HAYATIMIZI KAMPANYALAR YÖNLENDİRİYOR

2007’de ilk kitabı Gelin Başı’nı yayımladığı zamanda birçok övgüyle karşılanmıştı Seray Şahiner. Dört yıl sonra hem eski okurlarını mutlu edecek, hem de yeni okurlar kazanacağı Hanımların Dikkatine isimli ikinci kitabıyla raflardaki yerini aldı. Aynı gün içinde geçen dokuz öyküde yolları birbirine çok yakın yerlerden geçen kimi zaman kesişen kadınları anlatıyor. Seray Şahiner kadınların çeşitli hallerini anlatırken, insanlara zorla dayatılan ve onların ahlak anlayışlarını yargılayan kampanyaları da keskin bir şekilde sorguluyor. Seray Şahiner’le “büyüdüğüm için dilim sertleşti” dediği ikinci öykü kitabıyla ilgili konuştuk.

—OYNAKBEYi—

  • İkinci öykü kitabınızda 9 öykü var ve bu öykülerin -Pamuk Prenses Hariç- hepsi aynı günde, hattâ aynı anda belki de aynı muhitte geçiyor. Kesişen yolda duran kadınların öyküsü adeta…

Aynı merkezden çıkıp başka dünyalara dağılan, olay akışı içinde zaman zaman kesişen öyküler var kitapta. Metinlerden, mesajlardan muzdarip kadınlar bunlar. Öyküde kullandığım diyalogların, sokağın diliyle hemzemin olmasını çok önemsiyorum. Aynı semtin farklı karakterlerdeki yankılarını görmek istedim. Bir de, “hanımların dikkatine, overlok makinesi ayağınıza geldi,” anonsunu yapan; halı kenarlarına overlok çeken kamyon; öykülerle birlikte öykü kahramanlarının da arasında dolaşıp, onların arasında paralel zamanlı lehim noktaları sağlıyor. Kamyonun yaklaştığı, anonsunu duyurabildiği kahramanın hikâyesini görüyoruz sırayla. Aynı sesin farklı karakterler için ne anlama geldiğini görmek için de kahramanları, aynı overlok kamyonunun seyir yönü boyunca konumlandırdım. Bir günde geçen ve hüsranla tamamlanan öyküler bütünü bu.

  • Bu fikir nasıl çıktı peki?

Ben önce metinler üzerinden bir şeyler yazmaya karar verdim. Yerleştirme metinler üzerinden bir şeyler kaleme almayı düşündüm ve bir süre sonra bunların birbirine paralel olmasını istedim. Bu benim buluşum değil elbette, daha önce sinemada da yapıldı, başka romanlarda da yapıldı. Senaryo çalışmaları da yapan bir insanım, onun da bir etkisi olabilir. Uzun lafın kısası yeni bir şey yaptığımı söylemiyorum. Sadece bir paralel örgü olmasını istedim, çünkü dışarıdan bize verilen, dayatılan, dinletilen, izletilen metinler bize eş zamanlı olarak nasıl bir etki yaratıyor onu göstermek istedim. Öykülerde karşımıza çıkan, kamyon hoparlöründen yapılan anons ile bunları bağlamak da hoşuma giden bir şeydi açıkçası.

AĞZIMA GELENİ SÖYLEYEYİM, “BAKIN NE KADAR DA SERTİM” DEMEK GİBİ BİR ÇABAM YOK

  • Gelin Başı’ndan Hanımların Dikkatine adlı ikinci kitabınıza gelene kadar bilhassa dilde bir keskinlik göze çarpıyor, ne ne dersiniz?

