<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" version="2.0"><channel><atom:link rel="hub" href="http://tumblr.superfeedr.com/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"/><description>“mi tierra natal, mi nacion de la humanidad”</description><title>OYNAKBEYi</title><generator>Tumblr (3.0; @oynakbeyi)</generator><link>http://www.oynakbeyi.com/</link><item><title>DEVLETLE İŞ YAPMAK MI? BİR DAHA ASLA!</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Öğrencilerde okuma alışkanlığı ve sürekliliği, eleştirel bakış açısı kazandırmak ve çok yönlü düşünebilmek amacıyla geçen senenin son aylarında “Yazarlar Okullarda Projesi” başlatıldı. Ancak İstanbul Millî Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız başkanlığında, İstanbul Millî Eğitim Müdür Yrd. Metin Taşdemir koordinatörlüğünde gerçekleşen çalışma, ismini daha çok Aslı Tohumcu’nun Abis isimli öykü kitabı odağında çıkan tartışmalarla duyurdu. &lt;br/&gt;Özetlemek gerekirse; Yazarlar Okullarda Projesi kapsamında okullarda her ayın ilk iki haftası bir Türk veya dünya klasiği, sonraki haftalarda da çağdaş bir Türk yazarın eseri okunacaktı. Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin okuma saatlerinde bu kitapların üzerinde söyleşiler yapılıp öğrencilerden kitaplar hakkındaki düşünceleri alınacaktı. Alışıldık özetler yerine kitaplar hakkında kendi değerlendirmelerini yazmaları istenen projede, gençlere ödül olarak okudukları kitabın yazarıyla bir araya gelme imkânı sunulacaktı. Her ilçenin bir yazarı olacak ve bu ilçe eğitim öğretim yılı içerisinde o yazarı ilçesine davet edecekti. İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından yürütülen projede yer alan yazarlardan Aslı Tohumcu; 8 yıl önce yayımlanmış ve 2011’de Kırmızı Kedi Yayınları tarafından tekrar baskısı yapılan Abis isimli öykü kitabında bulunan küfürlü kullanımlar dolayısıyla, PORNOGRAFİK suçlamasıyla karşı karşıya gelmişti. İki ayrı gazetede “suçlayıcı ifadelerle” yer alan haberlere rağmen Aslı Tohumcu projeye devam etme kararı almıştı. Aslı Tohumcu’yla süreci ve aldığı kararını konuştuk…&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lyntbbsXGm1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Önce süreci kısaca bir hatırlayalım istersen, neler oldu birkaç gün içinde böyle?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Davetli olduğum lise, Abis’i aldığının ertesi günü iade etti. Ben meseleyi hep üçüncü şahıslardan duydum. Bir öğrenci, “Ben bu kitabı kütüphaneme bile koymam,” demiş. Tepkinin kendisi bile komik. Kütüphaneme bile koymam! Üzüldüm tabii ama kimseye kitabı zorla okutacak halimiz yok. Sonra da tatsız bir şekilde iki ayrı gazeteye manşet oldum.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hangi kitabın hangi okulda okutulmasına nasıl karar veriliyor?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İlçe Eğitim Müdürlüğü okullara proje konusunda bilgilendirme yolluyor. İsteyen okul yazarı davet ediyor söyleşiye. Zaten her yazar dört okulu ziyaret ediyor. Yazarların hangi ilçeye gideceği de kurayla belirleniyor. Ben de ne sevinmiştim Kadıköy ilçesini çektim diye.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yani Abis, okula tamamen yetkili merciler tarafından, MEB’ye bağlı müdürlükler tarafından seçilerek gönderiliyor. Bakanlığın onayladığı bir proje haliyle. Sonra bir öğrenci / öğretmen ben bunu kitaplığıma koymam diyor ve ortalık toz duman oluyor. Bunu bir şeye bağlayabiliyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hangi kitabın önerileceği konusunda proje sahiplerinin özeleştirilerini yapmaları gerekiyor. Bana sorduklarında, beni daha ziyade gençler okuduğu ve lise öğrencileriyle Abis sayesinde buluştuğum için Abis’i önerdim. Bilmiyorum, kitabı İbrahim Çakmak’tan başka okuyan var mı? Veya o da gerçekten okudu mu, yoksa biri mi onun için cımbızladı? Ne de olsa her şeyi başlatan onun açıklaması oldu. Türk Eğitim Sen adına olaya sağolsun sahip çıktı! &lt;br/&gt;Bütün bu panayır halini bir şeye bağlamakta zorluk çekiyorum. Anlaşılan iki kurum arasındaki politik çekişmenin ortasında kaldım. Ne olursa olsun, bir yazarın bu şekilde açıklama ve haberlerle hedef gösterilmesi, bir edebiyat eserinin küçük düşürülmeye çalışılması üzücü. İlk taşı atanın eğitimci olması da. Ben bu kitabı şimdi ya da bu proje için yazmadım ki, sekiz yıldır piyasada, okuyan okuyor. Akılları nerdeydi!&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Abis’i ben seçtim… Lise öğrencileriyle Abis sayesinde buluştuğum için dediniz. Baktığımız zaman belki de Aslı Tohumcu’nun dili en naif, üslubunun en sakin olduğu kitaplarının başında gelir Abis. Abis’in günahı neydi ki burada?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Abis sert bir kitap sonuçta, ama yazdığım en sert kitap da değil. Taş Uykusu’nu düşünüyorum da… Ama bence burada şöyle bir mesele de var. İkiyüzlü bir ahlak anlayışımız var bizim. Çocuk tecavüzcüleriyle yaşarız, dulları mahalleden kovarız ya hani. Medyaya, televizyon dizilerine ya da işte şiddetin meşrulaştırıldığı hiçbir mecraya dur demeyiz, yazarlarımıza dur deriz. Bakan bile yazarları neredeyse terörist ilan ettikten sonra çok da şaşmamak lazım aslında.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lyntbzEzXE1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;TÜRK-EĞİTİM SEN’in ilk vukuatı değil&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir şeye takılıyor insan ister istemez. Abis’teki hikâyeleri teker teker kendi içinde veya bütünü içinde değerlendirmek yerine, içinde geçen birkaç kelime yüzünden “PORNOGRAFİK” yakıştırması yapılıyor. Oysa hali hazırda yayında olan, hattâ klasiklerimiz arasına girmiş nice kitapta benzeri ve aynı kullanımlar var. Biraz daha abartırsak. Vurun Kahpeye bile sakıncalı mı olacak bu ülkede. Nereye varacak bu? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tabii, bundan böyle Kahpe lafı geçmeyecek hiçbir kapakta! Bu Türk-Eğitim Sen’in ilk vukuatı değil.  2007’de de Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’inin porno olduğunu iddia etmişlerdi. İçerdiği tam 28 ifadeden dolayı. Ve 100 temel eser listesinden çıkarılmasını istemişlerdi. Oysa 100 temel eser olayını başka bir açıdan tartışmaları gerekirdi. Bundan on yıl önce, Bukowski’nin bir öyküsü sırf okunduğu için Açık Radyo kapatılmıştı. Bu muhafazakârlaştırma politikasının bir ürünü bana gösterilen şiddet. Kültüre de çatır çatır şiddet uygulanıyor işte farklı kanallardan. Herkesin sırası gelecek teker teker, herkesi bir şeylerle mahkum edecekler. Beni pornografik, ağzı bozuk yazar ilan ettikleri gibi.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Projeye devam etme şeklin ve sebebinle ilgili de konuşmak istiyorum. Neden devam ediyorsun?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Yok Bana Sensiz Hayat adlı kitabımla, söz verdiğim için devam ediyorum projeye. Bir de öğrencilerden bu suçlamalar konusunda tepki aldığım için. Bu haberleri kendilerine yapılmış bir haksızlık olarak okuyorlar. Sadece Abis’in yazarı olmadığım için de devam ediyorum aslında.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Peki hiç bu duruma düşmemesi gereken bir kitap üzerinde böyle tartışmaların dönüyor olmasından nasıl bir ders çıkarmalıyız? En azından sen ne söylemek istersin?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Benim kişisel olarak olaydan çıkardığım iki ders var. Devletle iş yapmayacaksın. Kalemini iyice sivrilteceksin. Habertürk’e 10 bin TL’lik manevi tazminat davası açtım. Ben bir yazarım, benim hakkımda iyi bir yazardır, kötü bir yazardır denmiyor. Kitabım için ensest, pornografik denerek kitabımı küçük düşürücü ifadeler kullanılıyor. FSEK’in 70. Maddesine göre fikri ve sinai eser kanunundan kaynaklanan haklarımın zarar gördüğü gerekçesiyle dava açtık. Her yandan bir korku toplumu olmaya doğru itiliyoruz. Ama edebiyat özgürdür, okuyucu ondan da özgürdür!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/16814395251</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/16814395251</guid><pubDate>Tue, 31 Jan 2012 13:17:00 +0200</pubDate><category>Aslı Tohumcu</category><category>Abis</category><category>oynakbeyi</category><category>Türk-Eğitim Sen</category><category>Yazarlar Okullarda</category><category>Yazarlar Okullarda Projesi</category></item><item><title>NOBEL DEDİĞİN NEDİR Kİ?</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;XAVİ AYEN’İN YAZDIĞI, KİM MANRESA’NIN FOTOĞRAFLADIĞI ‘NOBEL’DEN DE ÖTE’ ADLI, NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLLÜ 16 YAZARLA SÖYLEŞİLER KİTABI DOĞAN KİTAP TARAFINDAN YAYIMLANDI&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6cupOEdJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Her edebiyat ödülünün sonrasında muhakkak bir tartışma olur. Bunların bazıları oldukça gürültülü olur, bazıları sessiz sedasız bir kenarda konuşulur. Belki de bu ödüller arasında, dünya çapında -olumlu veya olumsuz- en çok ses getireni Nobel Edebiyat Ödülü’dür. O yılın en güçlü adayı ödülü alamamışsa ilk önce onun üzerinden konuşulur ödül, sonra kazanan yazarın ülkesinde büyük tartışmalar olur. Orhan Pamuk, Nobel ödülünü kazandığı zaman çıkan tartışmaları bir hatırlayın… Oysa. Nöbel kazanan yazarların hayatlarında başka birçok şey var. Barselonalı gazeteci yazar Xavi Ayen, Nobel edebiyat ödülü kazanmış yaşayan 16 isimle evlerinde, yani kimilerine göre “fildişi kuleleri”nde bir araya gelerek onlarla hayatlarını, yazma tutkularını, yazıya olan bakışlarını, Nobel sonrası hayatlarında gerçekleşen değişimleri konuşmuş. Öyle ki konuştuğu bazı isimlerin en önemli ve ilk resmi açıklamaları veya son röportajları olmuş. Örneğin Marquez, artık yazmayacağını açıklamış, Necib Mahfuz kısa bir süre sonra hayata veda etmiş… Kimler yok ki kitapta: Wole Soyinka, Doris Lessing, Jose Saramago, Nadine Gordimer, Gao Xingjian, Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Necib Mahfuz, Toni Morrison, V.S. Naipaul, Kenzaburo Oe, Derek Walcott, Orhan Pamuk, Wislawa Szymborska ve Dario Fo… Bazı bölümleri birlikte okuyalım…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6cxsvAkv1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Wole Soyinka: &lt;em&gt;“&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nijeryalı Mandela olacağıma Hapishane Bakanı olurum”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Zaten hareketli bir renk, gürültü ve koku kaosu olan şehir pazarı Soyinka’nın adımını atmasıyla tam bir insan pazarına dönüşüyor. Kadınlar sevgilerini göstermek üzere ona, yaşlarına göre, “Baba!” ya da “Oğlum!” diye sesleniyorlar. Herkes cep telefonuyla fotoğrafını çekiyor, satıcılar ve müşteriler yaptıkları işleri bırakıyor, hatta bir çocuk Nobelli yazarın hareketini engelleyen inatçı bir keçinin kıçına bir tekme atıyor. Ona niçin “Nijeryalı Mandela” dedikleri ve pek çoğunun neden ülke başkanlığına aday olmasını istediği ortada. “Sonunda reddettim. Benim tabiatıma ters düşüyor. Özgürlük ve güç muhaliftir.” Kültür Bakanı? “Hayııır! O zaman dünyanın en sorunlu insanları olup hiçbir zaman tatmin olmayan sanatçılarla uğraşmam gerekirdi. Hapishane Bakanı olurum daha iyi…”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6czfzJDd1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Jose Saramago: &lt;em&gt;“Ölümü hiç düşünmüyorum”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Doğduğumda köyümdeki yaşam beklentisi 33 yıldı. İlk kez 17 yaşımdayken insanların aramızdan ayrılması gerektiğinin bilincine vardım. Bunun karşısında büyük bir panik yaşadım! Sokakta yürürdüm ve bu düşünce bir giyotin gibi aklıma düşerdi. Durur ve ‘Lanet olsun, lanet olsun, ölmem gerekiyor!’ diye haykırırdım. Ama bu saplantı aynen geldiği gibi gitti. Ve 84 yaşında ölümü düşünmüyorum. Dramatikleştirmemek gerekiyor; aile için sevimsiz bir durum oluşunu anlıyorum ama ne yapabiliriz ki… Sağlıklı olduğumdan muhteşem bir yaş olan 75’imdeymiş gibi yaşıyorum. Bazense yine fena bir yaş olmayan 62’mdeymiş gibi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d1dBuxJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Marquez: &lt;em&gt;“Harika bir işim var: Yatakta kitap okumak”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“2005 yılını izin yılı olarak kullandım. Bilgisayar başına oturmadım. Tek satır bile yazmadım. Ayrıca ne bir projem var ne de bir projeye sahip olma düşüncem. Daha önce hiç yazmadığım olmamıştı, bu hayatımın yazmadan geçen ilk senesi. Her gün sabah 9’dan öğlen 3’e kadar çalışıyordum ve bunun pratiği kaybetmemek için olduğunu söylüyordum ama işin aslı sabahları başka ne yapacağımı bilemiyordum” diye anlatıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d24Pydg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Peki, şimdi yapacak daha iyi bir şey buldunuz mu?” &lt;br/&gt;“Harika bir şey buldum: yatakta kitap okumak! Daha önce okumaya vakit bulamadığım tüm kitapları okuyorum… Önceleri yazmadığım zaman her ne yaparsam yapayım bir dikkat dağınıklığı sorunu yaşadığımı anımsıyorum. Öğleden sonra 3’e kadar hayatta kalabilmek, sıkıntıyı atabilmek için bir aktivite uydurmam gerekti. Ama şimdi bu hoşuma gidiyor.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d3jJodu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Günter Grass: &lt;em&gt;“O kadar fakirdim ki, para Nobel’den daha önemliydi”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Olanları anlatıyorum. Anneme Rus askerlerince, birkaç defa tecavüz edildiğini kız kardeşimden öğrendim. Annem askerlere ‘Beni alın; çocuğu rahat bırakın’ diyerek 14 yaşındaki kız kardeşimi korudu. Bu başka türlü anlatılabilir miydi? Bilmiyorum…&lt;br/&gt;Bana Nobel verdiklerinde artık çok yaşlı olan annemi düşünmedim ama bunu Teneke Trampet’ten bölümler okuduğumda ve yazar dostlarım bana ödül olarak 4500 Mark verdiğinde yaptım ki bu, çok önemli, hatta Nobel’den bile daha önemliydi. Çünkü o zamanlar Paris’te yaşıyordum, çok fakirdim, tüberküloz olmama yol açan bir bodrum katında yazıyordum, bu para yazmaya devam etmemi sağladı. Bu annemin ölümünden yalnızca dört sene sonra gerçekleşti ve işte o an hayatta olmasını istedim.&lt;br/&gt;Hiç bu son kitapta olduğu kadar çok okur mektubu almadım. Bana ne dediklerini biliyor musunuz? Sonunda torunları, büyükanne ve büyükbabalarıyla savaş hakkında konuşabildiklerini yazıyorlar… Bu, tüm polemiği ezip geçiyor. En travmatik olayları bile konuşmak, her şeyi dışarı çıkarmak lazım. Ben şu ana kadar bunu yapamadığımı ya da nasıl yapacağımı bilemediğimi kabul ediyorum ama sonunda yapmış olduğum için çok memnunum. Eskiden olduğum gençle konuşmak epey sevimsiz bir durum ama kendimi buna zorluyorum. Benim neslim bu konuyu hiçbir zaman aşamayacak, hiçbir zaman bunun bir sonu olmayacak. Bu konu hakkında yazmaya devam edeceğimi  garanti ediyorum. Ağzımı açık tutmaya devam edeceğim. Ve düşmanlarım buna katlanmak zorunda kalacak.”&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d8lD0521qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Necib Mahfuz: &lt;em&gt;“&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Gördüğüm düşleri yazıyorum”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Peki, Mahfuz artık nasıl yazıyor? diye soruyorum ve aldığımız cevap şöyle; “Bir hikâye düşünüyor, onu ezberliyor ve sonra dikte ediyorum.” “Nekahet düşleri”; düşsel deneyimlerini yansıtmaya çalışan metinler üzerinde çalışıyor. “Sağlık durumum buna elveriyor” diyor, “düşler insanın içinden doğuyor; bütünlüklerini kavramak için ne duymaya ne de görmeye gerek oluyor. Şu anda elimden bu geliyor. Başka deneyimlere ihtiyacım yok çünkü, zaten içsel bir deneyim yaşıyorum. Bir düş görüyor, onu gerçek gibi yaşıyor ve sonra bir romana benzer, bütün ve anlamlı bir şeye dönüştürüyorum. Her cümleyi ve her fikri özünü buluncaya dek damıtıyorum. Bazı eleştirmenler yazılarımı haikularla karşılaştırdı ama bu Japon şiirlerini yazanlar eserlerine istedikleri şekli verme özgürlüğüne sahipler. Benim durumum ise metinleri kısa tutmamı zorunlu kılıyor. Yalnızca kısa, yoğun hikâyeler yazabilirim ve her ne kadar tüm günü düşünerek geçirebilecek olsam da yorulduğum için bu işlem bir buçuk saatten uzun süremez.” Şu anki eserleri hakkında son derece mütevazı bir şekilde konuşsa da bazı eleştirmenler bu kısa parçalarla Mahfuz’un yeni bir edebi tür icat ettiğini yazdılar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d9zlHwj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Wislawa Szymborska:&lt;em&gt; “Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Szymborska’ya ulaşmak kolay olmadı. Yemek odasındaki koltuğa oturup karşısına geçtiğimizde şartlarını sıralıyor:&lt;br/&gt;“Öncelikle şiirden konuşmayı sevmiyorum. İkincisi Wislawa Szymborska’dan yani kendimden bahsetmeyi sevmiyorum. Üçüncüsü siyaset hakkında konuşmaktan hoşlanmıyorum. Geriye ne kalıyor? Sizlerle hayvanlar, bitkiler, aşk ve arkadaşlık üzerine konuşabilirim. Ne içmek istersiniz? Konyak mı martini mi? Bu beyefendi ne yapıyor? Fotoğrafçı mı? Ellerimi çekmesin lütfen; korkunç durumdalar; yaklaşık altı ay önce kırdım. Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim. Ağzım hâlâ laf yapıyor ama sözkonusu fotoğrafsa…”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6de7DzZ91qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gao Xingjian: “&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Ben bir kaçağım, kahraman değil”&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ne kapitalist ekonomi, ne de Nobel Ödülü bir şey değiştirdi. Aksine sansür daha da katılaştı: Artık adım internette bile yasaklı. Çin’e en son 1987 yılının sonlarında ayak bastım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dfaQTJe1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kırılganım; siyasi güç beni her an ezebilir. Yazmaya devam etmemin tek yolu kaçmaktı. Ben bir kaçağım, kahraman değil. Bu kaçış olmasa beni bir hamamböceği gibi ezerlerdi. Muhalif bir imge yaratmak çok kolay ama ben öyle değilim, ben siyasi muhalefet yaratmadım. Yalnızca görevimi yerine getirmek ve özgür olma, gerçek insan varlığının temel şartlarını inkâr etmiş olan ve etmeye devam eden totaliter bir gücün sınırında yer almak için kaçmak zorunda kalan bir yazarım. Yaratmak için her zaman otoriteden uzaklaşmak, sürgüne gitmek gerekti. Bu, eski bir hikâyedir. Şair en büyük kaçış kahramanıdır ve çelişkili olarak kalıcı olan da onun sözcükleridir. Ben insanoğlunun kusursuz değil, kırılgan olduğu düşüncesinden yola çıkıyorum ve bu bana öğrenmek için gerekli olan tüm dürtüyü sağlıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dgnnKNR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Orhan Pamuk: &lt;em&gt;“Başka bir dünyada olduğumu düşünüyorum”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Pamuk, İstanbul sokaklarının yaydığı eşsiz melankoliyi, “hüznü” benzersiz şekilde anlatıyor. “Nostalji duymuyorum, işin aslı korumak istediğim her şeyi kitaplarıma koyuyorum ve böylece yok olmalarını önlüyorum; bu, benim gelecek nesillere mirasım. Aslında böyle narsist olmamalıyım çünkü korkarım ki gelecekte iyi ya da kötü tüm yazarlar unutulacak.” Sokaklarda rastladığımız pek çok camiden birinde, Türkiye’deki Diyanet İşleri’nin Müslümanlar için yayınladığı bir duyuruyu görüyoruz. “Görüyor musunuz?” diyor Pamuk. “Burada bazı alışkanlıkların İslam geleneğiyle bağdaşmadığı, Kuran’da yer almadıkları yazıyor: kurban kesmek, başörtüsü takmak, ölüyü kefene sarmak, para saçmak gerekmiyor… Başka bir dünya olduğunu düşünüyorum evet, ama o dünya ellerimde tuttuğum kitapta var. Okuduğum hikâyelerin yoğunluğu sıradanlığa katlanmamı sağlıyor.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dhoJOmT1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Hayatımı yazma hakkım var”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Peki, siz kendinizi Avrupalı hissediyor musunuz?”&lt;br/&gt;“Bilmiyorum. Böyle düşünmüyorum. Öncelikle Türk gibi hissediyorum ve bir Türk kendisini hem  Avrupalı hisseder, hem de hissetmez. Hıristiyanlığa değil de Rönesans’a, Aydınlanma’ya, modernliğe, ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe’ dayalı bir Avrupa’ya inanıyorum… Benim Avrupam bu. Bunlara inanıyor ve bunların bir parçası olmak istiyorum. Ama Avrupa Hıristiyan uygarlığı ise, çok  üzgünüm beyler, biz Türkler dışarıda kalıyoruz…” Pamuk yazınla radikal bir dürüstlükle yüzleşiyor; bu kendisinin belki de kıskanç veya başka kusurları bulunan bir insan olduğunu görmesini sağlıyor.&lt;br/&gt;Hatta bu durum ağabeyinin ona kızmasına sebep oluyor. “İnsanların İstanbul kitabında onun beni  dövdüğü bölümlerden hoşlanmadıklarını söylüyor. Onu sevip sayıyorum, iyi bir insan ve dünya çapında bir iktisat tarihçisi. Ama kitabımda geçen olaylar gerçekten oldu, bunların üstünü örtmek istemiyorum. Dolayısıyla bir şekilde ona zarar vermek zorunda kaldım. O dönem Türkiyesi’nde kardeşi dövmek normal bir şeydi, ki Akdeniz ülkelerinde bu hâlâ normaldir, İtalyan editörlerimin çocuklarının hepsi bunu yapıyor. Bu olay benim ruhumda bir iz bıraktı ve hayatımı yazma hakkım var.”&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/15182839733</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/15182839733</guid><pubDate>Mon, 02 Jan 2012 16:35:18 +0200</pubDate><category>NObel'den de Öte</category><category>Xavi Ayen</category><category>Nobel</category><category>Nobel Edebiyat Ödülü</category><category>Doğan Kitap</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>Wole Soyinka</category><category>Doris Lessing</category><category>Jose Saramago</category><category>Nadine Gordimer</category><category>Gao Xingjian</category><category>Gabriel Garcia Marquez</category><category>Günter Grass</category><category>Necip Mahfuz</category><category>Toni Morrison</category><category>V.S. Naipaul</category><category>Kenzaburo Oe</category><category>Derek Walcott</category><category>Orhan Pamuk</category><category>Wislawa Szymborska</category><category>Dario Fo</category></item><item><title>Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna...</title><description>&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://assets.tumblr.com/swf/audio_player_black.swf?audio_file=http://www.tumblr.com/audio_file/13201157722/tumblr_lv0lk7PPYq1qzh8sj&amp;color=FFFFFF" height="27" width="207" quality="best" wmode="opaque"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;p&gt;Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna ulaşamayan nice değerlere, insana…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Belki söylenecek çok şey var ama, bu kez susmak gerek!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Jingo / Keep On Holding (Part One) -unreleased- / Afro-Rock Vol. I]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/13201157722</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/13201157722</guid><pubDate>Wed, 23 Nov 2011 13:41:56 +0200</pubDate><category>Jingo</category><category>Keep On Holding</category><category>Afro-Rock Vol I.