ROMAN DEĞİL, TARİHİN ROMANINI YAZIYORUM

Son aylarda televizyonda yayınlanan ve konusunu Kanunî döneminden alan dizi dolayısıyla birçok “cariye” ve “harem” romanı yayımlanır oldu. Haliyle yayınevinden okuruna herkes bir “furya”dan söz ediyor. Her ne kadar son romanı yayımlanma tarihi açısından böyle bir zamana denk gelse de, yıllar öncesinden beri Kanunî devrinin bilinmeyen özelliklerini anlatan bir romancı Cahit Ülkü. Son romanı Suların Getirdiği Padişah II. Selim’de de Kanunî döneminin son yıllarını ve ondan sonra tahta geçen oğlu II. Selim’i anlatıyor Ülkü. Kanunî, Hürrem, II. Selim üçlüsü dışında birçok iddiayı da öne sürüyor yazar. Önce II. Selim’in Kanunî’nin oğlu olmadığnı ve Yahudi kökenli olduğunu söylüyor, ardından Hazaryalılarla Alevilerin aynı kökenden geldiğini dile getiriyor… İleriki günlerde hakkında çok şey konuşulacak kitabıyla ve iddialarıyla ilgili olarak Cahit Ülkü’yle konuştuk.

—OYNAKBEYi—

  • Daha önce yayımlanan kitaplarınızda Kanunî döneminin önemli isimlerini anlatmıştınz. Bu kez de oğlu II. Selim’i anlatıyorsunuz. Üzerinde fazla durulmayan bu tür “tarihi kişi”leri seçmenizin sebebi nedir?

Osmanlı’yı anlamak için Kanuni dönemi iyi bilinmelidir. Aslında bugün dünde gizlidir ve bugünü, dolayısıyla yarını anlamak için dün, önyargılardan arınarak etüt edilmelidir. Keşke ömrüm yetse de diğer dönemler hakkında da romanlar üretebilsem! II. Selim’e gelince; değindiğiniz gibi roman türünde de, biyografilerde de ele alınmamış kişidir o. Ne yazık ki tarihe bakarken “Emin Oktay Tarihi”nin okul sıralarından başlayarak genç beyinlerimize pompaladığı yalanlara, saptırmalara, resmi ideolojiye koşullanmaların güdümünden kendimizi arındıramıyoruz. Önem sıralamasını bu güdümlenmelerin etkisinde yapıyoruz. Romancı, eğer aydınlanma aşığıysa bu türden koşullanmaların kırılmasını da kendisine görev edinmelidir; hele, toplumun dayatma sonucunda oluşmuş genel yargılarıyla uyuşmayan bilgiler edinmişse, sonuçlara ulaşmışsa bu edinimlerini halkıyla paylaşmak zorundadır.

  • Kitapta tartışma yaratabilecek konulara değiniyorsunuz. Bunlardan önde geleni II. Selim’in babasının Kanunî olmadığı iddiası… Mümkün mü böyle şey?

Dilerseniz, böyle bir sonuca nasıl ulaştığımı özetlemeye çalışayım. Öncelikle tüm tarihçilerimizin ortak dille Şehzade Selim’in babasına hiç benzemediğini vurgulamaları dikkatimi çekti. Başka tek bir şehzade için bu dil kullanılmazken Selim için bu tespit neden yüksek sesle dile getiriliyordu? İkinci dikkatimi çeken nokta şudur: Selim’le Yahudi olduğu bilinen Yasef Nassi arasındaki ilişkiler, asla sıradan değildir. Belki de tarihimizde bir padişah ile onun kadar yakın ilişki kurabilen kişi yoktur. Bunun nedeni üzerinde düşünürken, Hammer Tarihi’nde ilginç bir nota rastladım. Hammer, Yasef Nassi ile Selim’in akraba olduğuna dair söylentiler olduğundan bahsediyordu! Bu akrabalık baba tarafından olamayacağı için, eğer varsa anne tarafından olmalıydı.

  • Haliyle oklar Hürrem’in üzerine yöneliyor.