Aslında aynı sivri dil ilk kitabımda da vardı, daha doğrusu o keskin ifadeleri ilk kitapta da kullanıyordum ve aynı sertliğe sahipti, ama bu ikinci kitapta bunun daha hissedilir olmasının veya daha sert görünmesinin öncelikli sebebi; ben büyüyorum artık. Diğer sebebi ise, hayatın gördüğümüz şekli itibariyle çok montajlanmamış bir hali var. Biz bir hayatı yaşıyoruz ve o en çamurlu yerlere kadar gidiyoruz, haliyle böyle bir yaşam çabasının içinde, “evet şimdi de steril mekânlara gidiyoruz” gibi bir şey ne yazık ki mümkün değil. Bunun haricinde de söylemek istediklerim olduğu zaman bunun da mümkün olduğunca sert olmasından yanayım. Mizahın taşıması gereken, mizahın doğasında olan zerafeti de korumaya çalışıyorum elbette. Yani ağzıma geleni söyleyeyim bakın ne kadar da sertim demek gibi bir çabam da yok. Edebiyata yakışan şeyi yapmak gibi bir tanımlamadan bahsetmiyorum, ama mizahın süzülmüş bir zerafeti var benim örnek aldığım yazarlardan ve insanlardan da bugüne kadar gelen bir zerafet bu, mümkün olduğunca bunu koruyarak en gerçekçi haliyle vremeye çalışıyorum. Sözünü ettiğimiz sertlik de zaten bu gerçeklikten kaynaklanıyor. İlk kitaba göre daha gerçek şeyler yazmaya çalıştığım için, biraz daha sert oldu o kadar.

  • Bu kitabınızda iç içe geçmiş metinler, yerleştirme bölümler dikkat çekiyor. Film replikleri, kitap bölümleri, resmi belge formlarında yer alan ifadeler… Deneysel bir çalışma olduğunu söyleyebilir miyiz bunun?

Önceki kitabımda, iç seslerle yazar anlatısını birbirinden ayırmıştım; hayatımız normal akışında giderken gördüğümüzü sandığımız ile asıl görünenin çatışmasını ortaya koymaya çalışmıştım. Bunda dış sesleri de ayırmayı denedim. Reklam kampanya sloganları, okuduğumuz formların maddeleri, film replikleri, seyar satıcı anonsları, uyarı notları… bunları ayırdım çünkü sertliğini ve hayatımıza nasıl zorla girdiklerini göstermeye çalıştım. Dışarıdan bakılabilir mi sorusunu sordum ve onun cevabını vermek istedim. İç sesler, yaşantı ve dıyarıdan gelenler olmak üzere üç metni bir araya getirmeye çalıştım. Deneyselliği bundan ibarettir.

  • Kadın yazarların beğenmediği bir ifadedir “kadın yazar”, son dönemin en başarılı kadın yazarlarından birisiniz ve kitabınızda da “Kadın halleri var”. Buna bilhassa “Kadını yazmak,” diyebilir miyiz?

Elbette. Çünkü benim elimden başka bir şey gelseydi mutlaka onu yazardım. Hem kadını hem erkeği yazan insanlar var ve bunu gerçekten baraşıyla yapan insanlar var. Vedat Türkali bu konuda pirdir, Murathan Mungan yine en iyi örnekleri veren isimlerin başında gelir. Onlar ikisini de eşit mesafeden ve aynı yakınlıktan yazabiliyorlar. Ben henüz yolun başında sayılırım ve onun için henüz bir erkeğin iç sesi olamam. Anlatacağım konuyu mümkün olduğunca en içeriden ve gerçek olandan yapmaya çalışıyorum ve onu da şu an için sadece kadınlar aracılığıyla yapabiliyorum. Bir de şöyle de bir şey var; bir derdi olmak üzerine bir kitap ortaya çıkıyor ve benim derdim daha çok kadınları bağlayan konular üzerinden ifade ediliyor ki, bunları yazıyorum. Hayatımda hiçbir zaman “haydi bakalım şimldi de bir erkeği yazayım” diye masaya oturmadım, ki kadını yazayım dile de oturmadım. Tamamen kendi kendine gerçekleşen bir durum bu. Kendimi projelendirdiğim bir şey değil, öykü seni masaya oturtuyor ve bu çıkıyor. Evet öykülerimde hep kadınlar ve kadınların çeşitli halleri var ama, kadınları yazmak için yola çıkmış bir insan da değilim.

