AŞK BAHANESİYLE KENDİNİ ARAYAN BİR ADAMIN ROMANI
Tüm İstanbul’u ve Türkiye’yi bir keder salgını sarmıştır. Herkes büyük üzüntülere gark olmuş, rakı masalarında Zeki Müren’in birbirinden kederli şarkıları eşliğinde memleketi nasıl kurtaracağını düşünmektedir. Bazıları buna müdahale etmek için gizli örgütler kurarken, bazıları birbiri ardına yeni keder sebepleri bulmaktadır kendine. Bunların başında da akademisyen Timur gelir. Timur, sevgilisi Deniz’den ayrılmış, keder illetine yakalanmış ve kendini Vakfıkent adasında inzivaya vakfetmiştir. Ancak ‘Kadıköy Dükü Timur’ için kurtuluş hiç de o kadar kolay olmayacaktır.
Ece Gamze Atıcı, deyim yerindeyse rakı masası gibi malzemesi bol ve üç yılda tamamladığı ilk romanı Nar’da aşk acısı çeken Timur’un yaşadıklarını ve İstanbul’u anlatıyor. Ece Gamze Atıcı’yla romanı Nar ile ilgili konuştuk.
—OYNAKBEYi—

- Nar ismi gibi, çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane diyebileceğimiz bir kitap. Aslında bitmiş bir aşkı anlatıyor gibi görünse de, içinde onlarca başka hikâye var. Hepsi de bu aşka, daha doğrusu âşıklarla ilintili…
Tam isabet! Aşkın kendisinin de öyle olduğunu düşünüyorum ben. Siz ne kadarsanız, nasılsanız; aşkınız da o kadar, öyle oluyor. Timur gibi bir adamın aşkı bahane ederek kendini anlattığı bir hikâye Nar. Biz de aşkı bahane ederek kendimizi arıyoruz, kendimizi tanıyoruz. Ben kendi adıma öyle yapıyorum. Bir kadınla ya da bir adamla aramızda cereyan eden o hadiseden kendi payımıza ne düşüyorsa, elimizde ne kalıyorsa -becerebilirsek- onu alıyoruz. Bir yandan da insan kendisinde neyi eksik görüyorsa karşısındakinde onu arıyor sanki. Bunu farkında olmadan yapıyor çoğu zaman. Timur ile Deniz’in aşkı biraz öyle. Bir çeşit tamamlanma hikâyesi de diyebiliriz.
- Milletçe rakı masalarında memleketi ve dünyayı kurtarırız. Nar da aslında buna benziyor; ülkeyi, başgösteren keder salgınından kurtarmak isteyen onlarca örgüt var ve aslında hepsi bir rakı masasında oturanlara benziyorlar sanki…
Başımıza bir keder salgını musallat olsa bence durumumuz kitaptakinden daha komik, daha saçma olur. Ve eminim daha çok rakı içilir! Nar’da olup biten her şeyi kocaman bir rakı sofrasında bir adamın anlattığı garip bir hikâye olarak da okumak mümkün olabilir mi acaba? Bunu bir düşüneyim…
SKO, SKOKO, HAY, SANTEL derken birçok örgüt tek bir şey için mücadele ediyor aslında. Bu biraz aynı ideolojide olan farklı fraksiyonlarla inceden bir alaydır aslında. Ortada çok ‘ciddi’ bir salgın var: keder salgını! İnsanlar kendi kederlerine bir sebep buluyor ve çözüm arıyorlar. Keder gerçek, zira sebepleri ve çözümleri birbirinden saçma. Hikâyenin acıklı tarafının panzehiri de burada saklı. Gülüyoruz kederimizden!

(Bir hayalî ada olarak Vakfıkent; gidilmemiş adaların belki de en güzeli)
- Vakfıkent isimli hayali ada kadar, Wittgenstein’den ilhamla Ludwig adlı bir hayali karakterimiz var. Haliyle bir Selim Işık / Olric benzetmesi düşüyor insanın aklına. Ne dersiniz bu konuda?
Keşke Selim, Olric, Timur ile Ludwig hepsi bir arada bir rakı sofrasında toplansalar, biz de izlesek derim. Ludwig yine de Olric’ten biraz daha gerçek tabii. Vaktiyle, o isimle bir yerlerde yaşamış ve ne mutlu ki varlığından haberdar olduğumuz birisi. İlişkilerinin şekli benzese de dinamiği farklı. Ludwig, Timur’un huysuz, ihtiyar bir akrabası gibi… Onun içindeki zalim sesten daha zalim birisi. Diğer yandan Oğuz Atay’ı Tutunamayanlar’ı ve Selim Işık’ı, sevgili Olric’i ziyadesiyle severim. Her okuduğumda aynı yerinden acır kalbim. Bu konuda saatlerce konuşabilirim. Susayım o sebepten!

