BİR KUŞAĞIN ALDANIŞ VE YENİLGİ HİKÂYESİ

Üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçti 12 Eylül darbesinin. Geçtiğimiz sene tekrar tekrar gündeme gelmiş, o yıkım günleri bir kere daha hatırlanmıştı. Yüzlerce idam kararı, onlarca idam, binlerce ölüm ve kayıpla sonuçlanmıştı darbe öncesi ülkede yaşananlar ve darbe. Geride kalanlar ise o günlerin ve darbenin etkisini yıllarca üzerlerinde taşıdılar. Yarım kalan idealler, dostluklar, yıkılan yuvalar ve elbette hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanamayan aşklar.
Üniversite yıllarında sol ideolojide yer alan Deniz’le “tamamına” ermeyen bir aşk yaşayan Cihan, 80 darbesi sonrası yurtdışına yerleşmiş ve yıllarca ziyaret haricinde Türkiye’ye dönmemiştir. Yıllar sonra ait olduğu topraklara geri dönen Cihan, neredeyse kızı yaşında Ayşe’yi görür görmez ona âşık olur. Cihan çok eskilerde kalan hislerini yeniden yaşarken, Ayşe adeta “çocukluk aşkı”nı bulmuştur. Oysa bu aşk ikisine de geçmişe dair çok şey öğretecektir. İnci Aral, son romanı “Şarkını Söylediğin Zaman”da Cihan ve Ayşe’nin aşkını anlatırken, aynı zamanda da 1980 öncesinin karışık ortamında yaşanamayan aşkları ve mağlup ‘78’lileri anlatıyor. İnci Aral’la son romanı üzerine konuştuk.

—OYNAKBEYi—
- İki ayrı kuşağa mensup bireylerin aşklarını anlattığınız romanda ikilinin ilk ve en büyük ortak noktası “müzik”. Müziğin başka özel bir rolü var mı?
Çıkış noktam müzik değildi. Müzik romana mekan ve metnin ses tonu açılarından zenginlik sağladı. Öte yandan müziğin insanları birleştirdiğini herkes bilir. Romanımın baş kahramanları bir yüksek okulun müzik bölümünde okuyorlar. Bu yüzden zaten daha baştan hikâyenin içinde bir fon müziği var. Öncelikle Albinoni’nin Adagio’su. Sonra buna eski alaturka şarkılar da katıldı ve kahramanları bir araya getiren unsur oldu. Başta da söylediğim gibi, müzik insanları birleştirir.
- Romanda belirleyici bir role sahip olarak kullandığınız Türk sanat müziği için neler düşünüyorsunuz?
İyi olan her tür müziği, özellikle blues ve cazı severim. Alaturka müziğin ise özel bir yeri vardır bende. Çünkü annemin taş plaklarıyla, eski şarkılarla büyüdüm. Klasik şarkıları bilirim. Bu şarkılar Doğu’nun hüznünü yansıtır. Aşkın imkansızlığını anlatır. Sizi yıllarca önceki bir ana, yere götürebilir. En azından benim için böyledir. Genç kuşak bu müziği tanımıyor, pek bilmiyor. Popüler kültür bize özgü duyarlıklarla birlikte bu müziği de bastırdı, sesini kıstı, yozlaştırdı. Bugün Türk Sanat Müziği olarak sunulan çalışmalar bile arabesk sızıntılarla kirlenmiş durumda. Neyse ki konservatuarların Türk müziği bölümleri var. Romandaki Ayşe, genç olsa da anneanne ve annesinin piyanoda çalıp söyledikleri ve sevdikleri bu müziğe aşina ve eğitimini de görmüş, onun için kuşağından farklı birtakım fikirlere sahip.
- Bir aşk üzerinden 12 Eylül’e giden süreci anlatıyorsunuz romanda, aynı zamanda darbeyi yaşayan kuşakla onların yetiştirdiği kuşağa da birtakım eleştirileriniz var.
Romanda eleştiriden çok saptamalar yaptığımı düşünüyorum. Romanın zamanı 1975-85 yılları arası. Asıl amacım 12 Eylül’ü de içine alan bu süreçte bir ülkenin işlemeyen siyasetini, yükselen faşizm ve devrimci dalga içindeki genç insanlarını, kamplara bölünmüş halkını, kısaca kanlı, korkunç bir ortamdaki insan hallerini anlatmak istedim. Türkiye’nin adım adım darbe ortamına sürüklendiği günleri ve sonrasını, yani darbe günlerini yazdım. Roman bir kuşağın aldanış ve yenilgi hikâyesi olsun istedim. O günlerden bu yana, apolitik, aidiyeti sorunlu bir kuşak yetişti. Çünkü zaten böyle olması öngörülmüştü. Bu konuya Safran Sarı adlı romanımda geniş bir biçimde eğildim.