</category><category>DJ YABANCIDEĞİL</category><category>Dj yabancı değil</category><category>DJYBNCDGL</category><category>müzik</category></item><item><title>OSMANLI BÖYLE YAŞADI</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxhowWt41qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxhtriNW1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Konu ne zaman Osmanlı İmparatorluğu’na gelse, en sağlam bilimsel araştırmanın bile masalla harmanlanmış bir ütopyaya veya fazla abartılı bir mitolojiye dönme riski her zaman vardır. Hele ki dönem içinde anlatılan şey gündelik hayata dair olunca, eldeki veriler daha da kısıtlı olduğundan bu risk daha da artar. Çünkü saray yaşantısına dair belge ve ürün daha fazla bulunabilirken, sıradan bir insanın hayatına dair bize fikir verecek belge veya araca çok zor rastlanır. Durum böyle olunca da ya herkes ayrı telden çalar ya da daha birkaç ay önce, konu hakkında ilk sözü eden kişinin söyledikleri gerçek sanılır. Örneğin dillere destan Osmanlı Mutfağı’na dair bu kadar çok şey biliniyor ve söyleniyorken bile, Osmanlı Mutfağı’nın işleyişi ve daha önemli birçok detayına kadar eksikler bildiklerimizden de fazladır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxe3jrte1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Gündelik hayat, en genel hatlanıyla sıradan insanın tarihidir. Bu ismi bilinmeyen kahramanların hayatında yer alan ve onu şekillendiren her şey, toplumsal tarihin merkezinde yer alır. Bu sayede imparatorluktaki insan odaklı değişimin ve haliyle sosyal yaşantının net bir görüntüsünü oluşturmak, bu sıradan insanların hayatında yer alan nesnelerle mümkün olur. &lt;strong&gt;M. Şinasi Acar’&lt;/strong&gt;ın hazırladığı ve &lt;strong&gt;YEM &lt;/strong&gt;tarafından yayımlanan, &lt;strong&gt;‘Osmanlı’da Günlük Yaşam Nesneleri’&lt;/strong&gt; kitabı masaldan ve mitolojiden arınmış bir halde, ancak hepsinin birer sanat eseri olduğunun altını çizerek Osmanlı’nın günlük yaşamda kulandığı nesneleri, onların kullanım alanları ve sanatkârları ile ilgili bilgileri aktarıyor. Kitap, Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde kullanılmış takvimlerden saatlere, terazilerden rubu tahtalarına, buhurdan ve gülâbdanlardan körüklü fenerlere, kemer tokalarından dikiş nakış araçlarına, mühürlerden kamış kalem ve kalemtıraşlara, hokka ve divitlerden elyazması kitaplara, sancak Kurânları’ndan rahle ve çekmecelere, ferman ve beratlardan kale anahtarlarına kadar çok sayıda nesneyi bir arada sunuyor. Kitapta yer alan nesnelerden bazıları:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwc7xvHM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt; TAKVİMLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İnsanlarda zaman kavramının var olması ve kimi gök cisimlerindeki ritmik hareket düzenini bazı hesaplamalarla kayıt altına alması sonucu oluşmuştur takvimler. Güneşin ritmik hareketi esas alınarak oluşturulan takvimler, Güneş’in Yer çevresindeki yıllık dolanımına dayandırılmıştır. Dört mevsimden oluşan bir yıl, ‘güneş yılı’, ‘dönence yılı’ veya ‘mevsimler yılı’ olarak adlandırılır ki 365,2422 gündür. Bunun haricinde yaygın olarak kullanılan bir diğer takvim ise Ay’ın ritmik hareketi esas alınarak oluşturulanlardır. Bilhassa çöl yaşantısının geçerli olduğu ve yaşam etkinliklerinin geceleri daha canlı olduğu Doğu toplumlarında Ay takvimi egemen olmuştur. İlk önce Arap kabileleri tarafından benimsenmiş olan Ay takvimi İslamiyet sonrasında da kullanılmaya devam etmiştir. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nda doğal olarak iki takvime birden rastlamak mümkündür. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi Osmanlılar da Hicrî takvim kullanmışlardır. Ancak Hicri Takvim’in Ay takvimi olması ve mevsimlere uymaması dolayısıyla başta vergi olmak üzere kimi resmi düzenlemelerin gerçekleşmelerinde soruna sebep olmaması için Sultan IV. Mehmed zamanında, hicri !088’de (miladi 1677) çıkarılan bir fermanla ilk ‘sıvış yılı’ uygulamasına başlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwcvwRcX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;TILSIMLAR - MUSKALAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tılsımların bir gereksinme ürünü olduğu söylenebilir. Kuşkusuz bu gereksinmeyi değerlendirirken, yaşandığı dönemi ve o günkü koşulları ön planda tutmak gerekir. Örneğin yüzyıllarca insanlığı perişan etmiş sıtma için, günümüzde tılsım kullanılması düşünülmez. Ancak İslâmiyetin ilk yıllarından beri birçok hastalığın tedavisi ve onlardan korunma, çoğunlukla manevî yolla yapılmıştır. Tılsımlar bu yolda önemli bir işlevi üstlenmişlerdir. Hz. Muhammed’in büyüyü yasaklamakla birlikte, muska kullanılmasına, nazara, yılan ve akrep sokmasına ve genel olarak hastalıklara karşı ‘nefes etme’ye (okuyup üflemeye) izin verdiği bilinir. Tılsımlar işte bu sayede yüzyıllar boyu koruma görevi üstlenmişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwdcxuLM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Havâs kitapları, tılsımlı gömlekler, muskalar, hamâiller, tılsımlı takılar, pazubentler, tılsımlı mühürler, şifa tasları, Mühr-i Süleymanlar ve Penç ten-i âl-i aba tılsımlar olarak farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwe6BKy51qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KAMIŞ KALEM, KALEMTRAŞ ve MAKTALAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Musiki sanatında ney olup, neyzenin nefesiyle gizemli sesler çıkaran kamış, hat sanatında da kalem olup hattatın eliyle büyüleyici sesler çıkarır. Eskilerden kimileri kamış kalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesleri güvercin ötüşüne benzetirken, kimileri de onun Hakk’a âşık olduğunu, ama aşkını hakkıyla yazamadığı için sürekli ağladığını, dahası gözünden yaş yerine kara kanlar akıttığını söylemişlerdir. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwefTMPC1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;‘Kalem ağacının yaprağı beyaz, çiçeği siyah, meyvesi yüce sözlerdir’ ve İslâmiyette de kalem kutsal sayılmıştır. İnen ilk ayetlerde kalemden söz edilmiş olması ve Kur’an’da bu adı taşıyan bir sürenin bulunması nedeniyle ona özel bir önem verilmiştir. Güzel bir yazı için iyi bir kalem gereklidir. Hattatlar yazı yazmadan önce, kalem açmayı öğrenirler. Eskiler, elin yapısı ile kalem kesimi arasındaki yakınlığı kişinin ancak kendisinin ayarlayabileceğine inandıkları için başkasının açtığı kalemle yazıya heves etmemeleri gerektiğini söylerler. Kalem açma işlemi, Yontma, Yarma ve Kesme olmak üzere üç aşamada gerçekleşir.&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Kalemtraş; hattatın kalemini açtığı uzun saplı özel bıçaktır. Makta ise; kamış kalemin ağzı kalemtraşla kesilirken kalemin üzerine yatırıldığı 10-20  cm bşunda, 2-3 cm eninde ve 2-3 mm kalınlığında özel bir levha olup fildişi, kemik, sedef ya da bağadan olur…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwl7c6mG1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwlg7EC21qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;BUHURDAN ve GÜLÂBDANLAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Arapça ‘bahûr’ sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen addır ve Türkçesi ‘tütsü’dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden yapılan ya da pişmiş topraktan yapılan özel kaba denir. Türk buhurdanları kabul edilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıla kadar gitmektedir. Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gödeye menteşe ile bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler oyulmuş kapaklar bulunur. Kandil gibi asılanları da vardır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwzojzyM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx2eNyc41qzexgu.png"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwzvBin61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;‘Gülâbdan’, gülsuyu kabi anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağzından gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle bir kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzundur. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür. Boyları 20-25 cm dolayındadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SAATLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İslâmiyet’te günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur ve her türlü ibadet zamanla yakından ilgilidir ve tam zamanında yerine getirilmesi esastır. Haliyle Müslümanlar için zamanı planlamak oldukça önemlidir. Haliyle insanlık kadar eski sayılabilecek bir geçmişi olan saatler İslâmiyet’te ve bilhassa Osmanlı’da da farklı türleriyle karşımıza çıkar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx3bscGh1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Güneş saatleri, su saatleri, kum saatleri ve kule, ev, cep, koyun saatleri gibi mekanik saatler sıklıkla ve farklı şekillerde karşımıza çıkarlar. Zaman ve saatin bu kadar önemli olduğu Osmanlı’da muvakkithaneler ve saat tamircileri de oldukça önemlidirler. Saat ustalarının yaşamöyküleri detaylı olarak bilinmese de, 15. yüzyılda Saatçi Hamza Bâlî bin Hacı Mehmed’den başlamak üzere en çoğu 19. yüzyılda olmak üzere onlarca meşhur saatçinin adı kayıtlarda yer almaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx3yedOJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KÖRÜKLÜ FENERLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Genel anlamıyla fener, içinde yağ kandili, mum ya da petrol, asetilen veya hava gazı lambası gibi bir ‘ışık kaynağı’ bulunan ve bunu hava akımlarının söndürücü etkisinden korumak için yan yüzleri deri, yağlıkâğıt ya da cam gibi saydam veya yarı saydam bir madde ile kapatılmış bir mahfazadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;El Fenerleri: Osmanlı’da yüzyıllar boyunca kullanımmış ve sadece gece gezmelerinde karanlığı giderici bir araç olarak kullanılmasının haricinde II. Abdülhamid dönemine kadar gece elde ışık bulundurmak resmi bir zorunluluktu. Fenersiz dolaşanları devriyelerin karakola götürme yetkisi vardı. El fenerleri üç grupta toplanırdı. Dört yanı camlı, yanı kapaklo alan cam fenerler, gaz lambasının gelişmesiyle ortaya çıkmış ve gemici feneri olarak anılan fenerler, en çok kullanılan üçünücüsü ise muşamba fener yahut körüklü fener olarak anılan, işi bittiğinde katlanarak küçültülebilen fenerlerdir. Sosyal yaşamda şarkılardan, Karagöz oyunlarına, dönem öykülerinden, şiirlere kadar pek çok yerde fener karşımıza çıkar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx6mW1OR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KEMER TOKALARI&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Arkeolojik buluntular Türklerin en eski çağlardan beri toka kullandıklarını göstermektedir. Bu tokalarda at gövdeli, kuş başlı yaratıklar ve aslan motifleri ile kıvrık dallar ve yaprakların yan yana getirilmesiyle oluşturulan süsler kullanılmıştır. Kemer daha çok erkekler tarafından kullanılmış bir kuşam aracı olmakla birlikte, sonraları kadınlar arasında da yaygınlaşmış, yün ve ipek kumaşlardan, demir, bakır, pirinç, tunç, tutya, gümüş ve altın gibi madenlerden ve yılan, timsah, manda ve domuz gibi hayvanların derilerinden yapılan kemerler Ortaçağ’dan beri hem erkeklerin hem de kadınların sıkça kullandığı bir aksesuvar olup kemerin asıl değerini tokalar belirlemişlerdir. Tokaların süsü onun zenginliğinin göstergesidir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Kabartma-Çökertme, kalemişi, savat (karartma), mıhlama, tombak, altın ve gümüş kakma, telkâri teknikleriyle süslenen tokalar en yaygın ve rağbet görenleriydi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx7eWbSd1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;DİKİŞ NAKIŞ ARAÇLARI&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Her toplum gibi Osmanlı’da da dikiş ve nakış önemliydi ve pek çok meşhur terzi her dönemde ve şehirde yaşadığı gibi, el işlemesi nakışlar her dönem kadınların birinci süs gereci olarak ilk günden beri varlığını sürdürmüştür…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx7oEykA1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;span&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/13107919438</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/13107919438</guid><pubDate>Mon, 21 Nov 2011 13:07:24 +0200</pubDate><category>Osmanlı'da Günlük Yaşam Nesneleri</category><category>YEM Yayınları</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>Osmanlı Mutfağı</category><category>Osmanlı İmparatorluğu</category><category>Osmanlı'da Gündelik Yaşam</category><category>M.Şinasi Acar</category><category>buhurdan</category><category>gülabdan</category><category>diğer</category><category>muska</category><category>tılsım</category><category>makta</category><category>kalem</category><category>tombak</category></item><item><title>İSTANBUL'UN TARİHE KARIŞMIŞ SEMBOLÜ: TRAMVAYLAR</title><description>&lt;p&gt;&lt;span&gt;Ünlü şiiri Üvercinka’da hayallerimizin tramvay yolculuğunu dile getirir, Cemal Süreya; “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız,” diye. Tramvay denince hemen akla gelen bu dizelerden sonra, şöyle bir hafızamızı zorlarsak, İstanbul’da geçen pek çok romanda -bilhassa cumhuriyetin ilk yıllarında- tramvayın geçtiği bir sahne vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı, Peyami Safa’nın eserleri, Sait Faik’in öykülerinden tutun Selda Bağcan’ın şarkılarına kadar girmiştir tramvaylar. Boğaz hattı vapurları kadar İstanbul’un karakteristik özelliklerindendir. Bundan olsa gerek, İstiklâl Caddesi’ndeki ‘nostaljik tramvay’a hâlâ birileri takılır, tam yanından geçerken. Peki ilk nasıl başlamış İstanbul’da tramvayın öyküsü? Atlı tramvaylardan elektrikli tramvaylara geçiş nasıl oldu? Ne zaman kaldırıldı? İstanbul Ticaret Odası yayınları tarafından yayınlanan ve Prof. Dr. Vahdettin Engin’in kaleme aldığı “İstanbul’un Atlı ve Elektrikli Tramvayları” adlı araştırması, İstanbul’un büyük oranda tarihe karışmış bu sembolünün arkeolojisini çıkarıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuo7t1EgW1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Herkes ister bir kişi alır&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İstanbul’da atlı tramvay yapılması konusunda, tesbit edilebilen teşebbüslerden biri, 1864 yılında yapılmıştır. Bu tarihte, Huchiadson isimli bir İngiliz müteşebbis, İstanbul ve banliyölerinde tramvay hattı kurmak ve işletmek için imtiyaz talep etmişti. Huchiadson’un İstanbul, Galata ve Beşiktaş’ta tramvay inşa etme teklifi uygun görüldü ve kendisiyle bir mukavele metni hazırlandı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Mukaveleye göre, Eminönü’nden başlayacak bir tramvay hattı Divanyolu üzerinden Beyazıt ve Aksaray’a ulaşmaktaydı. Aksaray’dan bir hat Topkapı’ya, diğer hat ise Yedikule’ye gitmekteydi. Bu arada yine Eminönü’nden başlayacak başka bir hat Eyüp’e uzanacaktı. En nihayetinde ise Galata-Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy arasında bir tramvay hatı yapılması öngörülmüştü. Mukavele metni hazırlanmış olmakla beraber sonraki aşamalarda sözü edilen tramvay hatlarının yapımı gerçekleşmedi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İstanbul’da tramvay yapmanın cazibesi müteşebbislerin ilgisini çektiğinden bu konuyla ilgili teklifler ileriki yıllarda devam etti. Nitekim bir teşebbüs de Meclis-i Maabir üyesi Rüstem Bey’den gelmişti. Rüstem Bey, 14 Nisan 1868 tarihli bir yazısında, tramvay tabir olunan yolların inşasına dair kendi buluşu olan, tek raylı bir sistemden bahsetmekte, uygun fiyatla yolcu ve eşya taşınacağını ifade ederek imtiyaz istemekteydi. RÜstem Bey’e bu imtiyaz verildiyse de, tek raylı olarak öngörülen sistem uygulamaya geçmedi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Bu tür imtiyaz talepleri yanında, bir başka tramvay inşa etme teklifi 1869 yılında, Mösyö Dion’dan geldi. Dion, Galata ve Pangaltı arasında - Perşembe Pazarı ve Tarlapaşı’ndan geçmek üzere- tramvay inşaası için kendisine 40 yıl süreyle imtiyaz verilmesini teklif etti. Bu teklif, adı geçen semtlerde, istimlak yapılmasının zorluğu yüzünden kabul edilmedi. Benzer şekilde Mösyö Mott isimli Amerikalı bir generalin Beyoğlu - Büyükdere arasında tramvay inşa etme teşebbüsü de sonuçsuz kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Nihayet Konstantin Karapano Efendi’ye verilen imtiyaz neticesinde, İstanbul’da tramvay inşaatı gerçekleşecektir. Karapano Efendi, bu konudaki teklifini 1869 Ağıstosunda Bab-ı âli’ye iletmişti. Buna göre, Galata’dan Ortaköy’e, Eminönü’nden Aksaray’a ve ayrıca Aksaray’dan da çeyityi kollarla Topkapı ve Yedikule’ye doğru atlı tramvay işletilecekti. Teklif benimsenince, 20 Ağustos 1869 tarihinde kendisine imtiyaz verildi. 30 Ağustos 1869’da ise kendisi ile mukavele yapıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuogsAPra1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Nizamnamedeki bazı hususlar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirket “İstanbul Tramvay Şirketi” ismiyle yad olunacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin merkezi ve ikâmetgâhı İstanbul’dur.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin imtiyaz süresi ferman-ı âli tarihinden itibaren, 40 senedir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin idaresini altı üyeden oluşan bir meclis yerine getirir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi uyülere genel kurul tarafından seçilir görev süreleri üç yıldır. üyelerin üçte biri her yıl yenilenir. Bir üye yeniden seçilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi azasından her biri, seçilme tarihinden itibaren 15 gün zarfında ve görevine başlamadan evvel 100 hisseyi şirketin sandığına teslim edecek, bu işlemi yapmayan üye görevine başlayamayacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi ihtiyaç duyulduğunda tophlanır. Bu toplantıların ayda en az iki defa olması gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Adetâ çılgın proje&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Mukavele gereği, yol düzenleme masrafları hükümete aitti. Haritaların tesliminden itibaren altı ay içinde yolların hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Yine mukaveleye göre, birinci ve ikinci hatlar (Azapkapı - Ortaköy ve Eminönü - Aksaray) imtiyaz tarihinden itibaren iki sene; üçüncü ve dördüncü hatlar (Aksaray - Yedikule ve Aksaray - Topkapı) ise, dört sene zarfında tamamlanacaktı. Bu dört hattın toplam tevsiat masrafı 5 milyon 800 kuruş tutarındaydı. Hükümet bu miktarı biraz azaltabilmek için, tevsiatın peyderpey yapılmasını yani birinci ve ikinci hatlar açıldıktan sonar ü çüncü ve dördüncü hatların tevsiatına geçilmesinin daha uygun olacağı kanaatine vardı. Aksi halde, dört hattın aynı anda genişletilmesi fazlaca emek ve para sarfına yol açacaktı. Kumpanya ise hatların hepsini birden ikmâl etmek istediği yeklinde bir beyanda bulunmuş ve yolların bir an önce teslimini istemişti. BU çerçevede, Osmanlı Hükümeti 5 milyon 800 bin kuruş tutarında bir masraf yaparak yollardaki gerekli düzenlemeleri tamamladı ve şirkete teslim etti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Atlı tramvay nasıl işler&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Atlı tramvayların belli başlı özelliklerine değinirken, önce atlar üzerinde durmak gerekir. Dış ülkelerden, bilhassa macaristan ve Avusturya’dan getirilen bu atlar, iri yarı, katana tipindeydi. Tramvaylara koşulan at sayısı çalıştırdıkları hattın düz yahut yokuşlu olmasına göre iki ila dört arasında değişir, ancak bazen bu da kâfi felmediğinden şehrin inişli çıkışlı yerlerinde, yokuş başlarında yapılan küçük ahırlardan takviye at almak yoluna gidilirdi. Tramvay buraya geldiği zanman kısa bir mola verilir ve yokuşun meyline göre tek veya çift at ilave olarak koşulduktan sonra yokuş çıkılırdı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin ilk kuruluş yıllarında özenle bakılan bu atlar, daha sonraları çok çalıştırıldığından kısa zamanda yıpranmaya ve işgöremez hale gelmeye başladılar. Açlıktan gözü dönmüş, aşırı çalışmaktan kemikleri çıkmış biçare hayvancıkların yokuş başlarında yokuşu çıkamayıp kapaklanmaları, sürücünün, vardacının bütün çabalarına rağmen yerlerinden kalkamayışları, giderek mizah konusu olmaya başlamıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuo9oQe6r1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;İlk tramvay kazası&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tramvayın sebep olduğu ilk ölümlü kaza, işlemeye başlamasından bir ay bile geçmeden, 26 Ağustos 1871 tarihinde meydana geldi. Karaköy durağı yakınlarındaki kazada, Simeon isimli bir Hırvat, aracın altında kalarak can verdi. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, yan yoldan gelerek tramvay hattını geçmek isteyen adam, yaklaşan tramvayı görmekle beraber aniden rayları geçmeye kalkışmış, vatmanın bütün hızıyla çanı çalarak ikaz etmesine rağmen geri dönmeyince önce atların ayakları altında kalmış, sonra da tekerleklerin üzerinden geçmesi suretiyle can vermişti. Bir başka kaza, Aralık ayında meydana gelmiş ve tramvay Salıpazarı’nda bir adamı ezerek ölümüne sebep olmuştu. Olayın, Galata’daki dar ve kaza yapmaya daha elverişli olan sandıkçılar caddesinde değil de bir hayli geniş olan SAlıpazarı caddesinde meydana gelmiş olması vatmanların suçlanmasına yol açmıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvay, II.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt; &lt;strong&gt;Meşrutiyet ve işçi grevleri&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;II. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber ortaya çıkan ve kısa bir süre devam eden geniş özgürlükler ortamında, aralarında tramvay işçilerinin de bulunduğu, değişik iş kollarında çalışanlar tarafından grevler yapıldığı görülmektedir. Bu kapsamda, Dersaadet Tramvay Şirketi grevi, İzmir Göztepe Tramvay Şirketi grevi, Selanik Elektrikli Tramvay Kumpanyası grevi yanında demiryollarında; Rumeli Demiryolları Kumpanyası grevi, Anadolu Demiryolları Kumpanyası grevi, İzmir-Aydın Demiryolu grevi, İzmir-Kasaba Demiryolu grevi, Beyrut-Şam-Hama Demiryolu grevi yapıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuoa79ayC1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Yeni inşa edilen elektrikli tramvay hatları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;No &lt;span&gt;  &lt;/span&gt;Hatlar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;10&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Şişli&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;11&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Tatavla&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;12&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Fatih-Harbiye &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;14&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Maçka&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;15&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Taksim-Sirkeci&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;22&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Bebek&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;23&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Aksaray-Ortaköy &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;32&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Topkapı&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;33&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Yedikule&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;34&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Beşiktaş-Fatih&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;35&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Topkapı-Beyazıt&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;36&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Yedikule-Beyazıt&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvay kazaları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvaylar atlı olanlara göre daha süretli birer ulaşım aracı olarak hizmete girince, halk elektrikli tramvaylara alışıncaya kadar sık sık kazalar da meydana geldi. Meselâ 1913 Aralık ayının son günleriyle 1914 Ocak ayında Şişli-Tünel hattında birçok kaza olmuştu. Bu kapsamda; 23 Aralık 1913’te tramvay katarıyla bir arabanın çarpışması neticesi bir çocuk yaralanmıştır. 26 Aralık 1913 tarihinde Taksim Bahçesi önünde bir askeri nakliye arabasıyla tramvayın çarpışması sonucu bir asker bacağından yaralanmıştır. 2 Ocak 1914’te Osmanbey Gazinosu önünde römorkörden atlayan bir kadın elinden yaralanmışır. 19 Ocak 1914’te tramvay ile araba çarpışması neticesi her iki araç da zarar görmüştür. 