İSTANBUL ROMANIN ASIL KAHRAMANI
- Kitabınızı İstanbul’a ithaf etmişsiniz. Okuduğumuz zaman görüyoruz ki, aslında Timur’un İstanbul’a olan aşkı da romanda en çok karşımıza çıkan unsur. Asıl kahramanın İstanbul olduğu bir kitap da diyebilir miyiz?
Aslında İstanbul, Timur’un en büyük aşkı, Deniz bahane… İstanbul’a duyduğu aidiyeti, Deniz’e duymuyor içinde. Ona hayranlık besliyor sadece. Biraz önce de dediğim gibi kendisinde eksik olanı Deniz ile tamamlamaya çalışıyor. İstanbul’dan kaçıp Deniz’in peşinden gidiyor. İnsan kurtulamadığı bir şeyden kaçar. Ne yaparsa yapsın kurtulamıyor Timur da İstanbul’dan. Timur’u tarif etmek için İstanbul’dan epeyi bahsedebiliriz. Peki ya Deniz? Timur’u anlatmak için Deniz’e ne kadar ihtiyacımız var? Bundan dolayı, aslında İstanbul, Nar için Deniz’den daha önemli bir karakter. Dediğiniz gibi, İstanbul asıl kahraman olarak kabul edilebilir.
- Sözkonusu keder salgını, aslında ayrılık acısı yaşayan bir adamın algısından kaynaklanıyor. Bu açıdan baktığımızda bile; Timur daha kadınsı davranırken, Deniz erkek gibi davranıyor…
Ayrılık acısı koymuş adama. Ama Timur’un derdi Deniz ile ayrılmış olmaları değil. Timur’un derdi kendisi. Deniz’i kendine bahane ediyor, bunu da açıkça söylüyor. Ayrıca, dediğiniz doğru; Timur kadınsı bir adam, Deniz de erkeksi bir kadın. Bir beşeri ikiye bölmüşüz gibi… Biri erkek bedenine tıkılmış romantik bir ruh, diğeri de kadın bedenine sıkışmış, hayli kaslı bir ruh. Zaten birçok sıkıntı da bundan kaynaklanıyor.
- Romanın birçok bölümünde kendini tanımlamakla uğraşıyor Timur. Tek bir tanımlama yapmak gerekirse kimdir Timur, nasıl biridir?
Kendisiyle konuşurken bile ses tonuna dikkat eden bir adam Timur. Rahatsız yani. Rahat değil. Olmayan şeylerin tanrısı bir de… Kadıköy dükü mesela… Olmayan atına binip ona, “Gidiniz lütfen, deh diyorum size,” diyebilen bir adam. Ve hayli nevrotik. Timur bir hastalık olsaydı eğer, taşikardi derdim. Onun ruhunun ritmi bozuk.


- İstanbul’un karşıtı olarak hayali bir ada olarak karşımızda Vakfıkent var. İstanbul’a âşık adamın hali hep böyle mi olur?
Ergenlik aşkı gibidir İstanbul… Aşığını mazoşist eder. Kenedinizden nefret etseniz de onu sevmekten vazgeçemezsiniz yani. İstanbul bir sürü duyguyu bir seferde zerk eden bir şehir insana. Genel olarak adrenalinli yani. Adrenalinle ilişkinize bağlı olarak değişir bu durum. Ben fazla sükûnetten hoşlanmıyorum galiba. Fazlası göbek yapıyor zaten.
- İstanbul’dan bizim ondan nefretimiz ölçüsünde çirkinleşen bir şehir. Neresinden eleştirsek o yönü bize de bulaşmış oluyor çoktan… İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı diyebilir miyiz?
İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı demek biraz fazla olabilir. Sadece İstanbul’u sevmememizin sebebi İstanbul değil. Bunu demek istemiş olabilirim. İstanbul güzel ama, zabitleri pek yaman diyebiliriz burada. Yani yaşadığımız yerin kendi nefretimiz hatta çirkinliğimiz ölçüsünde çirkinleştiğine katılıyorum. Güzelim İstanbul üzerindeki çirkinliklerin daha ne kadarından sorumlu olabilir? Bence biraz rahat bırakalım onu. 
- Kitabın diline değinmek gerek. Tekerlemevari kelime oyunları dikkat çekiyor. Özel bir amacı var mıydı bunun?
Yaşasın şiir, yaşasın musiki demek isterim! Bence iyi roman yazabilmek için şiir okumak, şiiri sevmek gerek. Ayrıca güzel bir çift kulağınızın olması gerek. Onları müzikle, şiirle terbiye etmek gerek. Ben Nar’da bunu yapmaya çalıştım. Metin hep güzel bir melodide aksın istedim. O yüzden üç senemi aldı kitabı tamamlamak. Hem Timur şiiri seven bir adam… Farkında olmadan şiir yazan bir adam. O yüzden onun bölümlerinde aynı ritim var. Gizli gizli kafiyeler yapıyor. Sağ olsun Timur.

