<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" version="2.0"><channel><atom:link rel="hub" href="http://tumblr.superfeedr.com/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"/><description>“mi tierra natal, mi nacion de la humanidad”</description><title>OYNAKBEYi</title><generator>Tumblr (3.0; @oynakbeyi)</generator><link>http://www.oynakbeyi.com/</link><item><title>EN ÇOK YAZI GÖRÜNSÜN İSTEDİM BU KİTAPTA</title><description>&lt;p&gt;Volkan&amp;#8217;ın Romanı&amp;#8217;ndan sonra geçtiğimiz aylarda ikinci romanına imza attı Ahmet Tulgar, Çocuklar ve Canavarları ile&amp;#8230; Bir mafya adamını baltayla öldürüp teslim olan ünlü yazar Sarp Kaya ve onu sorgulayan bir cinayet büro komiserinin yolları kesişiyor bu kez. Çok zeki bir yazar ve sıradanlaşmış hayatından iyice sıkılmış bir komiser. Bir süre sonra, kimin tutuklu kimin sorgucu olduğu birbirine karışır. Daha sonra kimin suçlu kimin masum olduğu da karışacaktır, ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç olacaklardır. Herkesin &amp;#8216;yalnız&amp;#8217; kalmaktan korktuğu dünyada, daha çocukken &amp;#8216;canavarlar&amp;#8217; yaratmamızın sebebi de bu yalnızlık korkusudur belki de! Ahmet Tulgar&amp;#8217;la yeni romanı &amp;#8216;Çocuklar ve Canavarları&amp;#8217; üzerine konuşurken Tulgar sadece romana dair değil, hayata dair de cevaplar verdi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3quxb0EXG1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın &amp;#8216;yazar&amp;#8217; kahramanın isminden başlamalı belki de. Sarp Kaya adında bir isim sembolizasyonu var mı? Belki de onun sesini doğrudan duymamamız da bunda etken.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kesinlikle öyle bir sembolizasyon var. Gerçekten de kendisine ulaşılmasını biraz zoraştıran bir insan. Diğer taraftan da aslında bütün roman içinde bir sisiphos efsanesine dair bir gönderme içeriyor. Zira gerek kendisiyle yapıan sorguda veya gerekse bize anlattığı kadarıyla, tam yukarıya çıkarırken o büyük kaya kütlesi yeniden aşağı yuvarlanıyor. Çoğu zaman bizi de, onu sorgulayan polisi de altına alarak geri yuvarlanıyor. Metinde onu konuşurken değil, onun konuştuklarını bir başkası tarafından aktarması ile görüyoruz. Yazarın konuşmaması anlamında da şunu söyleyebiliriz,  yazar, komiserin yani sorgu şefinin ağzından, onu beynine girerek konuşuyor bizimle. Aslında komiser, alıştığımız anlamdaki &amp;#8216;anlatıcı&amp;#8217;dan ziyade bir &amp;#8216;aktarıcı&amp;#8217; olarak karşımıza çıkıyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Sarp Kaya, yazının korkutucu gücü, üzerine konuşuyor ilk başlarda. Komiser de okumanın aslında ne kadar tehlikeli olduğuna, bir süre sonra huzursuzluğun artmasına dair birtakım söylemler dile getiriyor kitapta&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hem yazarda hem komiserde büyük bir sıkıntı var aslında. Yazar, bu sıkıntıyı yazarak aşıyor. Komiser için ise okuyarak bunu aşma, bu sıkıntıdan kurtulma bunu yenme çabası doğuyor sonra. Bu elbette bir varoluş sıkıntısıdır. İkisi de sıkıntıyı yenmenin aslında çok büyük sorunları da beraberinde getireceğinin farkındalar. Örneğin komiserin kendisi, bir süre sonra tutsak düşüyor. Önce edebiyata, sonra yazıya yani okumaya tutsak düşüyor. Gerçekten de yazı üzerine devamlı olarak düşünülüyor kitapta. Aslında yazar Sarp Kaya da dilin gücüne vakıf olabilmek için yer yer dînî unsurları da dahil ederek konuşuyor. Çünkü bütün din kitapları aslında hep aynı cümlenin versiyonuyla başlarlar. &amp;#8216;Önce söz vardı&amp;#8217; cümlesinin türevleriyle başlar bütün din kitapları. Sarp Kaya da dil üzerinden, yazı üzerinden yeni bir fizik yaratmak istiyor. Cezaevinin duvarı yoktur dediği anda, o duvarın gerçekten yok olmasını istiyor. Dilin bu kadar kudretli bir şey olmasını istiyor Sarp Kaya. Dilin gücünü en uç noktaya taşımak yatıyor burada. Ben aslında yazı olmak istiyorum demesindeki giz de budur&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3quxsVpou1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Okurun da bunun üzerine düşünmesini istediniz mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Zaten en çok arzuladığım şey bu. Kahramanlar yazı üzerine düşünüyorlar, bir süre sonra okur da düşünecektir. Olaylar bize birinci elden bir anlatıcı aracılığıyla gelmiyor. Ya yazılı ifadenin parçaları olarak geliyor, ya mektuplar halinde, ya da komiserin aktardıklarıyla geliyor. O mektuplar da yazarın veya komiserin okuyup bize anlattığı üzerinden aktarılıyor. Onlar okuyup bize kendi istedikleri kadarını aktarıyorlar. Yani hiçbirimiz hiçbirimiz, okur olarak birinci elden dinlemiyoruz. Hep bir aktarıcı var, bu da kademeli bir aktarım yaratıyor. Bir yandan bugün geçen, cereyan eden bir olayı, diğer yandan daha önceden yaşanan olayları, zamandizinsel bir süreç içerisinde kademeli olarak görüyoruz. Okur da burada, kitabın kahramanları kadar okumak ve yazmak sorunsalı ile yakından ilgililer, çünkü onlar okuyacaklar. Burada bir şeyi itiraf etmeliyim. Çok ağır şeyler yazdım, anlattığım olaylar çok sarsıcı olabilecek şeyler. İç içe o kadar çok şey olmasını istedim ki temelde en çok yazı görünsün istedim bu kitapta. Cümle yapıları, kelimeler her şey çok bariz olsun istedim. Okur yeni gerçeklikler keşfetmek için o dil üzerine daha fazla düşünsün istedim.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;ÖLDÜRMÜYORSAN ASIL O ZAMAN SEVİYORSUNDUR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir bölümün başlığı &amp;#8220;Öldürmek istemediğimiz için sevmek birini&amp;#8221; adını taşıyor. Oscar Wilde&amp;#8217;ın Reading Zındanı Baladı&amp;#8217;nı anımsatıyor, ama tam tersi söylemle&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kitapta bu tarz başka birçok göndermenin olması gibi bu da doğru bir tespit. Aşk meselesi üzerinde bunu çok yaptım gerçekten. O kadar çok seviyorsan birisini artık onu senden bağımsız kendi hakları olan, kendi yaşama hakkına sahip bir birey olmasına katlanamıyorsun. Ya sen onun bir parçası olmayı ya da onun senin bir parçan olmasını istiyorsun. Sevdiğinin bağımsız kimliğine tahammül edememe dolayısıyla tek çare olarak ölüm geliyor akla. Kimi zaman duyarız, &amp;#8216;o kadar çok seviyordum ki öldürdüm,&amp;#8217; diyen katilleri. Kitaptaki yazar, buna karşı çıkıp tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Bu kadar öldürmeye hakkın ve imkanın olduğu halde öldürmüyorsan, asıl o zaman seviyorsundur, diyor. Öldürmezsen gerçek anlamda seviyorsundur. Buradaki asıl gönderme, yine uhrevi olana dairdir. Çünkü kutsal kitaplarda &amp;#8216;öldürmeyeceksin&amp;#8217; emri yer alır. Öldürebileceğin ve öldürmek istediğin birini öldürmemek daha büyük bir sevgidir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3quydS7Bz1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Parçalanmış İfadeler bölümlerindeki mors alfabesi aracılığıyla iletişim ile yazar ve komiserin mektuplaşmaları aslında birbirine çok paralel, hattâ neredeyse aynı. Ne dersiniz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok doğru. Şeklen bir paralellik kurulabileceği gibi içerik olarak da paralel bir koşutluk var. Çünkü o mors alfabesinde konuşulan şeyler, yazar tarafından komisere yazılan mektuplarla anlatılıyor, ama kendisi üzerinden. Dikkatle bakacak olursak, mektuplardaki kimi yerler, mors alfabesinin yazıya dökülmüş halidir. Kitabın sonunda da bunların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu, yine bu mektuplardaki deşifrelerde görüyoruz. Çok uzakta olmuş bir olay, çocukluklarında olmuş bir olay hayat tarafından gizleniyor, şifreye dökülüyor ve yazar bu geçmişteki olayın şifrelenmiş haline tanıklık ediyor. Daha sonra bu geçmişteki şifreleri çözerek komisere anlatıyor. Komiser de bunu bize anlatıyor. Bu sayede bizler, geçmişte iki çocuğun geçmişte yaşadığını, onların annesinin yaşadıklarını ve büyüdüklerinde neler olduğunu öğreniyoruz. Ta ki komiser bizi tekrar şaşırtana kadar.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu paralellik aslında kitabın bütününde var! Biri çok eskiden olmuş, diğeri ise kitabın sonuna doğru olacak iki ayrı olay birbirinin aynısı ve iç içeler&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kitabın temel şifrelerinden birisi de bu elbette. Romandaki kadınların dramı, erkeğin kendi dünyasının dışındaki dünyasından, haberdar olmadığı noktada başlıyor. Çocuklar da aynı şekilde,  anne ile babanın dünyalarına birbirlerini sokmamaları sebebiyle yaşadıkları mağduriyeti yaşıyorlar. İki kardeş büyüdüklerinde, neden bunu yapıyorlar diye sormalıyız. Çünkü çocukken gördükleri bir şey var, kitabın başındaki tiyatro sahnesi, sözünü ettiğimiz o eski hikâyeyi ele alıyor. Nusret&amp;#8217;in kâtiple, komiserin de yazarla olan ilişkisi; eski hikâyedeki iki çocuğun annesiz büyümesi ve sonraki hikâyedeki çocukların annesiz büyüyecek olması tamamen paralel. Uzunlukları ve zamanları farklı ama temelde iç içe aynı hikâyeyi okuyoruz. Sözünü ettiğim &amp;#8216;yazı&amp;#8217; önde olacak arzusunun bir sonucu da diyebiliriz buna.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3quyyY5Zc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;POLİS KAHRAMANLAR BENİ CEZBEDİYOR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Benim polis kahramanlara bir yönelimim var denebilir. Zira Volkan&amp;#8217;ın Kitabı&amp;#8217;nda da kahramanım polisti, burada da öyle. Polis kahraman beni çok cezbediyor. Bir kere polislerin bir yalnızlık imgesi olduğunu düşünüyorum. Kahvede oturuyoruz diyelim, içeriye bir iki polis gelse ve bu biliniyor olsa bir şekilde kendimize bir çekidüzen veririz. Onlar da insanları huzursuz ettiklerinin farkındadırlar. Bunu bilerek isteyerek böyle davrandıkları da bir gerçek, ama evlerin en ücra köşelerine kadar girebilen bu adamlar aslında bir o kadar da dışlanıyorlar. Bu bir yalnızlık yaratıyor. Polis her zaman soru sorar, asla ona soru sorulmaz. Cevap vermezler, zaten bir soru sorduğun zaman cevap da veremezler. Cevap vermeye dair bir mekanizmaları yok gibidir adeta. Aslında, kimse polisin vereceği cevapla da ilgilenmez. Herkes onların sorularıyla ilgilenir. Ben de, bu durumu genişletip onların hayatla ilgili sorulara verdikleri cevapları merak ediyorum. Birbirimizin cevaplarını merak ederiz ama onların cevapları bizi ilgilendirmez. Zaten hiç soruyla karşılaşmadıkları için bir cevapları yoktur onların&amp;#8230; Hikâye roman üretmeye çok müsait bir karakterdir polis karakteri. Sadece polisiye hikâyelerdeki bulmacalar değildir yazarı veya okuru çeken. O polis karakterlerinin hepsi aslında inanılmaz derinliklere sahip tiplerdir&amp;#8230; Örneğin Emrah Serbes&amp;#8217;in romanı Behzat Ç. de, benim Volkan&amp;#8217;ın Romanı da yine polis karakter üzerinedir&amp;#8230; Süperkahraman değiller, ama bir o kadar da trajik kimlikler.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;YAZILI OLAN HER ŞEY BANA DAHA GÜZEL GELİR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Hiç abartmadan söylemem gerekirse, yazı yazmak dışındaki alanlarda son derece beceriksiz bir insanım. Hiçbir el becerim yoktur, tamir edemem, sakarımdır. Otomobil kullanmayı bile bilmem, hiçbir zaman öğrenemeyeceğime inanmışımdır. Annem eski bir dansçı olmasına rağmen, ondan hiç yetenek geçmemiş bana. Örneğin biraz ritm tutabilirim ama belirli figürlerin olduğu dansları vals, tango ve benzeri dansları asla başaramam. Dünyaya dair tek ilişkim dil ve yazmak üzerindendir. Yazılı olan her şey bana daha güzel gelir. Hattâ, her şey yazılı olduğu zaman daha güzel gelir. Manzaraya bakmak değil, o manzarayı bir metinden okumak daha güzeldir. Hayat, müzik bile öyledir. Müzik bile edebiyatta veya yazıda bahsedildiğinde beni daha çok kendine çeker. Dünya bana çok güzel geliyor, çünkü dünyadan binlerce hikâye çıkıyor ve bunların sonsuzluğu bana hayatı daha yaşanılır hnissettiriyor. Hayata dair her şey yazıyla ilişkiye girdikten sonra daha kıymetli ve katlanılabilir gelir bana.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;AFFETMENİN TEK YOLUDUR ASLINDA EDEBİYAT!&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Kendi yazdığım kitaplarda, romanlarda, hikâyelerde de başkalarının yazdıklarında da okuduğum bütün kahramanları seviyorum. İyi bir edebiyat eseri onların yaşadıklarını, insanın aslında bir yandan da ne kadar masum olduğunu gösteriyor. Ne yaparsa yapsın aslında hayatın bir şekilde buna sebep olduğunu anlayabiliyorum. Örneğin bir işkenceciye, tetikçiye, iktidar sahibine, zorba bir insana gerçek hayatta öfke duyabilirim, hiç sevmeyebilirim. Ama onun hikâyesini okumaya veya yazmaya başladığımda onu çok daha derinden anlayabiliyorum. Bir yandan da bana ne kadar ihtiyacı olduğunu ve benim de ona ne kadar ihtiyacım olduğunu görüyorum. Güçsüzlüklerimizi zaaflarımızı tekrar tekrar görebiliyorum. Bu kadar savaşın kıyımın, katliamın, öfkenin olduğu bir dünyada insanlar birbirini anlıyorlarsa hâlâ bunda en büyük pay edebiyata ait. Affetmenin tek yoludur aslında edebiyat! Edebiyat, hayata bir netlik ayarı yapmamızı sağlar. Çünkü hayat bir yandan çok hızlı geçtiği için ve birbiriyle çok bağlantısız şeylerin araya karışması dolayısıyla bulanıktır. Edebiyat o netlik ayarını yapmamızı sağlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3qv1k0gsb1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;CUMA NAMAZI ERKEĞİN KENDİNE AİT ALAN İHTİYACINI DA KARŞILAR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Romanımdaki yazar Sarp Kaya, namazı bilhassa cuma namazını erkekliğin kutsanışı olarak değerlendiriyor. Bir açıdan ben de öyle düşünüyorum. Daha lise çağlarından itibaren, cuma namazı erkekler arasında ayrı bir mefhum halindedir. Birbirleriyle konuşurker bile daha erkekçe bir fiilin içinde olduklarını belli ederler. Cuma&amp;#8217;ya gittim, cuma&amp;#8217;daydım diye belirtirken tonları bile değişiktir. Adeta bir mesleki lonca sistemi gibidir. Cuma namazına gidiş anı, cuma namazı sırası ve sonrası çok fazla erkekçe bir an ve paylaşımdır. Kadının dışlandığı bir ritüel anıdır. Aslında erkeğin böyle alanlara ihtiyacı da vardır. Çünkü kadınlar kendi özel alanlarını çok rahat oluştururlar. Erkek ise kadının yanında biraz gergin, telaşlı, acemi, sarsak ve sakardır. O yüzden cuma namazı bu kendine ait alan ihtiyacını karşılar. Tanrının huzuruna bir madebin içinde ve kendi özel alanı içerisinde çıkış, gerçekten üzerinde durulması gereken bir olgudur. Zaten geleneksel yaşantıya baktığımız zaman perşembe öğle vaktinden cuma namazı olana kadar &amp;#8216;mübarek&amp;#8217; zaman dilimi olarak değerlendirilir. Birçok insan cinsel yaşantısını bile bununla şekillendirir. Topluca, birbirlerine onay vererek o namazı kılar erkekler.