KADINLAR “İDEAL İLİŞKİ” ETİKETİNİ KENDİLERİNE YÜKLÜYORLAR

  • Öykülerdeki karakterlerin hepsinin ortak sıkıntısı “aşk” daha doğrusu, bir erkekle olan ilişkilerinin hayatlarına yansıması. Hal böyle olunca soruyor insan, bu kadar önemli midir bir kadın için aşk?

Her kadın adına cevap vermem tabi ki mümkün değil. Ama meseleyi biraz fazla önemsiyoruz. Benim şöyle cümleler kuran çok arkadaşım var; “yurtdışına gidecektim âşık oldum gidemedim,” ya da geçmişten hikâyeler vardır, “sevdiğim adam için okulu bıraktım” ile başlayan. Bizde aşk uğruna hayatı durdurma hali var. Ama öykülerimdeki kadınların hepsi aşk uğruna hayatını durduran insanlar değil. Daha çok aşkın sunulma haliyle alakalı sorunlar yaşayan kadınlar bunlar. Bunun içine girmek için de hayatını dondurmuş kadınlar bunlar. Öyküde geçiyor meselâ, “onu koluna takıp yürüdüğün zaman herkes senin için, maşallah ne zeki kız, ne esprili, ne kadar akıllı ve güzel bir kız ki bu adamı takmış koluna yürüyor desinler.” Gerçekten de kadınların kendine yüklediği etiketlerden biri de “şahane bir ilişki yaşamak” olduğu için böyle durumlara sıklıkla düşüyoruz. Tabi ki bunlar aşkı yadsıyan kadınlar değil ama ilişkiyle aşkı birbirine karıştırmış kadınlar aslında.

  • Öykülerde sevdikleri adam uğruna kendilerinden taviz veren kadınların yaşadıkları sıkıntıları görüyoruz aslında. “Hanımların Dikkatine” dediğiniz şey, “bir erkek için değmez” uyarısı mı?

Bu daha çok kadınların kendi arasında söyleyeceği bir şeydir. Burada asıl söylemek istediğim şey; “bir imaj için değmez.” Baktığınız zaman sahneye çıkmadan önceki kulis telaşını yaşıyoruz. Sürekli hazırlanıyoruz. Buluşmadan önce harcanan üç saatler -ki güzel bir heyecandır- stresli olsa da kötü değildir. Bunlar aslında aşk için yapılan şeyler değil veya erkek için yapılan bir hazırlık da değil, o adamın sevgilisi olmak adına yapılan şeylerdir, biraz daha farklı olduğuna inanıyorum. Biraz eksenini kendinden kaydırmış kadınlara yönelik bir uyarı. Bir günde geçen ve hüsranla tamamlanan öyküler bütünü bu. İnsanın ekseni kendinden kaydığı anda her şey üzerine yıkılır, tepetaklak olur her şey. Bu bir erkek için olunca da böyledir, başka bir şey için olunca da aynı etkiyi yapar. Hanımların dikkat etmesi gereken şey sanırım bu.

  • Deyim yerindeyse en büyük yıkımı Reyhan Hanım yaşıyor. Kocasıyla olan sorununu çevresinden biraz farklı bir şekilde gizleme ve bir yalanın arkasına sığınma yolunu seçiyor. Sanki ülkemizdeki kadınların güçsüzlüğünün bir sembolü Reyhan Hanım...