(Roman şarkılarıyla karşımıza çıkan Zeki Müren’den fiyakalı bir sahne)
ZEKİ MÜREN ÇOK FİYAKALI BİR KARAKTERMİŞ
Gönlümün frapan bir köşesinde duruyor Zeki Müren. Layıkıyla kederli diyebileceğimiz bir adam. Kederli olması Nar için önemli. Nar’ın Timur’un ve Deniz’in romanı olarak ikiye bölersek eğer, Timur’un romanının müziği bütünüyle Zeki Müren’e ait. Hattâ kimi bölümlerde Timur’un halet-i ruhiyesinin kelimelere dökülmesi, doğrudan Zeki Müren’in okuduğu şarkı sözlerinden yardım alarak gerçekleşiyor. Deniz’inki ise daha Flamenko. Bana gelince; beni kederinden çok cesareti cezbediyor. Çok cesur, dramatik ve fiyakalı da bir karaktermiş Zeki Müren. Bütünüyle bir figür olarak bayılıyorum ona (müziğine bayılmamın yanı sıra). Ölümü de çok fiyakalıydı.
NAR’DA YER ALAN YASADIŞI ÖRGÜTLER VE FAALİYETLERİ
- SKO: Selülite Karşı Olanlar derneği. Keder illetinin müsebbibi olarak vücuttaki fazla yağları görüyorlar. Üyeleri kadınlardan oluşuyor. Aşırı makyaj ve topuklu ayakkabı belirgin özellikleri. En önemli aksesuarları cımbız. Fazla yağlardan kurtulunca kederden de kurtulacağımıza şüpheleri yok.
- SKOKO: Selülite Karşı Olanlara Karşı Olanlar derneği. SKO ne söylüyorsa onlar tersini söylüyorlar. Bütün üyeleri tombul teyzelerden oluşuyorlar. Bıyıklı dolaşıyorlar. Beyaz eşyalardan nefret ediyorlar. ‘Ev Kadınları Bağımsızlık Bildirgesi adlı bir manifestoları var. Bütün kadınları beyaz eşyalarını yakmaya davet ediyorlar.
- DİYALEKTİK KELEBEKLER: Liderleri Fırat Şakınbakkal. Şarap içmeyi, güzel kokmayı ve şiiri seviyorlar. İnsanın sanatla arınacağını, kederin tek çaresinin sanat olduğunu söylüyorlar.
- SANTEL: Sanat Tespit Locası, Diyalektik Kebelekler’in içinden çıkıyor. Fırat, berjerini en yakın dostu Harun Tozkoporan’a bırakıp yeraltına iniyor ve SANTEL’i kuruyor. Sanatın iyi, güzel ve doğru olanını ayırt ederek insanları aydınlatmaya çalışıyorlar. Zorla güzellik merkezi…
- HAY: Hicran Allahın Yolu örgütü. Kedere, hicran diyorlar. Hicranın insanın en büyük imtihanı olduğunu söylüyor ve hicranla efendi gibi ölmemizi buyuruyorlar. Liderleri Hamza Hüdaverdi, post modern bir Mesih. Sarı giyiyor, kavuk takıyor. Parmak arası terlik giymeyi ihmal etmiyor. Helvayı ananasla yiyor. En büyük düşmanı Fırat Şaşkınbakkal. Sanatı, hicran yolunda bir tehlike olarak görüyor.
- İUSD: İki Ucu Sihirli Değnek örgütü. Genç akşamcılardan oluşan bu örgüt üyeleri içiyorlar, güzelleşiyorlar, arada da ölüyorlar kederden. Başka bir dertleri yok.

(İUSD üyelerinin, düzenlenen operasyon sonucu ele geçirilmiş
yasadışı materyalleri, mezeler)
- Manu Chao ve Dario Fo’yu Aynı Anda Sevenler Derneği: Büyük bir faaliyetleri yok. Tamamen zararsız oluşumlardan birisi. Dario Fo ve Manu Chao’yu sevenler toplaşıp Manu Chao’dan şarkılar söylerken Dario Fo’dan metinler okuyarak kederden korunuyorlar. Örgütün eylemlerinin hüf noktası, her ikisini aynı anda yapmak!