GAYRI RESMİ GÖRÜNÜMLÜ RESMİYETLE SIKINTIM VAR

Şair Behçet Necatigil’in ölümünden sonra 1980 yılından beri şairin adına ailesi tarafından verilen ve ülkemizdeki önemli şiir ödüllerinin başında gelir Necatigil Şiir Ödülü. Bu seneki ödülü Melez Zamanlar isimli kitabıyla Ferruh Tunç kazandı. Ödül, 11 Nisan günü düzenlenen törende; “çağımızın parçalanmış toplumlarını ve yabancılaşmış bireylerini, durmadan değişen özelliklerini bu karmaşık gerçekliğe denk düşen bir imge zenginliği, ironi ve lirizmle yansıttığı için” gerekçesiyle şaire teslim edildi. Bundan sonra Necatigil Ödülü ile birlikte ismi anılacak Ferruh Tunç’la şiir anlayışı ve Melez Zamanlar ile ilgili konuştuk.

—OYNAKBEYi—

  • Ödül gerekçesinde yer alan kavramlardan birisi “ironi”. Bunu, şiirlerin biçeminde de kendini gösteren gayri resmi bir tutum diye açıklayabilir miyiz?

Evet; resmi ya da formel olanın alışılagelen olduğunu Kabul edersek, kitaptaki şiirlerde amaçlı bir gayrı resmilik olduğu doğrudur. Ağırlıklı olarak “ikinci yeni”den devralınmış, bence artık katılaşmış, kalıplaşmış, deyim uygunsa resmileşmiş bir şiire mahkûm gibiyiz; özünü yitirmiş bir ikinci yeni şiiri bu… Bu gayrı resmi görünümlü resmiyetle bir sıkıntım vardı; onu sarsmayı, değilse rahatsız etmeyi seçtim.

  • Melez Zamanlar kitabınızda birkaç yapıyı barındıran şiirleriniz var. Şiirlerin sonunda italikle “reklam” ifadeleri, aralarda bulunan parantez içi kullanımlar, diyaloglar, tekrarlar, birkaç sayfalık şiirlerden tek satırlık, dört hecelik şiirlere geçiyoruz. Deneysel diyebileceğimiz bir çaba mı bu?  

Şiirin “draje” edilerek okura sunulmasına alışığız. Burada, “Draje” edilen okumaya alışık olduğumuzdur. Bu kitapla alışık olduğumuzun dışından geldiğimi düşünüyorum. Bence, okuyan da, yazan da, şiirdeki denge halini doğrulayan dengesizliği, kayganlığa kanıt olan sürtünmeyi, keşif izlenimi veren yitişi bir arada hissedebilmelidir. Okurun elindeki kurşun kalemiyle şiire müdahale etmesinde bile sakınca yoktur bence; yeter ki, okunan şiir böyle içten bir etkileşimi tetiklenmiş olsun. 

Genel kabul görmüş beğeni kurallarına göre “geçer not” alacağına -Ne çok “iyi şiir”, “iyi şair” sözü edildi son yirmi yılda!-  söylemek istedikleri uğruna sınıfta kalmayı göze alabilmelidir şair. Bu, bize denemeyi öğütler.

TOPLUMCU BİR YAKLAŞIMIM OLDUĞU DOĞRUDUR

  • Kitabınızın ilk bölümünde neredeyse “toplumcu” diyebileceğimiz bir yaklaşımınız var.

Şairin en duyarlı olması gereken konulardan biri; işlevsel, diplomatik, törensel vb. anlatım formlarının şiirin kendine özgü dilini ele geçirmesine engel olmaktır. Edebiyat içtenlik ve kişisellik ekseninde, dilsel (böylece duyumsal ve düşünsel de), özgün, estetik bir form yaratma eylemidir çünkü.

Buradaki kişisellik; sınıfsal, ulusal, dinsel vb. aidiyetlerin doğrudan yadsınması anlamına gelmez; ama bu aidiyetlerle bağ nasıl kurulursa kurulsun, yaratım eyleminde ve eserde kendini gösteren özgünlük, başkalık ve bağımsızlık eserin değerli olup olmadığının ölçüsü haline gelir. Sanılanın aksine, şairin başkalığı ve bağımsızlığı dolayısıyla değeri şu veya bu ideolojiye olan uzaklığında veya yakınlığında değil, onunla olan ilişkisinin niteliğindedir.