20 Ocak 1914 tarihinde Surp Agop Apartmanı tramvaydan atlayan 18 yaşlarında Arif isminde bir genç başını yarmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuoanZcWc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12963100482</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12963100482</guid><pubDate>Fri, 18 Nov 2011 11:42:00 +0200</pubDate><category>İstanbul</category><category>Tramvay</category><category>İstanbul Tramvayları</category><category>Cemal Süreya</category><category>Üvercinka</category><category>Ahmet Hamdi Tanpınar</category><category>kitap</category><category>İstanbul Ticaret Odası</category><category>Prof. Dr. Vahdettin Engin</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>ÇOK SATANLARDA EDEBİYAT IN - KOMPLO OUT</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundg0S4ci1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundgllmSY1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Geçtiğimiz sene olduğu gibi, bu sene de iki kitap fuarı arasında “çok satan” kitapları değerlendirdiğim çok satanlar listeleri, iki fuar arasındaki kitap satışlarını gösterdiği kadar geride bıraktığımız sene, Türk okurlarının hangi türe ve yazara ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Önceki senelerde, kişisel gelişim kitaplarının, mistik Doğu’yla harmanlamış Batılı yazarların hakimiyet kurduğu listeler görmüştük. Geçen seneki listeyi ise büyük ölçüde gündeme ilişkin kitaplar forse etmişti. Hattâ listenin ilk sıralarını edebiyat dışı kitaplar ele geçirmiş, birçoğu kendi gündemini yaratmıştı. &lt;br/&gt;Bu seneki liste, geçen seneye oranla edebiyatın galip geldiği bir liste olmuş dersek, çok da yanlış olmaz. Dahası bir önceki senelerde, satışı yarım milyonu zorlayan ilk üç kitapla, listenin kalanı arasında oluşan derin uçurum bu sene kapanmış görünüyor. Geçen seneden kalma bir alışkanlık olsa gerek, bu sene de liste başındaki kitap kendi gündemini oluşturdu. Peki diğerleri? İki fuar arasında Türkiye en çok neleri okudu? Çeşitli listelerde yer alan, en çok satan kitapların satış rakamlarını sordum, ortaya çıkan listeyi değerlendirelim şimdi…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundht94yp1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Prodüksyonun zaferi mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Belki geçtiğimiz sene ilk on listesinde adı yoktu ama, biraz genişletilecek bir listede karşımıza çıkan ilk isim muhakkak Elif Şafak olurdu. Bir sonraki kitabında, ‘çok satmak’ üzerine yazsa, onun satış rakamlarını kıskanan isimlere büyük bir iyiliği dokunmuş olacak, diye düşünüyorum. İskender romanı, daha çıktığı gün konuşulmaya başlandı. Üstelik konusuyla, öyküsüyle değil kapağıyla oturdu gündeme! Kapağında, romanının kahramanı İskender kılığına girmiş Elif Şafak, bütün bakışların kendine dönmesini sağlamıştı sanki. Hemen ardından yayınladıkları, çekimlerin kamera arkası görüntüleri, hazırlanan internet sitesi, bir giyim markasıyla ortaklaşa yürüttükleri kampanyalar derken, insanlar daha okumadan İskender hakkında yorum yapmaya başlamışlardı bile. Okuyanlardan birkaçı da, ‘intihal’ ihtimalinden söz edince, İskender yeni tartışmaların odağındaydı…&lt;br/&gt;Baba ve Piç’teki gibi toplumsal konuları, yolları kesişen kahramanları üzerinden anlattığı romanı, alışılmış Elif Şafak anlatımı kadar, beğenilen kurgusu ile de aslında çok satabileceğini göstermişti. İskender ile Şafak son yıllarda mutlaka yer aldığı listede bu kez 1 numarada! 235.000’lik satışı ister prodüksiyonun, ister profesyonel reklam taktiğinin zaferi olsun; her açıdan edebiyat ve Elif Şafak kazanmış görünüyor!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundjl4rko1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kendisini yazdı, yine sattı!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bir Tatlı Huzur, Sevdalinka, Köprü, Füreya, Adı: Aylin, Türkan, Veda, Umut… Bu liste daha da uzar, şayet sözkonusu Ayşe Kulin’in çok satan kitaplarıysa. Bu listedeki kitapların bir diğer özelliği de aslında birer biyografik roman olmaları. Ayşe Kulin, türün tartışmasız en beğenilen yazarlarından biri olarak yaptığı araştırmalar ve etkileyici kurgusuyla, bizlere hem alanında önemli insanların hayatlarını, hem de yaşadıkları dönemin atmosferini adeta ezberletmiştir. Kendisiyle yapılan birçok söyleşide dile getirdiği gibi, insanlar bir şekilde kendisine ulaşıp, biyografisini yazdırmak istediklerini bile söylemişler… Çok satan listelerinde sıkça görmeye alıştığımız Ayşe Kulin, bu kez biyografik bir romanla değil, otobiyografik bir anı kitabıyla okurlarıyla buluştu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundk0apha1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundk80PkF1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hayat ve Hüzün adını taşıyan iki ciltlik anılar kitabında Kulin, hayatının 40 yılını; 1941-1983 arasında yaşadıklarını anlatıyor. Babasının hayatta olduğu 1941-1964 yıllarının ilk cilde toplandığı anılar, ikinci ciltte babasının vefatından sonrasını anlatıyor. Artık kendi okurunu oluşturmuş yazarlardan olan Ayşe Kulin, 229.000’lik satışıyla hem çok satanlar listesine hem de türe damgasını vuruyor…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundkpQ4dc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundls9KCJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Padişahları, dizilerden önce yazdı!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;2000’li yıllarda Divan edebiyatını sevdiren adam, olarak anılan İskender Pala, akademik birikimiyle yazarlığını bir araya getirerek, Osmanlı dönemine ‘aşk’ merkezli bakan yazarlarımızdan. Her romanında ayrı bir padişahı, çevresini, yaşadıklarını ve dönemini anlatan Pala, meşhur televizyon dizisi Osmanlı sultan ve cariyelerini gündeme taşımadan önce kalama alan bir isim. Hazırladığı divan edebiyatı kitaplarıyla bile çok satanlar listesine girebilecek kadar satış yapan Pala’nın romanlarında bunu başarmasına şaşırmak saflık olurdu. Pala, Şah ve Sultan isimli romanında, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’i, onların içinde bulundukları dönemi ve elbette tüm bunların ortasında cereyan eden bir aşkı anlatıyor. İki büyük Türk hakanının birbirleriyle giriştikleri mücadeleyi de anlatan Pala, bu kitabında Alevîlerden tepki görmüş olsa da 220.000 adetlik satışıyla, ‘roman gerçeği’nin kazandığını ispatlıyor. Fuar’dan kısa süre önce Od isimli romanını yayınlayan ve Yunus Emre’nin hayatını ve dönemini anlatan Pala, kısa sürede aldığı sipariş sayısıyla, çok satanlarda müdavim olduğunu da ispatlıyor…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundm8ShJo1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundmlIjXj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Milletçe s*ktir ettik!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;John C. Parkin’in kitabının yüksek satışı için, yayıncılık başarısı mı demek daha doğru olur, yoksa daha ismiyle, milletimizin can damarını yakalamış mı desek daha doğru olur? Karar vermek güç. Ferrari satanlar mı dersiniz, büyük sırları çözmeye çalışanlar mı dersiniz, gücün kendi içimizde olduğunu buyuranlar mı istersiniz… Her yıl bir veya birkaç kişisel gelişim kitabı, çok ses getirir! Ama hiçbirisi bu kadar samimi davranmamıştı belki de. Yemin ederken bile ‘anam avradım olsun,’ diyebilecek kadar küfre yatkın bir millet olarak, S*ktir Et, ismini taşıyan bir kitaba sempati duymamız gayet olağandır aslında. Bir dostunuzu teselli ederken, boş ver dediğiniz kadar, kitabın ismini de kullanırsınız, farkında olmadan. Ayrılık acısı yaşayan yahut sınavda başarısız olmuş dostlarınıza bu ifadeyle başlayan teselli cümleleri kurarsınız. İlginçtir işe de yarar. Parkin, bu komik ve bir o kadar ilham verici kitabında,  S*ktir Et demenin; boş verme, vazgeçme ve bir şeylerin o kadar da önemli olmadığını fark ederek gerçek özgürlüğü bulma yollarını açıklıyor. Kendi ifadesiyle, “S*ktir Et; şarkı okumak, meditasyon yapmak, sandalet giymek ya da tütün yemek gibi eylemler gerektirmeyen ruhani bir yol,” olarak açıkladığı felsefesi yine Doğu mistisizmiyle Batılı anlayışı bir araya getiren kitaplardan. Korsan tezgâhlarında bile yüzbinlerce kopya satıldığını gördüğümüz kitap 200.000 satarak, milletç s*ktir ettiğimizi gösteriyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundmzpfqO1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Patentli bir başarı uzmanı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok satan kitaplarına başlamadan önce, Mümin Sekman’ı tanımak gerek. Tabi hâlâ tanımayan kaldıysa! Kendi internet sitesinde; “Başarı düşünürü, konuşuru, yazarı!” olarak adlandırıyor kendisini. Türkiye’nin ilk ‘kişisel gelişim uzmanı’ kartvizitine sahip insanı. İşte, evde, sosyal hayatta başarıya ulaşmak isteyen herkes ona müracaat ediyor. Gerek konferanslarına katılıyorlar gerekse kitaplarını okuyorlar. Rakamlarla hayatını anlattığında konumuzla alakalı üç maddeyi alıntılamak gerek; “kitaplarının baskı toplam sayısı 1.500 bin’i geçti; Limit Sizsiniz kitabı 2 yılda 250 bin adet baskı yaptı; Her Şey Seninle Başlar ise 6 yılda 800.000 baskıyla Türkiye rekoru kırdı.” Durum gösteriyor ki fazla söze gerek yok. Listede 5’inci sırada yer alsa da, Her Şey Seninle Başlar, iki fuar arasında 185.000 adet satışıyla, Mümin Sekman’ın kitap satışındaki başarısını ispatlıyor aslında. Her Şey Beyinde Başlar adlı diğer bir kitabıyla da Sekman’ın listede olduğunu belirtmek gerek.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundo58Euu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundoeKMMy1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;En çok o ‘forward’ ediliyordu, en çok da o sattı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bir kitap yazsa, çok satacağı garanti olan gazete yazarı kimdir? diye bir anket sorusu sorulsa, Türk okurları taraflı tarafsız, seven sevmeyen ilk önce Yılmaz Özdil adını verecektir. Haddime olmasa da karakteristik bir üslubu olan köşe yazarlarının azaldığı bir dönemde olduğumuzu belirtmem gerek. Hâl böyle olunca, iyi üsluba sahip yazarlar da aradan kolaylıkla sıyrılıveriyorlar ve kendi okurlarını oluşturuyorlar. Tıpkı Özdil gibi. İlk zamanlarda, birçok alanda ‘basit’ görülüp yer yer eleştirilse de tüm Türkiye onu okuyor! İtiraf edin; günlük e-postalarda onun yazısının forward edildiği e-postaların çokluğundan size de gına gelmedi mi? Yahut Facebook’ta herkes altına yorumlar yaparak en çok onun yazılarını paylaşmadı mı? Hele gündemde tam onun kalemine lâyık bir aksaklık varsa değmeyin keyfine… Kaleminden akan mürekkepler, hem nalına hem mıhına çalışırken, Özdil’in fanatik takipçileri yazısını geceden paylaşmaya başlarlar. Yılmaz Özdil, belki de hiç reklâm yapılmadan, ama beklenenin gerçekleşmesi olarak “İsim, Şehir, Hayvan” adlı kitabıyla 155.000 satış yaparak kimseyi yanıltmadı. Demek ki forward sayısıyla, satış sayısı doğru orantılıymış!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundp9pxeB1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nerede dediğimiz, o eski aşkı yazdı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Leylâ’nın Evi isimli romanından 5 yıl sonra yayımlandı Serenad. Arada ‘Sevdalım Hayat’ isimli anılar kitabını yayınlamış olsa da, okurları Livaneli’nin yeni romanını daha çok beklemişler gibi görünüyor. Üzerinde 3 yıl çalıştığını söylediği Serenad’ın satışı, belki de Livaneli’nin emeğinin karşılığı. 150.000’lik satışıyla listedeki üçüncü Doğan Kitap yayını olarak da yayınevinin, çok satanlar konusunda ne kadar sağlam adımlar attığını ispatlıyor adeta. Kısaca özetlemek gerekirse, 36 yaşında genç bir kadın ile bir üniversitenin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Alman asıllı Amerikalı profesor arasında geçenleri anlatıyor Serenad. Ama nasıl? 60 yıllık aşkının izini sürmek için profesörün İstanbul’a gelmesi, hem kendi hem de genç kadının aile sırlarını ortaya çıkarmakla kalmıyor, 2. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorununun yanı sıra Struma ve Mavi Alay facialarında hayatını kaybedenlerin hikayelerini de gözler önüne seriyor. İyice içi boşaltılmış gibi göründüğü için zaman zaman, “nerede o eski aşklar” deriz ya; işte Livaneli o eski aşkları anlatıyor Serenad’da. Belki de satışındaki en önemli etken, o eski aşkı anlatmasıdır…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundppgozh1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundpxmBHe1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundq8kbn11qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’un polisiyesi ondan sorulur&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Türkiye’de polisiye denince, Ahmet Ümit’i ilk sırada saymayanın kafası karışmış demektir. Elbette ilk polisiye yazarımız değil, ama türün en çok satan yazarlarından olmasının yanında, yeni birçok polisiye yazarına da kulvar açtığı için edebiyat tarihinde ona özel bölüm ayrılacak gibi geliyor bana. Her kitabı çok satanlardan ve listelerin gedikli isimlerinden Ahmet Ümit. İstanbul Hatırası da tereddütsüz yazarın en iyi kitaplarından. Bisanz’tan İstanbul’a uzanan, tarihle polisiye kurgunun iç içe işlendiği, gerilimin baştan sona kadar kıvamında tutulduğu bir romandı İstanbul Hatırası. İç içe geçmiş öyküsu, zengin kadrosuyla ve birbiriyle kesişen yollarıyla adetâ İstanbul’u anlatıyordu Ahmet Ümit. Her romanında olduğu gibi, bütün gizemli cinayetlerin, entrikaların mekânı İstanbul, bu kez ‘yedi tepeli bir kahraman’ olarak arz-ı endam ediyordu Ümit’in romanında. Tam İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinin ertesinde yayınlanan kitap, haklı olarak listede yer alırken, kardeş yayınevleriyle beraber aynı kurumun dördüncü kitabı! Everest-Alfa-Kapı yayınları dört kitapla listenin hakimi. Tabi bunda yazarlarının etkisi büyük.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundqxjzmj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Listenin sürpriz ismi&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu seneki listenin en dikkat çeken tarafı, yerli edebiyatın ağırlıkta olması kadar, tanıdık yazarlar tarafından oluşturulmasıydı. Her kitabıyla listelere giren yazarlar, John c. Parkin’den sonra Prof. Canan Efendigil Karatay’a yer açmak zorunda kaldılar. Prof. Karatay, sessiz sedasız ilerleyen ama 90.000’i bulan satışıyla en büyük sürprizi yapan isim. Yayınlanan her yeni albümü için onlarca kilo verip, toplamda yüzlerce kilo veren sanatçıların; iki dirhem bir çekirdek incelmiş televizyon sunucularının, hamile olduğunu bile fark etmediğimiz ve doğumdan sonra gram kilo almayan mankenlerin olduğu ülkemizdeki en bilimsel ve etkili diyet kitaplarından birisi Karatay Diyeti. Öyle ki, şimdiye kadar uygulanan onlarca metodun yanlışlığını ispatlayarak alternatifler sunuyor Prof. Karatay. Okurları ikna etmiş olacak ki, rekor bir satışa ulaşmış. Türk insanının kısa zamanda, sırım gibi erkekler, fidan gibi kadınlardan oluşacağını bilemeyiz ama, satış sayısı bize umut ışığı olabilir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrkFsz71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrrEvNZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrzaoEX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Adeta bizden biri&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Paulo Coelho, her ne kadar listedeki ikinci yabancı yazar olsa da, artık onu da bizden biri saymak gerek. Simyacı’dan beri Türkçede yayımlanan her kitabı okurunu buluyor. Yüz binleri aşan satışlarıyla kendinden söz ettiriyor. Dahası Coelho şimdiye kadar birkaç kere Türkiye’ye gelerek, Türk okuruna ne kadar önem verdiğini de gösteren isimlerden. Son romanı Elif’te Hilal isimli bir Türk kızına da rol veren Coelho, aslında bu sene çok satacağının garantisini vermişti. Aslında hassas bir milletiz, bir filmde Türkiye adı geçtiğinde, yabancı müzik klibinde Türkiye’den bir sahne gözümüze iliştiğinde hemen etkileniriz. Coelho’nun kitabı Elif, böyle bir şeye ihtiyaç duymadan listeye giren bir kitap. Esrarengiz ustasından aldığı akılla, uzun bir yolculuğa çıkan Coelho’ya bu yolculukta eşlik edenlerden birisidir Hilal. Yolculuk sırasında fark ederler ki, başka bir boyutta kaderleri kesişmiştir. Elif işte o boyutun adıdır. İskender romanıyla başlayan çok satanlar listesi, Elif adlı bir romanla sona eriyor. Bu bile gösteriyor ki, artık edebiyat okuyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundv5mCrS1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundvb5Q2P1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;GÜNDEM OLUŞTURAN DİĞER KİTAPLAR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Gariptir, kitapların sıkça konuşulduğu bir yıl oldu Türkiye için. Çok satanlar kendi gündemini oluşturdukları kadar, listeye girememiş olsa da isminden sıkça söz edilen başka kitaplar oldu bu yıl. Örneğin henüz yayınlanmamış kitaplar için yayınevleri sorgulandı. Muzır kurulu tarafından kötü örnek olarak değerlendirilen kitapların çevirmenleri sorgulandı, sosyal medya kendi yazarlarını yarattı… Kendi gündemini yaratan diğer kitaplara şöyle bir bakmak gerek:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aranızda ‘sosyal medya’nın gücüne hâlâ inanmayan varsa bu yazıyı okumasın. Geride bıraktığımız ayda yaşanan Van depreminde gücünü fazlasıyla gösteren sosyal medyanın, en meşhur yazarlarından Pucca! Yıllardır tuttuğu bloguyla binlerce okuru olan Pucca, OkuyanUs yayınları tarafından başlatılan ‘Dizüstü Edebiyat’ dizininin de ilk yazarıydı. Küçük Apalın Büyük Dünyası, adlı kitabı 46 bin adet satışıyla, bir kenardan bağırıyor bizlere “internetin gücü adına!”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundu9uUMB1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundugFkER1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yine OkuyanUs yayınevinin, aynı adlı dizisinden bir başka kitap, Sorun Bende Değil Sende ve yazarı Pink Freud da “güç bende artık!” diyenlerden. 23 binlik satışıyla, sosyal medyada her şeyini paylaşanların, aslında kitap okuduğunu da gösteriyor.&lt;br/&gt;Bu sene yayınevleri kadar çalıştı Muzır Kurulu. Tek tek bütün kitapları okudular mı bilinmez ama, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu ve Beat kuşağının bayrak yazarı Burroughs’un eserlerini okuduklarını iddia ettikleri bir gerçek. Burroughs ve Palahniuk’un eserlerini basan yayınevlerini mahkemeye taşıyan kitaplar, biraz da bu davaların etkisiyle daha çok sattı. Yasaklamak, satış getirdi desek çok da yanılmayız. Ölüm Pornosu 20 bin satarak, Burroughs’un kitapları da tekrar baskılarla hiç de azımsanmayacak satış rakamlarını yakaladılar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundwyWSz01qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Listede yer alamasa da, bu yılın yel değirmenlerine karşı Don Kişot’unu küçük İskender olarak belirlemek hakkımız sanırım. Artık şiir okunmuyor, denen bir ülkede, gerçekten birçok şairin birkaç yüzlük satışla yetindiği, ilk baskısını bitiren şairlerin çevresine yemek ısmarladığı ülkemizde küçük İskender Sarı Şey isimli kitabıyla 15.000’lik satışıyla hâlâ şiirin okunduğunu gösteriyor belki de…&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12785803741</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12785803741</guid><pubDate>Mon, 14 Nov 2011 13:19:24 +0200</pubDate><category>Çok Satanlar</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>TÜYAP Kİtap Fuarı</category><category>Elif Şafak</category><category>İskender</category><category>Ayşe Kulin</category><category>Hayat</category><category>Hüzün</category><category>İskender Pala</category><category>Şah ve Sultan</category><category>S*iktir Et</category><category>John C. Parkin</category><category>Mümin Sekman</category><category>Her Şey Seninle Başlar</category><category>Her Şey Beyinde Başlar</category><category>Yılmaz Özdil</category><category>İsim Şehir Hayvan</category><category>Zülfü Livaneli</category><category>Serenad</category><category>Ahmet Ümit</category><category>İstanbul Hatırası</category><category>Karatay Diyeti</category><category>Elif</category><category>Paulo Coelho</category><category>Ölüm Pornosu</category><category>küçük İskender</category><category>Sarı Şey</category><category>Pucca</category><category>OkuyanUs</category></item><item><title>SEBEP?</title><description>&lt;p&gt;-….&lt;br/&gt;-40 yıl evim olsun diye çalıştım didindim… &lt;br/&gt;10 gündür evime  giremiyorum! &lt;br/&gt;Dün… &lt;br/&gt;yine deprem oldu! &lt;br/&gt;Evime sokaktan bakmak koyuyor  oğul…&lt;br/&gt;-.&lt;br/&gt;-Bir evi &lt;br/&gt;çok gördü..-ler!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12594001162</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12594001162</guid><pubDate>Thu, 10 Nov 2011 11:19:32 +0200</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>Van</category><category>yazamama sebebi</category><category>sebep</category><category>diğer</category><category>deprem</category></item><item><title>OYNAKBEYİ 2 YAŞINDA!</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_ltdiy1U2AZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yılda bir kere (o da sadece yıldönümlerinde) yazdığım kişisel notlardan birisi daha. Umarım bu kısa olur.&lt;br/&gt;Ekim 1 itibariyle Oynakbeyi 2. yaşını da geride bıraktı. Belki yavaş, belki hızlı bilinmez! Ama, son zamanlardaki yogunluk ve yorgunluğum dolayısıyla yıllar sonra hak ettiğime inandığım bir tatille kutladım 2. yılı.&lt;br/&gt;Yıllardır bakmayı ihmal ettiğim, baksam da çocukluğumdaki gibi ayrıntılarıyla göremediğim gökyüzündeki “bissürüü” yıldızı yeniden gördüm. &lt;br/&gt;Hasılı kelam, fazlasıyla özlediğim güzel bir duyguymuş sözünü ettiğim! Ki siz bunu zaten bilirsiniz…&lt;br/&gt;Madem 2 yılı geride bıraktık, eski sistemi bozmadan, ama üstüne bir şeyler koyma gerekliliğinden birtakım haberler vereyim istiyorum an itibariyle…&lt;br/&gt;Eskisi gibi, kitap yazıları, yazar söyleşileri, Oynakbeyi yazıları, fotoğrafları olacak elbet.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu sene ilave olarak, daha önce hiçbir süreli yayında yayımlanmamış söyleşiler, yani &lt;strong&gt;“OYNAKBEYİ ÖZEL” &lt;/strong&gt;söyleşileri yer alacak örneğin. Eğlencelik yazılar da yer alacak artık (ilk günlerdeki gibi), ne de olsa ciddiyet bir yere kadar!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu vakte kadar -hâlâ inanılmaz gelse de- azalmayıp her geçen gün artan okur -daha doğrusu- &lt;strong&gt;ARKADAŞ&lt;/strong&gt;‘lara teşekkürler… (Gerçekten kısa oldu!)&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/11697004745</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/11697004745</guid><pubDate>Thu, 20 Oct 2011 19:55:11 +0300</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>oynakbeyi 2 yaşında</category><category>diğer</category></item><item><title>Edebiyatımızda, yok denecek kadar az kurbağa şiiri yazılmış...</title><description>&lt;img src="http://28.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://27.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo2_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://28.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo3_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://28.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo4_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;p&gt;Edebiyatımızda, yok denecek kadar az kurbağa şiiri yazılmış olmasına mı yanmalı, yoksa kurbağanın sadece ecnebi masallarında öpülüp prense dönüşen (nedense) bir figür olarak karşımıza çıkmasına mı… &lt;br/&gt;Bizde hiçbir suçu günahı yokken, sırf okuduğumuz masallarda, cadılar tarafından ceza maksadıyla dönüştürülen bir canlı olmasından dolayı mı mesafeliyiz kurbağaya?.. Eğer öyleyse ayıp ediyoruz demektir!&lt;br/&gt;Tek sevileni, en sevileni Kermit mi sadece? &lt;br/&gt;Onun da içinde insan “eli” var…&lt;br/&gt;Gökten yağan birkaç kurbağa! &lt;br/&gt;En küçüğü de elime düştü! &lt;br/&gt;Darısı başınıza…&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/10723863026</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/10723863026</guid><pubDate>Tue, 27 Sep 2011 13:52:35 +0300</pubDate><category>kurbağa</category><category>photo</category><category>photograph</category><category>frog</category><category>Kermit</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>Adem ile Havva [ellerinde imkân olsa neler olurdu kim...</title><description>&lt;img src="http://28.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://29.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo2_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://29.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo3_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://29.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo4_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo5_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;p&gt;Adem ile Havva &lt;br/&gt;[ellerinde imkân olsa neler olurdu kim bilir?]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;(Kağıt üzerine sprey boya, &lt;a target="_blank" href="http://www.schoolofvisualarts.edu/"&gt;S.V.A.&lt;/a&gt; sömestr projesi için…)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Oynakbeyi&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/10478330760</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/10478330760</guid><pubDate>Wed, 21 Sep 2011 15:00:50 +0300</pubDate><category>stencil</category><category>street art</category><category>adem ile havva</category><category>adam and eve</category><category>S.V.A.</category><category>art</category><category>sanat</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>AŞK BAHANESİYLE KENDİNİ ARAYAN BİR ADAMIN ROMANI</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tüm İstanbul’u ve Türkiye’yi bir keder salgını sarmıştır. Herkes büyük üzüntülere gark olmuş, rakı masalarında Zeki Müren’in birbirinden kederli şarkıları eşliğinde memleketi nasıl kurtaracağını düşünmektedir. Bazıları buna müdahale etmek için gizli örgütler kurarken, bazıları birbiri ardına yeni keder sebepleri bulmaktadır kendine. Bunların başında da akademisyen Timur gelir. Timur, sevgilisi Deniz’den ayrılmış, keder illetine yakalanmış ve kendini Vakfıkent adasında inzivaya vakfetmiştir. Ancak ‘Kadıköy Dükü Timur’ için kurtuluş hiç de o kadar kolay olmayacaktır. &lt;br/&gt;Ece Gamze Atıcı, deyim yerindeyse rakı masası gibi malzemesi bol ve üç yılda tamamladığı ilk romanı Nar’da aşk acısı çeken Timur’un yaşadıklarını ve İstanbul’u anlatıyor. Ece Gamze Atıcı’yla romanı Nar ile ilgili konuştuk.