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;TEK EŞLİLİK İNSAN DOĞASINA HAKARETTİR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tek eşliliğin büyük bir riyakarlık olduğunu düşünüyorum. Dünyada tek eşlilik kendi doğal akışıyla asla gerçekleşmedi, yani bu süreç dayatılma sonrası gerçekleşti. İnsan zekasına, doğasına ve ruhuna bir hakarettir. Bir kere, aşk dediğiniz şey o kadar güçlü ki geldiği zaman direnmek çok zor, ama bunu uzun süre taşımak daha zor. İnsan ruhu buna en basit savnuma mekanizmasını üretmiş. Bir süre sonra aşk duygusu azalır insanlarda. Ama aşk ihtiyacımız azalmaz asla. Bir şekilde içimizde yeniden güç kazandığında, eski arzu nesnesinden başka bir şeye yöneltiriz. Zaten o yeni şey, bizim içimizdeki aşkı alevlendirendir. Erkekler geleneksel toplumlarda çok eşliliği sürdürebilirlerken kadınlar da en azından zihnen bu sınırı aşıyorlar. Kimi kuaförüyle, kimi spor hocasıyla, kimi mahalledeki esnafla bir şekilde zihnen böyle bir ilişki kuruyor. İnsan o kadar derin ve zengin bir canlı ki, herkeste birçok cezbedici yan olabilir. Bu cezbedici şeyleri tek bir insanda bulmak mümkün olmayacağı gibi tek bir kişiden bunları beklemek de haksızlık. Zaten sosyolojik olarak baktığımız zaman da tek eşlilik bugünkü anlamıyla kapitalizm dolayısıyla çıkmış bir şey. Bu dayanışmayı, insanların klanlar halinde yaşayıp bir dayanışma organizasyonu oluşturup sermayeye karşı güçlü olmalarını engellemek için bilinçli olarak türetilmiş bir şey. Ama çok eşliliğe şu açıdan karşı olabilirim, &amp;#8216;erkek egemen&amp;#8217; bir anlayış üzerinden, yani kadını ezmeye dayalı bir hal aldığı zaman karşı dururum. Tek eşlilik kötülük pompalıyor dünyaya.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m3qva8plGi1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;BİZ SICAKKANLI MIYIZ? SICAKKANLI ROLÜ MÜ OYNUYORUZ?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Ben samimi bir insanım. Eserlerim üstüne sahiden düşünüyorum ben. Okuruma ve genel olarak okura saygım var benim. Onun zekasına, aklına çok büyük güvenim var. Anlaşılmazsa diye bir kaygım yok, ama herkesin hoşuna gideyim beni çok sevsinler gibi bir kaygım ve çabam da yok. Kitaptaki antipatiklik ve sempatiklik meselesi görsel ve fiziksel bir temanın altını çizmek için var aslında. Günümüz dünyasında, bihlhassa bizimki gibi toplumlarda birçok alanda o samimi olmayan vıcık vıcık riyayı görürsün. Çıkara dayalı bir tavardır bu. Bunun nasıl büyük bir kölelik olduğunu fark etmemiz gerek. Antipatiklik &amp;#8216;bireyci&amp;#8217; bur durumdur aslında. Biz sıcakkanlı mıyız? Hayır! Aslında, sıcakkanlı rolü oynuyoruz. Ona zorunluyuz! Çünkü tek başımıza kendimizi güvende hissetmiyoruz. Batı toplumunda insanların böyle zorunlulukları veya ihtiyaçları yok. Oysa, burada var. Örneğin bir mağazaya girdiğinde o yarence tavır aslında büyük bir üçkağıdı da gizler. Hizmeti zamanında alamazsın, yalapşap bir muamele vardır ve bir yandan da çürük domatesleri de poşete dolduruverir yüzüne gülerken&amp;#8230; Kişisel olarak baktığın zaman ne yazık ki o kadar antipatik olamıyorum. Çünkü bu toplumun bir üyesiyim ben de haliyle benim de bu &amp;#8216;birey&amp;#8217; tavrını sağlam sergilemem imkansız. Zira toplum buna engel oluyor. Ama sözünü ettiğim manada, bireyci manada antipatik olmayı isterim elbette!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/22706377381</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/22706377381</guid><pubDate>Wed, 09 May 2012 10:25:00 +0300</pubDate><category>Ahmet Tulgar</category><category>Behzat Ç.</category><category>Doğan Kitap</category><category>En Çok Yazı Görünsün İstedim Bu Kitapta</category><category>Reading Zındanı Baladı</category><category>Sarp Kaya</category><category>Volkan'ın Romanı</category><category>cuma namazı</category><category>dil</category><category>edebiyat</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>röportaj</category><category>tekeşlilik</category><category>tekeşlilik insan odğasına hakarettir</category><category>yazı</category><category>yazı üzerine düşünmek</category><category>Çocuklar ve Canavarları</category><category>roman</category></item><item><title>SELİM İLERİ'NİN 60 YILLIK İSTANBUL'U</title><description>&lt;p&gt;Türk edebiyatının yaşayan İstanbullu yazarlarından ilk akla gelenidir Selim İleri. Yazdığı bütün yazılara, romanlara, öykülere istanbul kokusu sinmiştir. Fonunda Avni Lifij&amp;#8217;in, Çallı İbrahim&amp;#8217;in peyzajlarının olduğu metinlerdir kaleme aldığı. Bomboş sokaklardan inerken, bahçe duvarlarından sarkan mor salkımlar, onun eserlerinde yaşayan &amp;#8216;İstanbul Türkçesi&amp;#8217; ile kelimelere dökülür. Şimdiye kadar birçok İstanbul üzerine &amp;#8216;müstakil&amp;#8217; kitaba imza atmış olsa da, uzun zamandır kaleme aldığı yazılarını; anılarla, yaşantıyla harmanladığı denemeler kitabında bir araya getirdi Selim İleri. Yaşadığım İstanbul adını verdiği kitapta 60 yılını geçirdiği İstanbul&amp;#8217;un 60 yılını, edebiyatını, mimarisini, kültürünü, uzun lafın kısası değişen tüm yönlerini anlatıyor. İstanbul&amp;#8217;un yazarı Selim İleri ile kitabına, değişen İstanbul&amp;#8217;a ve söyleşi yaptığımız saatlerden kısa süre önce açıklanan Aydın Doğan Vakfı Ödülü&amp;#8217;ne dair konuştuk&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jce9LLNZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Selim İleri ismi, ilk akla gelen &amp;#8220;İstanbul&amp;#8221; yazarlarındandır. Sizin romanlarınızda, öykülerinizde, Bodrum&amp;#8217;un mekân olduğu metinlerde bile hep bir İstanbul kokusu gelir. Bu kitap nasıl doğdu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslına bakarsanız, en baştan beri İstanbul üzerine yazmak, daha doğrusu İstanbul yazıları temalı bir şey kaleme almak benim fikrim olmadı. 70&amp;#8217;lerin sonu 80&amp;#8217;lerin başında Hürriyet&amp;#8217;te Ahmet Örs ve Çetin Emeç, pazar günleri İstanbul yazıları yazmamı istediler. Her pazar bu tema çerçevesinde yazılar kaleme aldım. Sonra bu İstanbul yazıları, belli bir okur kitlesinin ilgisini çekti. Daha sonra yazdığım, Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman&amp;#8217;da devam etti bu yazılar. Benim de hoşuma gitti bir süre sonra; hem birtakım anıları hatırlamamı sağladı, hem bazı yeni bilgiler edinmemi sağladı İstanbul&amp;#8217;a dair, hem de bugün birçoklarının bilmediği İstanbul&amp;#8217;u anlatmak fırsatı elime geçti. Ama bu kitap biraz farklı çünkü, gazete yazılarından oluşmasına rağmen seçilmiş yazılardan oluştu ve kendi içinde bir bütünlüğe sahiptir. Diğer İstanbul kitaplarımda &amp;#8220;görsel malzeme&amp;#8221; kendini gösterirken, bu kitapta bunları hiç kullanmadan bir şeyler anlattım.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gerçekten de bilhassa resim, İstanbul yazılarınızda önemli kaynaklarınızdan en başta geleni. Bu kitabı oluştururken gözünüzün önünde kimlerin peyzajları canlanıyordu veya nasıl bir görüntü vardı?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Nazmi Ziya&amp;#8217;ların, Çallı&amp;#8217;ların yaşayıp da görselerdi dehşet içinde kalacakları bir peyzajdan söz edebilirim, gözümün önünde canlanan görüntüye dair. Onların o kuşağın, Avni Lifij&amp;#8217;in Feyhaman Duran&amp;#8217;ın tahmin edemeyecekleri, düşleyemeyecekleri bir peyzaj çıkacaktı muhakkak. Bu ne kadar İstanbul&amp;#8217;un lehine veya aleyhine bunu tam olarak bilemiyorum. Benim resim sanatıyla eski ressamlarımızın eserleriyle bu kadar haşır neşir olmamın temelinde İstanbul&amp;#8217;un ruhunu onların eserlerinden hissedebilmem yatar. Ama bugün yaşadığım şehirde o ruhu ne yazık ki ben hissedemiyorum. AVM&amp;#8217;lerle, şehrin içine girmiş sanayii merkezleriyle, gökdelenlerle dolu ve her şeyin &amp;#8220;hız&amp;#8221;la beraber anıldığı bir yaşantı çerçevesinde, böyle bir peyzajın mümkün olmadığını görüyorum. Benim çocukluğumda Nazmi Ziya&amp;#8217;nın tablolarındaki gibi, yokuş aşağı inen bomboş bir sokaktaki bahçe duvarlarından mor salkımlar sarkardı. Ben İstanbul deyince hâlâ böyle şeyler hissediyorum. Gözümün önünde silik görüntülerle olsa da bunlar vardı, ama bir yandan da penceremden bakıp gördüğüm trafik, beton, büyük kocaman binalar da yer aldı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcriTLvK1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabın girişinde de andığınız, &amp;#8220;sürekli değişen İstanbul&amp;#8221; olgusuna gelelim. Aslında İstanbul kurulduğu günden beri sürekli değişim ve hareket içinde. Bunu neye bağlıyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bir defa İstanbul, dünyadaki diğer benzer &amp;#8216;tarihi şehir&amp;#8217; kimliğine tamamen ters olarak, sürekli dokusu kimliği değişen bir şehir. Başka hiçbir şehirde bu kadar sürekli ve hızlı olmuyor bu. Ama unutmamak gerekir ki burada çok önemli bir farklılık var. İstanbul doğu-batı arasında bir şehir ve önemli bir odak noktası. Bunu coğrafi olarak gerçekleştirdiği gibi, kültürel ve zihniyet açısından da mümkün kılıyor. Bir yakasından diğerine geçtiğimizde Doğu-Batı arası bir geçiş yaşıyorsunuz. Bunun getirdiği bir mimari iç çatışma var. Tabii ki uygarlık açısından da bir çatışma var. Bu da birtakım değişiklikleri sürekli, hareketliliği zorunlu kılıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcovPuYg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir de herkesin İstanbul&amp;#8217;a imza atma arzusu var!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İnsan müdahalesi olarak anabiliriz bunu&amp;#8230; Özellikle son 40-50 yılda çok ciddi bir payı var. İmparatorluk başkenti İstanbul&amp;#8217;dan Cumhuriyet&amp;#8217;in bir şehrine dönüşen İstarnbul&amp;#8217;a geçişte çok büyük bir mimari değişiklik, hazla bir hareketlilik yok. Birçok yenilik olmasına rağmen, yurt çapında birçok kökten değişim gerçekleşmesine rağmen İstanbul kendi kimliğini koruyabilmiş, insanlar da bunu korumuş. Elbette konut mimarisinde veya birtakım kamu binalarında değişen anlayışla beraber gözle görülür bir farklılık var, ancak sandığımız kadar yaygın ve hızlı değildir bu! Ama 50&amp;#8217;lerden sonra, rahmetli Adnan Menderes&amp;#8217;in büyük istimlak hamlesiyle &amp;#8220;İstanbul&amp;#8217;un taşıyla toprağıyla kendim ilgileneceğim&amp;#8221; diyerek büyük bir değişime maruz kalmıştır İstanbul. Bunun kötülük olsun diye yapılmış olduğunu sanmıyorum. Bilhassa o yıllarda hayranlık duyulan, Amerika şehirleri gibi geniş caddeler, ferah alanlar için yapıldığı inancındayım. Ama bu, devrinde çok az sayıda olsa bile, birçok önemli ve uzman kişileri üzmüştür. Örneğin Menderes&amp;#8217;e yakın olmasına rağmen Peyami Safa&amp;#8217;yı bile üzmüş ve yazılarında bunu kaleme alıp, Menderes&amp;#8217;i ularmıştır. Buna rağmen ciddiye alınmamış.&lt;br/&gt;Menderes gibi muhafazakâr bir insanın, kendi kültürüne ve tarihine bu kadar önem vermiş bir adamın, Mimar Sinan&amp;#8217;ın eseri olan bir hamamı, çeşmeyi hattâ kimi zaman bir mescidi, istimlak uğruna nasıl ortadan kaldırmış olabileceğini hep düşünmüşümdür.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hz. Muhammed&amp;#8217;in müjdelediği şehirdir İstanbul, hele ki muhafazakâr kesim için çok mühim bir göndermedir bu! Başta sizin de andığınız gibi Menderes dönemi ve bugünün iktidarırını değerlendirdiğimiz zaman, şehrin silüeti bile değiştiriliyor artık! Bunun için ne hissediyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Baştan beri en şaşırdığım şeydir bu. Türkiye&amp;#8217;deki başta muhafazakâr kesim olmak üzere, herkes Fatih&amp;#8217;i çok ayrı tutar ve önemli bulur. İstanbul&amp;#8217;u bu topraklara kazandırmasından sonra, büyük bir cesaretle şehrin Bizans&amp;#8217;tan kalan birçok eserine dokunmaması önemlidir. Tamam, bazı kiliseleri camiiye çevirmiştir ama yine aynı cesaretle korumuştur ve çok da bilinçli bir tutum içindedir bu konuda. Halbuki sonra bu kaybolmuş. Menderes o yolları açarken eminim ki iyi niyetle hareket ediyordu ama neyi yok ettiğinin de ne yazık ki farkında değildi. Bugün geldiğimiz nokta ise daha da felaket. Sürekli tartışılıyor, kamuoyundan birtakım tepkiler dile getiriliyor, uzmanlar bunun ne kadar yanlış olduğunu birtakım ispatlarla dile getiriyorlar, yapılması gerekenin ne olduğunu söyleyip örnekler gösteriyorlar ama kimsenin bunları dikkate aldığını sanmıyorum. İstanbul gibi bir şehrin silüetinin, yani bütün görüntülerinde, yerli yabancı herkesin hafızasına kazınmış o görüntünün, düşüncesizce sadece rant için bozuluyor olması, yapanların yanına kâr kalması beni üzüyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcp788c11qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;SİYASİ İKTİDARLARIN TATBİKAT ALANIDIR İSTANBUL&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İmparatorluk döneminden beri her iktidar özel olarak ilgileniyor aslında İstanbul&amp;#8217;la!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu konuda, Dalan dönemi aklıma gelir önce. Birçoklarınca çok ışıltılıdır Dalan dönemi İstanbul&amp;#8217;da. Ama birçok kişi şunu görmüyor veya görüp de ses çıkarmıyor; Dalan&amp;#8217;ın restore ettirdiği, yenilettiği Bizans surları 1999 depreminde, eski olanlar santim oynamamışken, onarıldığı söylenen, yenilendiği söylenen kısımlar yıkıldılar. Dalan bir sembol tabi burada. Dalan ve onun sembolize ettiği insanlar gerçekten bilinçli ve muhafazakâr olsalardı, Yahya Kemal&amp;#8217;i anımsaması gerekirdi. 1910&amp;#8217;larda İttihat Terakki, Rumeli Hisarı&amp;#8217;nı restore etmek ister ve bununla ilgili Yahya Kemal&amp;#8217;e sorarlar ne düşündüğünü, &amp;#8220;aman sakın hiçbir şeye dokunmayın! Var olanı koruyun yeter, tek taş bile eklemeyin,&amp;#8221; der. Her iktidar, bu şehre bir imza atmak ister. Amaçları belki birtakım güzellikler ve sürekli bu şehirle anılmak gibi bir arzudur. Ama bu imzalar hep biraz kanlı atılıyor, en azından İstanbul açısından&amp;#8230; İstanbul, siyasi iktidarların tatbikat alanıdır bence!