Şairin de, herhangi bir insan gibi aidiyetleri olması, bunlarla bağlı olması, diğerlerine benzemesi kaçınılmazdır; sorgulanması gereken, bu bağlılık ilişkisinin niteliğidir. Çünkü kendimizi estetik olarak ifade edebildiğimiz her yerde, estetik dışında kalan bilinç biçimleriyle de (diyebiliriz ki aidiyetlerle) ilişkili oluruz. Onlara olan uzaklığımızın ölçüsü ya da ölçüsüzlüğü her halükarda onlarla kurduğumuz bir bağa işaret eder. Çünkü onların içine doğar, ilişkimiz ve bağımızın niteliği değişse de onlarla yaşarız biz.
Edebiyatın ağırlıklı olarak aidiyetlerle olan ilişkisine göre değerlendirilmesi onun bütüncül kavranışı bakımından yeterince kapsayıcı değildir bence. Söz gelimi “toplumcu edebiyat” nitelemesi bende, nitelenen edebiyatın kimyasındaki bir orana işaret eder; bir estetik okula ait olma haline değil. Bu anlamda toplumcu bir yaklaşımım olduğu doğrudur.

  • Günümüzde aktif olarak şiir yazan eski isimler haricinde kimi toplumsal meselelere veya birtakım eşitsizliklere değinen şiirlere artık rastlanmıyor. Siz alaycı bir tavırla eleştirilerinizi yöneltiyorsunuz.

80 öncesinde, nasıl ilişkinin niteliğinden ziyade ilişkinin nereyle olduğu üzerinde duruluyor, buna karşın ilişkinin niteliğine inilmiyor idiyse, bu günlerde de benzer bir yüzeysellikle yaklaşılıyor aidiyet meselesine: Aidiyetiniz olmamalıdır! Bir aidiyetiniz varsa, anonim/jargon edebiyatı yapacağınıza muhakkak gözü ile bakılıyor. Bu, amaçlı bir ürkütme çabası, yeterince öz sorgulaması yapılmamış bir kabul ya da saplantı değilse, siyasal tutumsuzluk adı altındaki -pekala !-hınzırca bir siyasi, ahlaki tutum önerisidir aslında.  Gözleminizde haklısınız, ben de benzer izlenimlere sahibim. Git gide daha çok bildiğini, daha ince duyduğunu, daha üstün hissettiğini, daha saf/som yazdığını sanan bir şiir var gibi. Kulak asmıyor adeta ‘muhalif-cahillerin’ ‘kaba’ sözlerine! Toplumsal meselelere henüz yetkin değilken değinilirmiş gibi sanki.. Ben biraz kaba, biraz cahil olmayı deniyorum bu kitapta bütün bildiklerim ve bütün nezaketimle…

80 KUŞAĞININ ŞAİRİYİM

  • Bu açıdan bakacak olursak şiiriniz İkinci Yeni’den izler taşıdığı kadar, başka kaynaklara da dayanıyor. Türk şiiri içinde nerede konumlandırırsınız şiirinizi?

İkinci yeniyi, Modern Türk şiirinin en önemli kurucu şiir akımlarından biri olarak, kendi tarihi ve mekânı içinde “baş tacı” ediyorum. Kendini kurabilmiş ve tam da bu yüzden kendini aşılmaya bırakabilmiş bir şiir akımıdır. Beslendiğim; fakat ardıllarınca fetişleştirilmesinden hoşlanmadığım, bir akımdır. 

Biliyorsunuz, ikinci yeni, biraz gecikerek de olsa, şiir okurundan yaygın bir ilgi gördü. Bu süreç kendi başına üzerinde ayrıntılı olarak durmaya değerdir. İkinci yeni önceleri 40, 60 toplumcuları ve hatta 70 kuşağı şiiri/şairleri tarafından görmezden gelinmiş küçümsenmiştir. Ardından,  değeri zamanla anlaşılmış, özellikle 80 darbesinin ardından, neredeyse mutlak bir saygınlık kazanmıştır. Öyle ki; giderek var olan ya da olmaya çalışan bütün şiir anlayışlarını kelimenin tam anlamıyla dönüştürmüştür. Ben bu dönüştürme halinin her yanı ile sağlıklı olduğu kanısında değilim. Bir açıdan bakınca, seksenli yıllardan başlayarak, şiirimiz birden ikinci yeniye iltica etmiş gibidir. Ben ikinci yeniyi; ilk modernler, 40 Kuşağı, Birinci Yeni, 60 Toplumcuları, Nazım Hikmet gibi nirengilerimden biri olarak görüyorum; onu hiç ihmal etmeden, ama onu abartarak değerini azaltmadan ve sulandırmadan…

  • Peki siz kendinizi hangi kuşağa ait sayıyorsunuz?