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1modN5ha1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nar ismi gibi, çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane diyebileceğimiz bir kitap. Aslında bitmiş bir aşkı anlatıyor gibi görünse de, içinde onlarca başka hikâye var. Hepsi de bu aşka, daha doğrusu âşıklarla ilintili…&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tam isabet! Aşkın kendisinin de öyle olduğunu düşünüyorum ben. Siz ne kadarsanız, nasılsanız; aşkınız da o kadar, öyle oluyor. Timur gibi bir adamın aşkı bahane ederek kendini anlattığı bir hikâye Nar. Biz de aşkı bahane ederek kendimizi arıyoruz, kendimizi tanıyoruz. Ben kendi adıma öyle yapıyorum. Bir kadınla ya da bir adamla aramızda cereyan eden o hadiseden kendi payımıza ne düşüyorsa, elimizde ne kalıyorsa -becerebilirsek- onu alıyoruz. Bir yandan da insan kendisinde neyi eksik görüyorsa karşısındakinde onu arıyor sanki. Bunu farkında olmadan yapıyor çoğu zaman. Timur ile Deniz’in aşkı biraz öyle. Bir çeşit tamamlanma hikâyesi de diyebiliriz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Milletçe rakı masalarında memleketi ve dünyayı kurtarırız. Nar da  aslında buna benziyor; ülkeyi, başgösteren keder salgınından kurtarmak  isteyen onlarca örgüt var ve aslında hepsi bir rakı masasında oturanlara  benziyorlar sanki…&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Başımıza bir keder salgını musallat olsa bence  durumumuz kitaptakinden daha komik, daha saçma olur. Ve eminim daha çok  rakı içilir! Nar’da olup biten her şeyi kocaman bir rakı sofrasında bir  adamın anlattığı garip bir hikâye olarak da okumak mümkün olabilir mi  acaba? Bunu bir düşüneyim… &lt;br/&gt;SKO, SKOKO, HAY, SANTEL derken birçok  örgüt tek bir şey için mücadele ediyor aslında. Bu biraz aynı ideolojide  olan farklı fraksiyonlarla inceden bir alaydır aslında. Ortada çok  ‘ciddi’ bir salgın var: keder salgını! İnsanlar kendi kederlerine bir  sebep buluyor ve çözüm arıyorlar. Keder gerçek, zira sebepleri ve  çözümleri birbirinden saçma. Hikâyenin acıklı tarafının panzehiri de  burada saklı. Gülüyoruz kederimizden!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1moylKMc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;(Bir hayalî ada olarak Vakfıkent; gidilmemiş adaların belki de en güzeli)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Vakfıkent isimli hayali ada kadar, Wittgenstein’den ilhamla Ludwig adlı  bir hayali karakterimiz var. Haliyle bir Selim Işık / Olric benzetmesi  düşüyor insanın aklına. Ne dersiniz bu konuda?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Keşke Selim, Olric,  Timur ile Ludwig hepsi bir arada bir rakı sofrasında toplansalar, biz de  izlesek derim. Ludwig yine de Olric’ten biraz daha gerçek tabii.  Vaktiyle, o isimle bir yerlerde yaşamış ve ne mutlu ki varlığından  haberdar olduğumuz birisi. İlişkilerinin şekli benzese de dinamiği  farklı. Ludwig, Timur’un huysuz, ihtiyar bir akrabası gibi… Onun  içindeki zalim sesten daha zalim birisi. Diğer yandan Oğuz Atay’ı  Tutunamayanlar’ı ve Selim Işık’ı, sevgili Olric’i ziyadesiyle severim.  Her okuduğumda aynı yerinden acır kalbim. Bu konuda saatlerce  konuşabilirim. Susayım o sebepten!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mruTQEy1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İSTANBUL ROMANIN ASIL KAHRAMANI&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabınızı İstanbul’a ithaf etmişsiniz. Okuduğumuz zaman görüyoruz ki, aslında Timur’un İstanbul’a olan aşkı da romanda en çok karşımıza çıkan unsur. Asıl kahramanın İstanbul olduğu bir kitap da diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında İstanbul, Timur’un en büyük aşkı, Deniz bahane… İstanbul’a duyduğu aidiyeti, Deniz’e  duymuyor içinde. Ona hayranlık besliyor sadece. Biraz önce de dediğim gibi kendisinde eksik olanı Deniz ile tamamlamaya çalışıyor. İstanbul’dan kaçıp Deniz’in peşinden gidiyor. İnsan kurtulamadığı bir şeyden kaçar. Ne yaparsa yapsın kurtulamıyor Timur da İstanbul’dan. Timur’u tarif etmek için İstanbul’dan epeyi bahsedebiliriz. Peki ya Deniz? Timur’u anlatmak için Deniz’e ne kadar ihtiyacımız var? Bundan dolayı, aslında İstanbul, Nar için Deniz’den daha önemli bir karakter. Dediğiniz gibi, İstanbul asıl kahraman olarak kabul edilebilir.&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Sözkonusu keder salgını, aslında ayrılık acısı yaşayan bir adamın algısından kaynaklanıyor. Bu açıdan baktığımızda bile; Timur daha kadınsı davranırken, Deniz erkek gibi davranıyor…  &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ayrılık acısı koymuş adama. Ama Timur’un derdi Deniz ile ayrılmış olmaları değil. Timur’un derdi kendisi. Deniz’i kendine bahane ediyor, bunu da açıkça söylüyor. Ayrıca, dediğiniz doğru; Timur kadınsı bir adam, Deniz de erkeksi bir kadın. Bir beşeri ikiye bölmüşüz gibi… Biri erkek bedenine tıkılmış romantik bir ruh, diğeri de kadın bedenine sıkışmış, hayli kaslı bir ruh. Zaten birçok sıkıntı da bundan kaynaklanıyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın birçok bölümünde kendini tanımlamakla uğraşıyor Timur. Tek bir tanımlama yapmak gerekirse kimdir Timur, nasıl biridir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kendisiyle konuşurken bile ses tonuna dikkat eden bir adam Timur. Rahatsız yani. Rahat değil. Olmayan şeylerin tanrısı bir de… Kadıköy dükü mesela… Olmayan atına binip ona, “Gidiniz lütfen, deh diyorum size,” diyebilen bir adam. Ve hayli nevrotik. Timur bir hastalık olsaydı eğer, taşikardi derdim. Onun ruhunun ritmi bozuk.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1msl91Pf1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mstNdcV1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’un karşıtı olarak hayali bir ada olarak karşımızda Vakfıkent var. İstanbul’a âşık adamın hali hep böyle mi olur? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ergenlik aşkı gibidir İstanbul… Aşığını mazoşist eder. Kenedinizden nefret etseniz de onu sevmekten vazgeçemezsiniz yani. İstanbul bir sürü duyguyu bir seferde zerk eden bir şehir insana. Genel olarak adrenalinli yani. Adrenalinle ilişkinize bağlı olarak değişir bu durum. Ben fazla sükûnetten hoşlanmıyorum galiba. Fazlası göbek yapıyor zaten.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’dan bizim ondan nefretimiz ölçüsünde çirkinleşen bir şehir. Neresinden eleştirsek o yönü bize de bulaşmış oluyor çoktan… İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı demek biraz fazla olabilir. Sadece İstanbul’u sevmememizin sebebi İstanbul değil. Bunu demek istemiş olabilirim. İstanbul güzel ama, zabitleri pek yaman diyebiliriz burada. Yani yaşadığımız yerin kendi nefretimiz hatta çirkinliğimiz ölçüsünde çirkinleştiğine katılıyorum. Güzelim İstanbul üzerindeki çirkinliklerin daha ne kadarından sorumlu olabilir? Bence biraz rahat bırakalım onu.&lt;strong&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mzoRuO71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabın diline değinmek gerek. Tekerlemevari kelime oyunları dikkat çekiyor. Özel bir amacı var mıydı bunun? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Yaşasın şiir, yaşasın musiki demek isterim! Bence iyi roman yazabilmek için şiir okumak, şiiri sevmek gerek. Ayrıca güzel bir çift kulağınızın olması gerek. Onları müzikle, şiirle terbiye etmek gerek. Ben Nar’da bunu yapmaya çalıştım. Metin hep güzel bir melodide aksın istedim. O yüzden üç senemi aldı kitabı tamamlamak. Hem Timur şiiri seven bir adam… Farkında olmadan şiir yazan bir adam. O yüzden onun bölümlerinde aynı ritim var. Gizli gizli kafiyeler yapıyor. Sağ olsun Timur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mt7w3H61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;(Roman şarkılarıyla karşımıza çıkan Zeki Müren’den fiyakalı bir sahne)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;ZEKİ MÜREN ÇOK FİYAKALI BİR KARAKTERMİŞ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Gönlümün frapan bir köşesinde duruyor Zeki Müren. Layıkıyla kederli diyebileceğimiz bir adam.  Kederli olması Nar için önemli. Nar’ın Timur’un ve Deniz’in romanı olarak ikiye bölersek eğer, Timur’un romanının müziği bütünüyle Zeki Müren’e ait. Hattâ kimi bölümlerde Timur’un halet-i ruhiyesinin kelimelere dökülmesi, doğrudan Zeki Müren’in okuduğu şarkı sözlerinden yardım alarak gerçekleşiyor. Deniz’inki ise daha Flamenko. Bana gelince; beni kederinden çok cesareti cezbediyor. Çok cesur, dramatik ve fiyakalı da bir karaktermiş Zeki Müren. Bütünüyle bir figür olarak bayılıyorum ona (müziğine bayılmamın yanı sıra). Ölümü de çok fiyakalıydı.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;NAR’DA YER ALAN YASADIŞI ÖRGÜTLER VE FAALİYETLERİ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SKO:&lt;/strong&gt; Selülite Karşı Olanlar derneği. Keder illetinin müsebbibi olarak vücuttaki fazla yağları görüyorlar. Üyeleri kadınlardan oluşuyor. Aşırı makyaj ve topuklu ayakkabı belirgin özellikleri. En önemli aksesuarları cımbız. Fazla yağlardan kurtulunca kederden de kurtulacağımıza şüpheleri yok.  &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SKOKO:&lt;/strong&gt; Selülite Karşı Olanlara Karşı Olanlar derneği. SKO ne söylüyorsa onlar tersini söylüyorlar. Bütün üyeleri tombul teyzelerden oluşuyorlar. Bıyıklı dolaşıyorlar. Beyaz eşyalardan nefret ediyorlar. ‘Ev Kadınları Bağımsızlık Bildirgesi adlı bir manifestoları var. Bütün kadınları beyaz eşyalarını yakmaya davet ediyorlar.  &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;DİYALEKTİK KELEBEKLER: &lt;/strong&gt;Liderleri Fırat Şakınbakkal. Şarap içmeyi, güzel kokmayı ve şiiri seviyorlar. İnsanın sanatla arınacağını, kederin tek çaresinin sanat olduğunu söylüyorlar.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SANTEL:&lt;/strong&gt; Sanat Tespit Locası, Diyalektik Kebelekler’in içinden çıkıyor. Fırat, berjerini en yakın dostu Harun Tozkoporan’a bırakıp yeraltına iniyor ve SANTEL’i kuruyor. Sanatın iyi, güzel ve doğru olanını ayırt ederek insanları aydınlatmaya çalışıyorlar. Zorla güzellik merkezi… &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;HAY: &lt;/strong&gt;Hicran Allahın Yolu örgütü. Kedere, hicran diyorlar. Hicranın insanın en büyük imtihanı olduğunu söylüyor ve hicranla efendi gibi ölmemizi buyuruyorlar. Liderleri Hamza Hüdaverdi, post modern bir Mesih. Sarı giyiyor, kavuk takıyor. Parmak arası terlik giymeyi ihmal etmiyor. Helvayı ananasla yiyor. En büyük düşmanı Fırat Şaşkınbakkal. Sanatı, hicran yolunda bir tehlike olarak görüyor. &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İUSD:&lt;/strong&gt; İki Ucu Sihirli Değnek örgütü. Genç akşamcılardan oluşan bu örgüt üyeleri içiyorlar, güzelleşiyorlar, arada da ölüyorlar kederden. Başka bir dertleri yok. &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mukF0u21qzexgu.jpg"/&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;(İUSD üyelerinin, düzenlenen operasyon sonucu ele geçirilmiş&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;yasadışı materyalleri, mezeler)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Manu Chao ve Dario Fo’yu Aynı Anda Sevenler Derneği&lt;/strong&gt;: Büyük bir faaliyetleri yok. Tamamen zararsız oluşumlardan birisi. Dario Fo ve Manu Chao’yu sevenler toplaşıp Manu Chao’dan şarkılar söylerken Dario Fo’dan metinler okuyarak kederden korunuyorlar. Örgütün eylemlerinin hüf noktası, her ikisini aynı anda yapmak!&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/9828942374</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/9828942374</guid><pubDate>Mon, 05 Sep 2011 12:47:14 +0300</pubDate><category>Ece Gamze Atıcı</category><category>Nar</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>edebiyat</category><category>kitap</category><category>İstanbul</category><category>Zeki Müren</category><category>Timur</category><category>Deniz</category><category>Rakı</category><category>SKO</category><category>SKOKO</category><category>Diyalektik Kelebekler</category><category>SANTEL</category><category>HAY</category><category>İUSD</category><category>Wittgenstein</category><category>Olric</category><category>Selim Işık</category></item><item><title>Konuşan Taş*
Taşın dili yok.
 Çözüldü.
Artık taş yok.

Seyhan...</title><description>&lt;img src="http://24.media.tumblr.com/tumblr_lqff5ymfLZ1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Konuşan Taş*&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br/&gt;Taşın dili yok.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;br/&gt;Çözüldü.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br/&gt;Artık taş yok.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Seyhan Erözçelik’in anısına…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;(*) Konuşan Taş: Hacer-i Müttekim&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/9329369061</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/9329369061</guid><pubDate>Wed, 24 Aug 2011 12:46:46 +0300</pubDate><category>Seyhan Erözçelik</category><category>şiir</category><category>şair</category><category>fotoğraf</category><category>photo</category><category>photograph</category><category>diğer</category><category>Konuşan Taş</category></item><item><title>İNSANOĞLU, DÜNYANIN DÜŞMANI</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Birkaç yıldır; havalar soğuduğunda, mevsim biraz değişmeye başladığında yeni bir grip salgını haberi çıkmasına o kadar alıştık ki, bu sene hangi hayvan adıyla tamlama yapılacak diye bekler olduk. Kuş giribi, domuz gribi, keçi grubu derken her sene ölümcül salgın haberleriyle beraber, bu durumun kimi ‘ilaç şirketleri’ tarafından düzenlendiğini dile getiren komplo teorileri de yok değil. Çünkü tarihe baktığımız zaman görüyoruz ki, bu tarz salgın hastalıklar birçok kere kullanılmışlar. Bunlardan en bilineni 11 Eylül ile adını daha da sık duyduğumuz şarbondu. Fransız doktor ve yazar Jean Christophe Rufin, son kitabı Adem’in Kokusu’nda planlı salgınlar yaratan teröristleri ve onların arkasındaki güçleri konu ediniyor. Polonya’da bir laboratuvara giren çevreci bir örgüt, üzerinde deney yapılan hayvanları doğaya salıverir ve bütün cihazları da parçalarlar. Başlangıçta basit bir çevreci eylem gibi görünen olayın arkasında büyük bir biyolojik terörün olduğunu eski ajan, fedakar doktor Paul ortaya çıkaracaktır. 1971 yılında savaş, açlık ve salgın gibi nedenlerden dolayı mağdur olan insanlara yardım etmek amacıyla kurulan Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nün de kurucularından Jean Christophe Rufin’le Ademin Kokusu için konuştuk.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2gkimKmE1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Son yıllarda her sene değişik adla karşımıza çıkan, grip salgınlarını ilaç şirketlerinin tetiklediği yönünde söylentiler var. Kitabınızda da kısmen buna değiniyorsunuz. Ne dersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Biyolojik silahlar her zaman çok sofistike olarak düşünülür, ama gerçekte yeni toksik ajanlar oluşturmak için gizli laboratuvarda araştırma yapılırsa kolera gibi eskileri ve yenileri elde etmek kolaylaşır. Elbette bunlar dedikodu veya komplo teorisi olarak dile getirilen durumlar, ne kadar doğru olduğu tartışılır. Ancak hiç olmayacak diye bir şey söylemek de imkânsız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Her ne kadar biyolojik terör veya radikal çevreci örgütlerin faaliyetlerini anlatsanız da, aslında 3. Dünya ülkelerinin sorunlarına parmak basan bir kitap Ademin Kokusu.&lt;br/&gt;Romanın terrorist yönü gerilim boyutunu insa etmek için gerekliydi. Ama haklısınız, 3. dünya ülkelerinin gerçek konuları esas problemi oluşturuyor. Çünkü, bu isimle adlandırılan veya farklı şekilde ifade edilen bu ülkelerin nüfusu ve plansız gelişimi ciddi meseleler yaratıyor. Bugün daha güçsüzleşen bu ülkelerin gelişimini gözlemlemek konusunda ben de tıkandım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Zengin ülkelerdeki birçok insan 3. dünya ülkelerindeki yoksulluk gerçeğinin yok edilemeyeceğine inanıyorlar artık. Çünkü bu ülkelerde çeşityi zamanlarda cereyan eden salgın hastalık, kıtlık, kuraklık ve savaş gibi konuların doğal yoldan nüfusu azaltacağını kabul etmiş durumdalar. Küresel gelişmede yaygın olan bu güçlü düşünce aslında açık bir şekilde ifade edilmiş değil, ama Batı toplumlarında politikacılar dahil birçok insanın aklında bulunan bir düşünce. Bu durum elbette ki tedirgin edici ve birilerinin dikkatini çekmek gerektiği inancındayım.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanınızda çevreci radikal grupların faaliyetlerini derinlemesine anlatıyorsunuz. Başta Greenpeace olmak üzere aktivist çevrecilerin eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sınır ne olmalı sizce?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu gruplar muhteşem eylemleriyle son derece önemli bir işleve ve güce sahipler. Çünkü ekolojik problemlere dikkat çekiyorlar. Romanda ele almaya çalıştığım ve benim kafamdaki soru, aslında çevre duyarlılığının, halk arasında gelişmeden daha oncelikli olmasıyla ilgili. Balinaların korunmasının insanları korumadan daha önemli hale gelmesini savunmuyorum. Belki bu biraz abartılı olabilir ama bence bu noktaya daha yakınız. Birçok kampanya ayıları ve filleri korumak için para topluyor ve bu konuda açlık ve gelişim programlarına nazaran çok daha başarılı. Başta Greenpeace olmak üzere, çevreci örgütlerin birçok faaliyetlerini takdirle ve dikkatle takip ediyorum, benim için sınır elbetteki insan hayatıyla başlar…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2gl690TL1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;DOĞAYI KURTARMAK İÇİN İNSAN &lt;br/&gt;NÜFUSUNUN AZALMASI GEREKİYOR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Peter Singer, Edward Abbey başta olmak üzere birçok gerçek aktiviste veya düşünüre değiniyorsunuz romanınızda. Romanınızın kaynak çalışması için ne kadar bir çalışma dönemi geçirdiniz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Radikal ekoloji hakkında yazan yazarları çok zaman önce okumaya başladım. Anglosaxon dünyasında üç önemli şeyden etkilendim ve bu dönemde Fransa gibi Latin ülkelerinde kimse bunu araştırmıyordu. Birçok radikal yazar için ekolojimiz sempatik ve humanist. Ancak insan hakları ve çevre şartları arasında birçok çelişki de bulunuyor. Başka bir ifadeyle, insanoğlu gezegenin düşmanı… İnsanoğlu yırtıcılığından kurtuluyor ve kanser hücreleri gibi çoğalıyor. Şu bir gerçek ki, dünyayı ve doğayı kurtarmak için dünya nüfusun azalması gerekiyor. Ancak bu kulağa pek de sempatik gelmiyor, ayrıca bu hedefe de nasıl ulaşacağımızı söylemiyorlar. Bu kitaptaki fikrim, bu amaca terörizm ile nasıl ulaşılacağının anlatılmasıydı. Ola ki birileri bu fikri bu korkunç şekilde uygulamaya çalışırsa, neler olur sorusunun ve bu düşüncenun korkunçluğunun farkına varılmasıyla ilgili..&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2gmaTG9f1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2gmitcxg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bugün tıp alanında olağanüstü gelişmeler kaydedilirken, bir taraftan da yeni yeni hastalıklar ortaya çıkıyor. GDO’lar bir taraftan hayatımızın her alanına girmişken diğer taraftan da organik ürün çılgınlığı yaşanıyor. Bunların yanında da Afrika ve benzeri topraklarda hâlâ sayısız insan ölümü yaşanıyor…&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Şüphesiz ki bugün önemli iki kelime var, gittikçe artan mesafe ve zıtlık. Bir tarafta sadece rahatının ve hayat kalitesinin peşinden koşan sağlıklı ve zengin insanlar diğer tarafta yoksulluk ve salgın hastalıklar, açlık, veba. Bu kelimeler birbirinden coğrafi olarak ayrılmamış. “Kuzey”in küresel olarak daha zengin olduğu doğru, ancak benzer ülkelerde bu iki kelime bir arada.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Soğuk savaş boyunca, başarısı sınırlı olsa da insanlar için ekonomik gelişmeyi öneren genel bir ideoloji vardı. Bugün zenginler için bu iki kelime arasındaki bölüm artışını destekliyoruz. Amaç belki adaleti eşitlemek değil, ama güvenliği sağlamaktır. Yoksulluk bir tehdit olarak görülürken bizler ne yazık ki askeri müdahalelere, ekonomik ve sosyal gelişmelerden daha çok para harcıyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2glk10Ob1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;HER ZAMAN YAZAR OLMAK İSTEDİM&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bazen yazmaya nasıl vakit bulduğumu soruyorlar. Doktorluk yeterince yorucu ve insana çok fazla zaman bırakmayan bir meslek. Ama itiraf etmem gerekiyor ki, ben her zaman bir yazar olmak istedim. Ama yazmadan önce hayatı deneyimlemeniz, keşfetmeniz gerekiyor! Bütün kitaplarımda yaşadıklarımdan ve gözlemlediklerimden esinlendim. Yazmaya başlama zamanı hiç önemli değil. İlk olarak, notlar aldım, kitabın yapısını hazırladım ve en sonunda her şey hazır olunca yazmaya başladım. &lt;br/&gt;Tıp belki de hayata atılan en iyi ilk adımlardan bir tanesi: Sizi sürekli farklı insanlarla iletişim halinde tutarken umut, ölüm, acı gibi konularda tecrübeler yaşamanızı sağlıyor. Eğer çok dikkatli olur ve gözünüzü dört açarsanız, bu zengin deneyimleri roman haline getirmeye hazır olursunuz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lq2glulAfx1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;11 EYLÜL’ÜN İZLERİNE RASTLAMAYA DEVAM EDECEĞİZ&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;11 Eylül, Batı dünyası için önemli bir kırılma noktasıdır. Sonrasında yaşananlar da bunun daha da büyümesine sebep oldu. 11 Eylül, Batı uluslarını derinden değiştirdi. Aslında soğuk savaşın bitimiyle birileri rahatlamış gibi görünse de, birileri yeni bir düşman arayışına girmişti. Fakat 11 Eylül’e kadar yeni bir “küresel düşman” kavramı yoktu. Birleşik Devletlerin kalbine olan bu saldırıyla beraber Bin Ladin İslamcı radikal hareketlere yeni bir önem ve hedef kazandırdı. Şimdiyse Bin Ladin ortadan kayboldu ama El-Kaide birçok yerel gruplara bölündü. Buna örnek olarak Sahara’yı gösterebiliriz. Aynı zamanda bu grupların uzun süreler aktif olacağını düşünüyorum. Ancak yine de, onları sadece bir tehdit olarak düşünmek de bir hata olur. Bütününe bakmak, tüm yönleriyle değerlendirmek gerek. Polisiye romanlarda 11 Eylül’ün izine çokça rastladık ve daha da rastlayacağımız inancındayım. Benim romanımda da onun etkisinden söz edilebilir elbette. Ama unutmamak gerekir ki, 11 Eylül’den sonra şarbon korkusu yaşanmıştı her yerde. Bu da benim romanımda işlediğim unsurlardan birisi…&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/9035081617</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/9035081617</guid><pubDate>Wed, 17 Aug 2011 12:52:32 +0300</pubDate><category>Jean Christophe Rufin</category><category>Adem'in Kokusu</category><category>Doğan Kitap</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>kitap</category><category>11 eylül</category><category>9 11</category><category>Greenpeace</category><category>terör</category><category>biyolojik terör</category><category>Peter Singer</category><category>Edward Abbey</category><category>salgın hastalıklar</category><category>Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü</category></item><item><title>BÜYÜCÜLÜĞÜ NASIL BİLİRDİNİZ</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Efsanevi Led Zeppelin grubu, 1971 yılında 4. albümünü yayınladığında, hiçbir yerde herhangi bir isim geçmediği gibi sadece dört tane sembol yer alıyordu. Tek tek grup üyelerini simgeleyen bu semboller ve albümün içinde kullanılan illüstrasyonlar bir süre sonra birtakım rivayetlere evrilmişti. Güya grubun gitaristi Jimmy Page ile  ünlü İngiliz okültist, şair, büyücü Aleister Crowley arasında bağlantılar kurulmuş ve satanist olduğu ileri sürülen ve yaşarken dünyanın en kötü adamı olarak tanınan Crowley’nin düşüncelerini bu albüme yansıttığı yönünde iddialar ileri sürülmüştü. Page olumlu veya olumsuz bir cevap verme gereği duymadığı gibi, birkaç yıl sonra Crowley’nin bir süre yaşadığı şatoyu satın alarak birtakım çevreleri rahatsız edebilmeyi başarmıştı.