&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Tevfik Fikret&amp;#8217;in İstanbul için söylediği &amp;#8220;Bin kocadan arta kalan bive-i bakir&amp;#8221; sözü aslında İstanbul&amp;#8217;u en iyi anlatan ifadelerden birisi. Sizin kitabınızda da &amp;#8220;Yitik İstanbul&amp;#8221; sözü yer aldığına göre, artık bive-i bâkir olarak söz etmek pek mümkün değil gibi&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;O bitmeyen bekâretin silüet açısından ne yazık ki sonuna gelindi ne yazık ki. Bakın, Haydarpaşa Garı&amp;#8217;nı otel yapabilirsiniz. Emek Sineması&amp;#8217;na birtakım şeyler yapabilirsiniz, AKM&amp;#8217;yi kendi halinde bırakabilirsiniz, ama şehrin siluetini bozmak, onun bekâretini bozmaktır. Haydarpaşa Garı&amp;#8217;nın iki yanına iki gökdelen korsanız olmaz! ABD&amp;#8217;de gökdelen şehirleri var. Bunu zaten planlayarak ve ona göre yapıyorlar. Gökdelenlerin kendisi gayri estetik değildir. Estetik bir açıdan yaklaştığınız müddetçe çok başarılıdır. Empire States binasına bugün binlerce ziyaretçi gidiyor, yakından, içinden görmek için. Ama siz sırf gökdelen olsun diye, Haydarpaşa Garı&amp;#8217;nın yanına bunu yaparsanız olmaz. Gökdelen modernist anlayışın bir uzantısı. Ama siz birdenbire tarihi yapının yanına gökdelen dikerseniz gülerler! Örneğin Vatikan&amp;#8217;daki kiliselerin yanına gökdelen koyarsanız gülerler. Aynı şekilde Haydarpaşa Garı&amp;#8217;nın yanına iki gökdelen koyduğunuz anda, her şey sona erer. Peyami Safa&amp;#8217;nın 1950&amp;#8217;lerde yazdığı, &amp;#8220;aman Suriçi&amp;#8217;ne dokunmayın, şehri surdışından itibaren düzenleyin, planlayın büyütün,&amp;#8221; sözünü kimse ciddiye almamış. Ama bugün dünyadaki bütün tarihi kentlerin planlanması buna göre gerçekleşmiştir. Uzun lafın kısası, o bekâret bozulalı çok oldu kanaatimce&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcpnt7sZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Haydarpaşa Garı&amp;#8217;ndan söz ettiniz az önce&amp;#8230; Ne düşünüyorsunuz bu konuda?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Üzerinde birtakım tasarruflar planlanan en kamusal alan Haydarpaşa Garı&amp;#8217;dır. Herkesin kullandığı, herkese ait, bu şehrin en önemli noktasında, az önce en kıymetli varlık olduğunu dile getirmeye çalıştığım silüeti gören ve o silüete dahil olan bir mekân Haydarpaşa Garı. Bu şehrin sade bir yurttaşı olarak birtakım sesler çıkarmam mümkün elbette, yazılarımda bunu dile getirmem mümkün, ancak bu kaç kişi tarafından duyulur. Kimler buna eşlik eder, bunu bilmek mümkün değil. Üzülerek kaderimize razı bir halde bekliyoruz. Bir noktadan sonra, &amp;#8220;İstahbul&amp;#8217;un kaderi buymuş&amp;#8221; dedirtiyor tüm bu olanlar&amp;#8230; Tatbikat devam ediyor sürekli olarak!&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İSTANBULLULAR SONRADAN GELENLERE HAİNCE DAVRANDILAR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabınızda da altını çizdiğiniz üzere ve yaşadığımız İstanbul açısından, bozulan sadece mimarî değil. Bunun suçlusu sadece yöneticiler olamaz değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Şehrin mimarisi, dokusu bozulduğu zaman sadece şekilde bir bozulma olmuyor. İnsan ilişkisi, komşuluk ilişkileri, sosyal ilişkiler, yaşayış şekli, insanların birbirleriyle temasını içeren, alışverişine dayalı her şey bozuluyor. Bu bir süre sonra çirkinliklere sebep oluyor. Bu çirkinliği gören insanların bundan ne kadar rahatsız olsalar da, bu çirkinlikten kendilerini koruyabilmeleri mümkün olmuyor. &lt;br/&gt;Aslına bakarsanız İstanbul ve İstanbullu da suçlu bu konuda. 1950 sonrasında iç göç başladığı zaman, İstanbullular Anadolu&amp;#8217;dan gelenlere affedilmeyecek kadar hain davrandılar. Birincisi onları derhal dışlayıp, sanki hiç yoklarmış gibi davrandılar, ikncisi bir arada bulunmak zorunda kaldıkları mekânlarda, örneğin toplu taşıma araçlarında onları ağır şekilde aşağıladılar. Haliyle sonradan gelenler ne buraya dahil olabildiler, ne geldikleri yöredeki gibi kalabildiler. Kendilerini korumak zorundaydılar ve öyle bir savunma mekanizması geliştirdiler ki, önce kendi cemaatlerini oluşturdular, muhitlerini yarattılar, sonra İstanbul&amp;#8217;u değiştirmeye başladılar. İstanbullu burayı korumayı, kendi burnu büyüklüğünü koruyarak uygulamaya çabaladı ve çok kötü şeylere sebep oldu bu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcql6zLH1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bugün kaybolmaya yüz tutmuş birçok kültürel unsur yaşatılmaya çalışılırken, tamamen unuttuğumuz başka olgular da var.  Örneğin sizin Gelinlik Kız adlı öykünüzde geçen &amp;#8220;tükenmez&amp;#8221;geliyor ilk akla, siz neler söyleyebilirsiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Elbette ben de önce tükenmezi sayabilirim. Artık yapan kaldı mı bilmiyorum veya hatırlayan kaç kişi kaldı tahmin etmek bile zor. Bunun haricinde Fenerbahçe-Moda sahillerine ıstakoz sepetleri konurdu. En yoksul kesimden insanın bile, avcılığı yerindeyse, sofrasında ıstakoz olabilirdi. O kadar çok vardı denizde ıstakoz. Doğa kirlenmesinin sonucunda birçok şey ortadan kayboldu. Bence en önemlisi ise daha farklı bir şey; Yahya Kemal&amp;#8217;in sürekli &amp;#8220;fethi gören şehir&amp;#8221; olarak adlandırdığı Üsküdar ve ilerisinde insanlar kapılarını bile kilitlemezdi. Kimsenin bir korkusu yoktu, herkes birbiriyle konuşur, sokaklarda kilimler serilip oturulurdu. En önemlisi bu ortadan kalktı.&lt;br/&gt;İstanbul ailelerinin çok önemli bir kültürü vardı. Evde çalışan birisi varsa, sofrada onun da yeri vardı. Onun dışında bir şey yapmak kesinlikle mümkün değildi, şimdi yemek parası verip sofraları ayırıyolar. İnsanlar arasında göreceli de olsa bir eşitlik vardı, en azından çaba gösterilirdi.&lt;br/&gt;Şunun altını çizmek gerekir, İstanbul&amp;#8217;un kozmopolit yapısı her zaman korunmalıdır. Ama bunu yaparken nasıl paskalya çöreğini korumak gerektiğinden söz ediyorsak, kebap ve lahmacun da buna dahil olmalıdır&amp;#8230; Şİmdiki durum açısından değerlendirdiğimiz zaman ise, gökdelenle gecekonduyu bir arada tutabilmek gerektiği kanısındayım. Gökdelende yan yana iki komşu birbirini tanımazken, gecekondu hayatında daha &amp;#8220;insani&amp;#8221; bir yakınlık var. İkisini birbirinden en kolay ne ayırıyor? Deprem! Binaları depreme dayanıklı diye pazarlıyorlar. Deprem odaklı bir yaşam şeklinden insanî bir şey çıkarabilmek imkansız geliyor bana.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kozmopolit İstanbul&amp;#8217;u aslında en başta 6-7 Eylül Olayları&amp;#8217;nda yitirdik bizler, değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tamamen öyle! Meseleyi sadece bir paskalya çöreğine indirgeyenler var ne yazık ki, ama çok daha büyük şeyler yok oldu buralardan! Sizin de altını çizdiğiniz o kozmopolit anlayıştan, yaşayıştan söz ediyorum. Siyasetin karanlık yüzünün insanlara yaptırdığı şeylerdi o olaylar. O zamanki siyasetçiler ve polis teşkilatı böyle bir reaksiyon beklemiyorlardı ama 6-7 Eylül olayları öncesi ve sonrasıyla hem Türkiye&amp;#8217;nin, hem de bir o kadar İstanbul&amp;#8217;un ayıbıdır! O dönem mecliste Rum milletvekilleri vardı, Ermeni, Musevi milletvekilleri vardı. Bugün kaç tane var bilemiyorum. Sanırım yok! İstanbul bu anlamda bir sembol değerse, o dönemin İstanbul milletvekilleri arasında Ermeni, Rum, Musevi isimler olduğu için de bu kozmopolit yaşayışın sembolüydü! Onlar sadece kendi cemaatlerinden oy almadılar elbette. Bir de şunun altını çizmek gerekir, ben ve benim yaşımdakiler tanıklık ettik 6-7 Eylül olaylarına. Benim gibi yaşayanların, tanıkların hafızasında öyle bir iz bırakmış ki yaşımız 60 olmasına rağmen eserlerimizde ortaya çıkıyor hâlâ. O günü yaşamayanlar bile bunun ne kadar uygarlık dışı bir şey olduğunu bilerek ele alıyorlar. Yaptığınız kötülük asla yanınıza kalmaz. Kültürel olarak birçok şeyi yitirdik. Bunu düşünmek gerek, o kültürel eksikliği nasıl telafi edeceğiz?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcs8flQ81qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İbharim Yıldırım&amp;#8217;la Nişantaşı Suare için yaptığımız söyleşide &lt;a href="http://www.oynakbeyi.com/post/19176030031/ibrahim-yildirim-nisantasi-suare" target="_blank"&gt;&amp;#8220;Benim sevdiğim eski Nişantaşı değil, bir hayal&amp;#8221;&lt;/a&gt; demişti. Siz de istanbul bir hayaldi diyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hayır. Asla! Çocukluğumun geçtiği Şifa, Moda, Bahariye, Kadıköy ve daha birçok yeri asla hayal olamayacak kadar gerçek ve güzellikle doluydu. İstanbul dünyanın en kötü yaşantısına bile inanılmaz zenginlikler katacak güzellikte bir şehriydi. Hâlâ da öyle aslına bakarsanız. Az önce bahsettiğim gecekondularda inanılmaz insanî saflıklara tesadüf edebilirsiniz. Çamaşırını sokakta yıkayan kadınları, kapısının önünde don atlet oynayan çocukları görebilirsiniz&amp;#8230; Bunlar hâlâ bu şehrin güzellikleridir&amp;#8230; Yitirdiklerimiz elbette üzer, ama asla hayal değildiler!&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Selim İleri&amp;#8217;ye göre her dönemde farklı bir İstanbul!&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;1950&amp;#8217;ler:&lt;/strong&gt; Umut yılları. II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan barış ortamı, ABD&amp;#8217;nin kurtarıcı olduğu fikri ve Menderes&amp;#8217;in ilk döneminin de etkisiyle, hem Türkiye hem İstanbul için umutlu bir dönemdi.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;1960&amp;#8217;lar:&lt;/strong&gt; Tatsızlıkların başlangıcı ve Yeşilçam yılları demeliyim. Her ne kadar, 27 Mayıs Demokrasi Bayramı olarak değerlendirildiyse de belirli aralıklarla tekrarlanacak ve ülkedeki birçok meselenin bugünkü hale gelmesine sebep olacak askerî darbenin yaşandığı bir dönem. Yeşilçam ise, Türkiye&amp;#8217;yi izafi olsa da birçok gerilimden veya benzeri felaketten korumuştur. Her filmde mutlaka bir Ermeni, Rum, Musevi olurdu&amp;#8230; Demokratik, çoğulcu ve kozmopolit bir kültür hâlâ vardı.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;1970&amp;#8217;ler:&lt;/strong&gt; Arabesk yılları. Göç patlamış, umut içinde büyük şehre gelenler hayal kırıklıkları ve felaketlere sürüklenmiş, İstanbul artık bugünkü manadaki bozulmasına başlamış ve ortalığın puslu bir hal aldığı yıllardır. Bir o kadar da Tamirci Çırağı şarkısıdır benim için.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;1980&amp;#8217;ler:&lt;/strong&gt; Karanlığın vahim bir biçimde başladığı yıllar. 1980 darbesiyle girilen karanlık bir dönem. Desteklemesem, yakın görmesem de Turgut Özal ile beraber biraz daha ışıltılı günlerin yaşandığı bir dönem.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;1990&amp;#8217;lar - 2000&amp;#8217;ler:&lt;/strong&gt; Birbirine çok yakın. Hırçınlaşmanın en üst seviyeye çıktığı yıllar. Artık yaşamın bir &amp;#8220;yarış&amp;#8221; halini aldığı yıllar. Birçok şey açık aydınlık olarak konuşulurken, iki tarafın birbirini anlamak isteyip de hiç anlamadığı ve artık garip bir kavganın, çıkar ilişkisinin içine girildiği yıllar.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jcwuXpmH1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Selim İleri&amp;#8217;nin en beğendikleri&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Romanı:&lt;/strong&gt; Herkesin aklına ilk Huzur gelir elbette, ama benim için Oktay Rifat&amp;#8217;ın Bir Kadının Penceresinden adlı romanı.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Şiiri:&lt;/strong&gt; Behçet Necatigil&amp;#8217;in şiirleri.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Filmi:&lt;/strong&gt; Öncelikle Ah Güzel İstanbul, ama en önemlisi Lütfi Akad&amp;#8217;ın Vesikalı Yarim.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Şarkısı:&lt;/strong&gt; Müslüm Gürses&amp;#8217;in yorumuyla Paramparça, Kibariye&amp;#8217;nin yorumuyla Kara Kışlar, Gönül Akkor&amp;#8217;un yorumuyla Güller ve Dudaklar, bunlara ilave olarak Sezen Aksu&amp;#8217;nun birçok şarkısı benim için İstanbul&amp;#8217;u anlatır.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Ressamı:&lt;/strong&gt; Nazmi Ziya, Avni Lifij ve onların dönemlerinin diğer ressamları.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Öykücüleri:&lt;/strong&gt; Sait Faik&amp;#8217;i başta anmak boynumuzun borcu. Sonrasında, Oktay Akbal, Nezihe Meriç, Füruzan, Hulki Aktunç, Adnan Özyalçıner, Bilge Karasu&amp;#8230;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Yazarı:&lt;/strong&gt; Benim bu konuda üç yazarım var. Samiha Ayverdi; İstanbul Geceleri ve Boğaziçi&amp;#8217;nde Tarih adlı kitapları dolayısıyla&amp;#8230; Bir de Sabahattin Ali. Aslında çoklukla Anadolu&amp;#8217;yu anlatmış olmasına rağmen, örneğin İçimizdeki Şeytan romanı İstanbul&amp;#8217;daki siyasi ve sosyal karmaşayı en iyi anlatan eserdir. Peyami Safa ise Server Bedii takma adıyla yazdığı Cingöz Recai metinleri dolayısıyla&amp;#8230;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;İSTANBUL TÜRKÇESİ, PAYİTAHTIN DİLDE YAŞAYAN HALİDİR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;İstanbul Türkçesi için en güzel sözü Füsun Akatlı söylemiştir, Türkçenin Elenika&amp;#8217;sıdır İstanbul Türkçesi diye. Çok severim ve çok doğru bir tabirdir. Peride Celâl&amp;#8217;i burada anmak gerekir evvelâ, o ısrarla &amp;#8220;nümero&amp;#8221; derdi. Bu bir gülünçlük gibi gelse de, çok uluslu bir imparatorluk payitahtının dilde yaşayan halidir İstanbul Türkçesi. Siz bu özelliği yitirdikçe dilde de kendini gösterir. NÜmero diyen olmaz, tek tük bunu kullananlara gülerler&amp;#8230; İnsanların birbirlerine giderken Muazzez Tahsin Hanım&amp;#8217;ın romanındaki gibi &amp;#8216;bir demet violet alıp&amp;#8217; gittikleri bir İstanbul vardı. Ama şimdi insanlar ekonomik birtakım kaygılar dolayısıyla birbirlerine giderken çiçek olmadıkları için, violet de diyen kalmıyor haliyle&amp;#8230; Ben bunun tek sebebinin göç olduğuna da inanmıyorum ayrıca, çoğunlukla ekonomik ve başka siyasi sebepleri olduğu gün gibi ortada.