kıymeti asla göremeyeceğim bir toplumda, o kıymeti hiç görmemiş ve göremeyecek hemcinslerimle yaşayıp gidiyorum şimdi. Bunun üzerine her yerden kadın kanı fışkırması zaten bana başka seçenek bırakmadı. Edebiyat eğlendirmeli diye düşünürken, benim edebiyatın “bir işe” yaramalı noktasına geldim. Hiçbir şeyi değiştirmese bile, üç beş kişide bir vicdan yaratmak ya da sadece “Hey, sizi ve ne yaptığınızı görüyorum” diye bas bas bağırmak bile bir şeydir. Umarım öyledir.


  • Anne olmak bile bir kadının hayatını tamamen değiştiriyor aslında. Başta fizyonomik olarak sonrasında diğer açılardan. Sen neler hissetmiştin ve neler yaşamıştın, en azından ilk dönemler için.

Şoku hâlâ atlatamadığımı söylemem lazım. Hem bu derece yoğun, karşılıksız bir sevgi beslemenin hem de bir canlıya bakma, onu koruma kollama ve büyütme sorumluluğunun şoku. Galiba en büyüğü, bu sorumluluktan kaçma noktasının olmayışı insanın. Bir yandan onunla oynamayı isteme ama seni yazıdan uzak tuttuğu dakikalar için üzülme… Sonra annelikle birlikte çevrenin, müdahale edecek bir kanalın açıldığını düşünmesi ve istesen de istemesen de bir mahalle baskısı oluşturması annelik konusunda. Anneler neyi yapar neyi yapmaz başlıklı bir liste var ki, Suç ve Ceza’yı ezberden okumayı tercih ederim. Abartmıyorum. Ben zaten yazar olmayı seçmişim, asla karşılık bulamayacak bir iş yapmayı kafayı koymuşum ve yapıyorum da senelerdir, yani nedir, bir gizli çatlak var kafamda. Sen şimdi anne oldum diye beni kendi normaline çekmeye çalışırsan ciddi arıza veririm ben. Veriyorum da ara ara.

Ben kendimi yazıya adamışım, çocuğumu ise sevip büyüteceğim ve umuyorum bu yaklaşımımı yadırgamayacak bir insan olacak ileride. Ama biz anneden, aslında genel olarak kadından, hep kendini adamayı bekleriz. Ne saçmalık! Neyse, fazla konuşturdun beni…

Edebiyatımın olgunlaşmaya başlamasının anneliğime denk gelmesinde bir anlam var gibi geliyor bana. Eskiden sahip olmadığım bir yazma disiplini verdi bana. Yarattığım hiçbir şey ayrıca bana Tomris kadar keyif vermedi, beni Tomris kadar sevindirmedi, güldürmedi. Herhalde Tomris’i doğurmasaydım, çoktan yüksekçe bir yerden atlamış olurdum.

Not: Fotoğraflar Muhsin Akgün.

Notes

  1. oynakbeyi posted this