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte0zdYp61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Son dönemlerin en ünlü büyücü hikâyesinin özeti bu şekilde anlatılabilir. Oysa büyü, eskilerin söylediği üzere ilm-i simya, astroloji, fal, ilm-i tencim diye saymaya başladığımızda uzayıp gidecek listenin içine dahil olan ‘kara sanatlar’ neredeyse insanlık tarihi kadar eskiler. Başta Hıristiyanlık olmak üzere tüm dinler, özellikle Ortaçağ’da dinsel dogmalara karşı seçenekli inançlar sunduğui için büyüye karşı çıkmışlardır. Eski toplumlarda özellikle şifa dağıtıcıların da uyguladığı kimi ritüeller bir süre sonra yasaklanmış ve başta Avrupa olmak üzere birçok yerde ‘cadı avı’ adı altında idam ettirilmişlerdir. Peki nedir büyü ve kimdir büyücüler, hangi ihtiyaçtan doğmuştur, ilk nerede sanatlarını icra etmişlerdir, simgeleri sembolleri nelerdir?&lt;br/&gt;Prof.Dr. Zeki Tez son kitabı ‘Gizli Bilimlerin Serüveni’nde ‘kara sanatlar’ın her dinde ve toplumda edindiği yeri, insanlık tarihi kadar eski geçmişini ve büyülerin, büyücülerin kültürel tarihini tüm detaylarıyla irdeliyor.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte95vXRr1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Büyü nedir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Büyü veya sihir için sözlüklerde karşılık olarak; bilinen yollarla elde edilemeyen nesneleri sağlamak, birine zarar vermek ya da birini zarardan korumak için için birtakım gizli güçler kullanarak zararı önlemek ve doğa yasalarını zorla etkilemek amlacını güden işlemlerin tümüne bu ad veriliyor. Günümüzde “kara sanatlar” diye adlandırılan eski bilim uğraşları Babil astrolojisi, Mısır simyası, Kalde / Keldani büyücülüğü ve Etrüsk falcılığı idi. Bunlardan özel olarak astroloji, günümüze kadar uzanıp gelmiş ve magazin dergilerindeki şaşırtıcı yıldız falı ve astroloji haberleriyle, astronomi haberlerine oranla daha fazla yer kaplar olmuştur. Gizli sanatları uygulayan büyücü, sihirbaz, cinci, fal bakıcı, müneccim ve ölülere danışıcı gibi kişiler her dönemde var olmuşlardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte7hFZM01qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Mecûsi sözünden İngilizce ‘magic’e&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Eski Yunancada büyücü, rüya yorumcusu ve aldatan anlamlarına gelen “Magie” sözcüğünün, Medler dönemi İran’ında bir rahipler kastı olan “magi”ler aracılığıyla Batı’ya geçtiği sanılmaktadır. Başka bir yoruma göre “magie” (sihir, büyü) sözcüğü, “Mecusî / Mecusîlik”ten gelmedir. Klasik Antikçağ’da “magi” sözcüğü, öncelikle Doğu’da Mecusî din adamlarının sanatları için kullanılmıştır. Latince “magus” sözcüğü, Zerdüşt dinine mensup kişiler için İslâm kaynaklarında kullanılan “Mecusî” sözcüğünden gelme olup “Mecusî din adamı”, “sihirbaz”, “büyücü” gibi anlamlara sahiptir. Sihirbaz, doğal ve doğaüstü güçlere sahip olduğu söylenen çeşitli dinsel âyinler yoluyla bunları kullanarak gizleri çözmeye çalışan kişidir. Hıristiyanlıkta “Magi” (Büyücü) ya da “Üç Çoban-Kral” diye anılan, Doğu’dan Beytüllahim’e gelerek bebek İsa ile Meryem’i bulup onların önünde secde eden ve getirdikleri hazinelerini armağan olarak İsa’ya sunan Caspar, Melchior ve Balthasar adlarındaki üç Mecusî müneccim, İsa’ya ilk inananlar arasında yer aldıklarından, büyü yandaşı kişiler, büyü sanatlarının din açısından saygın bir konuma sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte2hxOBI1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;‘BÜYÜ’ buyurdu Zerdüşt&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Nietzsche’nin efsanevi kitabında Zerdüşt, konuşmalarıyla insanlara doğruyu, yanlışı ve Nietzche’nin felsefesini temellendirdiği üst-insan olmanın esaslarını buyuruyordu. Ancak görünen o ki, Zerdüşt, daha önceden de ‘büyü’ buyurmuş.&lt;br/&gt;Romalı tarihçi “Yaşlı” Plinius (Gaius Plinius Secundus), büyücülüğün kurucusu olarak İranlı Zoroaster’i (Zerdüşt, Zaratustra) gösterir. Zerdüşt, olasılıkla Asur krallığı döneminde yaşamış bir din kurucusu idi ve oluşturduğu din, iyilik ve kötülük güçlerinin birbirine karşıt tanrıları olan Hürmüz (“Ahura-Mazda”: Işık Kralı) ve Ehrimen’in (“Ahira-Menyu”: Karanlıklar Prensi) sürekli savaşım ve çatışması üzerine kurulmuştu. Zerdüştlük cinbiliminde (demonoloji) sinek; çürüme ve çöküntünün cisimleştiği ve ölümün beslediği dişi bir cin olarak kabul edilir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte35oZxD1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yine Mısırlılar&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Dünya tarihinde bir konu yok ki, altından Mısırlılar çıkmasın! Kozmetikten matematiğe, tıptan fiziğe, teknolojiden  mimariye kadar her yerde mutlaka onlar için bir bölüm açılır. insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olan büyü konusunda da onların olmaması düşünülemezdi haliyle…&lt;br/&gt;Doğa bilimleri ilk önce afsun / efsun, tılsım ve sihirbazlık şeklinde Mısır’da türeyerek gelişmeye başlamış. Ünlü sosyolog İbn Haldun’a göre Babilliler, Yunanlılar ve Romalılar, bu bilgileri Mısırlılardan öğrenmişlerdir. Roma imparatoru Diokletianus döneminde olduğu gibi böylesi uğraşlar zaman zaman yasaklanmıştır. Tüm yasaklara karşın bu bilgiler uzun zaman korunabilmiştir. Emevîler dönemine kadar manastırlar gibi tenha köşelerde saklanmış olan bu gibi bilgilerden hareketle Araplarda simya-kimya çalışmaları başlamıştır.&lt;br/&gt;Eski Mısır dininde tanrı “Thoth” ile, Yahudi dininde “Hanok” ile, Zerdüştlük’te “Hûşeng” ile, Hıristiyanlıkta “Enoch” ile özdeşleştirilen, Eski Yunan’da tanrı Hermes’e, Eski Roma’da tanrı “Merkür”e karşılık gelen ve tanrısal kişilik kazandırılmış olan Hermes Trismegistus, büyücülerin, ruh çağırıcıların, simyacıların ve astrologların pîri sayılmıştır. Hermes’in Eski Mısır’daki kökeni olan Thoth, Mısır panteonunda önemli bir üne sahip olup İbis başlı bir insan ya da bir babun olarak gösterilir. Thoth’un hiyerogliflerin bulucusu, kâtiplerin koruyucusu, tıp, astronomi ve sanatların öğreticisi olduğu kabul edilir, büyünün gizlerini de bilir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte3u1blo1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hârut ve Mârut&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Divan edebiyatında çah-ı Babil (Babil kuyusu) mazmunuyla sembolize ettiği şey Hârut ile Mârut’un hikâyesidir. Rivayete göre, yeryüzünde insanların işlediği günahların defteri mele-i âlâ’ya çıkınca melekler itiraz edip, Allah’ın insanlara bu kadar müsaade etmesine rağmen insanın bunun kıymetini bilmediğini hatırlatmışlar. İnsandaki mizaç, tabiat ve hevesin meleklerde de olması durumunda, onların da aynı olacağını buyurması üzerine, melekleri imtihan için Allah, Hârut ile Marut’u seçmiş ve Bâbil’e göndermiştir. &lt;br/&gt;Bunlar, gündüz yer yüzünde insan gibi yaşar akşamları da ism-i âzam’ı okuyarak göğe yükselirlermiş. Bir gün Zühre isminde güzel bir kadına âşık olan ikili, kadını elde edebilmek için ne isterse yapmaya başlamışlar. Şarap için puta tapan ikili dana sonra göğe yükseldikleri duayı öğretirler. Zühre duayı okuduğunda Allah tarafından gökte yıldız haline getirilir. Hârut ile Mârut ise Babil’de bir kuyuya baş aşağı asılıp, kıyamete kadar acı çekmek zorunda kalırlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte7zoorD1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kur’an’da büyücülük&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kur’an-ı Kerîmin “Bakara” sûresinin 102. âyetinde büyücülük konusunda şunlar yazılıdır: “Kötülerin, Süleyman’ın hükümdarlığının aleyhine söylediklerine uydular. Süleyman kâfir değildi. Fakat insanlara büyücülüğü öğreten kötüler, kâfir olmuşlardır. Ve Babil’de, iki melek denen, Hârut ve Mârut’a da bir şey indirilmemişti. Bu ikisi ise, ‘Biz yalnız denemek içiniz, sakın kâfir olma’ demedikçe, kimseye bir şey öğretmezlerdi. Ama insanlar bu ikisinden karı koca arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Ne var ki Allah’ın izni olmadıkça, onunla kimseye zarar veremezlerdi. insanlar kendilerine zararı dokunacak ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. And olsun ki, büyüyü satın alanın ahirette bir nasipleri olmadığını biliyorlardı. Keşke karşılığında kendilerini sattıkları şeyin ne kadar kötü olduğunu bir bilselerdi”.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte4hjHIr1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Resmen yasak&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tereddütsüz bütün dinler tarafından yasaklanan büyü ve bülücülük imparatorlar ve yöneticiler tarafından da resmen yasaklanmıştır. Büyünün kriminal bir suç olarak kabulü, Imparator Büyük (I.) Konstantinos döneminde başlamış, daha sonra Imparator I. Iustinianus (Jüstinyen) döneminde bu alanda yapılan yasal düzenlemeler, Roma hukukunun ünlü “Corpus iuris civilis”inde toplanmıştır. Bu derleme, geç dönemde Sevilla piskoposu Aziz Isidorus tarafından Ortaçağ Avrupa’sına uyarlanmıştır. Ostrogot Kralı Büyük Theoderich, Kutsal Roma Imparatoru Charlemagne (Şarlman) ve Sicilya Kralı II. Roger de büyücülüğü yasaklamışlardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte8p1vZM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Meğer ne güçlü sözmüş ‘Abrakadabra’&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çocukluğumuzdan beri izlediğimiz filmlerde veya televizyonlarda gösterilen ilüzyonist gösterilerinde aklımıza kazınan sözlerdir ‘abrakadabra’ ve ‘hokus pokus’. Bu sihirli sözcüklerin büyücülük tarihindeki geçmişi ise sandığımızdan daha güçlü anlamlara geldiğini gösteriyor. &lt;br/&gt;Tılsım inancına dayalı olarak çeşitli dönem ve kültürlerde “Abraxas”, “Abrakadabra”, “Hokus pokus”, “Simsalabim” gibi gizemli sözcükler ortaya çıkmıştır. Bir söylentiye göre, Tanrı insanı bir nefesle canlandırmış ve bu nefesiyle birlikte bir sayı ya da gizemli bir sözcük söylemiştir. Bu sözcüğün “Abrakadabra” olduğu ve Tevrattan alınma İbranice “Abreg ad hâbra”; “Yıldırım oklarını ölüme doğru fırlat!” şeklinde bir sözden ya da “Ha brakhap dabarah”; “Konuş ey kutsal varlık!” sözünden türediği söylenmektedir. &lt;br/&gt;Başka bir yoruma göre ise bu sihirli sözcüğün kökeni eski Arami gizemciliğine dayanır ve “Avrah ka dabra” “Konuştuğum sırada yaratıyorum!” anlamına gelir. Çocuklar bugün bile kaybolan bir şeyi bulmak umuduyla “abrakadabra” diye söylenirler. Ortaçağ’da sihirli bir formül olarak sıkça kullanılan bu sözcük, “Abraxas” sözcüğü ile de bağlantılı olup bu ikincisi, gerçekte Pers güneş tanrısı Mithra’nın adlarından biridir. Yunanca “Abraxsas” sözcüğü, Kabala’da “Yüce Varlık” anlamında kullanılmış, İbranicede olduğu gibi Yunan alfabesinde de harfler sayılarla eşleştirilmişti. Onun sayısal değeri yılın günlerine karşılık gelecek şekilde 365 eden sihirli adının, tüm evreni kapsadığına inanılıyordu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte52TPhq1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Ortaçağ reçetelerinden örnekler&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;Çocuğu olmayan bir kadın tavşan kakası, misk ve safran karışımını uygularsa 4 saat ya da 4 günden sonra erkeği ile birleştiğinde hâmile kalır.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;İshali olan çocuğa oğlak kakası, annesinin sütüyle karıştırılıp içirilirse ishali kesilir.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Çocuğun midesi ekşirse, at kakası yedirildiğinde geçer.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;At kakası süzülüp içine gülyağı eklenerek hazırlanan karışımın, sıcak olmak koşuluyla birkaç damlası kulağa damlatıldığında rahatsızlığı giderir.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Kuru at kakası burun içine yerleştirildiğinde kanamaları iyileştirir. &lt;/li&gt;
&lt;/ol&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte5rcBaj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Osmanlı döneminden kalma, meşhur  Hezâr Esrâr (Bin Sır) adlı eserde yer alan reçeteler&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Aslan kakası: &lt;/strong&gt;İçinde aslan kakası çözülmüş şarabı içen kişi artık şaraptan nefret eder ve bir daha hiç içmemecesine tümden bırakır.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Katır kakası:&lt;/strong&gt; Öksürüğü giderir.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Tavşan kakası: &lt;/strong&gt;Yanında tavşan kakası taşıyan kadın kısır olur ve hâmile kalmaz.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Sinek kakası:&lt;/strong&gt; Sinek kakası bulaşmış bir ip toprağa dikilirse, orada nane biter.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Fil kakası: &lt;/strong&gt;Yakılırsa bütün camlar kırılır.&lt;/li&gt;
&lt;/ol&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte6csiTL1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Avrupa kültüründe, büyüde renk simgeciliği &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;BEYAZ: &lt;/strong&gt;Ruhsal gerçeklik ve direnç, bedduayı kırma, düşünme gücü, ev halkının ruhsal sıkıntılardan arınması,&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;SARI:&lt;/strong&gt; İinandırma gücü, uyum, belleğe ve çalışmaya destek (Başak burcu veikizler burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;YEŞiL:&lt;/strong&gt; Sağaltma, para ve başarı, şans, verimlilik (Yay burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;PEMBE: &lt;/strong&gt;Aşk ve dostluk, eğlence, güzel ahlâk, gelmekte olan kötülük (Yengeç burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;KIRMIZI:&lt;/strong&gt; Cinsellik, direnç, fiziksel sağlık ve dinçlik, tutku, koruma (Akrepburcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;TURUNCU: &lt;/strong&gt;Yiğitlik, yasal sorunları çözücü, düşünceyi odaklamaya yardımcı, cesaret verme (Boğa burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;MAVi: &lt;/strong&gt;Ruhsal ve düşünsel uyanıklık, barış, peygamber rüyaları, uyku sırasında koruma (Kova burcu ve Koç burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;MOR: &lt;/strong&gt;Tutku, bedduayı ters yöne çevirme, hastalıktan iyileşmeyi hızlandırma, ek güç (Balık burcu ve Terazi burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;KAHVERENGİ:&lt;/strong&gt; Evcil hayvanları koruyucu, evsel sorunları çözücü, parasal bunalımlarda yardımcı (Oğlak burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;ALTIN SARISI&lt;/strong&gt;: Sezgi, koruma (Aslan burcu),&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;GRİ:&lt;/strong&gt; Eylemsizlik, tarafsızlık, dertleri yoksayma,&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;SİYAH&lt;/strong&gt;: Günahkâr, zarar, keder, uyumsuzluk.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpte6tw82W1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Taşlara gizli tılsımlar&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bugün birçok yerde karşımıza çıkan, tezgâhlarda veya dükkanlarda birbirinden renkli ve ilgi çekici taşlar görürüz. Bu taşların hepsinin sağaltıcı bir özelliği ve neredeyse sihirli yönleri olduğunu söyleyenlere denk gelmişsinizdir. Doğru veya yanlış bilinmese de, buna binlerce yıldır inanıldığı da bir gerçek… Yine Ortaçağ’dan kalma bir taş ve tılsım bağlantısı da şöyleymiş:&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Agat:&lt;/strong&gt; Çiftçilerin, bahçıvanların, ikizlerin ve Eylül ayında doğanların tılsım taşıdır. Uzun ömür ve mutluluk simgesidir.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Akuamarin:&lt;/strong&gt; Evlilere şans getirir; Ortaçağ’da diş ağrılarına, mide ve safra kesesi rahatsızlıklarına karşı muska olarak kullanılırdı. Denizcilerin uğur ve nazar taşıdır.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Ametist:&lt;/strong&gt; Adı, Yunanca “sarhoş olmayan”, “sarhoşluğa karşı koruyan” anlamına gelir ve bu nedenle sarhoşluğa karşı kullanılır. Sevgililere şans getirici tılsımdır; Hıristiyanlıkta alçakgönüllülüğün ve Tanrı sevgisinin simgesidir. Strese, migrene, iştahsızlığa, akciğer rahatsızlıklarına iyi geldiğine ve bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inanılır.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Aytaşı: &lt;/strong&gt;Aşk ilişkilerinde şans getiricidir; böbrek hastalıklarına karşı koruyucu olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Beril:&lt;/strong&gt; Uzak yerlere gezilerde tılsımdır; Aquinolu Aziz Thomas’ın uğurlu taşıdır.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Elmas:&lt;/strong&gt; Erdemlilik, yiğitlik, mertlik bahşeder ve şeytanî sinsilik karşısında zafere ulaştırırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Granat:&lt;/strong&gt; Humma ve veba karşısında korur; sadakati müjdeler; başak burcunda doğanlar için şans taşıdır.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Helyotrop:&lt;/strong&gt; Askerlere şans getirir; kanamalara karşı muska olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Hiyasent:&lt;/strong&gt; Kötü ruhlara karşı koruma sağlar; Ortaçağ’da afsunla kötü ruhları defetmek için kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Karneol:&lt;/strong&gt; Kasılma (kramp), humma (ateş) ve sinir ağrılarına karşı koruyucudur; Ortaçağ’da yıldırım çarpmasına, büyü sanatlarına ve hummaya karşı muska olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Krizoberil:&lt;/strong&gt; iktidarsızlığa karşı muska olarak; kumarda şans getirici olarak; astım ve sinirsel rahatsızlıklara karşı koruyucu olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Krizopras:&lt;/strong&gt; Uysallık ve iyimserlik için şans taşı olarak; koç burcu ve başak burcundan olanlar için kör talih işareti kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Lapis lazuli:&lt;/strong&gt; Sara illetine ve deri hastalıklarına karşı muska olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Malahit: &lt;/strong&gt;Romatizmaya karşı ve (Hintlilerde) koleraya karşı muska olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Nefrit:&lt;/strong&gt; Oyunda şans getirir; ayrıca Çin kaynaklarından iletildiğine göre böbrek hastalıklarına karşı koruma sağlardı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Oniks:&lt;/strong&gt; Kötü düşleri çağırır; işlerde karışıklık yaratır; melankoli yapar. Erkin simgesidir.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Opal:&lt;/strong&gt; Eskilere göre Şeytan’a ait olduğu söylenen ve kara büyüye yol açan bir uğursuzluk taşıdır. Defne yaprağına sarılı bir opal, taşıyanı görünmez kılar.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Safir: &lt;/strong&gt;Özünde “soğuk” bir taş olduğundan beden ısısını dengelediğine ve terlemeyi azalttığına inanılır; toz haline getirilip sütle karıştırıldıktan sonra içilirse ülsere ve baş ağrısına iyi gelir, hasedi ve korkuyu giderir, huzursuzluğu yatıştırır. Sadakatin, şansın, erdemin; Hıristiyanlıkta ise umudun ve derin düşüncenin simgesidir. Safirin, göz hastalıklarını iyileştirdiğine inanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Topaz:&lt;/strong&gt; Nazara, astım, gut (nikris) hastalığına, uykusuzluğa ve ruh hastalıklarına karşı muska olarak kullanılırdı.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Turmalin: &lt;/strong&gt;Sanatçılar için şans taşıdır; sanatta ve toplumsal alanda sağlanacak başarıyı simgeler.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Turkuvaz: &lt;/strong&gt;Şans getirici bir taştır. Renk değiştirmesi, yaşama gücünün ve sağlığın zayıfladığını gösterir. Neşenin simgesidir. Nazardan koruduğuna, insanı sakinleştirdiğine ve tansiyonu düzenlediğine inanılır, yaratıcılığı etkilediği ve iletişim becerisini zenginleştirdiği düşünülürdü.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Yakut:&lt;/strong&gt; Şans ve aşk tılsımıdır. Rengini değiştirmesi, tehlikeyi işaret ederdi.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Zirkon:&lt;/strong&gt; Elmasla benzer etkilere sahip olduğuna inanılır. Acımanın simgesidir.&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Zümrüt:&lt;/strong&gt; Annelerin ve denizcilerin tılsımıdır; bellek zayıflamasına karşı korurdu; eskiden Mısır tanrısı isis’e adanmıştı. Hıristiyanlıkta saflık, sağlam öğreti, bilgi ve hoşgörünün simgesidir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lptecgEEZP1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/8819734763</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/8819734763</guid><pubDate>Fri, 12 Aug 2011 15:26:50 +0300</pubDate><category>Prof.Dr. Zeki Tez</category><category>Gizli Bilimlerin Serüveni</category><category>Büyü</category><category>Büyücülük</category><category>Kara Büyü</category><category>kitap</category><category>diğer</category><category>Hayy Kitap</category><category>Led Zeppelin</category><category>Abrakadabra</category><category>Harut</category><category>Marut</category><category>Harut ve Marut</category><category>Zerdüşt</category><category>Mecûsi</category><category>Magic</category><category>Jimmy Page</category><category>Aleister Crowley</category></item><item><title>SEÇİLMİŞLERE ORANLA 'SEÇİLMEMİŞLER' DAHA YARATICILAR</title><description>&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcenTzlh1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tolkien’in unutulmaz eseri Yüzüklerin Efendisi’ni hepiniz bilirsiniz. Orta Dünya’nın kaderini değiştirecek güç yüzüklerinin en büyüğü yeniden ortaya çıkmıştır ve dövüldüğü alevlere geri dönmesi gerekmektedir. Bunun için ‘seçilmiş’ dokuz kişi ‘yüzük kardeşliği’nin birer ferdi olup yüzüğün ağırlığı altında büyük bir yolculuğa çıkıyorlardı. Amerikalı yazar Benjamin Parzybok ilk romanı Koltuk’ta buna benzer bir ‘koltuk kardeşliği’ kuruyor. Eskinin ‘hacker’ı, işsiz, asosyal ve iri kıyım Thom Bakker; biraz tembel, biraz üç kağıtçı Erik ve gördüğü garip rüyalardan kehanetler çıkaran amatör kâhin Tree.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcfamE0X1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bu tamamen başarısız ve asla ‘seçilmemiş’ üçlü aslında birbiriyle sadece ev arkadaşlığı yapmak için bir araya gelmiştir. Ancak evlerinin salonundaki eski bir koltuk hayatlarını kökünden değiştirecektir. Feci bir su baskını sonrası evden taşınmak zorunda kalan üçlü, ellerinde koltuklarıyla yollara düşer. Yanlış okumadınız, koca bir koltukla yola düşmekten bahsediyoruz. Önce tahmin, sonra fark edecekleri üzere, ellerindeki koltuk mistik güçleri olan bir koltuktur ve Sauron’un yüzüğü gibi, doğduğu topraklara dönmek zorundadır. Seçilmemiş üçlünün görevi, okyanusları, dağları aşarak, koltuğu geldiği noktaya geri götürmektir. Portlant’tan Latin Amerika’ya uzanan eğlenceli ve bir o kadar da mistik bir yol hikâyesi, Koltuk’la ilgili olarak Benjamin Parzybok’la konuştuk.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppce6l0Zb1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Son yılların belki de en etkileyici ‘seçilmemiş’lerinin hikâyesi Koltuk. Seçilmemişlerin ebedî başarısızlıklarını kaleme almak nereden aklınıza geldi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Seçilmemişler üzerine yazma isteğimin ardında pek çok neden var, en azından özellikle bu üç seçilmemiş üzerine. Onların psikolojik açıdan daha ilginç olduğu düşüncesindeyim; yaratıcı ve uyumlular hayatta kalabilmeleri için böyle olmaları gerekiyordu. Onları tutan, bir yere bağlayan kurallar, sorumluluklar pek az; sosyal bağları ise ondan da az. Bu sayede pek çok fevkalade risk alabildiler; üstelik bazı durumlarda bunu yaptıklarının farkında bile değillerdi. Evrenin/ilham perilerinin/bir kanepenin/ya da artık her kim-ne ise, onları bu garip ve uyduruk görev için seçmiş olduğu düşüncesine inanmaları fikrini çok sevdim üstelik ilk bakışta bu görevin kendisi de son derece saçma ve kesinlikle kahramanca falan değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcn1wqiq1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Thom, Erik ve Tree aslında bir araya gelmesi imkansız tipler gibi görünüyor. Türkçede insanı tanımak için ikamet, ticaret veya seyahat edeceksin derler. Onlar koltuk sayesinde hepsini yapıyorlar?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu çok doğru bir söz ve bu üçü için de son derece uygun. Başlangıçta birbirlerini hiç tanımıyorlar. Kitabın ilk hali, Thom’un, Tree’nin yazdığı “Ev arkadaşı aranıyor” ilanını çözmeye uğraşmasıyla başlıyordu. Sanırım kitaptan, koltuğun bir çeşit çağrıda bulunduğu, sadece bu çağrıyı duyabilecek şekilde düzenlenmiş beyinlere hitaben bir zil çaldığı fikri çıkartılabilir. Ancak tabii şu da var: bunlar benim kafamda bir süredir yaşattığım karakterlerdi bu nedenle tahminen yazacağım her türlü kitapta yer bulacaklardı. Onların kaderini koltuk kadar ben de belirledim diyebiliriz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Thom’un internette yaptıklarına baktığımız zaman sizin biyografinize çok benzer özellikleri olduğu söylenebilir.