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m1jctiApeA1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;16. AYDIN DOĞAN ÖDÜLÜ İYİ EDEBİYATA EMEK HARCAMIŞ HERKESE VERİLMİŞ BİR ÖDÜL&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;İtiraf etmem gerekir ki beklemediğim bir ödüldü. Jüri üyesi, Doğan Hızlan arayıp haberi verdiğinde ilk aklıma gelen, &amp;#8220;şaka mı acaba&amp;#8221; düşüncesiydi. Ama bir o kadar da mutlu etti beni bu haber. Son yıllarda hiçbir ödülle veya yarışmayla alakam yok, kendi adıma ne kadar uzakta durabilirsem öyle mesafeli davranıyorum ödüllere. Bunun sebebi bir kırgınlık veya küskünlük değil, yanlış anlaşılmasın. Aydın Doğan Vakfı ödülü çok saygın bir ödül ve yıllar sonra ilk defa edebiyat alanında veriliyor. Bu çok sevindirdi beni öncelikle. İkincisi her saygın ödül gibi, müracaatla değil, seçimle gerçekleşen bir şey ve seçici kurul da saygın isimlerden meydana geliyor. Kurulun benim ismimde birleşmesi ayrı bir mutluluk elbette. Günübirlik edebiyat ortamının, çok satanın itibar gördüğü, günübirlik şöhretlerin revaçta olduğu günümüz edebiyat ortamında iyi edebiyatla ayakta kalmış kişilerin hepsine verilmiş, okurundan yazarına &amp;#8220;iyi edebiyat&amp;#8221;a emek harcamış herkese verilmiş bir ödül olarak değerlendiriyorum. 45 yıllık edebiyat hayatımda, edebiyatın öz değerlerini hiçbir zaman sarsmadım. Birtakım bireysel hatalar yapmış olabilirim ama öz edebiyatı her zaman savunmaya çalıştım. Bu ödül biraz da o yüzden sevindirdi beni&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Söyleşide kullanılan Selim İleri fotoğrafları: Muhsin Akgün]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/20002465551</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/20002465551</guid><pubDate>Tue, 27 Mar 2012 12:01:34 +0300</pubDate><category>Selim İleri</category><category>Yaşadığım İstanbul</category><category>kitap</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>İstanbul</category><category>değişen İstanbul</category><category>eski İstanbul</category><category>Adnan Menderes</category><category>Tevfik Fikret</category><category>Avni Lifij</category><category>Çallı İbrahim</category><category>İstanbul Türkçesi</category><category>Aydın Doğan Vakfı</category><category>AVM</category><category>Peyami Safa</category><category>Mimar Sinan</category><category>Bedrettin Dalan</category><category>Yahya Kemal</category><category>Haydarpaşa Garı</category><category>Emek Sineması</category><category>AKM</category><category>gökdelen</category><category>İstanbullu</category><category>6-7 Eylül Olayları</category><category>6-7 Eylül</category></item><item><title>YERÜSTÜNÜ DEĞİŞTİRMENİN ZAMANI GELDİ</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16kmlwgSV1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16kmv6kRJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aslında onlarca yıl öncesinden beri aramızdalar. Uzun süre görmezden gelindiler, sonra unutuldular, üvey evlat muamelesi gördüler, ciddiye alınmadılar. Ama hep var oldular. Yıllar önce kendi kendilerine düşündüklerini birbirlerine aktarıp, kafa kafaya verdiler. Hikâyesi eskiye dayanan Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) birkaç hafta önce hayata geçti! Yiğit Değer Bengi&amp;#8217;nin başkanlığında FABİSAD çatısı altında toplanan derneğin kurucu üyelerinden yazar &lt;strong&gt;Altay Öktem&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;Aşkın Güngör&lt;/strong&gt;&amp;#8216;ü sözcü tayin edip, FABİSAD&amp;#8217;ı sorduk. Derneğin hikâyesini, neler yapacağını ve memleketimizdeki fantazya yazınının makus kaderini konuştuk&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16kq9zpW51qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;BEKLEMEK ZORUNDA KALDIK&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;FABİSAD aslında çok yeni, resmi prosedürler biteli yaklaşık bir ay oluyor. Ama kurulma hikâyesi çok daha eskiye dayanıyor. 6 yıl önce akla gelen ve böyle bir dernek kuralım diye üzerinde konuştuğumuz bir projeydi. Yiğit Değer Bengi, Barış Müstecaplıoğlu ve ben bir araya geldiğimizde bunu konuşuyorduk. Türkiye&amp;#8217;de fantazya, bilim kurgu ve korku gibi alt türlerle ilgilenen sanatın her alanındaki kişiyi bir araya getiren bir oluşumun ihtiyacını daha o zamanlardan dillendiriyor, üzerine konuşuyorduk. Konunun üzerine ilk düşündüğümüzde bir hayal gibiydi bu. Fakat birtakım koşulların gelişmesi için beklemek durumundaydık. 6-7 ay önce ciddi biçimde oturup ele aldık ve Aşkın Güngör, Barış Müstecaplıoğlu, Yiğit Değer Bengi, Ege Görgün, Doğu Yücel, Kayra Keri Küpçü ben oturup konuştuk ve projeye hız verdik. Daha sonra tek tek ulaşabildiğimiz insanlara ulaştık, hattâ Kayıp Rıhtım (kayiprihtim.org) sitesi ve FRP Net gibi, fantazya ve bilimkurgu meraklılarının bolca olduğu ve bir arada bulundukları internet alanlarının kurucuları ve üyeleriyle de bir araya geldik ve gerekli evrak prosedürünü bitirdikten sonra kuruluşu başardık. &lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;EKSİĞİ TAMAMLADIK&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Ülkemizde bugüne kadar fantastik, bilimkurgu ve korku türleriyle ilgili emek harcayanların bir araya gelmesi çok sınırlı bir seviyede gerçekleşmiş ya da hiç gerçekleşmemişti. Yazar, çizer, çevirmen, editör, sinemacı, senarist ve oyun yapımcısı olarak farklı dallarda üretim yapan ama beğenileri, amaçları, en önemlisi de hayalleri benzer bir çizgide olan bu insanları buluşturacak bir oluşumun eksikliği hep hissedildi. İşte, Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği ya da kısa adıyla FABİSAD temel olarak bu amaçla kuruldu. FABİSAD, fantastik, bilimkurgu ve korku dallarında eser verenleri ve bu eserlerin üretiminde faal olarak çalışanları bir araya getirmeyi; bu türlere ait yapıtların tanıtımına destek olmayı, fantazya ve bilimkurgu kültürünü yaygınlaştırarak ülkemizde hayal gücü ve yaratıcılığın gelişimine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Bunca zaman o kadar uzun süre yeraltında bırakıldık ve biz de orada kaldık ki, artık  yerüstünü zorlayıp o sınırları, yeryüzünü değiştirmeyi planlıyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16kuiyjD81qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FANTAZYA DÜNYASININ YURTDIŞIYLA TEMASINI SAĞLAYACAĞIZ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bizim bir amacımız da yurtdışı bağlantılarını sağlamak olacak. Bu zamana kadar, fantazya türünde eser veren veya bu eserle ilgilenenler için yurtdışı bağlantılarını sağlamaları, mecburen bireysel oluyordu. Ama biz, resmi ve kurumsal olarak bu bağlantı aşamasında fantazya sanatçılarına yardımcı olmak için de varız. Derneğin uluslararası faaliyetlerinden birisi bu bağlantıları kurmak. HUGO ödülleri var örneğin. Türkiye&amp;#8217;den bir çizer, yazar veya başka birisi buraya katılmak istediği zaman gerekli teması kurumsal açıdan sağlayacak bir mecra olacak FABİSAD! Bunun haricinde birtakım festivaller veya farklı çalışmalar, yazar söyleşileri, oturumlar düzenlemek için yurtdışındaki derneklerle temasa geçip gerçekleştireceğiz. Sözkonusu temaslara şimdiden geçildi bile&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16kz1KE491qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İLK İCRAATIMIZ: GİOVANNİ ÖDÜLLERİ OLACAK&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;FABİSAD olarak ilk önce bir &amp;#8220;Giovanni Ödülleri&amp;#8221; vereceğiz. Derneğimizin onur üyelerinden zaten Giovanni Scognamillo! Bu yıl birincisini öykü dalında vereceğiz sonra roman ve başka türler için de verilecek, dönüşümlü olarak değişerek gerçekleştireceğiz bu ödülleri. Bunun haricinde birkaç ayrı festival planlıyoruz. Derneğin çatısı altında toplanan genç gönüllülerle üniversitelerin fantazya kulüpleriyle ve ilk başta da ismini saydığımız internet siteleri ile birlikte okullarda ve farklı şehirlerde festivaller, okuma günleri, atölye çalışmaları ve daha birçok etkinlik düzenleyeceğiz. Sinemacı üyelerimizle birlikte, bilhassa yönetmenlerle, birtakım aktiviteler gerçekleştireceğiz. Bunun içinde film projeleri de var. Dergi projelerimiz, yıllık projelerimiz olacak. &lt;br/&gt;Birçok proje var, ama biraz sakin olmamız gerekiyor. Zira aynı anda onlarca proje geliştirip halletmek yerine tek tek sakin sakin gerçekleştireceğiz bunları.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16l35g9sS1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FANTAZYA VE BİLİMKURGU ARŞİVİMİZ OLACAK&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Türk edebiyatında Kerime Nadir&amp;#8217;i sadece &amp;#8220;aşk romanları&amp;#8221; üzerinden anarız. Oysa Onun &amp;#8220;Dehşet Gecesi&amp;#8221; isimli bir eseri vardır ve bir vampir hikâyesidir. Romans yazarı olmadan önce kaleme aldığı bir eserdir. Ama romanslarından önce yayımlayabilseydi ve Türk okurundan hak ettiği talebi görmüş olsaydı, Kerime Nadir belki de hiçbir zaman aşk eserleri yazmayacaktı. Kerime Nadir, Dehşet Gecesi&amp;#8217;ni yazmış ama, yayımlanma şansını bile çok zor bulabilmiş. Sözünü ettiğimiz dönemde bu eserlerin yayınlanabilmesi çok zordu. Haliyle türün gelişmemesi doğal. Ama bizler söz konusu eserlerin yayımlanabilmesi için de çabalayacağız. &lt;br/&gt;Bu arşiv çalışmalarımızın en önemli tarafı olacak. Ulaşılamayan, bilinmeyen eserleri ortaya çıkaracağız. Birkaç tane arkadaşımız çok ciddi boyutta koleksiyona sahipler. Hem kitap ve film anlamında çok zengin bir arşivden söz ediyorum. Türkiye&amp;#8217;de bugüne kadar yayımlanmış bütün film ve kitapların, yayınların birer örneğine sahipler. Bu listeye sitede de yer vereceğiz. Önceliği tabi yerli ürünlere vereceğiz. Sonrasında yabancıları da sıra gelecek. Türk bilimkurgu, fantazya eserleri sandığımızdan zengin bir sayıya ve geçmişe sahipler.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;KİMLER VAR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;FABİSAD&amp;#8217;ın ilk yönetim kurulu üyeleri;  Altay Öktem Barış Müstecaplıoğlu Doğu Yücel Erbuğ Kaya Hamit Çağlar Özdağ Kayra Küpçü Yiğit Değer Bengi&amp;#8217;den oluşuyor. Giovanni Scognamillo, Sevin Okyay, Kenan Yarar, Hasan Çolakoğlu, Sadık Yemni gibi alanında usta isimler de onur üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca yakın zamanda yitirdiğimiz çizer Metin Demirhan ve yayıncı Emre Yerlikhan, Türkiye&amp;#8217;deki fantazya kültürüne yaptıkları katkılardan dolayı onur üyesi olarak yer alıyorlar!&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FANTAZYA KONUSUNDA İKİYÜZLÜYÜZ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Edebiyat tarihine baktığımız zaman, polisiye bile rüştünü çok sonra ispatladı. Fantazya ve bilimkurgu ise biraz üvey evlat gibi görülüyor. Nedir bunun sebepleri?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Altay Öktem&lt;/strong&gt;&lt;br/&gt;Elbette bu makus kaderimizi yenmek için de bir araya geliyoruz, bunu söylemekte bir sakınca yok. Ama bunun sebeplerini irdelemek gerek öncelikle. Bunun iki sebebi var, birincisi Türkiye&amp;#8217;de çok uzun yıllar boyunca edebiyat toplumcu gerçekçi edebiyat çizgisindeydi. Bu anlayışın dışında kalan türleri ve eserleri, &amp;#8220;kaçış edebiyatı&amp;#8221; adıyla adlandırarak, bireysel hayallerin aktarıldığı ikinci sınıf metinler olarak yaklaşıldı. İkincisi bu baskının dışında, geneleklerimiz ve eğitim sistemimizden kaynaklanan bir bakış açımız var ki, hayal kurmak çok tehlikeli ve beyhude görülür. Sadece bu türlerin değil, bilim veya başka sanat dallarında da çok geri kalmamızın sebebi yine burada yatar. Çünkü eğitim sistemimizde ezbere dayanan bir müfredat var. Hayalden uzaklaştırılmaya çalışılır insanlar. Günledik yhayatta bile hayalperestlik çocuklukla bir tutulur. Oysa bilimsel gelişmelerin temelinde bu hayaller yatar. Örneğin Jules Verne&amp;#8217;in yazdıkları birtakım bilimsel gelişmeleri tetiklemiştir. Amerika&amp;#8217;da ilk uzay çalışmaları yapılmaya başlandığında, yapılan ilk gemiyi Arthur C. Klarke&amp;#8217;a gezdiriyorlar. Örneğin Ray Bradbury&amp;#8217;nin Dandelion Wine adlı romanının onuruna, Apollo astronot grubundan biri Ay&amp;#8217;a indiğinde, bir kratere Dandelion Crater adını verir. Aramızdaki en önemli fark da biraz bu&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Aşkın Güngör&lt;/strong&gt;&lt;br/&gt;Aslında bu yönde çok ikiyüzlü bir tavrımız var, biz toplum olarak güncel yaşantımız içinde çok olağanüstü bir dünyaya inanmışızdır. Cinler, periler, yatırlar, muskalar, türbelerle bir aradayız. Tanrı ile olan ilişkimizi yüzlerce yıldır aracı birtakım unsurlarla sağlarız. Din bile fantastik bir kültürler toplamıdır aslında. Bilimsel olmak konusunda bir korkumuz vardır nedense, ilk bilimkurgu örnekleri çok ağır aksak ilerleyen metinlerden seçilmiştir. Onun da olumsuz bir etkisi var. O metinler okurları boğdu biraz. Bilimkurguyu sadece geleceğe yönelik bir alternatif zaman diliminin anlatıldığı metinler olarak düşündüler, hattâ çok mekanik algıya yönelik metinler olarak yaklaştılar. Ama fantastik durum hayatının bu kadar içindeyken bu kadar mesafeli ve yabancı gibi davranması bizim iki yüzlülüğümüzün de bir göstergesidir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m16la0Fq5i1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir okur olarak, şöyle bir itirazım olacak; fantazya yazarlarının da uzun süre bu toprakların unsurlarına uzak durup, elf, ork veya benzeri &amp;#8220;ithal&amp;#8221; unsurları kullandıklarını görürüz. Bu da bir mesafe yaratmıyor mu okurda?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;A.G.&lt;/strong&gt;&lt;br/&gt;Kesinlikle doğru. Fantazya yazarları da kesinlikle suçsuz değiller. Bu tür metinler, bilhassa Batı kaynaklı ülkelerin kendi mitolojilerinden evrilerek yarattıkları ürünleri bizim yazarlarımız da kullandılar. İşin kötüsü bunu yaparken bu topraklara getirip, buradan isim de vermediler. Tom, Jack ve benzeri yabancı isimlerle ve yabancı isimli diyarlar uydurarak yazdılar. Bu topraklardaki insanların korku kodları az çok belli. Buradaki insan &amp;#8220;alkarası&amp;#8221;ndan, cin çarpmasından korkuyorken sen içine şeytan girmesi denen, Hıristiyan öğretisindeki unsuru anlatıp, bizim &amp;#8220;cin çarpmış&amp;#8221; dediğimiz deyimi bile es geçersen bu tarz aksaklıklar olacaktır muhakkak. Burada yazarlara düşen, şey kendi folklorik öğelerini birebir kullanmadan, ondan yararlanarak özgün ürünler vermek olmalıdır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;A.Ö.&lt;/strong&gt; &lt;br/&gt;Derneğin kuruluş amaçlarından biri de bu bilinci yaratmak. O metinleri yazanları da çok suçlayamayız, çünkü edebiyat ve sanat yaratımı için bir beslenme süreci vardır ve bu beslenme sürecinde kaynaklarınız mühimdir. Kentli genç nesil yeterli kaynağı bulamayıp Batılı kaynaklardan beslendikçe sonuç bu hale geliyor. Günümüzde Türkiye&amp;#8217;de yazılan bütün kazanımları arşivleri bir araya getirip bunları meraklılarına sunmak da derneğin faaliyetleri arasında yer alıyor.