Evet. 1521-22 yıllarında haremde bir Yahudi hekimin elini kolunu sallayarak dolaştığını, Pargalı İbrahim Paşa’nın bundan çok rahatsız olduğunu öğrenince heyecanım arttı. Üstelik bu hekimin adı “Samuel Banbanaste” idi! Yasef Nassi hakkında araştırma yapınca onun babasının adının da Samuel Banbanaste olduğunu öğrendiğimde sonuca yaklaştığımı hissettim. Şimdi önümdeki soru şuydu: Haremde erkek sinek bile uçamadığından bu hekim nasıl orada elini kolunu sallayarak dolaşabilmişti? Bunun yanıtı zor değildi. Haremdeki bir cariyenin babasıyla ve erkek kardeşiyle özgürce görüşme hakkı vardı. O halde bu hekim, Hürrem Sultan’ın ya babası ya da ağabeyi idi; hekimin yaşı dikkate alınırsa ağabeyi idi yahut da etrafa böyle tanıtılmıştı. Böylece, hem Hürrem’in aslında Musevi olduğu, hem de Hammer’in belirttiği akrabalık iddiası açıklığa kavuşuyordu. Ayrıca onun hareme girip çıktığı dönem, Hürrem’in Selim’e hamile kaldığı dönemle de çakışıyordu.

  • Roman unsurundan çok, tarihi bir sırdan bahsediyorsunuz yani…

Kesinlikle öyle. Buna ilaveten, Arthur Koestler’in çizdiği Hazaryalı portresi de Selim’in görünümüyle dikkat çekici biçimde örtüşüyor. Üstelik Koestler, Selim hakkında bilgi sahibi olmadığından bu portreyi maksatlı olarak çizmemişti. Birkaç makalede, Selim’in aslında Hürrem’in oğlu olmadığını, Hürrem ölü bir çocuk doğrunca başka bir cariye oğlunun onun yerine koyulduğunu okudum. Bu mantıklı değildi, çünkü haremde böyle bir değişim olanaksızdı. Ama “Geleceğe bu bilgileri aktaranlar sakın özel bir mesaj iletmeye çalışıyor olmasın” diye düşününce, bu olasılığı Selim’in babasına hiç benzemediği iddialarıyla birleştirdim. Böylece gerçek resim benim için canlanmış oldu. Kuşkusuz burada oldukça kısa bir özet verme durumunda olduğumdan bazı ikincil konulara değinemiyorum.

ROMANLARIMDA KURGU ÇOK AZDIR

  • Romanınızda diğer türdeşlerine kıyasla oldukça zengin kaynakça var. Bu kadar zengin kaynakçayı koymanızın ve kullanmanızın sebebi okuru kaynağa yönlendirmek mi?

Tarihi inceleme merakım beni iyice esir aldığında kaynaklara ulaşamamak en büyük sıkıntım oldu. İstedim ki benim gibi bu yola koyulabilecek bir genç, benimle aynı bunalımları çekmesin. Kaynakçada belirtilen eserlerin tümü Lâtin alfabesiyle ve çoğu günümüz Türkçesiyle yazılmıştır. Ayrıca %90’ı ciddi araştırma ve eserlerdir. Oradaki her eserden yararlanılmıştır. Diğer husus da, ben tarihi roman değil, tarihin romanını yazıyorum. Eğer bir tez ileri sürüyorsam, bir sav dile getiriyorsam, kanıtlarını okurlarıma sunmak da görev ve sorumluluğumdur. Şu unutulmasın ki, böyle bir kitaplık oluşturmak 30 yılımı aldı ve kitaplardan çoğu altı çizilmekten, sağına soluna not almaktan başkasınca okunamaz hâle geldi. Şunu gururla söyleyebilirim: Hemen her şahsiyetin, hemen her olayın romanlarımda izi vardır ve romanlarımda romansal kurgu çok azdır. Herhâlde bunu okurlarıma duyumsatmam gerekirdi.