12 EYLÜL DARBESİYLE HER ŞEY YARIM KALDI
- Cihan ve Ayşe’nin aşkı aslında bir nevî onlara miras kalmış bir aşk. 12 Eylül darbesi, o kuşağın en çok aşkını zedeledi diyebilir miyiz?
Yalnız aşklar değil, her şey, herkes yarım kaldı. Hapisler, kayıplar, ölümlerle aşklar ve evlilikler yara aldı ya da bitti. Çocukların anne babalarını yıllarca tel örgülerin ardından gördüğü, “görülmüştür” damgalı mektuplarla iletişim kurmaya çalıştığı zamanların zedelenmişlik örneği ise Ayşe. Cihan için Ayşe hem geçmişi hem de geleceğidir. Ayşe için ise Cihan, yerine koyabileceğini sandığı birçok şeyi temsil eder.
- Deniz’in ‘Kırmızı Kaplı Defter’inde ortaya çıkan portre kaybetmiş ‘78’lilere ait. Kitaba bir açıdan da 78’lilere ağıt diyebilir miyiz?
Kuşkusuz öyle. Bu kuşak henüz yeterince yazılıp anlatılmadı. Romanı yazmak için o yıllardan bu yana tuttuğum notlardan, yer yer daha önce yazdıklarımdan ve belgelerden yararlandım. Seksenli yıllarda tanıklıklar toplamıştım. Yani romanın uzun bir geçmişi var. Zorluk bugüne taşımaktı. Bunu yaptım ama yazarken çok acı çektim.
- Ülkemizde dünyadaki eğilime paralel 68 kuşağı ayrı bir yere konarken, asıl “kıyım”a uğrayan ve deyim yerindeyse gerçek “kayıp kuşak” olan 78’liler çok fazla hatırlanmamasını sebebi onların “yenilmiş” olarak değerlendirilmesi mi?
Tabii ki öyle. Ancak bu iki kuşak birbirine geçişlidir. Romandaki Yüksel yani Ayşe’nin babası gibi örneğin. Olayların geçtiği yıllarda, daha güzel ve adil bir dünyayı özlemenin ve bunun için mücadele etmenin saygın bir yanı vardı. Yenilenlerin hikâyelerinde yığınla yanlışlık, acemilik hatta çocukluk olabilir. Çaresizlik, dönüşsüzlük, sürüklenmişlik de. Ama yazar olarak ben onlara hem saygı hem de şefkat ve merhamet duyuyorum. Ben hikâyelerinden yalnızca birini yazdım. Bunun gibi binlerce hikâye var. Ancak bizim toplumsal belleğimiz yeterince güçlü değil. Çabuk unutuyoruz. Üstelik tarih, yenilenleri hor görür. Yenileni atın kuyruğuna bağlayıp sürükler ki ibret olsun!
- Her ne kadar son sorularda darbe üzerinde durmuş olsak da, aslında “aşk”ı yücelten etkileyici bir aşk romanı Şarkını Söylediğin Zaman.
Aşkın yeri, zamanı yoktur. O sıcak ve acı günlerde de yaşandı. Tarih olup biteni kaydeder aşkı, insan kalbini ise edebiyat anlatır. Ne yazık ki artık aşklar da yavanlaştı. Derinliğine yaşanamıyor.
45 YIL ÖNCE KENDİ DOLDURDUĞUM KASET BANA EŞLİK ETTİ
Romanı yazmaya başladığım günlerde elime tam kırk beş yıl önce kendi kendime teybe okuduğum otuz kadar şarkıdan oluşan bir bant geçti. O zamanlar sevdiğim, daha sonra çocuklarımın babası olan kişi için doldurduğum sesli bir mektup olan bu bandı, oğlumun evinde bir dolabın dibinde bulduk. Ne olduğunu hatırladım ama makaralı eski bir teyp bulup dinleme olanağı bulamadım. Bu yıl oğlum bir sürpriz yaparak hemen hiç zarar görmemiş bandı özenle çözerek bana getirdi. Dinledim ve çok etkilendim. Kaybettiğim zamanı geri kazanmışım gibi bir duyguya kapıldım. Bu bant, Türkiye’nin en karmaşık günlerinde iki genç insanın umutsuz aşklarını anlattığım roman boyunca bana eşlik etti. Söylediğim şarkıların hatırlattığı birçok şeyle birlikte, o şarkıların hâlâ söylendiği günlerin hüznü, ruhu satırlarıma sindi.

(Fotoğraflar: Muhsin Akgün)