&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/19624990862</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/19624990862</guid><pubDate>Tue, 20 Mar 2012 15:10:39 +0200</pubDate><category>FABİSAD</category><category>Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği</category><category>fantastik</category><category>bilim kurgu</category><category>Altay Öktem</category><category>Aşkın Güngör</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>Barış Müstecaplıoğlu</category><category>Yiğit Değer Bengi</category><category>Ege Görgün</category><category>Doğu Yücel</category><category>Kayra Keri Küpçü</category><category>FRP Net</category><category>Giovanni Scognamillo</category><category>HUGO</category><category>Kerime Nadir</category><category>Dehşet Gecesi</category><category>edebiyat</category><category>fantazya</category><category>diğer</category></item><item><title>BENİM SEVDİĞİM ESKİ NİŞANTAŞI DEĞİL, BİR HAYAL</title><description>&lt;p&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;Bu gece, Nişantaşı ile ilgili öyküler ve çok daha başka şeyler anlatacak,. sizleri kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bambaşka bir geçmiş zaman yolculuğuna çıkaracağım,&amp;#8221;&lt;/em&gt; diyerek, daha ilk cümlesiyle bizi nasıl bir serüvene ortak ettiğini dile getiriyor İbrahim Yıldırım, Nişantaşı Suare&amp;#8217;de. Çağdaş Türk edebiyatının, özgün kalemlerinden İbrahim Yıldırım, hayatının bir döneminin geçtiği semtlerle &amp;#8216;hesaplaşmasına&amp;#8217; Nişantaşı ile başlıyor ve Nişantaşı Suare isimli monolog romanıyla, semtin sakinlerini, arka-ara sokaklarını, hırlısını hırsızını tekmili birden her yönünü kaleme alıyor. Bugün adım başı gökdelen, plaza, AVM olan İstanbul&amp;#8217;da eski semt hayatının nasıl olduğuna dair, içeriden bir roman olan Nişantaşı Suare ile ilgili İbrahim Yıldırım&amp;#8217;la konuştuk&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rrunLiup1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nişantaşı Suare, bir monolog roman olsa da, bir o kadar da bir semtin monografisi&amp;#8230; İstanbul&amp;#8217;un en bilinen semtlerinden birinin, 50 küsur yıllık öyküsünü içeriyor.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok haklısınız, kitabın girişindeki notta  belirtildiği gibi Nişantaşı Suare&amp;#8217;ye anı, öykü, anlatı, özel bir semt monografisi de  denilebilir. Ancak yine de &amp;#8216;roman&amp;#8217;ın en doğru adlandırma olacağını düşünüyorum. Zira roman, bence bütün türlerle -diğerlerine kıyasla- kolayca ilişkiye girebilen, dolayısıyla onlarla arasına kalın duvarlar örmeyen, alışverişte bulunan bir yazınsal serüvendir. Nişantaşı Suare&amp;#8217;de ise bu serüvenin başlangıcı, anlatıcının  yaşıyla ilişki kurulduğunda, söylediğiniz gibi elli küsur yıla kadar iniyor. Öte yandan semtin tarihine yöneldiğimizde, roman  Tanzimat Dönemi’ne kadar derinleşmeye de çalışıyor&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu kitabınızda kullandığınız dil ve anlatım -doğal olarak- diğer kitaplarınızdan daha farklı bir üsluba sahip. Yer yer atıflarda da bulunduğunuz meddah anlatımına yaklaşıyor&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Evet farklı bir çalışma oldu. Bu kez, edindiğim, uyguladığım biçeme zaman zaman müdahale etme gereği duydum. Çünkü öyküyü çağdaş bir meddah ya da kıssahana anlattıracaktım. Dolayısıyla dili ve anlatımı bu yapıya göre kurmam gerekiyordu. Ancak yine de benim üslubumun bilinen bazı unsurları metne sızdı. Örneğin gerundiumlar -yani zarf fiilleri- ulaçlar, bu kez baskın olmasa da Nişantaşı Suare&amp;#8217;de yer aldı. Öte yandan Nişantaşı Suare&amp;#8217;nin diğer altı romanımdan fiziksel bir farkı daha var; o da daha kısa, kas yapılı bir metin olması&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Mekân Nişantaşı ve verilen birçok bilgi gerçek olunca, romanda gerçekle kurmacanın karışması mümkün&amp;#8230; Okurlar bunu bir anılar silsilesi olarak mı görmeli, yoksa tamamen kurmaca bir roman olarak değerlendirebilirler mi? Kemal Tahir&amp;#8217;in deyimiyle &amp;#8220;hepsi roman gerçeği mi?&amp;#8221; &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Anıların, gözlemlerin, izlenimlerin iç içe geçtiği bir metin Nişantaşı Suare&amp;#8230;  Ancak -en azından bence- bir anı olarak okunması sakıncalı olabilir. Çünkü  ben romanların hayat bilgisi kadar hayal bilgisiyle yazılabileceğine inanan bir yazarım. Bu açıdan bakarsak, saptamanız çok doğru: Hepsi roman gerçeği. Ama yalnızca bu da değil, metinde  bambaşka gerçekler, bambaşka hayaller de var&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rrleudPt1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Stavro odağında anlatılan sahne, 6-7 Eylül olaylarının küçük ölçekli bir tasviri gibi. Daha önce konuya dair birçok belge, tanıklık, roman yayınlandıysa da; &amp;#8220;mahalleden&amp;#8221; nasıl göründüğünü ilk defa okuyoruz aslında&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hayır yanılmıyorsunuz, romanın bir bölümünde o kıyım-kırım günleri anlatıldı. Sizin bildiğiniz, okurun ise romanı okuduğunda tanık olacağı gibi, Camili Sokak uzun bir sofa’ya benzetilmişti. Kapıların açıldığı pencerelerin gözetlediği, iyiliklerin kötülüklerin birlikte yaşandığı ortak bir yaşam alanıydı burası&amp;#8230; İşte 6-7 Eylül olaylarına, romandaki çocuk, böyle bir sofa&amp;#8217;ya bakarak tanık olmuş; iyi bildiği insanların ansızın kötüleşmesini görmüş, daha sonra onların yalnızca bir insan olduğunu algılamaya başlamıştı&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;PEŞİNE DÜŞMEMİZ GEREKEN TARİH&lt;/strong&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;SIRADAN İNSANLARIN ÖYKÜSÜDÜR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nişantaşı Suare&amp;#8217;de o semti var edenlerin oradaki insanlar olduğunu görüyoruz. Haliyle mekânlardaki değişimi içindeki sakinler sağlıyor. Buradan yola çıkarak hangi Nişantaşı&amp;#8217;nı daha çok sevdiğinizi söyleyebilir misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ben, bir semtin tarihinin ara ve arka sokaklarının, kuytularının, çıkmazlarının, aralıkların da tarihi olması  gerektiğine inanıyor; bilen-yaşayan insanların bunları içtenlikle ve ah vah etmeden, güzelleme tuzağına düşmeden anlatmasına önem veriyorum. Romandaki anlatıcının söylediği gibi, bir semtin tarihi, gözde yapılarının, ünlü kişilerinin yanı sıra, sıradan insanların öyküleri, onların ürettiği söylencelerin, kayıplara karışmış evlerinin, hatta ve hatta hayvanlarının ve bitki örtüsünün de tarihidir. Belki daha çok bunların tarihidir, çünkü süslenmemiş, cilalanmamış,  yüceltilmemişlerdir, olduğu gibidirler. Dolayısıyla  bu sıraladıklarım tam anlamıyla gerçektir, peşine düşmemiz gereken tarih de budur! Sorunuzun &amp;#8216;hangi Nişantaşı&amp;#8217; bölümüne gelince, doğrusu yanıt vermek benim için oldukça zor, çünkü benim sevdiğim eski Nişantaşı değil, bir hayal&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rrlrP2B71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rrlvJgYK1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın ilerleyişi Sıtkı&amp;#8217;nın işlediği şimşir  heykelle paralel aslında&amp;#8230; Hem emeği, hem yaşanmışlıkları dile getiriyor sanki.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Haklısınız, metin, romanda eski bir devrimci ve tirendaz, yani okçu olarak tanıtılan Sıtkı&amp;#8217;nın elinin işleyişiyle, heykeli şekillendirişiyle ilerliyor, böylece geçmişle bugün ya da şimdi arasında eleştirel ama yoruma açık bir ilişki kurulmaya çalışılıyor. Semtini terk etmek zorunda kalan Sıtkı&amp;#8217;nın  Nişantaşı&amp;#8217;na adını veren dikilitaşın tarihine ne denli meraklı olduğu ve bu konuda bazı değişik görüşler öne sürdüğü okur tarafından içtenlikle algılanırsa, sanırım ok hak ettiği menzile ulaşmış olacak.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Baykuş metaforu, Nişantaşı&amp;#8217;nın değişimine yahut semtte yaşanan kötü olaylara işaret ediyor sanki. İstanbul&amp;#8217;un bugünkü haline baktığımız zaman, damına baykuşların tünediği evler ne yazık ki kalmadılar&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Gerçekten, baykuş ötüşü artık hiçbir yerden duyulmuyor. Bundan dolayı uğursuz sanılan bu sesin hayatımızdan çıkmasıyla her şey iyi gidiyor olmalı&amp;#8230; Zira artık camdan veya betondan gökdelenlerimiz, adım başı AVM’lerimiz, uydu kentlerimiz, yer altı yollarımız, üstünü örtüp caddeye çevirdiğimiz derelerimiz var. Bu durumda baykuş nerede avlanacak, nereye konup bize kötülükleri haber verecek. Kısacası kötü habersiz kaldık, dolayısıyla her şey iyi gidiyor sanıyoruz. Öte yandan zaman zaman Yedikule&amp;#8217;de sansara ve gelinciğe rastlandığı söyleniyor. Ara sıra baykuşlar da ötüyor olabilir. Bakalım sur dibindeki bu bostanlar, avcılarından ne zaman temizlenecek; gece avcıları,  ne zaman av olacak?&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bugünün Nişantaşı&amp;#8217;sı her ne kadar ziyadesiyle &amp;#8220;elit&amp;#8221; bir görünüme sahip olsa da, birkaç on yıl evvelki hâli aslında bu halinden çok farklıymış ve bunu anlatıyorsunuz&amp;#8230; Bir mukayese yapmak gerekirse hangisini tercih edersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Nişantaşı şanslı bir semt, geçmişte de ziyadesiyle güzideydi. Bugün de öyle, yani olağanüstü elit, hatta üstenci, sanki geçmişin mirasını hak ettiğini sanan snop asilzadeler gibi seçkin! Aslında bütün bu belirlemeler kuşaktan kuşağa aktarılan bir yanılsamadan başka bir şey değil. Geçmişte arka  sokaklarla anayollar arasında hemen algılanan farklar, yaşam biçimleri vardı. Bugün bunlar pek hissedilmiyor, çünkü insanlar birbirinin aynı gibi. Ama bu bir eşitlik değil, farklılığın günümüze uyarlanışı&amp;#8230; Zira büyük bir ekonomik tehcir gerçekleşmiş, ortahalliler semtten sürülmüş, onların yerini giyimleriyle, kuşamlarıyla, davranışlarıyla üst sınıf özlemi duyan bir örnek, renkli bir kalabalık almıştır. Hayır onları soymayalım, öyle kalsınlar ve bizlere “elit” belirlemesinin ne denli yanıltıcı olduğunu kanıtlamaya devam etsinler&amp;#8230; Mukayese konusuna gelince ben yaşadığım yerlerden hiçbir zaman memnun olmadım, bundan dolayı Nişantaşı ile elimden geldiğince hesaplaştım. Aksaray ve Kınalıada ile görülecek hesaplarım da var…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rruaES8y1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İLK DURAĞIM NİŞANTAŞI&amp;#8217;YDI DEVAMI DA GELECEK&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Uzunca bir süredir, yaşadığım yerlerle, semtlerle, mekânlarla hesaplaşmayı, onlarla ödeşmeyi düşünüyor; böylece &amp;#8216;değişim&amp;#8217;, &amp;#8216;gelişme&amp;#8217; dediğimiz  şeyleri kurcalamaya, bu kavramların iyi ve kötü yönlerini tartışmayı planlıyordum. Nişantaşı ve Camili Sokak bu &amp;#8216;heves&amp;#8217;in ilk aşaması oldu. Sanırım bundan sonra, Aksaray-Fındıkzade-Kocamustafapaşa-Yedikule hattıyla uğraşacağım; ardından da Kınalıada&amp;#8217;ya uğrayacağım&amp;#8230; Buraları benim yaşamımın çeşitli dönemlerinde yoğun olarak ilişki kurduğum yerler&amp;#8230; &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m0rrtvKpkO1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;GÜVENLİKLİ SİTELERDEN ÜRKÜYORUM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Günümüz İstanbul&amp;#8217;u romandaki mahalle hayatından uzak, &amp;#8220;uydu kentler&amp;#8221;le, nizamiye kapısından ve şifrelerle girilen sitelerle dolu. Buna dair hisleriniz nedir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Açıkçası ürküyorum. O tür yerlere girdiğimde kendimi bir av gibi hissediyorum. Bu yerlerin güvenlik takıntıları ben de ayrıca derin bir güvensizlik duygusu uyandırıyor&amp;#8230; Yalnız bu da değil kameralar, x ray cihazları, üstten bakan üniformalı görevliler, kimlik kontrolleri, sanki ziyaretçi değilsiniz de peşin peşin suçlusunuz, dolayısıyla  misafiri olduğunuz kişilerin konutlarında bu duyguyla oturuyor, bir an önce kendinizi sokağa atmak, özgürleşmek istiyorsunuz. Gerçi sokak da  tekin değil, orada da kameralar ve başka şeyler var. Gelişme bu olmalı. Bu söylediklerim, oralarda yaşayanlar ve böyle hayatı hedefleyen gençler için anlamsız gelebilir, ama benim yaşımın gerçeği bu! Kim bilir şu an yirmi yaşında olanlar, otuz kırk yıl sonra hangi duygularla, hangi özlemlerle, hangi hayallerle  geçmişlerini anacaklar; bilinir mi?&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/19176030031</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/19176030031</guid><pubDate>Mon, 12 Mar 2012 13:31:52 +0200</pubDate><category>İbrahim Yıldırım</category><category>Nişantaşı Suare</category><category>roman</category><category>oynakbeyi</category><category>röportaj</category><category>kitap</category><category>edebiyat</category><category>İstanbul</category><category>eski İstanbul yaşamı</category><category>eski semtler</category><category>6-7 Eylül</category><category>6-7 Eylül Olayları</category><category>eski semtler</category><category>eski Nişantaşı</category><category>semt monografisi</category><category>monolog</category><category>meddah</category></item><item><title>PARSLA BERABER BAŞKA ŞEYLERİ DE YİTİRDİK</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dstgoGn1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tarih, 22 Ocak 1974* tarihini gösterdiğinde gazetelerin birinci sayfasında &amp;#8220;Son Anadolu Parsı&amp;#8221;nın öldürüldüğü haberi yer alıyordu. Bugün ancak arşivlerde veya ansiklopedilerde karşımıza çıkan Anadolu Parsı&amp;#8217;nın son görüntüsü, ölü bir bedene aitti. Sözkonusu parsla beraber bu topraklardan başka şeyler de ortadan kalkmıştı aslında&amp;#8230; Aradan 38 yıl geçtikten sonra, son Anadolu Parsı&amp;#8217;nın öldürüldüğü yıl doğan Faruk Duman, &amp;#8220;Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur&amp;#8221; adını verdiği ve Son Anadolu Parsı&amp;#8217;na adadığı romanında, pars imgesiyle birlikte yitirdiğimiz başka şeyleri de ele alıyor&amp;#8230; Faruk Duman&amp;#8217;la, İncir Tarihi romanından sonra, yeniden &amp;#8216;doğacı&amp;#8217; bir anlayışla kaleme aldığı Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur isimli romanına, parsa ve yitirdiklerimize dair konuştuk&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dsiFU731qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&amp;#8220;Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur&amp;#8221; kitabın adı olduğu kadar, belki de son cümlesi. Her ne kadar o son parsın hikâyesinin anlatılmadığı, daha çok &amp;#8220;imge&amp;#8221; yönüyle ele alındığı bir metinden söz etsek de, ilhamı nereden geldi?  &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Gerçekten özellikle belirtmekte fayda görüyorum ki; daha çok bir imge olarak yaklaştığımı söylemeliyim. Zaten birebir parsı anlatmak için tutup benim parslarla ilgili şahsen alanım olmayan bir araştırmaya girişmem gerekiyor. Bunu yapmadım. Bir önceki deneme kitabımda, kaplanlar üzerine bir yazı yazmıştım. Kaplanların yitimi, ortadan kayboluşu üzerineydi bu. O zaman Türkiye&amp;#8217;deki diğer hayvanlar ve bilhassa Anadolu Parsı ile ilgili durumu, bilgileri de merak ettim. Anadolu Parsı&amp;#8217;nın kayboluşu da ayrıca etkiledi. Sürekli söylüyoruz ya; &amp;#8220;ormanlar yok oluyor, göller kuruyor..&amp;#8221; diye&amp;#8230; Aslında yırtıcılığıyla, gücüyle meşhur bir hayvanın kaybetmesi, bu savaştan mağlup olarak ayrılması, soyunun tükenmesi biraz bizim sahip olduğumuz birtakım değerlerin de, bilhassa doğayla ilgili değerlerin kaybedilmesi anlamına geliyor. Anadolu coğrafyasında yaşayan insanlar olarak, neleri kaybettiğimizle ilgili bir imge bu&amp;#8230; Sadece Pars&amp;#8217;ın ortadan kalkması değil mesele, başka yitirdiğimiz değerler, duygulara yönelik bir şey. &lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yitirdiğimiz değerler ve duyguların haricinde başka kültürel unsurlar da sözkonusu elbette&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kesinlikle doğru. Baktığımız zaman, bu kaplanlar veya Anadolu Parsı, Anadolu coğrafyasının çok eski yıllarına ait hayvanlar. Bizim kadim kültürümüzde çokça yer etmiş canlılar. Örneğin Alper Tunga&amp;#8217;daki &amp;#8220;tunga&amp;#8221;, kaplan demek. Bektaşilerin kaplan postunu kullanması, 12 Hayvanlı Türk Takvimi&amp;#8217;nde parsın yer alması&amp;#8230; Bunlar konuyu derinleştirdikçe karşıma çıkan ve her seferinde daha da hoşuma giden şeyler. Bu da şu anlama geliyor; parsın, kaplanın ortadan kalkmasıyla beraber kadim kültüre yönelik birtakım genetik bilgiler de yok oluyor. Bunlar kullanılmadıkça, gözden ırak oldukça doğal olarak bunları da yitiriyoruz. Bu biraz aslında asıl üzüntü kaynağı, çünkü birtakım kültür unsunları da yok olmaya başlıyor. Bu durum dili de etkiliyor, kültürü de etkiliyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hal böyle olunca hüzün peşinden geliyor, her ne kadar güçle birlikte anılan bir canlıdan söz ediyor olsak da&amp;#8230; &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında buradaki güç iktidar anlamındaki bir güç değil elbette. Varlığın güçlü yapısı, güçlü yönüyle ilgili daha çok. Doğanın bir işleyişi var ve parsın gücü temsil etmesi, doğanın ikili yanını gösterir. Güçlü ve zayıfın birlikte var olduğunun ispatıdır. Ancak, güçlü taraf da yaşamını yitiriyorsa, doğanın varlığıyla ilgili değil de bize çağrıştırdıklarıyla ilgili bir hüzün de kendiliğinden geliyor. Elbette nesli tükenen her canlının ayrı bir üzücü sebebi vardır, birçok hayvanınki biraz dolaylı yoldan olur. Göllerin kuruması, çevrenin kirlenmesi, ormanların tükenmesi ve benzeri meseleler göçmen kuşların veya benzeri türlerin yok olmasına sebep olurken, bu tarz yırtıcıların avlanmayla yok olması daha doğrudan bir sebepten kaynaklanıyor. Bu da farklı bir hüznü doğruyor. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dog62q61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;PANTEİST BİR ANLAYIŞA SAHİBİM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir önceki romanınız İncir Tarihi&amp;#8217;nden sonra, bu romanınızda da orman anlatısı dikkat çekiyor. Kaleme aldığınız &amp;#8216;panteist&amp;#8217; metinler, kendiliğinden mi geliyor yoksa bilinçli mi? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Panteist tavır, İncir Tarihi için de bunun için de doğru bir değerlendirme, yani panteist bir tavrım olduğu gerçek. Doğa ile ilişkili fikirlerden çok etkileniyorum açıkçası. Bir de zaman zaman değişik öykü ve roman fikirleri geliyor aklıma, farklı mekanlarda geçen. Ama, bilhassa içinde doğa, orman veya hayvanlar olan hikâyeleri hissettiğim zaman, daha doğrusu aklıma düştüğü zaman, yazmadan edemiyorum. Çünkü epeydir bu alana, yani dilimizin fazlasıyla hakim olduğu o panteist alana, hem yazar olarak hem de insan olarak duygularımla daha hakim olduğumu, daha doğrusu onun etki alanında daha fazla kaldığımı, hissediyorum. Bu, bir taraftan hem hissedilen, hem yazılmazsa olmayacak bir şey, hem de bir taraftan bilinçli bir tercih. Zira benim dünyaya bakışım edebiyata bakışımı da şekillendiriyor. Benim için önemli olanı fikirler ortaya çıktıktan sonra onun edebi yönüyle şiirsel tarafıyla, anlatımıyla uğraşmaktır. O yönünü daha çok önemsiyorum. &lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Anlatımda kurulan kısa ve bağlaşık cümleler, gerçekle hayalin ardışık ilerlediği hattâ yer yer birbirine karıştığı &amp;#8220;düşsel bir ritm&amp;#8221; sağlıyor gerçekten&amp;#8230;  &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Sözünü ettiğin ifade, elbet hoşuma giden bir şey. Aslında ben dille uğraşırken bir taraftan da dilin içinde bir aura, genel bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum. Şayet ormanı yazıyorsam, aslında ön plana çıkan şeyin sözcükler değil de o ormanın kokusu, yaprakların rengi, sisin yoğunluğu olmasını istiyorum. Kitaptaki anlatıcı karakterin, orada erimesini istiyorum. Örneğin anlatıcı, ormanda yürürken çocukluğundan kalan bir oyunu hatırlıyor. Yanyana yatan iki insanın nefes alıp verişleri bir süre sonra aynı ritmi yakalar. İki karın yanyana olunca, bir süre sonra karınlar birlikte inip kalkmaya başlar. Ben metinde de bu birlikteliğin olmasını istiyorum. Karakter ormanla birlikte yeni bir varlığa bürünüp o atmosferin bir parçası oluyor. Edebi olarak da hem burada hem de diğer kitaplarımda yapmaya calıştığım şey bu aslında. Sözünü ettiğin, düşten gerçeğe belirli belirsiz geçişler, karakterin o atmosfer içinde yavaş yavaş erimeye başlamasıdır, aynı şekilde sözcüklerin de&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu düşsellik biraz Pars imgesinden de kaynaklanıyor aslında. Romanda onu gerçekten görenlerin anlattıkları bile bir efsane gibi dile getiriliyor&amp;#8230; &lt;/strong&gt; &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Borges, bir metninde şuna yakın bir söz eder; &amp;#8220;bir kaplan aslında her zaman bir düştür bizim için.&amp;#8221; Dolayısıyla ne bizim gördüğümüz bir yırtıcı hayvana başkalarının inanması mümkündür, ne de bizim gerçekten o hayvanı görüp görmememizin gerçek olup olmaması önemli değildir. Önemli olan bizim o düşsel sahneyi yaşamış veya yaşadığımıza inanmış olmamızdır. Metindeki kadar gerçek hayatta denk geleceğimiz bir Pars zaten böyle bir şey, bir düştür. Benim romanda o yoğun siste, o yağmurlu havayla yakalamaya çalıştığım görüntü de zaten böyle bir görüntüydü. Bizim bu hayvanı ancak belli belirsiz görebilmemiz mümkündür. Önemli olan ona ne kadar inandığımızdır .&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu bağlamda, anlatıcının ilk cümlesinden son cümlesine kadar anlattığı her şeyin bir sanrı olarak algılanması bile mümkün öyleyse?   &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Öyle denebilir. Aslında beni &amp;#8220;Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur&amp;#8221;u yazmak için heyecanlandıran da bu belirsizlikti. Yani benim sevdiğim belirsiz atmosfer ile Anadolu Parsı&amp;#8217;nın sahip olduğu, yarattığı atmosferin bir yerde buluşup denk gelmesiydi. Şahsen yazacağım bir hikâyenin veya romanın, az çok sahip olduğu havayı veya görüntüyü -ki ben o sisli görüntüleri çok severim- baştan çizdikten sonra, ister istemez hikâye de o yöne doğru gidiyor. Dikkat edildiği zaman diğer metinlerimde de bu ve buna benzer unsurlar dikkat çekecektir. Bu belirsizlik, daha doğrusu biraz sisin ardında kalmış atmosfer, sözünü ettiğimiz düy-gerçek koşutluğunu ve haliyle sanrıyı doğuruyor. Her okur farklı değerlendirebilir. Ama bir gerçek var ki, parsı görmek veya onu gördüğüne inanmak ne kadar sanrı ise anlatıcınınki de o kadar gerçek veya sanrıdır&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dp62vmq1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(Ahab&amp;#8217;ın Mobydick&amp;#8217;e kavuşması, aslında aynı zamanda onun sonudur!)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;AVCI, AVDA KENDİNE AİT OLANI ARAR  &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Başta Melville&amp;#8217;in Mobydick romanı ve Yaşar Kemal&amp;#8217;in Alageyik Destanı olmak üzere, av-avcı ilişkisinin tema olarak ele alındığı metinlerde ikili arasındaki, deyim yerindeyse, marazi aşk dikkat çeker. Sizin romanınızda da var buna yakın bir durum&amp;#8230; &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında Yaşar Kemal&amp;#8217;in Alageyik hikâyesi bu konunun en güzel anlatıldığı metinlerden birisidir. Avcı&amp;#8217;nın dağdaki geyiğe duyduğu aşkı anlatır. Hattâ Ali evlenir, gerdek gecesi geyiğin sesini duyar ve birden delirmiş gibi, tüfeğini alıp evden dağa çıkar. Ben avla avcı arasındaki bu tür yorumların bize ait olduğunu düşünüyorum. Demek istediğim, avın böyle bir şey hissetmediği. Bizim birer avcı olduğumuzu varsayalım, dışarıdaki bir hayvana veya bir canlıya bizim kendi içimizde yarattığımız bir konum vardır. Aslında o av hayvanı, avcının içinden bir parçayı taşıyordur ve avcı da onun peşinden gider. Bu bir süreç olarak ele alınmalıdır, yoksa sıradan bilindik avdan söz etmiyorum. Avcı peşinde olduğu hayvana kendinden bir parça verir ve o peşine düştüğü şey aslında kendine ait parçadır. Ahab&amp;#8217;ın da Mobydick&amp;#8217;teki yaklaşımı budur. O balinada kendi içindeki ruhsal, dulgusal sinirsel duruma ulaşmanın derdindedir. Baktığımız zaan elbette aşkî olarak adlandırılabilir. Romandaki pars ve bütün avcılar arasındaki ilişki de yine böyle adlandırılabilir. Anlatıcının parsa yaklaşımı da özdeşlik kurmaktır, diğer avcılarınki de benzer bir arayıştır.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanda açık bir Rapunzel göndermesi olsa da başka metinleri anıştırma da sözkonusu. Bu açıdan bakacak olursak, buna bir pars masalı demek ne kadar doğru olur? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hikâyenin belirsizliği diye en baştan beri sözünü ettiğim durumdan kaynaklanıyor bu. Yani hikâyenin bütün yapısını okura birebir aktaran metinleri sevmiyorum. Yapmaya çalıştığım şeyin, çok iyi olanları var, bugün döne döne okuduğumuz metinler bunlar. Ben de birebir anlatmayı seven yazarlardan değilim. Kendi yazdığım hikâyeyi yorumlamaktan da hoşlanmıyorum. Benim yazdıklarımın biraz masala yakın durmasının, öyle görünmesinin sebebi az önce sözünü ettiğimiz belirsizlik ve sisli atmosfer. Her ne kadar, birebir kullanmasam da, bir masalı alıp yeniden yazarak yeni bir metin yaratmak için çasbalamasam da, masallara bir okur olarak özel bir ilgim ve yatkınlığım var. Yazar olarak ise bunu ısrarla kullanayım diye bir çabam yok. Bunlar edebiyatın temeli olan anlatılar. İncir Tarihi&amp;#8217;ndeki kadar masal üzerine gitmiş dğilim, hattâ o masaldan romana evrilen bir metindi. Burada kahramanımız biraz daha kendi sorunlarını yaşayan, bizim çevremizde görebileceğimiz, modern birey olarak anabileceğimiz bir karakter. Bu bağlamda oradaki sisi, kaplanı, ormanı başka bir yorumcu başka bir metin olarak da değerlendirebilir. Masal olarak da değerlendirilebilir elbette.  &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dqs6I1r1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;KADINA ŞİDDETİ YAZARKEN BİLE ZORLANDIM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Romanda, metin onu gerektirdiği için yazdığım sahnelerdi, abisinin Ceren&amp;#8217;i dövdüğü sahneler. Ancak şunun bilinmesini isterim ki, yazarken en çok zorlandığım bölümler bunlardı. Kadının gördüğü şiddetin bence üstünde durulmalı. Genel ölçekte Türkiye ve dünyadaki tüm kadınların şiddet görmesini bilmek zaten yeterince acı veriyor. Roman özelinde ise, onu yazmak bile benim için oldukça zor ve huzursuz edici bir süreçti. Fazlasıyla üzüntü verici olduğunu söylemek isterim. Dilden de anlaşılacağı üzere, bir an evvel o bölümden kurtulmak ister gibi bir tavır dikkati çekecektir. Diğer bölümlerin aksine bu şiddet bölümleri yazarken beni çok huzursuz etti, okurları da edecektir&amp;#8230; Bunun farkında olmak gerek, gerçek bir yana metinde böyle bir şeyi anmak bile bana sıkıntı verdi, bunun bir yerlerde gerçek olması durumu bile üzüyor insanı. Bunların yazılması bile yeterince utanç verici&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;DAHA EKSİK BİR DÜNYAYA DOĞMUŞUM&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;İşi çok duygusallığa getirmeden söylemek gerekir ki, durum çok trajik! Benim doğum tarihimle son Anadolu Parsı&amp;#8217;nın öldürüldüğü tarihin aynı olması, üzücü. Bunu, Anadolu Parsı ile ilgili bir şeyler okumaya başlayınca bölük pörçük fark etmiştim elbette. Bizim doğumumuzla bir muhteşem türün yok oluşunun aynı tarihe denk gelmesi; daha eksik bir dünyaya doğmuşum, hissi yaratıyor. Daha eksik bir Anadolu&amp;#8217;ya doğmuşum. Ama bu aynı zamanda şunu da getiriyor; kimbilir daha nelerin eksildiği / eksileceği bir dünyaya doğuyoruz. Onuncu bölümün sonunda yaşanan karşılaşmayı okurlar okuduktan sonra daha iyi anlayacaklardır elbette ama, bir daha asla böyle bir karşılaşma yaşanamayacak!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_m05dtaxDvp1qzexgu.gif"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;NOT: 12 Hayvanlı Türk Takvimi, her yıla bir hayvanın denk geldiği ve 12 yıllık devirlerle ilerleyen bir takvim olup, 3. yılı BARS - BARIS - PARS yılıdır!&lt;br/&gt;Yapılan hesaplara göre 1974 Pars yılı olup, &amp;#8220;Son Anadolu Parsı&amp;#8221;nın da bu topraklarda göründüğü son yıldır!