Bir bakıma öyle değerlendirebiliriz. Alem ne der korkusuyla, sorunlarla dolu ve mutsuz bir evliliği onlarca yıl sürdürmek zorunda kalan insanlar var. Birçok şeyi sineye çekmeye çalışan kadınlar var. Kitaptaki diğer kadın kahramanlar da aslında ona yakın duruyorlar. En yakın arkadaşına bile ufak çarpıtmalarla, birtakım gizlemelerle durumu izah ediyorlar. Çünkü kimse en yakınına bile “hayatım bir facia” demiyor. Bu samimi itirafı, bütün çözüm yollarının tükendiği ve bir kurtuluşa ihtiyaç duydukları zaman yapıyorlar. Bir medet umduğumuz zaman gerçekleşen bir samimiyet bu, eğer o medet yoksa o vakit gizliyoruz. Reyhan Hanım da alem ne der diyen insanlardan birisi. Ama içtiğimiz meşrubatta bile alem ne der korkusunu yaşıyoruz. Şayet gazlı içecek meşhur bir markaysa daha genç, daha havalıyızdır. Yok portakallı gazoz veya sade gazozsa farklı değerlendirileceğimize inanırız. Bu durumun Reyhan Hanım’ın yaşadığı durumdan bence çok büyük bir farkı yok. Birini gelenekler diğerini reklam kampanyaları modelliyor.

KADININ MODA OLDUĞU BİR DEVİRDE YAŞIYORUZ

  • Hayatını reklamların, filmlerin, televizyon programlarının yönlendirmesiyle şekillendiren kadınlar aracılığıyla, hayatına böyle yön veren herkesi eleştiriyorsunuz aslında. Değil mi?

Aslında burada eleştirdiğim tek tek insanlar değil. Yani sistemin sunduğu seçenekleri uygulayan insanlar değil, doğrudan sistemin kendisini irdeliyorum. Çünkü artık bir yağmur gibi, bir bombardıman gibi yaşıyoruz bu hali. Her şeyimiz fazlasıyla modellenmiş durumda ve biz bunu kendi hayatımızdan ayıramaz hale geldik. Türk filmlerinden, dizilerden izlediğimiz aşk, reklamlardaki kızlarınki gibi ışışıl ışıl saçlar… Hatta bir sağlık formunu doldururken size sorulan sorularla sizin ahlak anlayışınızı sorgulayan bir sistemden bahsediyoruz. Etrafımızda bizim hayatımıza nüfuz etmiş bir sürü metin var ve o kadar çoklar ki biz onları fark etmeden yaşıyoruz.

  • Yani ister istemez bunu yapmaya şartlandırılıyor insanlar, başka seçenekleri yok.

Kesinlikle, diyet bisküvileri reklamlarında söylenen ince belli kadınlar, makyaj malzemesi reklamları… Bu yüzden kitabımda da o metinleri farklı karakterle ve kalın harflerle yazdım. Çünkü dikkat ettiğimiz zaman, normal yaşantı içinde değerlendirdiğimiz zaman bütün pislik topak topak su yüzüne çıkıyor. Bir şekilde fark edilebilir bir durum bu. Kampanya şeklindeler, ahlak anlayışımızdan aşkımıza, ne giydiğimizden ne giymemiz gerektiğine kadar her şeyi başkaları söylüyor bize. Bunu sorgulamadan uygulayanlar kadar, bunu dayatanları eleştiriyorum aslında. Modellenmiş bir insan, birçok kadın var ve zamanla bu değişiyor. Kısa etekler, uzun elbiseler moda oluyor onu bir tarafa koyalım. Kadın moda oluyor. Bir bakıyorsunuz sarışın kadın modası başlıyor, bir bakıyorsunuz balık etli kadın modasından bahsediyorlar… Benim de kolay kolay kendimi muaf tutabildiğim bir durum değil. Artık öyle bir hal aldı ki bu, 100 lira harcadığımız bir makyaj malzemesiyle bir haftada Penelope Cruz’a benzeyeceğimize inandırıyorlar bizi. Jennifer Lopez ayakkabısı diye bir şey var artık, bir yıl boyunca o ayakkabıyı giyince onun gibi bir fiziğe sahip olacağımnızı söylüyorlar. Biraz parayı basbtırınca her şey olacağımıza inandırıyorlar bizleri. Ama bu da içeride büyük bir çatışma yaratıyor.

Notes

  1. skyozlem reblogged this from oynakbeyi
  2. oynakbeyi posted this