  • Romanınızda Alevilerin aslında Hazar Yahudilerinden geldiğini söylüyorsunuz ve daha da önemlisi Aleviliğin pek de üzerinde durulmayan yönlerini aktarıyorsunuz. 

Değindiğiniz açıdan romanım bu bütünlükte ilktir. Zaten romanı bitirmek için harcanan 7,5 yılın 5 yılı bu konuları araştırmakla geçti. Bu konulardaki kanıtlarımı, roman formatı içinde sunmaya gayret ettim. İzninizle tek konulu söyleşi olabilecek bu konuya bu kadar değinmekle yetinmek istiyorum.

  • Kaynakça kadar romandaki dipnotları da dikkat çekici. Hatta 89. sayfada romanın “tezi”nden söz ediyorsunuz. Nedir romanınızın tezi? 

O notta sözü edilen, “Son Hazaryalı” bölümünde ileri sürülen tezdir; bu da II. Selim’in aslında Kanuni’nin değil bir Hazaryalı Musevi’nin oğlu olduğudur. Suların Getirdiği Padişah bölümünde ise bir değil, birçok tez vardır ki onlara “hipotez” demek daha doğru olur. Bu hipotezlerden başlıcaları bir önceki sorunuzda değindiğiniz husus ile Osmanlıların başlangıçta Alevi oldukları iddiasıdır. Ayrıca Osmanlı’daki hükümdar değişmesi hususu, Selim’in karakteri, Sokollu yorumu, dinlere bakış, ensest ilişki ve daha şu anda bir çırpıda anımsayamadığım pek çok noktada kimi tez niteliğinde yorumlar vardır.

  • II. Selim döneminde Osmanlı donanması da anılmalıdır mutlaka ve siz de romanınızda buna geniş yer ayırmışsınız. Donanmanın önemini en iyi bilen sultan olarak adlandırıyorsunuz…

Bence Selim, dünyayı kavramış hükümdardı. Açe Sultanı’yla yazışıyor, yeni ticaret yollarının bulunuşundaki önemi ve değişikliği idrak edebiliyordu. Aslında denizlerin önemi daha II. Bayezid tarafından kavranmış, bu yönde önemli girişimler yapılmıştı. Selim dönemindeyse Osmanlı’nın deniz gücü zirvesindeydi. O, donanmanın önemini anlayan neslin temsilcisi sıfatıyla kendisinden önceki anlayışa yeni bir ivme kazandırmak istemiştir. Bu kavrayışta Yasef Nassi’nin Selim’e katkı vermiş olması kuvvetle muhtemeldir. Selim’e dek Osmanlı şehzadeleri mükemmel biçimde yetiştiriliyordu ki o dönemde batıda böylesine bilinçli hükümdar eğitimine rastlayamayız. Selim’in oğlu III. Murat’tan başlayarak şehzadelerin sancağa çıkarılma geleneğine son verilmiş, bu da onların eğitimini olumsuz yönde etkilemiştir. Üstelik Selim bir dehaydı da. Daha sonra denizciliği gündemden düşüren başlıca neden ise “İnebahtı Yenilgisi”dir. O yenilgide yitirilen gemilerin yeniden yapılması Osmanlı için zor olmamıştır. Gerçekte onarılamayan en önemli kayıp insan faktörüdür. Bu savaşta şehit düşen, esir olan 40.000 insan içinde dönemin en yetkin denizcileri vardı. Yelkenin nasıl açılacağını, dümenin nasıl kullanılacağını bilen sıradan denizciden Akdeniz’i titreten yetenekli gemi kumandanlarına dek savaş alanında bırakılan insanların yerine bir çırpıda yenilerinin bulunması olanaksızdı. Böylece deniz gücünden yoksun kalan ve o gücü bir daha edinemeyen Osmanlı, daha sonra denizlerin önemini biliyorsa da, bir şey yapamamıştır.

  • Tarih kitaplarında bambaşka isimlerle anılsa da siz onu usta bir stratejist olarak anıyorsunuz. Peki, gerçekte kimdi II. Selim? Ayyaş mı, strateji dehası mı, yoksa daha başka bir şey mi?