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/18488700976</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/18488700976</guid><pubDate>Wed, 29 Feb 2012 11:20:00 +0200</pubDate><category>Faruk Duman</category><category>Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur</category><category>roman</category><category>röportaj</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>Can Yayınları</category><category>İncir Tarihi</category><category>Mobydick</category><category>Yaşar Kemal</category><category>panteist</category><category>Son Anadolu Parsı</category><category>22 Ocak 1974</category></item><item><title>"25 YILLIK YAKIŞIKLI BİR İNTİHAR"</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;IŞIK-FERRUH GENÇER&amp;#8217;İN ÜNİVERSİTE YILLARINDA KURDUKLARI &amp;#8216;MÜZİK KİTAPLARI YAYINLAMAK&amp;#8217; HAYALİ 25 YILI GERİDE BIRAKTI, BİRLİKTE HAYATA GEÇİRDİKLERİ&lt;a href="http://www.pankitap.com/" target="_blank"&gt; PAN YAYINCILIK&lt;/a&gt; 25 YILDIR TÜRKİYE&amp;#8217;YE MÜZİĞİ OKUTUYOR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzubw5jodC1qzexgu.png"/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Pan Yayıncılık. Türk yayın tarihinde 25&amp;#8217;inci yılını geride bırakmış, artık &amp;#8216;köklü&amp;#8217; olarak anılabilecek bir yayınevi. Üniversite kulüplerinde kurulan bir hayalin, idealin gerçekleşmiş hali. Işık ve Ferruh Gençer öğrencilik yıllarında hem dinleyici, hem icracı, hem de meraklısı olarak uğraştıkları müziğin daha iyi anlaşılması, herkes tarafından bilinçli dinlenip, okunması için bir yayınevi kurma fikrini hayata geçireli tam 25 yıl oldu. Enis Batur&amp;#8217;un dediği gibi, &amp;#8220;yakışıklı bir intihar&amp;#8221; Pan Yayınları, bu tarihe kadar yüzlerce kitap yayınladılar ve bunlar içinde yerli yabancı müzisyenlerin hayatları, önemli kuram kitapları, yanında da şiir kitapları yayınladılar. Geçtiğimiz haftalarda Beşiktaş&amp;#8217;taki kitabevlerinde yıldönümünü kutlayan yayınevinin kurucuları, Işık ve Ferruh Gençer çeyrek asırlık öykülerini anlattı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Pan Yayınları&amp;#8217;nı kurmak fikri nasıl doğdu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;1976-80 yıllarıydı. Boğaziçi Üniversitesi&amp;#8217;nde öğrenciydik. Üniversitemizde dersler kadar kulüp faaliyetleri de önemli bir yer tutardı. O yıllarda Türk Müziği Kulübü&amp;#8217;nde hem koroda söyler hem de kulübün diğer faaliyetlerine katılırdık. 1978 yılında bir açık oturum düzenlemiş, bu açık oturumun metnini kitap haline getirmiştik. Sonradan kulüp üyeleri kendi aramızda şöyle bir karar aldık: mezuniyetten sonra herkes bir yandan kendi mesleğini icra edecek, bir yandan da müzik kitapları yayımlayan bir yayınevi kuracaktık. O yıllarda okuyup öğrenmek istediğimizde çok az sayıda müzik kitabına ulaşabiliyorduk. O halde biz kitap yayımlarsak bilgilenmek isteyen müzisyenler de okunacak kitaplara kavuşabilirdi. Tabii bu arada bizim de bilgi eksiklerimiz giderilebilirdi. Bu da bizim kültürle olan aktif bağımızın kopmamasını sağlayacaktı. Böyle bir amaçla yola çıktık&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bunu bir tek siz başardınız öyleyse?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Diğerleri için sanırım çalışma hayatı imkân tanımadı. Bizse evli olmanın da getirdiği avantajla bu fikirden hiç uzaklaşmadık. Ancak gerekli cesareti bir türlü bulamıyorduk. Bir tesadüfle Tahran&amp;#8217;da Murat Bardakçı ile karşılaştık. Kendisini koro yıllarından zaten tanırdık. Bu fikrimizi ona söyleyince, kendimizi Orhan Nasuhioğlu&amp;#8217;nun evinde, Rauf Yekta Bey&amp;#8217;in Fransızca olarak kaleme aldığı &amp;#8220;Türk Musikisi&amp;#8221; kitabının çevirisinin yayın anlaşmasını yaparken bulduk. Böylece 1986 yılında teknik tabirle yayıncılığa başlamıştık.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Çok kolay gerçekleşmiş gibi duruyor. Hiç mi zorluk yaşamadınız?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bizi bekleyen ilk problem müzikte yaşanan kutuplaşmaydı. Bizim önemli bir iddiamız vardı, “müzik” kitabı yayımlamak. Birbiriyle çatışan Türk müziği, Batı müziği, halk müziği, pop, arabesk vs… gibi kendini bir kampın üyesi addedenlerden değildik. Biz müzik başlığı altında iyi kalitede olmak üzere her kitabı yayımlayabilirdik. Bu kutuplaşmayı kırmak ve planladığımız üzere yayın programımızı düzenlerken, bir Türk müziği, bir Batı müziği alanında kitap yayımlayarak bir denge tutturmaya çalıştık. Ve hiç durmadan, &amp;#8220;biz ayrım yapmadan, sadece müzik kitabı yayımlıyoruz&amp;#8221; fikrini kabul ettirmeye çalıştık.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Peki ilk kitabınız neydi ve yayınevinin ismine nasıl karar verdiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İlk kitabımızı Türk müziği alanından seçtik: Rauf Yekta Bey’in “Türk Musikisi”; ikincisiyse Batı müziğinin önemli bestecilerinden Anton Webern’in “Yeni Müziğe Doğru” başlıklı eseriydi. Üçüncüsü Murat Bardakçı’nın “Maragalı Abdülkadir” kitabıydı. İlk yıllarda bu dengeyi özellikle gözettik. Bu politikamız önceleri biraz yadırgansa da yayınevimizde hiçbir müzik dalının diğerinden üstün tutulmadığı okur tarafından kısa zamanda fark edildi. Yayınevinin adına gelince; aslında adının &amp;#8220;Nikriz&amp;#8221; olması istemiştik. Ama &amp;#8220;Pan&amp;#8221; neredeyse her kültürde kullanılmış bir çalgı adı olması dolayısıyla daha kapsayıcı bir isimdi. Bizim de yayın politikamıza daha uygun düştü. Logoyu çocukluk arkadaşımız grafiker Hasan Üçer yaptı. Hakikaten çok beğenilen, mükemmel bir logo oldu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzubwsX3QO1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;Pan Yayıncılık&amp;#8217;ın kurucuları Işık ve Ferruh Gençer çifti oğulları Emre ve 20 yıllık çalışma arkadaşları ile bir arada&lt;/em&gt; &lt;em&gt;(Soldan sağa ayaktakiler: Oktay Yüksel, Fatma Tulum, Emine Göç Tüzer. &lt;/em&gt;&lt;em&gt;Oturanlar: Emre Gençer, Işık Gençer, Ferruh Gençer)&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Tematik yayın yapıyorsunuz. Müzik kitaplarının ağırlıkta olduğu, köklü butik yayınevisiniz. Sözünü ettiğiniz &amp;#8220;denge&amp;#8221;nin dışında yayınlanacak kitabı neye göre belirliyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Yayın hayatına başladığımızda varolan müzik kitaplarının sayısı nerdeyse bir elin parmakları kadardı. Bir diğer sorun da süreklilikti. Yayımlanan kitaplar birkaç yıl içinde ortadan kayboluyor, yayınevleri satışı pek de kârlı olmadığı için bu tür kitapları yeniden basmaya yanaşmıyordu. Ve bu alanda çok eksik vardı. Kendimizce önemli olduğunu düşündüğümüz alanlarda kâh sipariş ederek, kâh Türkçeye çevirterek, kâh özendirerek kitap yazılmasını sağladık. Bazen okurlar bizi bir kitaba yönlendirdi, bazen yazarlar kendi dosyalarıyla geldiler. Böylece Çingene müziğinden elektronik müziğe, cazdan Anadolu pop-rock müziğine kadar değişik kitaplar yayımlayabildik. Maragalı Abdülkadir, Tanburi Küçük Artin, Dimitri Kantemir gibi Türk müziğinin anıt isimleri yine yayın listemizde yer buldu.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&amp;#8220;ÖNEMLİ OLAN DİNLEYİCİNİN YETİŞMESİ&amp;#8221;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Klişe bir benzetme olabilir ama, bir Don Kişot tavrı değil mi bu? Nasıl motive ediyorsunuz kendinizi? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kurulurken amacımız sadece müzik kitapları yayımlamaktı. Bizim esas ilgi alanımız müzikti. Biz de bu alanda bir şeyler yapabilirdik. Yabancı dil bilmemiz sayesinde yabancı literatürü takip edebiliyorduk. Türk müziği ile ilgilenmiştik, o konuda da bir yol belirleyebileceğimizi düşünüyorduk. İşte bu düşünceler romantik sayılabilir. Ya da Enis Batur&amp;#8217;un bizim için yazdığı gibi &amp;#8220;yakışıklı bir intihar örneği&amp;#8221;. Bir süre sonra işlerin umduğumuz gibi olmadığını gördük. Ama yayıncılığı bırakmayı bir an bile düşünmedik. Hem yaptığın işi kendine izah edebiliyorsun, ben iyi bir iş yapıyorum, hayırlı bir iş yapıyorum diyorsun, hem de her insanın en çok isteği şeyi, kalıcılığı sağlıyorsun. Yaptığımız iş uzun yıllar kalacak, bunu biliyorsun. Bundan güzel ne olabilir&amp;#8230; Kitapçılar raflarında bizim az satan kitaplarımıza beklediğimiz kadar yer vermeyince bir de kitabevi açmak zorunda kaldık. Böylelikle Türkiye’de yayımlanmış bütün müzik kitaplarını, ama sadece müzik kitaplarını satmaya başladık. Yayınevimiz kadar kitabevimiz de önemli bizim için. Hem bir buluşma noktası hem de 22 yıldır ayakta kalmayı başarmış bir kurum oldu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.pandukkan.com/dukkan.html" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzubx55JHU1qzexgu.png"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yayın kataloğunuza bakınca son yıllarda, tür çeşitliliği boyut kazanmış diyebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Birkaç yıldır yayın politikamızda birtakım düzenlemeler yapmaya gayret ediyoruz. Bu değişikliğe İdil Biret&amp;#8217;in yaptığı bir konuşma neden oldu. Boğaziçi Üniversitesi&amp;#8217;ndeki bir konuşması sırasında İdil Biret, &amp;#8220;Ben size istediğiniz kadar iyi piyanist yetiştiririm. Önemli olan o piyanistleri dinleyecek olanların yetişmesidir&amp;#8221; demişti. Biz o anda fark ettik ki, biz hep mesleği müzik olanlara seslenmek istemişiz. Neredeyse akademik sayılacak kitaplar yayımlamışız. O günden sonra, &amp;#8220;Beethoven Çorbayı Neden Fırlattı / Steven Isserlis&amp;#8221;, &amp;#8220;La Traviata / Ufuk Çakmak&amp;#8221; gibi özellikle gençlerin müzik alanında ufuklarını açabilecek kitaplar yayımlamaya karar verdik. Bu düşüncemizi felsefe alanında zaten uyguluyorduk. Çocukların dil hâkimiyetini artırmak, eleştirel düşünce ve felsefe ile tanışmalarını sağlamak üzere Nuran Direk&amp;#8217;in &amp;#8220;Filozof Çocuk&amp;#8221;, &amp;#8220;Bilgin Çocuk&amp;#8221; gibi kitaplarını yayımladık. Önümüzdeki yılda da &amp;#8220;Çocuklarla Felsefe&amp;#8221; kitabını yayımlayacağız. Belki 25 yıl sonra yapacağımız en büyük değişiklik felsefe alanında başlattığımız bu çabayı müzik alanında da sürdürmek olacak. Diğer bir değişiklikse e-kitap. E-kitaba daha fazla ağırlık vermeyi düşünüyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Müzik kitaplarının yanında şiir kitapları da yayımlıyorsunuz. &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Şiir kitapları yayımlamak ise daha zor belki. Ne yazık, okuru daha az. Yunanistan&amp;#8217;da şiir kitapları hâlâ bestseller. Oysa bizde herkes şiir yazıyor ama kimse okumuyor sanki. Avusturyalı Ernst Jandl&amp;#8217;ın &amp;#8220;Dilin İntikamı&amp;#8221; kitabını yayımladık örneğin. Gerçekten olağanüstü. Kimse fark etmedi bile. Ama bizim için şiirin farklı bir önemi var. Şiir okunmalı, tartışılmalı. İnsanlar bir mısra ile günlerini geçirmeli, diye düşünüyoruz.  Şiir, bu çetin dünya işlerine verilen bir mola gibi, bir nefes gibidir. Ve neden artık bu kadar önemsenmiyor anlamıyoruz&amp;#8230; Türklerin yanısıra İranlı şairleri yayımlıyoruz, bir yandan da Avusturyalı şairleri. Ve bir gün şiire itibarı iade olunursa ve bizim bu konuda katkımız olursa çok sevineceğiz.&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/18124087130</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/18124087130</guid><pubDate>Thu, 23 Feb 2012 12:09:00 +0200</pubDate><category>Pan Yayıncılık</category><category>Pan Yayınları 25 Yaşında</category><category>Işık Gençer</category><category>Ferruh Gençer</category><category>Müzik Kitapları</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>müzik</category><category>röportaj</category><category>Ferruh Gençer</category><category>müziği okumak</category><category>İdil Biret</category></item><item><title>HERKES KENDİ TAŞRASINI YANINDA GETİRİR</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzp3kcRSL61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Anadolu’nun küçük bir şehrinden İstanbul’a ilk geldiğim günlerde düşündüğüm ilk şey ‘şimdi hapı yuttuk’ olmuştu. Birkaçbin nüfuslu bir şehirden milyonların koşuşturduğu şehre gelince, insan fazlasıyla ürkebiliyor. Haliyle korkutucu gelen İstanbul’da, filmlerden gördüğüm muhitlerden kendi taşramı oluşturmuş ve bunun dışına çok fazla çıkmamıştım. Kopoy’u ilk okuduğumda gözümün önünde canlanan şey ilk önce bu oldu. &lt;br/&gt;Küçük bir taşra kasabasından İstanbul’un taşrası olarak adlandırabileceğimiz bir semtine geçici bir iş için gelen kahramanımız, orada kendi taşrasını yaratıyor. Deyim yerindeyse kendi köpek kulübesini inşa eden ‘yalnız’ adam bir süre sonra onarımını üstlendiği ofiste kendi hayatını da inşa edecektir. Ofisin bulunduğu handan asla uzaklaşmayan kahramanımız, kendi taşrasını bu han içinde kuracaktır. Anahter deliğinden izlediği insanların hayatını tahmin edecek ve karşı ofiste çalışan kadına âşık olacaktır. Bir köpek sadakatiyle önce işine, sonra hana ve daha sonra da aşkına bağlanacaktır! &lt;br/&gt;En kısa yoldan böyle özetleyebiliriz Kopoy’u. Kendisi de, sonradan İstanbul&amp;#8217;a gelen yazar Barış Andırınlı ile ilk romanı Kopoy’u konuştuk.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzp3xw12MY1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul&amp;#8217;a ilk geldiğin zaman ne düşünmüştün, ne hissettin?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;1995 yılında üniversiteyi kazanınca geldim İstanbul&amp;#8217;a. Aslında büyük şehre alışık sayılırdım, çünkü İzmir&amp;#8217;den gelmiştim. Ama şu var; İstanbul&amp;#8217;u ilk defa görüyordum ve burada yaşamaya gelmiştim. Elbette şehrin büyüklüğü insanın aklını başından alıyor, ama daha çok yeni bir başlangıç heyecanı vardı içimde. Yaşadığımız mekân her ne kadar İstanbul bile olsa hep belirli yerlerdi. Nisbeten güzel muhitlerden söz ediyorum tabi. Etiler, Levent, Hisarüstü&amp;#8230; İstanbul içinde biraz daha rafine bir ortamda yaşıyordum. Kaybolurum, başıma bir şey gelir, bu şehir adamı yutar düşüncelerinden çok; tesadüf ettiğim &amp;#8216;büyük&amp;#8217; adamlarla mukayese ettiğimde çok küçük bir insan olduğumun düşüncesi vardı daha ziyade. Tek başınasın ve büyük şeyler yapma hevesi vardı elbette&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hatırlıyorum da ben, İstanbul&amp;#8217;a ilk geldiğim sene; günlerce hep aynı yerleri, daha önceden bildiğim ama turistik olan noktaları dolaşıp, oralarda yaşıyordum. Sende de oldu mu böyle bir şey?