&lt;/strong&gt; &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Evet, ben bir internet yazılımcısıyım ve kitabı yazarken, beynimin diğer yarısı olarak adlandırdığım bölümden yararlandım. Beynimin bir yarısı bir makineye daha yakın dururken, diğer bölümü insanlar ve/veya edebiyatla haşır neşir oluyor. Thom ara sıra SQL; yani, Yapılandırılmış Sorgu Dili’nde düşünüyor. Bu dil, veritabanlarına konuşmakta kullanılıyor. Düşünüyorum da, eğer Thom’la birlikte takılma imkanımız olsaydı, her ne kadar onun bilgi seviyesi benden kat be kat yüksek de olsa, onunla sohbet etmek benim için zevkli  zevkli olurdu.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;KOLTUK HAREKETSİZLİĞİ SEMBOLİZE EDER&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romandaki koltuk, asla basit bir koltuk değil. Haliyle romanınızı okuyan bir insan da evindeki koltuğa eski gözüyle bakamayacak. Sizin için ne anlam ifade ediyor koltuk?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ben de öyle olmasını umuyorum. Koltukları gerçekten çok severim. Bu soruları da birinin üzerinde uzanmış, bilgisayarımı dizlerimin üzerine koymuş bir şekilde yanıtlıyorum. Koltuklar pek çok rol üstlenebilirler ve bu yüzden de koltuklar üzerine oluşturulmuş birçok büyük mitoloji vardır. Örneğin koltuk menü (pijama-terlik-koltuk) başta gelir, internet üzerinde faaliyet gösteren 2,750,000’den fazla üyesi olan uluslararası bir misafirperverlik servisi olan Couch Surfing son yıllarda bunun bir uzantısı olarak sayılabilir. Üyeler couchsurfing.org web adresini kullanarak seyahatleri sırasında birbirlerine konaklama ya da rehberlik konularında destek olmaktadırlar. Bir de Freaud’dan bu yana süregelen koltuk üzeri terapi, sayılabilir. &lt;br/&gt;Kitaptaki koltuğa esin kaynağı olan orijinal koltuk şu anda bodrumumda yıpranmakla meşgul; çocuklarım üzerinde oynuyor ve sanırım böylece onun gizemli lanetlerine maruz kalıyorlar. Koltuklar üzerine biraz araştırma yaptım, üzerine bir ton bir şeyi de ben uydurdum ancak benim için koltukların sembolize ettiği en önemli şey hareketsizliktir. Koltuklar, tepkisiz kalanların, harekete geçemeyenlerin ve bir değişiklik yaratabilme konusunda kendilerine olumsuz bakanların dinlenme alanıdır.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Son yıllarda bazı arkadaşlarımın evine gittiğimde, salonunu veya odasını kimi Doğu öğretilerine göre dekore ettiğini, onlara göre yapmazsa odanın ağırlık noktasının değiştiğini veya buna benzer açıklamalarda bulunmuşlardı. Üçlünün koltuğunun da bir ağırlık merkezi, hattâ kendi iradesi var aslında. Siz de buna inanıyor musunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu beni çok güldürdü, çünkü yakın zamanda ofis paylaştığım biri, cadde binamızı dik kesiyor diye pencereye dışarı doğru bakan bir ayna yerleştirmişti. Söylediğine göre böylelikle kötü enerjiyi geri yansıtıyordu gerçi frenleri patlamış bir arabaya karşı koruma sunar mıydı, orası şüpheli. Tüm bunlar bir yana, Feng Shui hakkında hiçbir şey bilmiyorum denebilir, ancak yine de kötü enerjiyi geri yansıtan bir aynamızın olması, fikren hoşuma da gitti. Kendi adıma, bu tip şeylerin doğru olma olasılığı, bunlara inanan insanların varlığı, hoşuma gitmiyor değil ancak yine de sonuçta bunlar benim için eğlencelik konular, bir kesinlikleri yok.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppctmNzUi1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Geride bıraktığımız yılda, ev arkadaşlarım ve ben, romanda anlatılana çok benzeyen bir koltukta gece yarılarına kadar oturup önce kendimizi, sonra memleketi, en sonunda da dünyayı kurtarıyor ve olduğumuz yerde sızıyorduk. Romanınızı bu kadar sevmemin sebeplerinden birisi de belki buydu. Sizin de bir koltuk ekseninde yaşadığınız buna benzer bir dönem / olay oldu mu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İşte bu harika. Ve evet, böyle bir dönemim oldu; gerçi yakın zamanda bunu uyku tulumu ile yaptım. Bir kamp gezisi sırasında, gece uyku tulumu içinde yatıp, gökyüzünü seyrettim. Kim bilir, belki de bir sonraki kitabımın adı, Uyku Tulumu olacak.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’den bir okur olarak bunu sormazsam olmaz; çünkü romanda Pîrî Reis’e ve onun haritasına da değiniyorsunuz… Sanırım bu konuda da birtakım araştırmalar yaptınız…&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Piri Resi’i, Charles Hapgood adlı bir yazarın kaleme aldığı “Maps of the Ancient Sea Kings” (Kadim Deniz Krallarının Haritaları) adlı kitaptan öğrendim. Hapgood, Piri Reis’in etkileyici haritalarında Antarktika gibi o sırada henüz keşfedilmemiş toprakların yer aldığı düşüncesindeydi. Ayrıca şundan da söz ediliyordu; harita, ancak boylam hesapları yapılarak ulaşılabilecek derecede gerçeğine birebir çizilmişti ki boylam hesaplamaları 18. yüzyıla kadar keşfedilmemişti. Bu haritalar beni adeta büyüledi. Doğru olsun olmasın, ben bir roman yazarıyım; türümüzün doğuşu üzerine gizemli hikâyeleri ve geçmişe gömülü hakkında bir şeyler bilelim, bilmeyelim pek çok medeniyetin olma olasılığını son derece büyüleyici buluyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcpjyso81qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“HER ŞEY KENDİLİĞİNDEN OLDU”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Kitabın bazı bölümleri önceden planlı olsa da karakterleri çok önceden oluşturmuştum kafamda. Genelinde ise, başlangıçta her şeyi ben planlamıştım, ama romanın devamı kendi kendine geldi dersem daha doğru olur. Yazdığımı düşündüğüm kitap, yazma süreci içinde ciddi bir değişimden geçti. Yazmaya başladığımda kitap, medeniyetin başarısız olduğunu düşünen üç genç adam hakkındaydı; bu yüzden modern medeniyeti en iyi şekilde temsil ettiğini düşündükleri “koltuk”u, medeniyetin başlangıç noktası olan Ortadoğu’ya götüreceklerdi. Metaforik açıdan büyük boyutlarda bir aksiyona geçiyorlardı; pek çok açıdan toplumdaki kendi duruşlarına kesinlikle çok ters bir tepkiydi bu. Ancak kitabı yazma sürecinde Ekvator’a taşındım ve önceden gelmiş sayısız medeniyetin üzerine inşa edilmiş bir apartmanda yaşadım. Gerçekten sihirli bir süreçti bu ve bu yüzden kitabın gerek duygusu, gerekse gittiği yön değişti. Bu noktaya değindikten sonra şunu söyleyeyim ki, bu durum bence roman yazmanın en şaşırtıcı ve en eğlenceli yanlarından biri, çünkü fikirlerimin çoğu bizzat yazma anında aklıma geldi ve çoğu da, kendime önceden saf saf çıkarmış olduğum taslak çerçeveyi tamamen alt üst etti.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“KOLTUK ÖNCE BENİ SONRA KAHRAMANLARIMI GÖRÜNÜR KILDI”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Birkaç yıl önce, Tayvan’dan Portland-Oregon’a daha yeni taşınmışken, karımla ikinci el eşyalar satan bir mağazadan bir koltuk satın almıştık. Mağaza evimizden 14 sokaklık bir mesafedeydi. O zamanlar pek paramız yoktu, arabamız da yoktu. Biz de mecburen koltuğu eve kadar elimizde taşımaya karar verdik. Mağaza ile evimiz arasında, kentin alışveriş merkezi sayılabilecek çok şık bir mahalle yer alıyordu; buradan ne zaman geçsek, kendimizi hep yeterinde şık giyinmemiş hissederdik. Koltuk ağırdı. Durup dinlenmeden önce, ki bu da genelde koltuğu yere bırakıp üzerine oturarak oluyordu, bir sokağın dörtte üçünü ancak aşabiliyorduk. Sihir işte bu noktada devreye girdi. Mağazaya yürürken kimse bizim farkımızda değildi; adeta görünmezdik. Ancak eve dönerken herkes bir tür performans gösterisi yaptığımızı sandı. Durdular, bizimle şakalaştılar, yardım teklif ettiler ya da onlar da koltuğa oturmak istediler. Arabalar yanımıza yanaştı, insanlar pencerelerden başlarını uzayıp bizimle sohbet etti. Bir anda kaynaştık; bize yaklaşmaktan çekinmediler. Bir objeyi taşımak gibi son derece basit bir aktivite yaparak toplumdaki yerinizi değiştirebiliyor oluşunuz, fikren gerçekten hoşuma gitti. Koltuk beni ve kahramanlarımı görünür kıldı. Bunun, karakterlerimi koltuğu taşımaya ikna etmek için çok güzel bir yol olduğunu düşündüm. Onlar dışlanmış tiplerdi ve böylesi anlık bir popülarite, onları şaşırtacak, ilgilerini çekecek ve hoşlarına gidecekti. Koltuğun da yolda olduğu bir yol hikâyesi fikri temelde buradan geliyordu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcstRgrN1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“ROMANIN KAHRAMANI THOM’UN SİTESİ GERÇEKTE DE VAR”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Thom’un internet sitesi &lt;a target="_blank" href="http://sanchopanchez.net/"&gt;&lt;a href="http://sanchopanchez.net" target="_blank"&gt;http://sanchopanchez.net&lt;/a&gt;&lt;/a&gt; adresi gerçekten kullanıma açık bir site… Oraya girdiğiniz zaman romanda anlatılan koltuk sizi karşılıyor. Üçlünün koltuk eşliğinde yaptığı gezinin orijinali olan ve benim kendi Ekvador gezimden fotoğraflar var. Kitabın daha farklı bir halini, o geziden birkaç yıl önce kafamda hayal etmiştim ancak ilk taslağı olduğu gibi Ekvador’dayken yazdım. Sonuçta, herhalde tüm diğer yazarlarında da yaptığı gibi, kitaba kendi hayatımdan pek çok parça yerleştirdim özellikle de o geziden yararlandım ve metne ekledim. And Dağlarında hayli zorlu bir yürüyüşe katıldım ve sadece bir eşek üzerinde gidilebilen bazı köyleri ziyaret ettim. Orada çok muhteşem insanlarla karşılaştım. 4200 metrelik rakımda, yerel içkiden bolca tattıktan ve köy halkıyla bolca eğlendikten sonra voleybol oynamaya da çalıştım gerçi bunlar Allah’tan kitapta yer almadı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcu9uCBA1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lppcuhUIRx1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;(Parzybok’un Ekvador gezisinden iki kare…)&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/8727548196</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/8727548196</guid><pubDate>Wed, 10 Aug 2011 11:07:23 +0300</pubDate><category>Benjamin Parzybok</category><category>Koltuk</category><category>Domingo Yayınları</category><category>kitap</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>couch</category><category>Yüzüklerin Efendisi</category><category>Yüzük Kardeşliği</category><category>Koltuk Kardeşliği</category><category>Thom Bakker</category><category>Erik</category><category>Tree</category><category>seçilmiş</category><category>Algan Sezgintüredi</category><category>roman</category><category>Piri Reis</category></item><item><title>BİNLERCE YILLIK BİR ANADOLU MASALI; MOZAİK</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpgdnrik0P1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;2009 yılında Ayasofya Müzesi’nde yıllardır süren restorasyon çalışmaları sonrasında ortaya çıkarılan ‘melek yüzü’ mozaiği bütün dünya basınında haber olmuştu. 600 yıllık derin uykusundan uyanan melek, bulutlu bakışlarla ziyaretçilerini gözlüyor. Tıpkı Gaziantep’teki Zeugma mozaiklerindeki ‘Çingene kız’ gibi, bakan herkesi büyülüyor. Peki bu büyü sadece gözümüzün içine bakan bu kadınlardan mı kaynaklanıyor, yoksa santimetrekarelik renkli çakıltaşlarından oluşan dev panoların başka bir büyüsü mü var? HSBC Bankası’nın sponsorluğunda ve Gürol Sözen’in koordinatörlüğünde çalışan kalabalık bir ekibin ortak ürünü olan ‘Anadolu Topraklarında Mozaik’ isimli kitap, zengin görsel malzemesi, uzman makaleleri ve mozaiklerin kendi öykülerine yakışan zengin metinleriyle sorularımıza cevap veriyor. Birçok mozaiğin ilk defa görüntüsünün yayınlandığı Mozaik kitabıyla ilgili olarak Gürol Sözen’le konuştuk.  &lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg7vmFikR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Öncelikle, Anadolu Topraklarında MOZAİK kitabının serüvenini öğrenebilir miyiz sizden? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Anadolu topraklarının kültürel varlığı üzerine, kendiliğinden oluşan bir üçlemenin son kitabı bu. İlki, 2000 yılında İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan armağan kitabı ‘Bulutların Altındaki uygarlık, Anadolu’ idi; ikincisi ise, Prof.Dr. Zeynep Sözen ile birlikte araştırmasını yapıp metnini yazdığımız ‘Anadolu topraklarında Güzeli Arayış’ kitabı. HSBC, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin işbirliği sonucu, Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı’nın tüm salonlarında kitabın sergisi açıldı.‘Farklı kültürlerde Güzeli Arayış’ sergisini yerli ve yabancı 42.500 kişi gezdi. 2008’deki ‘Güzeli Arayış’ın başarısı bu düşü gerçekleştirmemizi sağladı; HSBC’den Ömer Kayalıoğlu’nun önerisi ile üç yıllık yoğun bir çalışma içine girdik. Mozaiklerin her karesi önünde, anlatımın gereğini farklı düşünüp tartışarak, Bahadır Taşkın tarafından özel makineler ve aydınlatmalarla görüntülendi. Erkal Yavi başından sonuna kadar adım adım kitabın tasarımını yorumladı ve çizdi. Zekai Demir büyük bir sergi imajı için mozaiklerden fotoğraf provalarını bastı. Necmi Aydın ile birlikte, salt, Theodora’nın düşü masalı bölümü çekimlerini Ayasofya’da gerçekleştirdik.&lt;br/&gt;Görsel malzeme haricinde, metin ve makaleler de zengin bir kitap bu…&lt;br/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg80xg0aU1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Mozaik kitabının belki de en önemli özelliği, anlatımı. Nasıl olmalıydı da okuru kendine bağlayabilmeliydi? Öykü ve masalın izinde yürümek ve bilimsellikten ödün vermemek gerekiyordu.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında mozaik, ikon ve fresko sanatının kaynağı efsanelerdi. Bu önemli öğe, aynı zamanda şiirini ve hayata bakış açısını da simgeliyor. Bir de mozaik, kare ve dikdörtgenin çevresinde dönmüştü hep. Öyleyse işe kare’den başlanmalıydı. Kitap bu nedenle karenin çağlar boyu serüveni ile başlıyor.&lt;br/&gt;Kitabının özel İstanbul bölümleri için, dünyanın önemli sekiz Bizans uzmanı ve konservatörü makaleleri ile katkıda bulundu. Santimlik çakıl taşlarından dev panolara yayılan ve binlerce yıllık bir geçmişi olan mozaiği anlatabilmek için bir de masal ekledik kitaba. Mozaik de binlerce yıllık bir Anadolu masalıdır adeta.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9doFXpU1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;RENKLİ ÇAKIL TAŞLARIYLA OYNANAN BÜYÜK BİR OYUN BU&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gerek tarih açısından, gerekse sanat tarihi açısından bakacak olursak mozaik, her anlam da özel bir konumda duruyor, diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında hayatın kendisi bir mozaik. Sözcüklerin yan yana gelişinden oluşan cümlelerin bütünü. Üstelik dizimi kolay da. Renkli taşları alın ve gönlünüzce yerleştirin. Aynı renkleri bir başkası alıp o da kendince yerleştirip bir başka kompozisyon yani resim oluşturabilir. Sevilmesinin nedeni bu: Önce kolaylığı. Mezopotamya’da ya da Anadolu topraklarında, renkli çakıl taşlarının yan yana sıralanması ile başlayan büyük oyun bu. Ama sözünü ettiğiniz yaşam biçimi ve toplumsal olguyla öylesine de ilgili ki bu kolaylık. Roma’da ya da Anadolu topraklarında kullanıldığında günlük yaşamdan çıkıp kutsal sahnelere kadar uzanabiliyor. Sorunuzun kesin yanıtı, sanırım şu: Bu topraklar, Göbeklitepe buluntuları ile 12 bin yıl öncesine uzanıyor. Bu topraklardaki her buluntu, çağımızın tarihini değiştirdi. Örneğin, Hitit, Frig, Urartu, Troya… Nemrut’un Tanrı heykelleri ve olağanüstü tasarımı da tarihin ve sanatın tarihini değiştirdi. Anadolu topraklarındaki bu uygarlıkların her biri bir mozaik parçası aslında.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpgdjiKR7C1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yeni mozaik buluntuları, birçok tarihi buluntu içerisinde en ses getirenler oluyor çoğunlukta. Ayasofya müzesi’ndeki melek mozaiği; Zeugma mozaikleri, Urfa mozaikleri… Bunun sebebi nedir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Şimdiye kadar böyle bir oyuncağımız olmadı da ondan! Dedikoduyu ve çil çil altını, borsayı çok sevdiğimizden belki. İlle de yolda, izde, duvar altında bir şeyler bulacağız. Üstelik Ayasofya’daki o melek altı yüzyıldır orada duruyor. Biraz geç uyandırıldı o kadar. Ama sorunuzun gerçek yanıtı, mozaik sanatı gerçeğinin bizlerce pek bilinmemesi, renkli oluşu ve arkasındaki efsanenin zenginliği unutmayalım. Örneğin, birden Zeugma’nın simgesi oluveren, “Çingene kızı” mozaiği aslında Mainad villası zemininden bir ayrıntı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg90lRVYx1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Biri, “çingene kızı bu” deyivermiş iş bitmiş! Oysa daha nice ustalıklar var Zeugma’da. Ayrıca bize efsane gerek; hiç yoksa onu görmeye gidenler diğerlerini de görürler. Antakya ve Gaziantep Zeugma mozaikleri, olağanüstü bir yorum ve ustalıklarla bezeli. Her biri bir destan niteliğinde. Ve ayrıca geometriyi çok iyi biliyorlar. Geometri ile oynuyorlar: Kareler, dikdörtgenler, üçgenler ve dairelerin  her biri, bütünün içinde olağanüstü bir anlatım. Belki de en güzeli o bölge edebiyatının çok verimli olduğunu da kanıtlıyor bu mozaikler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpgdkaH9VR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;EN GÖRKEMLİ MOZAİKLER İSTANBUL’DA &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitapta İstanbul Mozaikleri ve Anadolu mozaiklerini ayrı ayrı değerlendiriyorsunuz. Nedir aralarındaki temel farklar? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında böyle bir ayrım yapıp yapmamayı çok düşündüm. Ancak pazılın araları belli değil. Çünkü Anadolu ve Mezopotamya çok kurcalanıyor ama mozaik sanatı açısından kervan yolları tıkalı. Zaten, mozaik denince çoğumuzun aklına hemen Bizans, yani İstanbul akla geliyor. Evet, bu doğru: Çünkü mozaik sanatının en görkemli örnekleri İstanbul’da. Büyük Saray mozaikleri, Ayasofya ve Kariye başlı başına bir okul; resim sanatı açısından. Ama mozaik sanatı, salt kutsallıkla ilgili gösterilse de bence, bu iddia yeterli değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9ejLQbI1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Roma Çağı’nın izleri çok önemli. Her yerde Dionysos şölenleri gibi, efsanelerle iç içe örülmüş ve mozaik yorumlanmış. O nedenle, kaba bir tanımla, önümde yem gibi duran Anadolu topraklarındaki görkemli mozaikleri ayırdım. Anadolu mozaikleri bu konuda sivil yani özgür; dilediğini dilediğin gibi yorumla! İster çırılçıplak, ister giysiler içinde. O nedenle ustalıklarla bezeli ve o nedenle Anadolu mozaiklerinin yüzleri asık değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg912duzo1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’daki birçok Bizans mozaiği oldukça çok önemli örneklerdir. Ancak kitapta bir kere daha görüyoruz ki Anadolu mozaikleri de oldukça nadide örnekler. Ne dersiniz bunun için?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bizans Çağı’na ait İstanbul’daki mozaikler, yüzyıllar boyunca apayrı bir üslubun özgün örnekleridir. Kendi içinde üslup açısından inişleri ve çıkışları da olsa imparatorluğun başkenti olması nedeniyle, tüm mozaik ustaları kuşkusuz başkentte görev alacaktı; ama dinsel içeriği yüzyıllar içinde giderek baskın çıkarak. Oysa, İmparatorluğun başlangıç yıllarının besin kaynağı, Roma mozaik sanatı üslubudur. Anadolu mozaikleri bölümü de büyük oranda bunun cevabını veriyor. Hemen belirtmeliyim: Bu kitap, İstanbul ve Anadolu’yu farklı kılmak için, iki bölüme ayrılmadı. Ama bulunduğu yoğunluk, şimdi bu bölgeyi de çekici kılıyor. Sunduğumuz örnekler bizce  sınırlı da olsa, gene de yoğunluğunu koruduk. Bir yanı İmparatorluğun merkezi, öteki yanı çok uzaklarda ama başlı başına şaşırtıcı ustalıklarla bezeli. Bu mozaiklerdeki ayrıntının zenginliğini, bilimselliğini koruyarak vermeye çalıştık. Anadolu efsanesinin somut örneği her bir mozaik kompozisyonu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9f2RRVX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“İPEK YOLU GİBİ MOZAİK YOLU YAPILMALI&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Doğrudan mozaik sanatı adına bir ilgi değil bizde ki. Bizans’a Ayasofya’ya hayranlık. Oysa çok yoğun bir yabancı akını var Ayasofya’ya. Çoğu yerli ve yabancı, mozaik sanatı denince Bizans ya da Ayasofya için yola çıkıyorlar. Anıtsal mimarinin görkemini de unutmayalım. Ama elimizde çok zengin üslupların yer aldığı bir coğrafyadayız. Yalnızca, “Mozaik sanatının kervan yolu” gibi başlıkla ya da “Baharat yolu, İpek yolu’ gibi “Mozaik yolu”nun gündemi oluşturulsa, olağanüstü ilgi olur kanısındayım. Oysa bizler İsa, Meryem, Yahya ve İmparatorların peşindeyiz. Elbette bunlar da gündemi korumalı. Ama neden Antakya, Gaziantep, Urfa’dan başlayıp, Efes ve İstanbul’a uzanan bir  ‘mozaik yolu’ yapmıyoruz? Ben, Anadolu coğrafyasıyım. İçerik açısından da hiç kaygım yok. Anadolu topraklarında mozaik, uygarlıkların büyük şölenidir, diyebilmeliyiz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg91jHbFP1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;Bugün Pompeii veya Herculaneum’daki mozaikleri görmek için her yıl milyonlarca turist ziyaret ediyor. İtalya’da, Tunus’ta daha birçok ülkedeki örneklerle karşılaştırması yapılmalı bu eserlerin. Ama farkında olmak yetmiyor; inanmamız gerek. “Onlar bizlerden değildi” diyerek kendi toprağımızın hazinelerine sırt çevirmemeliyiz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpgdkyY8uw1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“BELLİ BİR ALTIN ÇAĞI YOK”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aynı dönem içinde çok farklı anlatımlar var. Hele, çok tanrılı ve tek tanrılı dönemleri de düşünecek olursak, belli bir altın çağdan bahsedemeyiz. Ama haddimi bilerek, kendi seçkilerimden birkaç örnek verebilirim; Önünden ayrılamadığım örnekler: Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenen M.S. 3. yüzyıla tarihlendirilen kare ve dikdörtgenler oluşan, çağdaş bir eser diye tanımladığım mozaik. M.S. 2-3. yüzyıla ait Dionysos ve Ariadne mozaiğindeki portrecilik. M.S. 2 yüzyıla ait Akhilleus Skyros adasında mozaiğindeki portreler. Bir de M.S 2. yüzyıla tarihlendirilen Okyanus mozaiğinde bir küskün balık var ki sormayın! Antakya Müzesi’nde ise, M.S 2. yüzyıla tarihlenen Mevsimler mozaiği ile, M.S 2-3 yüzyıla tarihlendirilen geometrik düzenleme ve  M.S 5. yüzyıla tarihlendirilmiş Büfe adlı kompozisyon ve daha birçok örnek; M.S 2-5. yüzyıl arasını, mozaik açısından çok önemli kılıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg927PL411qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir tutkum da Ayasofyadaki Deesis yani ‘Yakarış’ mozaiği. M.S 13. yüzyıl olarak tarihlendiriliyor. Ama 12. yüzyıl sonu ve 13. yüzyıl başları Bizans mozaiklerinin olağanüstü dönemi. İsa, Meryem ve Yahya kompozisyonunu Rönesans sanatçıları gördüler. Kimi batılı kaynaklar Rönesans resminin hazırlayıcıları arasında sayıyorlar bu mozaiği. Her bir portrenin anlatımı olağanüstü. Altın çağı demeyelim ama bu kompozisyonun önü ve arkası yok.&lt;em&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpgdlgJOhO1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“TEK İMZA ZOSİMOS USTA’YA AİT”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aslında deyim yerindeyse bir “deli işi” mozaik. Tek tek -kimi zaman cımbızla- santimetrelik taşları bir araya getirip metrekarelerce bir pano haline getirmek. Bunu tavana, zemine işlemek. Kimdir mozaikçiler, eğitimi kimden alırlardı, nasıl başlanırdı, net birbilgi yok. İmparatorlar ya da soylular yarınlara kalabilmenin yolunun sanat ya da resmetme olgusu olduğunu görmüşler. Her İmparatorun tutkusudur, yarınlara kalmak; çok tanrılı yada tek tanrılı dönemlerde bu böyle. Üstelik fresko’nun yanında mozaik kalıcı bir malzeme. Yerde, duvarda, kubbede işleyebiliyorsunuz ve yıllarca dayanıyor. İşte bu talep, ustasını ve okulunu yaratıyor. Şimdiye kadar birçok mozaik görmüş olsam da, Zeugma Mozaik Müzesi’nde “Kahvaltıda kadınlar mozaiği” olarak adlandırılmış bir büyük kompozisyon var. Altında ustasının adı yazılı: “Zosimos”.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9fpyHUv1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SAYILARLA ANADOLU TOPRAKLARINDA MOZAİK KİTABI&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Anadolu topraklarında Mozaik kitabı 3 yıllık bir araştırma ve çekim sürecinde hazırlandı. &lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Mozaik karesinden esinlenilerek 33x33cm boyutunda, kare kitap olarak Erkal Yavi tarafından tasarlandı. &lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Türkçe ve İngilizce iki ayrı kitap, 512 sayfadan oluşuyor. &lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Bir yılı aşkın bir zaman zarfında; Bahatın Taşkın tarafından özel ve donanımlı aletlerle; Ayasofya Müzesi, Kariye, Pammakaristos (Fethiye), Aya İrini deposu ve  Mozaik Müzesi çekimleri yapıldı.&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Ayrıca, Antakya Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Urfa Haleplibahçe ören yeri, Metropolis Antik kenti ören yeri, Efes Müzesi’nde de özel fotoğraf çekimleri yapıldı. &lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Kitapta 526 fotoğraf yer alıyor. &lt;/li&gt;