Garip bir özelliğimiz var. Örneğin, “Büyük Petro”ya “Deli” yakıştırması yapıyoruz. Aslında halk tarafından çok sevilen ve delilikle ilgisi olmayan Sultan İbrahim’e de deli demedik mi? Selim de tutuculara göre ancak delilikle tanımlanabilecek dehaydı. Bunu diyemedikleri için ona “sarhoş”, “sefih” yakıştırmalarını yapıştırdılar. Onun yaptıkları, yapmak istedikleri yalnızca alt alta yazılsa Selim’in ne denli bir stratejist olduğu ortaya çıkar ki benim yaptığım da düşünebilen herkesin bu sıralamadan çıkarabileceği sonucu çıkarmaktan ibarettir. Tabi, babasının Süleyman olmadığını öğrenmesi, onu haklı ve müthiş bir travmayla yüz yüze getirmişti ve belki de bu travmayı içkiyle bastırma yolunu seçmişti. Ayrıca usta bir şair, iyi bir bestekâr ve duygu yüklü bir adamdı da. Son yıllarında içkiyi bıraktığı da bilinir. Ama II. Murat, Yıldırım Bayezid ayyaş mertebesinde içkiciyken, sonradan “Veli” denilen II. Bayezid afyonkeşken onların bu vasıflarına değinen yok. Çünkü onlar yürürlükteki nizama ilişmemişler, tüm defolarına karşın dinci görünümlerini cilâlamışlardır. Bizim sevimli dincilerimiz, ilerici şeraitçilerimiz biraz olanak bulsalar Aziz Atatürk’ümüze ne sıfatları yakıştıracaklarını bir düşününüz! Üstelik ellerinden gelse bu sıfatları ders kitaplarına geçirecekler. Çok şükür onlar uzun süre iktidar olamayacaklar da gelecek nesillere farklı bir Atatürk portresi bırakamayacaklar. İnanınız Selim’e lâyık görünen sıfatlarla bu olmayacak olasılık arasında fark yoktur.

Gerçek bir Hürrem romanı yazılmadı

Bence Hürrem karakteri, ünlü dizide de, onunla ilgili roman ve biyografilerde de gerçekle ilintisiz olarak verilmiştir. Hürrem cazibesini her koşulda kullanan entrikacı ve işvebaz biri değildi, o idealine kendini adamış kadındı, hatta bir anlamda döneminin Jan Dark’ıydı, üstelik ilk kadın hakları savunucusuydu. Avrat pazarlarını kaldırtan, peçe takmaya, çarşaflara bürünmeye direnen oydu. Kuşkusuz misyonu olan bir militan olduğu kadar anneydi de. Gerçek bir Hürrem portresini yakalayabilmek için bundan önceki romanlarımın da okunması gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki gerek batıda, gerekse Türk edebiyatında gerçek bir Hürrem romanı yazılmadı.

Romanımı “furya” içerisinde değerlendirmek haksızlıktır

Son zamanlarda televizyondaki dizi dolayısıyla, bilhassa Kanunî dönemini anlatan romanlara ciddi bir “furya” yaklaşımı var. Ama altını çizmek gerekir ki, benim açımdan durum tam tersinedir. Bugün “furya” ürünü olarak nitelendirilen romanları yazmaya 13-14 yıl önce başladım. Pargalı İbrahim Paşa (2001), Rüstem Paşa (2002), Son Hazaryalı (2003) gibi? Bu furya yakalama bilinci olabilir mi? Aslında “Muhteşem Yüzyıl”ın bizzat kendisi, benim ve benim gibi yazarların, bazı tv programlarının oluşturduğu “furya”nın ürünüdür. Yani başlangıç, benim romanlarımdır, aynı türdeki roman ve tv programlarıdır. “Muhteşem Yüzyıl” ise onların güdümünde var olmuştur, neden değil sonuçtur. Bu nedenle romanlarımı “furya” içinde değerlendirmek tarihçeye aykırı olduğu kadar bana yapılan haksızlıktır da.

Notes

  1. oynakbeyi posted this