Ben yaş itibariyle, 80 kuşağı olarak anılan kuşaktanım. Ama bu sözün gelişi aidiyetin şiir tutumumun anlaşılmasında sağlayacağı olanaklar sınırlıdır. Bu sınırlılık, hem benim ona ait olup olmadığıma, hem de 80 kuşağı denilen şeyin ne anlama geldiğine dair belirsizlikle ilgilidir.

Evet, 1958 doğumluyum ve seksen kuşağı şairleri akranımdır. Ama söz gelimi, “80 kuşağı”  nitelemesinin 80’lerin hemen öncesinde başlayıp, 90’ların başarına gelindiğinde kendini/şiirini belirli ölçülerde ortaya koyabilmiş şairleri temsil ettiği varsayılırsa, sanırım bu tanımın dışında kalırım. Çünkü benim şiirde ısrar edip, şiir yayınlamaya başlamam 80’li yıların sonu/90’lı yılların başlarıdır. Ve İlk kitabım “Şehrin Eski Yolcusu” akranlarıma kıyasla oldukça geç bir tarihte, 1995’te yayınlandı. Yine de, seçim bana bağlıysa, ben ihtiyatla, “80 kuşağındanım” demeyi seçerim. Şiir yazma itkimi; şiir dilimizi parçalayan (parçalamayı burada kötü anlamda kullanmıyorum) 60 kuşağı şiiri ile bizzat hayatımızı parçalayan (parçalamayı burada olumsuz kullanıyorum) 80 darbesinin devamında bir dil/hayat bireşimi kurma çabasına bağlayabilirim. Bu da beni sanırım poetik olarak daha çok seksen kuşağı içine sokar.

  • El aldığınız şairler kimler peki?

Öncelikle, 60 ve 40 toplumcularının, derken Nazım Hikmet’in ve nihayet İkinci Yeni’nin tedrisinden geçmiş biri olduğumu söyleyebilirim. Yahya Kemal, Dranas, Külebi, Kansu, Necatigil, Dağlarca, Yücel gibi sayıları az olmayan şahsiyet şairleri de; tek, tek şiirimi kurma sürecimde özümsediğimi sanıyorum.  Elbette, Buradaki ‘tedristen geçme’ ve ‘özümseme’nin -Harold Bloom’a bir göndermeyle- aslında kendi şiirime yol açan bir ‘yanlış okumalar’ zinciri olduğunu da belirtmeliyim. Lermantov, Yesenin, Yavtuşenko gibi Rus şairleri; Elitis, Severis, Kavafis Ritsos gibi Yunan şairleri, Eluard, Aragon  gibi Fransız şairleri de elimden tutmuşlardır. Octavia Paz’ı çok sevdim.

Necatigil dünyadan haberdar bir yerliliği çağrıştırır

Şiirimizin kilometre taşlarından biri olan bir ustasının anısını yaşatan bir ödül. Bir geleneği var. Bu yıla kadar seçici kurullarının genellikle tutarlı bir seçim ve değerlendirme tutumu sergilediği gözleniyor. Hep saygın üyelerden kurulu bir seçiciler kurulu olmuş. Daima o yılın en iyi kitapları ile ustanın poetikası arasında kurulabilecek bir bağa özen göstermişler gibi geliyor. Bunlardan daha az değerli olmayan bir yan da, Necatigil ailesinin örnek değer birliğini temsil edişi… Necatigil, olağandaki olağanüstülüğü, herkesteki biriciği, dünyadan haberdar bir yerliliği çağrıştırır bana. Geleneği içinde taşıyan bir gelecek kurucusudur. Zarif ve görkemli bir şiiri vardır.

Şairliğimin biliniyor olmasına alışmak zorundayım

Onun adına konulmuş bir ödüle değer görülmekle onurlandım. Sevindiğimi açıkça ifade etmeliyim. Ardından daha çok, şiirlerimi ve beni sevenlerin sevincinden etkilendim. Ödüllerimi onlarla paylaştığımı güçlü bir şekilde hissediyorum. Alışamadığım, alışmak zorunda kalacağım yanı ise artık şiirlerimin, şairliğimin daha çok insan tarafından biliniyor olması.

Notes

  1. oynakbeyi posted this