&lt;li&gt;Kitap 5 kilo 1oo gr. ağırlığında.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9gafE171qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;KİMLER YAZDI? &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;Anadolu topraklarında mozaik kitabının İstanbul Bölümü için, Pennsylvania Üniversitesinden Prof.Dr. Robert Ousterhout, Metropolitan Sanat Müzesi’nin Bizans Sanatı ve  Mary - Michael Jaharis kuratörü Helen C. Evans, Yale Kutsal Müzik Enstitüsü ve İlahiyat Okulu’ndan Doç.Dr. Vasileios Marinis, arkeolog ve konservatör Revza Ozil, konservasyon ve restorasyon Milli Konseyi Enstitüsü’nden Thomas Organ, İndiana Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Doç.Dr. Sarah Basset, Dumbarton Oaks ve Amerikan Katolik Üniversitesi’nden Örgü Dalgıç, Pensssylvania Üniversitesi’nden Jordan Pickett yazıları ile katkıda bulundular. Prof. Dr. Robert Ousterhout ve Revza Ozil, ayrıca kitabın yayın danışmanlığına katkıda bulundular.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lpg9gjRTvF1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/8511139544</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/8511139544</guid><pubDate>Fri, 05 Aug 2011 14:40:12 +0300</pubDate><category>HSBC</category><category>Gürol Sözen</category><category>kitap</category><category>Mozaik</category><category>Bizans Mozaikleri</category><category>Kariye MÜzesi</category><category>Zeugma</category><category>Zeugma Mozaikleri</category><category>Anadolu Topraklarında Mozaik</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>Ayasofya Müzesi</category><category>sanat</category><category>sanat tarihi</category></item><item><title>ÖMRÜM BOYUNCA ÖYKÜLERİMDE ŞİİRİ ARADIM</title><description>&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbiodPTg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;Türk edebiyatının en özgün kalemleri arasındadır Selim İleri. Öyküyle başlayan yazı hayatına, roman, deneme, inceleme gibi pek çok türü de dahil edip, Füsun Akatlı’nın söylediği gibi “hep Selim İleri olarak” kalmış bir yazar. Son yıllarda daha çok romanlarıyla öne çıkıp öykülerini daha seyrek yayımlasa da, hem kendi yazın hayatında hem de Türk edebiyatı içinde öykücülüğüyle Vedat Günyol’un da dediği gibi, “Türk edebiyatına bir şeyler getirmiştir” Selim İleri. 2006 yılında yayımlanan Fotoğrafı Sana Göndariyorum isimli öykü kitabından tam beş yıl sonra, yeni öykü kitabı Yağmur Akşamları ile yeniden okurlarıyla buluşuyor Selim İleri. Kendi hayatından izler taşıyan öykülerin yanı sıra, Fikret Ürgüp, Selçuk Baran, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Âkif, Refik Halid gibi isimlerin de sayfalarda karşımıza çıktığı kitabında, gözardı edilmiş insanların hayatlarını anlatıyor. Selim İleri’yle Yağmur Akşamları adlı öyküler toplamı için buluştuk. Türk edebiyatındaki vefasızlıklardan kendi işlediği kabahatlere, değişen edebiyat ortamına kadar uzanan geniş bir yelpazede konuştuk.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Beş yıl aradan sonra yeniden “öykücü” Selim İleri’yle buluşuyoruz. Son zamanlarda daha seyrek aralıklarla öykü kitabı yayımlamanızın özel bir sebebi var mı?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Öykü yazarken şöyle bir duyguya kapılıyorum ben; başladığım vakit ne kadar sürecek olursa olsun hiç masadan kalkmadan onu bitirmek istiyorum. Hiç olmazsa ilk taslağını sonlandırmak istiyorum; ama bu bile çok mihnetli bir şey. Yirmi dört saati geçtiği zaman oluyor kimi günlerde. Bu yüzden artık eskisi kadar öykü yazmıyorum. Benim için yolun kısaldığını düşünüyorum artık ve elimde de çok fazla öykü taslağı var. Onların devamını getirmek ve yavaş yavaş bunları sonlandırmak istiyorum. Gelecek yıllar için, yeni öykü kitapları var, şimdiden söyleyeyim. Çünkü bu biriken taslakları yarım bırakmak istemiyorum. Roman yazmayı da çok seviyorum ama, öykü benim için de her zaman ayrı bir yerdedir. Bir yola çıkışta, onu en düzgün şekilde noktalayabilmek istiyorum ben ve öykü yolculuklarım benim için çok yorucu olabiliyor. Öykü daha zor yazılıyor, ama aza indirgemenin zorluğunu hepimiz biliriz. Bu romana kıyasla daha zor bir şey. Billurlaşmış cümleyi yakalamak daha zordur. Ömrüm boyunca öykülerimde şiiri aramış bir insanım ben.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbv3mZAX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Fotoğrafı Sana Gönderiyorum’da bütün kitaba hakim tematik bir kurgu vardı. Nispeten aynı örgü devam ediyor, yine belli bir tema etrafında dönüyor öyküler… &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok doğru bir söz burada, “tema”. Yağmur Akşamları kitabım, ilk öyküden -ki tarihî bir öyküyle başlar kitap- son öykünün noktasına kadar, aynı minval etrafında döner. Hapsedilmişlik, kıstırılmışlık, yaşayamamak ve bunların sonucu olarak da kaybetmeyi tercih etmek üzerine, bütünlük arayan bir kitap. Belki sadece sekiz öykü olabilir, ama hepsi adım adım birbirini tamamlıyor gerçekten. Kimisi siyasi sebeplerden, kimisi toplumun anlayışından kaynaklanan sebeplerden, kimisi doğrudan doğruya hikâye kahramanının kendi seçiminden kaynaklanan kıstırılmışlık üzerine dönüyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbm1CKD31qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbm852tz1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(İleri’nin öykü kahramanlarından birisi. yazar Selçuk Baran)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bunlardan birisi de “vefasızlık” hissi aslında. Kahramanların hepsi bir vefasızlıktan mustarip neredeyse, yanılıyor muyum?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kitaba adını veren Yağmur Akşamları öyküsü ile Şark ve Garp, Ne Şark Ne Garp öykülerinde bunlar daha baskındır. Dediğiniz doğru tabi, diğer öykülerde de nispeten bu duygu kendini hissettirir. Belki vefasızlık bile değil buradaki; Yağmur Akşamları öyküsündeki kahraman vefasızlık şöyle dursun, vefasızlığa uğrayacak kadar bile dikkate alınmamış hep gözardı edilmiş bir kahraman. Kendisi de kişisel olarak göz önüne çıkmayı istememiş, arkalarda kalmayı tercih etmiş bir insan ve öyle ki ona vefasızlık bile edilmemiş bir insanı anlatmaya çalıştım. Ayrıca toplumumuzda,   bilhassa okur yazar çevrelerde, derin bir vefasızlığın olduğunu da söyleyebilirim. Bunu hem kendi gördüklerim ve şahidi olduklarım, hem de okuduklarımdan hareketle söyleyebilirim. Çok fazla vefasızlığın olduğu bir toplumuz, ne yazık ki. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbliHvU31qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(Türk edebiyatında yaşarken bir kenara itilmiş isimlerinden biridir Tanpınar)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;GÖZARDI EDİLMİŞ İNSANLARIN &lt;br/&gt;HİKÂYELERİNİ YAZMAK İSTİYORUM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Üç bölümden oluşuyor kitabınız. İlk önce bir tarihî hikâye, sonra anlatıcının yaşamı, en sonda da Türk edebiyatının kendi trajedisine sahip yazarlarına değiniyorsunuz… Ama hepsini bir sitem gibi kullanmışsınız. “Eteğimdeki taşları dökeyim” arzusu muydu bu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İsyan anlamında bir eteğimdeki taşları dökmek dersek, kesinlikle doğru. Bu anlayışsızlığa, bu uzak duruşa, bu umursamamaya bir isyanın başlangıcı bile olarak algılanabilir. Çok yeni bir dönem var Türk edebiyatında ve Türkiye’de genel olarak. İnsanlar dinden, demokrasiden veya anlayışlı olmaktan dem vuruyor. Ama hiç söyledikleri şeylerle uyuşmayan hareketleri fütursuzca yapabiliyorlar. Artık altmış küsur yıllık bir ömrün bir bakış açısı olmalı diye düşünüyorum ben ve baktığım vakit çok acı bir tablo görüyorum. Eteğimdeki taşları dökmek bu açıdan önemli diye düşünüyorum. Devamı da gelecek tabi. Bilinçli bir şekilde gözardı edilmiş insanların hikâyelerini yazmak istiyorum. Demek istediğim kaybetmiş gibi görünse de, kaybetmiş olmayı bilinçli olarak tercih etmiş insanları yazacağım.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bilhassa üçüncü bölümde Türk edebiyatında çok hak yendiğini dile getiriyorsunuz. Bugün için de aynı şey sözkonusu mu? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında benim yazdıklarımdan fazla insanın hakkı yendi. Yalnızca edebiyatta değil birçok alanda bu hak yenmenin örneğine rastlayabiliriz. Türkiye birçok sanatçısını, yazarını sürekli el üstünde tutarken tuhaf bir şekilde çok daha önemli, yetenekli isimleri gözardı edebiliyor. Ben çok hak yendiği kanısındayım ve bugün bu daha artarak devam ediyor. Bugün öyle bir noktadayız ki, artık sanayileşmiş bir alan halini aldı edebiyat. Dolayısıyla onun birtakım kriterleri var, şayet onları yerine getirmezseniz -ki haklı olarak yerine getirmeyi istemeyecek insanlar çıkacaktır- yok addediliyorsunuz. Okur da bunun farkında değil. Halbuki bizim yetiştiğimiz yıllarda belki okur sayısı daha azdı, ama daha bilinçli bir okur kitlesi vardı. Eleştirinin önemi vardı. Bugün hırs dünyası halini aldı edebiyat ortamı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbvobxD21qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(Selim İleri, gençlik yıllarında Kemal Tahir’in çalışma odasında)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben şu kadar sattım, sen az baskı yaptın, şu kadar bandrol alındı, son kitabım için bilmem kaç liralık ilan verildi gibi diyaloglar dönüyor artık bir araya gelindiği zaman. Gazeteler de bunları haber yaptığı zaman okur da ona şartlanıyor, oysa diğer taraftan genç bir yazarın yeni bir kitabı çıkıyor ve kimsenin ruhu bile duymuyor. Bu hak yemek değil midir?&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitapta seçtiğiniz isimler, bu son dönemdeki ortama tepki mi peki? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tabi ki bir tepki kitabı bu. Ama sadece edebiyata değil, siyasete de bir tepki bu. Sağ ve sol meselesi var, Âkif ve Fikret meselesi var. Belki başarısız yazmış olabilirim, ama ülkenin bu insanlara siyasetle beraber yönelttikleri hatalı yaklaşımlar var. Topluma sürekli olarak kurban vermişiz biz. Bunlar bana çok ürkütücü geliyor. Başa o tarihi hikâyeyi koymaın sebebi odur. Çünkü bu bizim mayamızda var aslında. Asırlardır devam eden bir kurban verme anlayışı sürüp gidiyor.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;SON HİKÂYE  TÜRKİYE İÇİN BİR ÇIĞLIKTIR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kimi paragraflarda, “kabahati kabullenme” seziliyor. Ben artık özür dilemeyi öğrendim mi diyorsunuz? Başkalarından da böyle bir beklentiniz var mı&lt;/strong&gt;?&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Başkaları için böyle bir beklentim, düşüncem elbette yok. Ama kendi adıma dilemem gerektiğini düşündüm. Hattâ itiraf etmem gerektiğini düşündüm. Bu hikâyelerde her ne kadar gerçek kişilerden yola çıkmış olsam da bazıları gerçek olaylar değildir. Ama yine de çok kurgu bölümler var, yine de örneğin yayıncıma “dangalak” demem hâlâ ayıplarım arasındadır. Kendisi büyük bir sukûnetle karşılamıştı bu terbiyesizliğimi. Daha sonra tabi ki pişman olup özür diledim ve küslük kalmadı aramızda, ama yine de bu hatayı işledim. Hep benmerkezciliğin sonucunda ortaya çıkan şeyler bunlar. Üzülüyor insan sonrasında hatırladıkça…&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitapta kendinizle, ideolojilerle, bütün Türkiye’yle hesaplaşıyorsunuz. Bu kendinize dönük muhasebeden toplu hesaplaşmaya geçmenizin sebebi nedir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin geleceğine dair endişeliyim çünkü. Eğer bu hesaplaşmalardan artık bir an evvel geçilmezse korkunç bir yöne doğru gidiyoruz gibi geliyor. Birbirimizi daha anlamayan, birbirinden daha kopuk bir hal alacağız. Hep öteki diyoruz ama, kimse öteki olmak isteyen yok. Herkesi öteki yapıyoruz ama onu ortadan kaldırmak için çabalıyoruz. Mevlânâ’nın sözü sürekli hatırlatılıyor; “gel ne olursan ol gel,” diye. Bakıyorum ne gelen var ne giden, o zaman bu sözü daha çok söyleriz. Herkes tutturmuş barış, dostluk, hoşgörü. Ama ortada hiçbir şey olmadığı gibi daha da derinleşen bir uçurum var ve her gün onun kıyısına yaklaşıyoruz. “Bizden” olmayanları, öteki olanı öyle görmezden geldik ki yıllardır, hiçbir şey değişmedi. Bu dün de böyleydi, bugün “şiddetle beraber” uygulanır oldu. O yüzden son hikâyem bir çığlık niteliğindedir. Bu durum böyle giderse, insanın tek dostu sükût suikastı olacaktır gibi geliyor. Finaldeki cümle öykünün kahramanı için söylenmiş bir cümle değildir, Türkiye’nin önündeki günler için söylenmiştir. Bakın ben bu hesaplaşmaları yaptım ve yapıyorum, artık herkesin yapması gerekiyor bence.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbk8hnnb1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbkgxv8w1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(Fikret Ürgüp; doktor, yazar, dansçı. Gerçek bir bohem. )&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FİKRET ÜRGÜP’ÜN ELİMDEKİ KİTABI LEVENT YILMAZ’INDI&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gündüzün Bir Kadeh Konyak öyküsünde Fikret Ürgüp’ün, Van  kitabının özel bir nüshasına sahip olduğunuzu ama kimden aldığınızı,  geri istemesin diye, söylemiyorsunuz. Kimden aldınız?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında söylemek istemiyordum gerçekten, ama öyküde yazdıktan sonra  nasıl olsa soracaklar bu soruyu. Levent Yılmaz’ın kitabıydı o. Levent’in  nereden bulduğunu bilmiyorum. Ankara’dan getirmişti bana. Argos Dergisi  yıllarıydı ve özel bir bölüm yapacaktık. Fikret Ürgüp öleli epey  olmuştu ama o nüshayı kullanmak daha anlamlı olacaktı. Levent getirdi  kitabı ve benden bir daha alamadı. Bundan sonra da kitabı Levent  Yılmaz’a asla vermem tabi. Ama o nüshayı güzel bir şekilde  değerlendirmek isteyen bir dergi falan olursa verebilirim elbette. Çünkü  çok güzel desenler, çizimler var onun içinde.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbn01QZu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;“GELECEĞE DAİR KARAMSARLIKLARIM VAR BU KİTAPTA”&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şüphesiz bütün metinlerimde hayatımla bir paralellik kurulabilir. Bu kitaptaki ilk öykünün kahramanı Şehsade Mustafa bile bunun bir sembolü sayılabilir. Kendime en yakın hissettiğim isimdir çünkü, yazarken şunu şöyle yapayım demiyor insan elbette, ama bütün tarih sayfasında kendisine en az yer verilen padişahla benzer bir kaderi yaşadığıma inanıyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Nasıl bir dönem sorusunu cevaplamak gerekirse, şunu söylemeliyim; bir öykümün sonunda “kimsenin olmadığı bir hayattı” diyorum. Bunun bilincindeyim artık, bir şeylerin değişmeyeceğini düşünüyorum. Bana başlangıçtan beri, yalnızlığın yazarı, hüznün yazarı gibi sıfatlar biçtiler. Açıkçası çok da sevmedim ben bu nitelemeleri, ama bu kitapta hakikaten bir umutsuzluk ve karamsarlık olduğunu kabullenmem gerek. Çünkü geleceğe dair bazı karamsarlıklarımı, umutsuzluklarımı artık dile getirmek istedim. Oldu veya olmadı ama bir çığlık olsun istedim!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;“BEN KİBİRLERİ OLAN BİR İNSANIM”&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hâlâ insan kibirlerinin hepsini taşıdığıma inanıyorum ben. Necatigil’in söylediği, “hikmet burcu”na erebilmek için herhalde o kibirlerden kurtulmak gerekiyor en başta. Ben zaman zaman öyle arınma çabalarımın olduğunu sanıyorum. Sonra bakıyorum, eski hamam eski tas, eski bencillikler, öfkeler sürgit devam ediyor. Bir yandan da kendimi yontmaya çabalıyorum. Şimdi “evet hikmet burcundayım” dersem, aslında kesinlikle oraya varamadığımı ispatlamış olurum. Varamadığımı söylemem de zaaflarımdan arındığım anlamına gelmemeli. Bu bir itiraf, oraya ulaştığıma ben karar veremem ve ulaşabilmek için çok şey yapmam gerek. Hâlâ bazı kibirleri olan bir insanım. Onu bir zaaf gibi değerlendirmemek gerek, biraz saplantı aslında o. Bunları yenmek gerekiyor gerçekten. Necatigil’i andık; o gerçcekten bunları olağanüstü başarmış bir insandı. Sadece hak bilirliğiyle değil, yaşantısıyla da bunu uygulayabilmiş bir insandı. Abartı gibi gelebilir ama yeni bir kıyafeti giyinmeyi bile adeta bir ayıp addederdi. Benim öyle bir tarafım yok ne yazık ki.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbngG4vv1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;“KALAN ZAMANIMI DOĞRU KULLANMAK İSTİYORUM”&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şimdiye kadar edindiğim birikimleri doğru yansıtmak istiyorum, bir muhasebe yapmanın zamanı geldi de geçiyor bile. İnsan ömrünün belli bir sınırı var. Önümde olsa olsa kaç sene var, diye düşünüyor insan. Haliyle, kalan zamanı doğru kullanmak istiyorum, düşüncesi peşinden geliyor insanın. Bu hikâyelerin bir kısmı çekirdek olarak yıllardır vardı hayatımda. Örneğin “Gündüzün Bir Kadeh Konyak” hikâyesi, 1980’lerde bir yazıdan yola çıkarak yazılmış bir hikâyedir. Ama bütün bunlar hep kafamda hep iz bırakan şeylerin bir araya gelmesiydi. Öykülerimdeki karamsarlığın yaşımla çok bir ilgisi yok aslında. Örneğin Cahide Sonku için ‘90’larda bir oyun yazmıştım. Yani kaybetmeyi seçmiş insanlara yıllardır zaafım var. Başaran insanlar beni hep korkutmuştur aslında, kıyıda köşede kalmış, böyle yaşamayı tercih etmiş insanlar beni her zaman daha çok cezbetmiştir. Ancak bireysel olarak baktığımızda da, belli bir yaşı geride bırakmış olmak karamsarlıktan ziyade, kalan zamanı doğru değerlendirmek gerektiği düşüncesi doğruyuor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbnr63Fd1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;“HIRSIMA YENİLİP ÇOK KALP KIRDIM”&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Gençken başarılı olmanın arkasına sığınarak çok kalp kırdım. Gençlik yıllarımda, edebiyat çevrelerine girdiğim yeni yıllarda hem kendimi öne çıkartma saplantıları içerisindeydim hem de kendini beğenmiş bir insandım. Korkunç hırsları olan bir insandım. Sonra sonra bunlar, yaşamla ödeştikçe azalabildikçe azaldı. İnsanda zaaf olarak değerlendirilebilecek bütün hırslar vardı bende. Bu hırslarım gerçekleşsin diye zaman zaman çok abuk subuk işler de yaptım ben. Meselâ bir tanesini hatırıyorum; Yeni Edebiyat dergisi için Doğan Hızlan bir konuşma yapmıştı benimle, Pastırma Yazı kitabım için. “Sizin için Oktay Akbal’la Necati Cumalı ne anlam taşıyor?” diye bir soru sormuştu bana. Burada söylemek istediği, beslendiğim kaynaklar, öykü damarlarım hakkında fikrimi soruyordu. Ben cevap olarak, “kim ki onlar, tanımıyorum” demiştim. Tabi uzun yıllar benim için büyük vicdan azabı oldu bu cümlem. Gerçekten beslendiğim, yararlandığım damarlar onlardı ve daha sonra defalarca ikisi için de yazı yazdım. Özellikle Oktay Akbal’ın bana yazarlığı öğreten insan olduğunu her zaman vurguladım ama bu vicdan azabından kurtulabilmiş değilim. Gençliğin daha doğrusu yaşamamışlığın bu tarz hainlikleri oluyor. Bu başarının getirdiği bir kibirdi elbette. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loqbzt4mBz1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/7922790137</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/7922790137</guid><pubDate>Fri, 22 Jul 2011 13:07:22 +0300</pubDate><category>Selim İleri</category><category>Yağmur Akşamları</category><category>Öykü</category><category>oynakbeyi</category><category>Fotoğrafı Sana Gönderiyorum</category><category>kitap</category><category>röportaj</category><category>edebiyat</category><category>Ahmet Hamdi Tanpınar</category><category>Selçuk Baran</category><category>Fikret Ürgüp</category><category>Levent Yılmaz</category><category>Mehmet Âkif Ersoy</category><category>Tevfik Fikret</category></item><item><title>BİR KATİL KURBANINI NEDEN MUMYALAR?</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loiwzb61Mq1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Boston’daki Crispin Müzesi, deposunda bulunan ve envanterlerine henüz kaydetmedikleri bütün eserleri düzenlerken son yılların en büyük buluşlarından biri gerçekleşir. Müzenin bodrumunda iki bin yaşında olduğu sanılan bir mumya keşfedilir. Bu keşif kamuoyunda büyük bir ilgi uyandırır ve üzerinde yapılacak testleri belgesel kanalları bile yakından takip eder. Yapılan ışın taraması sırasında tuhaf birtakım bulgular ortaya çıkar. Bayan X adı verilen mumyanın dişinde dolgu tedavisine rastlanmıştır. Bu her ne kadar eski Mısır’da da gerçekleştirilen bir uygulama olsa da bacak kemiğine girmiş “mermi”yi hiçbir Mısırbilimci açıklayamayacaktır. Çünkü Bayan X aslında iki bin yaşında değil, birkaç yıl önce öldürülüp eski tekniklerle mumyalanmış bir maktulden ibarettir. Olay büyük bir arkeolojik buluştan, gizemli bir caneyete döner. Bulunan başka deliller ve ölü bedenler, işin içinde arkeoloji eğitimi görmüş bir katil olduğunu göstermektedir. Bunu çözmek Detektif Jane Rizzoli ve adli tıp uzmanı Maura Isles’e düşecektir. Tess Gerritsen, çocukluğundan beri en büyük tutkusu olduğunu söylediği ‘mumya’ ve ‘arkeoloji’yi Ruh Koleksiyoncusu isimli romanında bir araya getirerek son sayfasına kadar sırlarını vermeyen bir polisiyeye imza atarken, artık bizden biri olan Rizzoli ve Islas ikilisiyle bizi yeniden buluşturuyor. Doğan Kitap tarafından yayınlanan kitabıyla ilgili olarak Tess Gerritsen’le konuştuk.  &lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loiweooZPN1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Ruh Koleksiyoncusu romanınızda Bayan X olarak adlandırılan bir mumyanın incelenmesiyle başlıyor olaylar. Aslında “arkeolojik bir polisiye” diyebileceğimiz bir roman bu. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Üniversitedeyken antropoloji okudum ve her zaman eski Mısır uygarlığını inceleyen bilim Egyptology (Mısırbilimi) ve arkeoloji ilgimi çekti. Mısır’a 3 kez gittim ve eski Mısır uygarlığını araştıran Mısırbilimcilerle mumyalama sanatı hakkında yazıştım. Bir mumyanın CT taramasını (X-ray ile yapılan tarama) izlemeye davet edilmiştim ve şöyle düşündüm: ya bizi şoke eden bir şey görürsek? Ya mumyanın bacağında bir kurşun varsa? Bu, durumu modern bir cinayet gizemi haline getirir. Peki ama bir katil neden kurbanını mumyalar? Bu soruları sorduktan sonra biraz daha detaylandırabileceğime inandım ve Ruh Koleksiyoncusu ile en sevdiğim konu olan arkeoloji hakkında yazma şansını elde ettim. Hattâ kimi zaman; mumyalar sinemada ve edebiyatta çokça kullanıldı, bu kitabı yazarken bundan dolayı bir tereddüt yaşayıp yaşamadığımı soranlar oluyor. Açıkçası hiç tereddüt etmedim. Belki asıl cevap burada; mumyalar hakkında okumaya bayılıyorum ve diğer okurların da onlar hakkında okumaktan hoşlanacağını biliyordum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix07ZDdY1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;(Tes Gerritsen ve araştırma yapacak bilim adamları Shep-en-Min’in başında)&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitapta bir mumyanın nasıl yapıldığından arkeologların mumya araştırmalarına, müzelerdeki mumya envanterinden tarih boyunca koleksiyonerlerin sebep olduğu mumya çılgınlığına hattâ “mumyanın laneti” esprisine bile açıklık getiriyorsunuz. Bu da geniş çaplı bir araştırma demek. &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok doğru. Ama bunu sadece kitap için gerçekleştirdiğim bir araştırma süreci ile sınırlayamam. Küçük bir çocuk olduğum günlerden beri mumyalar hep ilgimi çekmiştir. Her zaman mumyalar hakkında bir şeyler okuyorum. Mısır’a ve dünyanın dört bir yanındaki müzelere ziyaretlerimde mumyalama süreci hakkında önemli ölçüde bilgi edindim. Eski Mısır uygarlığını araştıran bilimle ilgili pek çok kitap topladım. Mısır’a gittim. Hiyeroglifler hakkında temel bilgileri edindim. Bunun yanında 2008’de Shep-en-Min adı verilen mumyanın BT taramasına katıldım. Bu tabii özel izinle gerçekleşti ama hem çocukluğumdan beri ilgi duyduğum mumyaların nasıl incelendiğini yakından gördüm hem de kitabım için temel fikirleri ortaya çıkardı. Ayrıca başka arkeolojik tuhaflıklar hakkında da okudum: kafa küçültme ve bataklıklarda korunmuş olarak bulunan insanlar hakkında. Araştırma yaparken hiç bu kadar eğlenmemiştim. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix1qhagk1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix24OgEo1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;KAHRAMANLARIM KENDİ KİŞİLİKLERİNİ OLUŞTURUYORLAR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Isles-Rizzoli ikilisi “suç dünyasının” en güzel ve etkileyici ikilisi aslında. Bu iki karakteri yaratırken, gerçek hayattan ilham aldığınız birileri oldu mu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Jane Rizzoli tanıdığım pek çok kadın polise benziyor. Onlar erkeklere ait olduğu düşünülen bir meslekte çalışan güçlü kadınlar ve sert ve agresif olmayı öğreniyorlar. Maura Isles ise daha çok benim gibi, bilim okumuş, sessiz ve çok mantıklı. İkisi zıt karakterler ve dostlukları alışılmadık görünüyor ancak birlikte çalışmayı ve birbirlerine saygı duymayı öğreniyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix2kLmjW1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Isles ve Rizzoli, artık televizyon dizisi olarak da ekranlarda izleniyor. Sinema perdelerinde de görecek miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ben sadece kitapları yazıyorum, dizinin kendine ait bir yazar takımı var ve televizyon için pek çok hikaye yazıyorlar. Ben sadece uzun yıllar önce “Adrift” adında bir televizyon filminin senaryosunu yazmıştım ve sonucunun ne olacağına dair tüm kontrole sahip olduğumdan kitap yazmayı daha çok sevdiğimi keşfettim. Jane ve Maura’nın sinemada görünüp görünmeyeceğini bilmiyorum ama umarım olur!&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Rizzoli ve Isles ikilisi sadece sorunu çözen bir ikili gibi görünse de, zaman zaman onların özel hayatından kareleri de görüyoruz. Aşkları, aileleriyle olan ilişkileri… Rizzoli ve Isles ikilisinin hangi yönlerini seviyorsunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Onların birbirinden bu kadar farklı hayatları olmasını seviyorum. Rizzoli şimdi evli, bir çocuğu ve onu uğraştıran ebeveynleri var. Bu açıdan işiyle ailesini aynı anda idare etmeye çalışan günümüzün modern kadınlarından pek de farklı değil. Maura ise yalnız, bağları olmayan bir kadın. Aslında hayatına girecek bir erkekle mutlu olmayı çok istiyor ancak işler onun için iyi gitmiyor. İki karakterin de hayatları her zaman bir kriz halinde ve onların mutlu olma çabaları benim gözümde onları ilginç kılıyor. Bunun yanında Mefisto Klübü romanından da hatırladığımız Sansone da karşımıza çıkıyor. Hatta, Sansone gelecek kitaplarda yine karşımıza çıkacak. Maura Isles’dan bariz şekilde hoşlanıyor ve ona daha yakın olmak istiyor. Onunla Maura arasında bir şey olacak mı emin değilim, ama gelecekte belki öğreniriz! Çünkü karakterler artık kendi kişiliklerini oluşturuyorlar ve en çok bunu seviyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix30ADGQ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın ilk sayfasından son sayfasına kadar “sır” açığa çıkmıyor. Dahası ilerledikçe yeni sırlar çıkıyor karşımıza… Bunu sağlamak için özel bir metodunuz var mı? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Özel bir metodum veya sırrım olduğunu sanmıyorum. Varsa da bilmiyorum! Sadece bir hikayeyi yazmaya başlıyorum ve onun beni nereye götüreceğini izliyorum. Kitaplarımı önceden planlamıyorum. Hikayenin beklenmedik yönlere gitmesini sağlayarak kendimi durmadan şaşırtmayı seviyorum. Gizemin ne şekilde çözüleceğini ben de ancak ilk taslağın sonuna geldiğimde öğreniyorum. Eğer kitabın sonu beni şaşırtırsa, okurlarımı da şaşırtır diye düşünüyorum. Ancak gerçek hayata baktığımız zaman durum kimi zaman biraz daha farklı. Her ne kadar pek çok sır sonunda keşfedilirse de hepsi açığa çıkmıyor! Cinayetler hakkında üzücü olan da bu. Pek çok cinayet asla çözülemez ve pek çok katil asla yakalanamaz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_loix3ii9ZF1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;KİTABI YAZDIKTAN SONRA &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;BENZER BİR OLAY OLDUĞUNU ÖĞRENDİM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Mumya cinayetini tamamen ben uydurdum. Fakat tuhaf şekilde, kitap yayınlandıktan bir süre sonra geçmişte bir cinayet kurbanının mumyalandığını bir arkeologdan öğrendim. O arkeologdan bir müze, satın alacağı bir kadın mumyası hakkında görüş bildirmesini istemişti. Kadının tüm dişleri çekilmişti -eski Mısır’da bu asla yapılmazdı. Kadının öldürüldüğünü ve katillerin kadının dişlerini, modern diş tedavisi yapıldığını gizlemek için çektiklerini anlamışlardı. Sonra kadını mumyalayıp müzeye satmaya çalışmışlardı. Yani aslında ben eşsiz bir hikaye yarattığımı düşünürken aslında gerçekten çok da uzak değilmişim!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/7757879234</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/7757879234</guid><pubDate>Mon, 18 Jul 2011 13:02:55 +0300</pubDate><category>Tess Gerritsen</category><category>Ruh Koleksiyoncusu</category><category>oynakbeyi</category><category>röportaj</category><category>kitap</category><category>edebiyat</category><category>mumya</category><category>Doğan Kitap</category><category>Jane Rizzoli</category><category>Maura Isles</category><category>arkeoloji</category><category>Shep-en-Min</category><category>Mefisto Klübü</category><category>tsantsa</category></item><item><title>Men Dakka Dukka / ÇALMA KAPIMI ÇALARLAR KAPINI *
(SVA sömestr...</title><description>&lt;img src="http://28.media.tumblr.com/tumblr_lobd24PYCB1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; men dakka dukka&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;img src="http://30.media.tumblr.com/tumblr_lobd24PYCB1qzh8sjo2_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; men dakka dukka&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;img src="http://26.media.tumblr.com/tumblr_lobd24PYCB1qzh8sjo3_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; men dakka dukka&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;img src="http://30.media.tumblr.com/tumblr_lobd24PYCB1qzh8sjo4_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; men dakka dukka&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Men Dakka Dukka / ÇALMA KAPIMI ÇALARLAR KAPINI *&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;(&lt;a target="_blank" href="http://www.schoolofvisualarts.edu/"&gt;SVA&lt;/a&gt; sömestr projesi için. Kağıt üzerine sprey boya)&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/7607807972</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/7607807972</guid><pubDate>Thu, 14 Jul 2011 11:03:40 +0300</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>hat</category><category>stencil</category><category>street art</category><category>sanat</category><category>men dakka dukka</category><category>sva</category><category>art</category></item><item><title>ÇİZGİ ROMAN KENDİNİ MAKARAYA SARIYOR</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;İstanbul Fransız Kültür Merkezi, tüm yaz mevsimi boyunca, çizgi roman severleri fazlasıyla tatmin edecek bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Bu kış Fransa’daki ünlü &lt;a target="_blank" href="http://www.bdangouleme.com/"&gt;Angoulême Çizgi Roman Festivali&lt;/a&gt; çerçevesinde yer almış olan “Parodiler: Çizgi roman Kendini Hicvediyor” başlıklı sergi 16 Haziran’da Fransız Kültür Merkezi’nde başladı ve 10 Eylül 2011 tarihine kadar devma edecek. Ziyaretçilerini çizgi roman tarihi ve yarattığı efsanevi karakterleriyle buluşturacak sergide; çizgi roman ustaları; edebiyat, peri masalları, resim, sinema, televizyon ve sinemanın yanında kendisini de hicvediyor. Birkaç büyük alanı kapsayan sergide ayrıca Tarzan, Robin Hood, Sherlock Holmes, Conan ve Harry Potter gibi efsanevi kahramanları hicveden eğlenceli çalışmalar da yer alıyor. Serginin Türkiye ayağında önemli ilaveler de var. Türk çizerlerin de sıklıkla işlediği temalardan; Süperman, Batman ve Garfield’ı ele alan Ersin Karabulut, Faruk Bayraktar, Bülent Üstün, M.K. Perker ve Umut Sarıkaya’nın da çizimleri yer alıyor.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0ffeYRDY1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;—OYNAKBEYi—&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Çizgi roman severlerin ve profesyonellerinin en önemli randevularından birisidir Angoulême festivali. Angoulême 2011’de izleyiciyle buluşan ve çizgi romanın kendisinin yarattığı klişeler de dahil tüm klişelerle oynayarak eğlenceli bir parkur çizen Parodiler: Çizgi roman kendini hicvediyor sergisinden yapılan bu seçki şimdi İstanbul’da sergileniyor. Çizgi roman tarihçisi ve uzmanı ve aynı zamanda Fransa’nın en önemli çizgi roman sitesi &lt;a target="_blank" href="http://www.actuabd.com/"&gt;&lt;a href="http://www.actuabd.com" target="_blank"&gt;www.actuabd.com&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;‘un editörü &lt;strong&gt;Didier Pasamonik&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Angouleme Uluslararası Çizgi Roman Merkezi&lt;/strong&gt; yetkisiyle ve &lt;strong&gt;Thierry Groensteen&lt;/strong&gt; küratörlüğünda hazırlanan bu sergiyi İstanbul’da İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle hayata geçiren isimlerin başında geliyor. Bu fikrin nasıl doğduğunu,&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;“Çizgi roman, hangi dilde olursa olsun, herşeyden önce kültürel bir hiciv aracıdır. Bu anlamda çizgi romanı kurulu düzen ile alay eden bir karşı-kültür olarak adlandırabiliriz. Bu nedenle parodinin, yani hicvin, temel hedefi kurumsal ikonlardır. Bu hedefler ressamlar, yazarlar, politikacılar veya efsaneleşmiş gerçek ya da sanal, günümüzden veya geçmişten simgesel kişiler olabilir. Hiciv (parodi) mizahın ve karikatürün ana unsurudur. Eski Yunanlılar bile Herkül gibi tanrılarını alaya alıyorlardı. Bu nedenle hiciv demokrasinin temelini oluşturur. Yani güç ile, güçlü olan ile alay edebilmek yetisi de diyebiliriz. Bu sergi işte bu büyük geleneği sürdüren çizgi ustalarına bir saygı olarak düzenlendi,” &lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;sözleriyle anlatıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Fransa’daki Angouleme Uluslararası Çizgi Roman Merkezi’ne bağlı olan Çizgi Roman Müzesi’nin arşivinde bugün 8000 orijinal çizim, 40.000 çizgi roman yapıtı ve 120.000 adet de çizgi roman dergisi bulunuyor. Çizgi roman alanında dünyanın en geniş koleksiyon ve arşivlerinden birine sahip olan müzede yer alan arşivlerden yola çıkarak her yıl, Angouleme Çizgi Roman festivali çerçevesinde Uluslararası Çizgi Roman Merkezi bir sergi düzenliyor ve bu senenin teması olan “parodi” sergisinde yer alan orijinal çizimler de bu eşsiz koleksiyondan parçaları içeriyor. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0ksmLFDI1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Sansürden doğan MAD&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Serginin en önemli taraflarından birisi de efsanevi Mad dergisinin tarihi önemine atıfta bulunması. Buna dikkati çektiğimiz zaman, Pasamonik, birkaç hafta önce ülkemizde de yaşadığımız “mizah dergisine yaş sınırı getirilmesi” ve astronomik bir cezayla derginin kapanmak zorunda kalması gibi olayları anımsatan bir hikâye anlatıyor:&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;“&lt;em&gt;1940’lı yıllardan itibaren ABD’de sansür, çocukları kötü neşriyattan koruma bahanesiyle, çizgi roman ile ilgilenmeye başlamıştı. Buna cevaben Mad dergisi sadece yetişkinlerin alabileceği bir dergi yarattı. Böylece hem bu sansür yasasının kapsamından çıkmış oldu hem de Amerikan anayasasının fikir ifade özgürlüğüne ilişkin birinci maddesinin koruması altına girmiş oldu. Çok kısa sürede Mad dergisi büyük bir toplumsal olaya dönüştü ve ayda 2 milyon okura ulaşan bir başarı yakaladı. Mad’in tarihi önemi buradan geliyor. Daha sonra da birçok dergiye ilham kaynağı oldu. Örneğin, Fransa’daki Pilote dergisi tamamen Mad’den esinlenerek yayın hayatına başlamıştır.”&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;MAD DERGİSİ’NİN ÖNEMİ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;1952 yılında yayınlanmaya başlayan Mad,  parodiyi sürekli ve imtiyazlı bir silah gibi kullanarak asıl “imalat  markasına” dönüştüren ilk çizgi roman yayınıdır. Harvey Kurtzman ve  ekibi,  abartılmış nöbetler, kişilerin histerik davranışları, komik  durumların sayısının artması, ikincil yazılar, ses taklitleri, çapraz  çoklu referans oyununa dayanarak yeni bir komik biçimi yarattı.  Mad’in  Gotlib ve Pétillon gibi Fransız çizerlerin üzerinde etkisi çok büyüktür.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kt6c2Ra1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Mad dergisinin tarihi önemine atıfta bulunduktan sonra sergi, edebiyat, peri masalları, resim, sinema, televizyon ve elbette Dokuzuncu Sanat’ın kendisi olan çizgi romanın hicvedildiği çalışmaları kapsıyor. Sergide yer alan Angoulême Çizgi Roman Müzesi arşivi ve özel koleksiyonlardan elliye yakın desenle tüm çizgi roman severlere eşsiz bir panorama sunacak sergi şu bölümlerden oluşuyor:&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;PARODİ NEDİR?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Parodi, bir eseri bir takım değişiklikler getirerek taklit eden eserdir. Bu değişiklikler minimal değişiklikler ya da ilk eserden geriye muhtemelen bir konum, bir tema, bir şahsiyet kalacak şekilde, büyük boyutlu değişiklikler olabilir. Değişiklikler, mutlaka alay etmek niyetiyle yapılmasa da eğlendirmek amacıyla, oyunla ya da hicivle gerçekleştiriliyor: Çok sayıda parodi, önemi kabul edilmiş eserlere ya da ayrıcalıklı duygusal bir bağ kurduğumuz eserlere kendine has bir biçimde bir saygı gösterisidir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kto4lPN1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;HİCVEDİLEN RESİM&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Resim tarihinde sürekli olarak ele alınan küçük bir simgeleşmiş resimler çemberi mevcuttur: Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sı ve Son Akşam Yemeği tablosu, Gabrielle d’Estrées’nin banyodaki portresi, Hokusaï’nin Kanagawa’nın büyük dalgaları, Munch’un Çığlık ya da Grant Wood’un çiftçi çifti resmettiği American Gothic isimli tablosu bunlardan sadece birkaç örnek. Ancak sadece çizgi roman açısından degil, sanat tarihi bütünlüğünde baktığımızda hiç kuşkusuz en çok parodisi yapılan Mona Lisa’dır. Hatta resimde gerçeküstücülüğün kurucusu olan Marcel Duschamps bile Mona Lisa’yı bıyıklı çizmemiş miydi!&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;HİCVEDİLEN MİTOLOJİ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tarih ve mitoloji, tek başlarına değiştirilmeye uygun eserler değilseler de kolektif hayal dünyasında kök salmış ve parodiye ilham kaynağı olmaya uygun kişi ve hikayelerle dolup taşıyor. Haliyle hiciz çizerlerinin kılıçtan keskin kalemleri bu büyük tanrılarla da alay etmekten kendilerini alamamışlardı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0pcqW6RE1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;KLASİK EDEBİYAT &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Mitolojiye, resime ve dokunulmaz sayılan bir çok alana giren çizgi roman, uluslararası edebiyatın en saygı duyulan eserlerini de hiçbir rahatsızlık duymadan alaya alarak, bu eserlere kutsallıklarından arınmış, sıklıkla gülünç ve zaman zaman da müstehcen yorumlar getirmişti. Bunun en eski tarihlilerinden birisi, şüphesiz Cham’e aittir. Çizer, 1842 yılında Télémaque, fils d’Ulysse (Télémaque Ulysses’in oğlu)  ile Fénelon’un bestseller’ını alaya almıştı bile.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;MASALLAR &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Gerçekte peri masalları sandığımızdan daha çeşitli, şaşırtıcı, acımasız ve hatta ahlaksız olsalar da, örnek teşkil eden ve klişeye dönüşen durumlar repertuarının oluşmasını sağlamışlardır: beşik başındaki iyi ve kötü peri, balkabağına dönüşen atlı araba ya da yakışıklı prense dönüşen kurbağa, kule hapsindeki prenses ve benzerleri… Bu gerçekten de benzer durumları gülünç ve saçma bir hal alıncaya kadar istedikleri gibi şekillendirmekten keyif alan mizahçılar için biçilmiş kaftandı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0ku1BSpp1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SİNEMA &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;1910’lu yıllardan itibaren bazı bant-karikatürler, sinemanın ilk yıllarına ait filmlerden, özellikle de serials olarak anılan ve aynı sinema salonunda filmden önce oynatılan dizi filmlerin tipik üsluplardan esinlenmeye başlamıştı bile. 1921 yılından itibaren Edgar S. Wheelan’ın kaleme aldığı Minute Movies çalışması, western, polisiye, komedi, melodram ve hatta çizgi film klişelerinin hiçbir tanesini atlamadan o dönemin sinematografik prodüksiyonlarının tamamını hicvediyordu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kudoDSa1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;TELEVİZYON &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Mizah çizerlerinin beyaz camdaki programlar içinde ilgisini ilk çeken program, sonu olmayan yeni gelişmelerin kendine has retoriği, acındırma üslupları, durumun tersine dönmesi ve basmakalıp karakterleri ile televizyon dizileri olmuştur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kuky7sF1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SİTÜASYONİZM ZAMANI &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Dada akımı ve Lautréamont tarafından uygulanan resimlerin yozlaştırılması, önceleri Letrist harekete daha sonra da onun yerini alan Sitüasyonizm’e has bir uygulama idi.  Sitüasyonist enternasyonal 1957 yılında kurulan, Guy Debord ve Raoul Vaneigem’in en tanınmış üyeleri oldukları felsefi bir başkaldırı hareketi idi. Amaç, hayatı değiştirmek ve efendi ile kölelerin olmadığı bir toplumu yaratmak isteyen eski bir hayali gerçekleştirmekti.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;ÇİZGİ ROMAN AYNAYI KENDİNE TUTUYOR &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Çizgi roman dünyasında meslektaşlar birbirlerine sıkça “göz kırparlar”. Goscinny ve Uderzo’nun eserlerinde Asteriks ve Oburiks denize her açıldıklarında hep aynı korsanlarla karşılaşırlar. Aslında bu korsanlar, Charlier ve Hubinon’un yarattığı ve maceraları Asteriks gibi Pilote’ta yayınlanan Barbe-Rouge dizisindeki karakterleri hicvederler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kv5N7ud1qzexgu.tiff"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;İHLALİN SİLAHLARI &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bir eser ya da bir kişiyi hedef alan parodi sayısı o kişi ya da o eserin ününün ya da dönemin hayal gücü üzerine etkisinin güzel bir göstergesidir aslında. Mona Lisa resim dalında nasıl bir ikon ise, Süpermen ya da Blake ve Mortimer de çizgi roman alanında gerçek birer ikondurlar. Öte yandan tüm türlerin ve “korsan” uyarlamaların yozlaştırma rekoru Tenten ve Miki Fare’ye aittir.&lt;br/&gt;Pasamonik bununla ilgili şunları dile getiriyor; “Sanal veya gerçek bir kişinin ünü onu parodinin hedefi haline getirir. Çünkü yapılan esprinin anlaşılabilmesi için hicvedilen kişiliğin çok geniş bir kitle tarafından tanınıyor olması gerekir. Tintin ve Mickey Mouse için de geçerli bunlar. Bu ikisi çok tanınan ve bilinen karakterler. Haliyle bu kadar alaya alınmaları da gayet normal. Üstelik arkaplanlarında bu kadar malzeme varken…”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kvuRHqM1qzexgu.tiff"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SÜPER KAHRAMANLAR &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Süper kahramanlar iki tür alay biçimine maruz kalırlar. Birincisi ahlaktan yoksun olmak: şampiyon, menfaatçidir, para düşkünüdür ya da nefret edilesi bir ideolojiyi savunur. İkinci alay biçimi ise kişinin çoğu ölümlü üzerinde üstünlük kurmaya çalışan çizgilerindeki değişimdir. Süper kahraman üstün insandır: bir fare ya da bir tavşana dönüştürülür. Üstün nitelikleri vardır: acınacak haldedir, yetersiz oluverir. Olağanüstü görevlerde yer alır: Gülünç işlerle görevlendirilir.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;TÜR PARODİSİ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bazı parodiler tek bir eseri özel olarak hedef almak yerine bir türü hedef alırlar, bir başka deyişle tema, durum, prototip roller repertuarını hedef alırlar. Çizgi romanın popüler edebiyattan miras aldığı türlerin çoğunluğu parodi uyarlamalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0kyaQKE81qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;OTOPARODİ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bir sanatçı kendi çalışması ile eğlenmek isteyebilir, kendi kodlarını alaya alabilir ve bir önceki çalışmasına yönelik mesafeli bir yorum sunabilir. Ancak bunu yaparken kendi kendini hicvederek başkalarının bunu yapmasının da önüne geçmiş olur.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;TARZAN &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bir sarmaşık, leopar desenli bir slip ve bir çığlık: efsanenin de öngördüğü üzere, “balta girmemiş ormanların efendisi” için gerekli üç özellik.  İlk kez 1912 yılında Edgar Rice Burroughs’un romanı Tarzan of the Apes (Tarzan)’de ortaya çıkan ve maymunlar tarafından büyütülen İngiliz aristokrat ailenin oğlu, insanlar ile ancak yetişkin iken karşılaşır. Olağan dışı yazgısı hayvan yaşamına saygı, doğa ile kültür arasındaki ilişkiler ya da insanın hayvansal yönü gibi soruların da ortaya çıkmasına neden olmuştur.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;ROBİN HOOD &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Rönesans’tan itibaren, çok sayıda balad, 1190 yıllarında Aslan Yürekli Kral Richard’ın üçüncü seferine çıktığı dönemde yaşadığı düşünülen İngiliz Orta Çağ kahramanının kahramanlık hikayelerini anlatır. İyi kalpli haydut Robin, Nottingham Şerifi’nin en nefret ettiği kişiydi. Robin saklandığı Sherwood ormanında arkadaşları ile yaşıyordu ve zengin gezginlerin yolunu keserek topladıkları parayı fakirlere dağıtıyordu.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SHERLOCK HOLMES &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Sir Arthur Conan Doyle tarafından 1887 yılında yaratılan Sherlock Holmes herkesin karakteristik siluetini hatırladığı tuhaf bir kişilik. Sherlock Holmes sadık yardımcısı Doktor Watson ile beraber en minik ipuçlarını dahi değerlendiren ve yorumlayan tipik bir detektiftir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0l12oYvu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;BARBAR CONAN &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Yazar Robert E. Howard, Barbar Conan isimli eseri ile kahramanlık-fantastik edebiyat türünün yaratıcısı olarak kabul edilir. Barbar Conan’ın maceraları 1935 yılına kadar Weird Tales isimli bir yayında yayınlandı. Yazarın Kimmeryalı Conan’ı Atlantis’in battığı ve Antik Çağ’da büyük medeniyetlerin ortaya çıkmaya başladığı dönem arasında efsanevi geçmişte yaşayan biridir. Kendinden büyük kılıcı ve bütün barbarlığıyla ortalıkta dolaşan meşhur Conan’ın hicivden nasibini almaması elbet düşünülemezdi.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;HARRY POTTER &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Yazarı J.K. Rowling’e yayın tarihinin yazarak milyarder olmuş ilk yazarı olma şansını veren, 1997 ve 2007 yılları arasında yayınlanan yedi ciltlik Harry Potter, hem kitap olarak hem de sinemaya uyarlanarak iki alanda da çok büyük bir başarı yakaladı. Gözlüklü genç cadı karakteri uluslararası edebiyatın efsanevi isimler tapınağında kendine kısa bir sürede yer edindi. Bu durum gözlüklü, sessiz çocuğu çizerler için bulunmaz nimet kılmaya yeter de artar bile.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lo0l29HxTj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/7380610593</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/7380610593</guid><pubDate>Fri, 08 Jul 2011 15:26:00 +0300</pubDate><category>İstanbul Fransız Kültür Merkezi</category><category>Angoulême Çizgi Roman Festivali</category><category>Parodiler: Çizgi roman Kendini Hicvediyor</category><category>Parodi</category><category>Çizgi roman Kendini Hicvediyor</category><category>oynakbeyi</category><category>sergi</category><category>kültür</category><category>çizgi roman</category><category>Didier Pasamonik</category><category>Thierry Groensteen</category><category>röportaj</category></item></channel></rss>