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Sanırım herkeste olmuştur bu. Örneğin ben, ilk geldiğim sene Taksim&amp;#8217;i bulamamıştım. Nasıl olduğunu anlatayım; Taksim otobüsüne bindim ve Gümüşsuyu&amp;#8217;nda indim. Çünkü daha ileriye gitmekten korktum. Kaldığım yerden çok uzaklaşmıştım ve daha kaç durak olduğunu bilemediğim için, erken indim. Yavaş yavaş alanımı genişlettim. Yurt, okul arası dolaşıyordum ve alanımı yavaş yavaş genişlettim. Hisarüstü, Etiler, Levent, Sarıyer, Tarabya buraların bütünü zaten İzmir kadar bir alana denk geliyor. Korkunç bir ölçü bu. Hiç unutmam, Tarabya&amp;#8217;da misafirhanede kalıyordum ve Sezen Aksu konserine gidecektim. Konser Rumeli Hisarı&amp;#8217;ndaydı. Ben korkudan otobüse binemedim, çünkü otobüsün arada bir yerlere sapmasından korkuyordum. O endişe ile Tarabya&amp;#8217;dan Hisar&amp;#8217;a kadar yürüyerek gittim, saatler sürdü. Konser biletim de yoktu, bir de bilet almak için saatlerce bekledim, içeri girdiğimde ise, oturacak yer yoktu, konseri de ayakta izledim. İstanbul&amp;#8217;u da büyük ölçüde yürüyerek keşfettim&amp;#8230; Ama Sultanahmet ve Taksim&amp;#8217;i çok sonra gördüm. Bir de güvenlik meselesi vardı; İzmir&amp;#8217;den sonra İstanbul korkutucu geliyor elbette.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Aslında İstanbul&amp;#8217;a veya benzeri büyük şehirlere gelenler, hemen kendi taşrasını oluşturuyorlar. Buna sen de, ben de dahiliz. Roman kahramanının da yaptığı bu değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında o zaten taşrasıyla beraber geliyor. Herkes gibi&amp;#8230; Evini sırtında taşıyan bir kaplumbağa gibi; geçmişini, eskiden işlediği suçları, günahları yüklenip geliyor. Aslında İstanbul onun için bir sınav, çünkü geçmişiyle de hesaplaşmayı planlıyor burada. Dahası, hem görevi hem de konakladığı muhit itibariyle zaten buna da mecbur, yani kendine bir taşra oluşturmak zorunda kalıyor. Tüm bunlar bir araya gelince zaten kahramanımızın temel sıkıntısı meydana geliyor. Her şeyi küçük bir ofis içinde gerçekleştirmeye başlıyor, yeme içmesinden barınmasına, temizliğinden yapması gerekenlere kadar her şeyi aynı yerde yapmaya başlıyor. Ama sosyalleşmesi de gerek, birileriyle temasa girmesi gerek. Bunu da o taşra psikolojisiyle bir vasıta buluyor ve o da kapının anahtar deliği oluyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;O anahtar deliği, aslında onun dış dünyaya açılan en geniş penceresi&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Elbette. Çünkü balkonu veya pencereyi değil, ofisin bulunduğu hanın koridorlarına açılan anahtar deliğini seçiyor. Ama o sayede de bütün handa ne olup bittiğini takip edebiliyor. Anahtar deliği, dış dünyaya açılabilmek için en dar delik, ama bir o kadar da en güvenli pencere yine orası. Kendini göstermeden, başkasına görünmeden her şeyi takip edebileceği tek alan orası. Zaten âşık olduğu kadınla, Banu&amp;#8217;yla kapının önüne çıktığında yaşadığı karşılaşma, onun -deyim yerindeyse- paniklemesine sebep oluyor. Çünkü insan içine çıkmaya ve insanlara kendini göstermeye henüz hazır değil. Bu aslında bir iletişim değil, tek taraflı bir alımlama var, o kadar. Bütün hanın yaşayanlarını buradan görüyor ve oradaki insanların hepsi, aslında İstanbul&amp;#8217;a farklı yerlerden gelen veya İstanbul&amp;#8217;un farklı yerlerinden gelen insanlar. Bu sayede, kendisine vaadedilen dünyayı görüyor. Artık görmemesi gereken şeyleri gördükçe, başka hikâyelere dahil olmaya başlıyor&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzp3n95h0I1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;OSMAN İÇİN İSTANBUL NE İSE BANU DA O&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Banu, aslında tek başına şehirli yaşantının özeti ve İstanbul gibi duruyor. İki kahramanın da ona olan aşkı sevgisi, sanki İstanbul&amp;#8217;a olan zorunlu sevgi gibi duruyor. Kerem başkasıyla yapamaz, Osman artık taşradan İstanbul&amp;#8217;a gelmiş ve ona âşık olmuş bir adam&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Elbette öyle. Herkesin nasıl kendi İstanbul&amp;#8217;u varsa, herkesin de bir Banu&amp;#8217;su var. Bu sadece romandaki kahramanlar için değil, okurlar için de böyle. Banu&amp;#8217;nun görünüşünü anlatmamamın sebebi de bu biraz, herkes kendi kafasında istediği Banu&amp;#8217;yu oluştursun istedim. Eli yüzü düzgün, alımlı ama bir o kadar da muğlak. Kendine güveni var, ama İstanbul gibi tedirgin edici. Osman meselâ onda farklı şeyler görüyor. Şehir adına, büyük şehir adına ne varsa aklında; hepsini Banu&amp;#8217;da görüyor. Nasıl şehirde geçmişte işlediği günahlarını temize çekecekse, Banu ile de aynı şeyi yapmayı amaçlıyor. Şehvet, tutku, heyecan, aşk hepsini hem şehirden hem de Banu&amp;#8217;dan bekliyor Osman.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir şekilde Osman&amp;#8217;ın bulunduğu alandan çıkması, hiç görmediği İstanbul&amp;#8217;a açılması, deyim yerindeyse &amp;#8216;kulübe&amp;#8217;sinden çıkması da aslında Banu sayesinde ve onunla birlikte oluyor, öyle değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Zaten, Osman&amp;#8217;ın anahtar deliğinden bakmak haricinde iletişime geçtiği tek kişi Kâmil Efendi. Han kapıcısı Kamil Efendi ile, kapının önünde oturuyorlar, çünkü kulübesini terk edemiyor. Ne zaman uzaklaşıyor? Banu&amp;#8217;ya çiçek almak için, Banu&amp;#8217;yla veterinere gitmek için veya onun peşine gitmek istediği zaman oluyor. Zaten ne zaman uzaklaşsa, arkasına bakarak yapıyor bunu. Banu onu kışkırtıyor çünkü&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın önemli dinamiklerinden birisi, Osman&amp;#8217;ın Banu&amp;#8217;ya olan aşkı. Nasıl tanımlamak gerek bu aşkı?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında diğer tanımlanabilir aşklar gibi bir aşktan bahsedemeyiz burada. Banu&amp;#8217;ya olan hissi aslında tam bir aşk değil, sevgi hiç değil ama hastalıklı bir tutku bu. Yapamama, gidememe, kalamama hallerinden kurtulma arzusunu giderebilmek için Banu&amp;#8217;ya tutunmaya çalışıyor Osman. Banu&amp;#8217;yla gidebilme durumu bile ona heyecan veriyor. Çünkü o zamana kadar yapamadığı ne varsa onu yapacak. Taşra bağını da onunla kıracak, yeni bir sayfa açacak. Tüm bunlar aşktan büyük ihtiraslar barındırıyor. Osman&amp;#8217;ın sahibi olduğu asırlık beşerî miras, ki bu taşralılıktır, ondan kurtulabileceğine olan inancı Banu&amp;#8217;ya olan tutkusuyla vücuda geliyor. Buna ne kadar aşk deriz, tam bilemiyorum. Belki de hayvanî bir güdü bu&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzp3nrV9PR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;HERKES YAŞADIĞI ŞEHRİN KURALLARINA UYAR&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Peki bu hayvanî güdü, Osman&amp;#8217;ın içindeki sadık tarafı, marazi bir &amp;#8216;köpekleşme&amp;#8217;ye çeviriyor diyebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Köpekleşmeyi imge olarak kullanırsak evet öyle, yoksa tek başına &amp;#8216;köpekleşme&amp;#8217; çok basit ve yanlış bir tespit olur. Ancak roman boyunca yaşadıkları, onun bu dönüşümünü hızlandıran şeyler oluyor. İstanbul&amp;#8217;a geldiğinde saf insanî tarafları daha ağır basmasına rağmen, hiçbir insanla iletişime geçmediğini, yabani bir hayvan gibi uzak davrandığını görüyoruz. Bir o kadar da özünü koruyor, çünkü saf bir yanı var, ahlâkî birtakım değerlere sahip çıkıyor hâlâ. Bunlar en basit, küçükleri sevmek, atalarına bağlılık, büyüklere saygı gibi çoğaltabileceğimiz şeyler. Osman Banu ile tanışmasa bu şekilde kalıp, vazifesini tamamlayıp memleketine dönecek. Ama ne zaman Banu&amp;#8217;yla karşılaşıyor, o zaman İstanbul&amp;#8217;u da görmeye başlıyor ve artık dönülymez bir yola giriyor. Bunun haricinde, verilen göreve bağlılığı, ofisten uzaklaşamaması, hattâ handan bile çok uzaklaşamaması aslında onun kulübesine bağlı bir köpek imajını haklı çıkarıyor. Her şeye rağmen Banu&amp;#8217;ya olan sadakati ise köpeğin sahibine duyduğu sadakatle yakın. Aslında bu dönüşümü geçiren birçok insan var. Herkes kendi taşrasını yanında getirir. Fakat asla sonuna kadar öyle kalamaz. Çünkü İstanbul ufak ufak onları değiştirir, memleketine geri döndüğünde artık ne oralıdır ne de İstanbulludur. Bunu kötüleşmek olarak söylemek yanlıştır ama dğişimden söz etmek gerekir. Şehrin kurallarına uyar herkes.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Han kapıcısı Kâmil Efendi aslında, Osman&amp;#8217;ın düşeceği durumu, yani Osman&amp;#8217;ın gelecekteki halini gösteriyor.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tamamen öyle. Kâmil Efendi, romandaki &amp;#8216;teyze&amp;#8217;tipi ve Osman birbirinin aynısı tipler. Bu romanın baş kişisi aslında bu üçü de değil, &amp;#8216;imkansızlık&amp;#8217; kavramı asıl kahraman bu romanda. Çünkü Osman ile &amp;#8216;teyze&amp;#8217; konuşurlarken, &amp;#8216;bizim kafamız berrak olmalı, bizim kafamızın karışması gibi bir lüksümüz yok&amp;#8217; der kadın ve Osman, bizin kim olduğunu sorduğunda sen, ben, Kâmil Efendi der. Biz Kâmil Efendi&amp;#8217;de olamamanın en korkunç hallerini görürüz. Zamanında İstanbul&amp;#8217;a gelmiş, birtakım imkânlar elde etmiş, yuva kurmuş vebir tiyatro kumpanyası macerasına karışmış. Belki de diğer benzerlerinin ulaşamayacağı maceralara dahil olmuş ve bir imkânsız aşka bulaşmış. Osman&amp;#8217;ın Banu&amp;#8217;ya duyduğu hissin benzeri olarak, Kâmil Efendi de bir Ermeni aktrise vuruluyor. Ömründe hiç tiyatro görmemiş Kâmil Efendi, tiyatro görüyor, Necmi&amp;#8217;ye öykünüyor, Berta&amp;#8217;ya tutuluyor. Berta&amp;#8217;nın Necmi&amp;#8217;ye hediye ettiği saati alıp ondan bir türlü kurtulamamasının sebebi de bu. Onu atamadığı gibi, geçmişini bu saatle yaşıyor. Ne zaman Necmi ve Berta olmadan tiyatroyu yaşatmaya devam etmeye çalışıyor, işte o zaman çuvallıyor. Osman&amp;#8217;la Kâmil&amp;#8217;in birbirini çok iyi anlamasının sebebi de bu ortak kaderleri zaten.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu ortak kaderi fark ettikleri anda birbirleriyle temas da azalıyor zaten&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çünkü hepimiz öyleyiz. Taşradan ilk geldiğinde insan kendisinden çok bahsetmez. Öyküsünde gizlediği birçok şey vardır, bu sırlar ortaya çıktığı anda hem gizemini kaybeder, hem de zayıf karnı ortaya çıkmaya başlar bir nevi. Kâmil Efendi bir hezeyan anında bütün hikâyesini anlatıyor Osman&amp;#8217;a ve ikisinin kaderindeki benzerlik ikisinin de kendi kabuklarına çekilmesine sebep oluyor. İkisi de bir daha birbirlerine bir şeyden bahsetmiyorlar. Teyze de aslında benzer, o da kendi hikâyesini anlattığı anda gidiyor oradan.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hepsinin hikâyesi aslında yine taşralılık.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İşin tuhaf tarafı, taşralı bir insan için taşradan çıkana kadar taşra diye bir şey yok veya taşraya birisi gelene kadar bunun ayrımına varamıyor. Örneğin Osman&amp;#8217;ın taşradaki hikâyesi, çocukken âşık olduğu memur kızı Esra geldiği zaman başlar. Osman da sanki o zamana kadar hiç taşrada yaşamamışız der. Denizin ne olduğunu bilmeyen balık gibi. Esra, Osman&amp;#8217;a farklılıklarını gösteriyor deyim yerindeyse ayıplarını ortaya koyuyor, onu çırılçıplak bırakıyor. Bu yüzden Osman yıllarca kendine gelemiyor, bu aşk onun dengesinin bozulmasına sebep oluyor. İstanbul&amp;#8217;a geldiğinde de karşısına Banu ve Kerem çıkıyor. Kendisi taşralılığının üzerine bir sünger çekmek istese de, Kerem onun taşralı tarafını sürekli öne çıkarıyor. Çünkü Kerem onun taşralı kimliğinin altını çiziyor, Osman&amp;#8217;ın sadakatini her zaman taktir ediyor, onun daha güvenilir olduğuna inanıyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Aslında Osman&amp;#8217;ın her İstiklâl Marşı&amp;#8217;nı duyduğunda ağlaması bile, Türkiye&amp;#8217;deki taşralı kimliğini açık eden bir unsur. Tıpkı küçükken TRT&amp;#8217;de İstiklâl Marşı okunurken, ayağa kalkar öyle dinlememiz gibi&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Taşra hükmedilen insanlardan oluşur. Daha mülayim insanlardır. Bürokrasiden çekinir, devlet makamlarından ürkerler. İstiklâl Marşı, fener alayı, millî bayramlar, Atatürk&amp;#8217;ün sesi onlarda coşku yaratır. Hakim devletin kendi üzerlerindeki iktidarını pekiştirir ve devletle olan tereddüt dolu ilişkisini her zaman canlı tutarlar. Taşralının devlet karşısında boynu kıldan incedir çünkü. Devlet ve bürokrasi taşraya bir lütufta bulunurmuş gibi davranır. Rütbeli asker, doktor, öğretmen, hakim, savcı taşraya geldikçe devlet tarafından görünür olur taşra&amp;#8230; Bundan birkaç yıl önce, Ermeni asıllı bir kızın ağlaya ağlaya İstiklâl Marşı&amp;#8217;nı okuduğunu da gördük biz, onun da elbet psikolojik birtakım sebepleri vardır örneğin. Televizyonlarda haber oldu, internette en çok paylaşılan video olmuştu. İstiklâl Marşı, dışarıda kalana manevi birtakım anlamlar taşıyor belki de.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://birparagraf.com/post/14303545724/kopoy" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzp3scMfF71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;çok fazla ustam vardır&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Aslında bir dönemin birçok edebiyatçısını sayabilirim ustam olarak. Başta Sait Faik gelir, doğal olarak. Okurluk dönemim onunla doludur, Memduh Şevket Esendal, Haldun Taner, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal ve onların izini süren birçok isim vardır ustalarım arasında. Cumhuriyet dönemiyle başlayıp modern Türk edebiyatını oluşturan isimlerdir. Bunlar içinde Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Leylâ Erbil de vardır.&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/17945607130</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/17945607130</guid><pubDate>Mon, 20 Feb 2012 16:25:00 +0200</pubDate><category>Kopoy</category><category>Barış Andırınlı</category><category>kitap</category><category>röportaj</category><category>edebiyat</category><category>oynakbeyi</category><category>taşra</category><category>taşralılık</category><category>İstiklâl Marşı</category><category>Hayy Kitap</category><category>Herkes Kendi Taşrasını Yanında Getirir</category></item><item><title>BİR YOL HİKÂYESİ</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzhc8lLQ611qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;En baştan belirtmeliyim ki, bu vakte kadar Oynakbeyi olarak kaleme aldığım en kişisel yazılardan birisini okuyacaksınız. Genellikle yıldönümlerinde kişisel birtakım açıklamalarda bulunup diğer yazı veya fotoğraflarda, başarabildiğim ölçüde bireysel hayat serüvenimden bir şeyleri aktarmıyorum. Zaten gerek de yok, bana sorarsanız. Yalnız 14 Şubat 2012 tarihinde yaşadığım kısa süreli bir taksi yolculuğu esnasında dinlediğim hikâye, oturup satır satır yazmamı gerektiriyordu. &lt;br/&gt;Taksi yolculukları hakkında ne düşünürsünüz bilemem ama, ben kısa mesafede de uzun mesafede de (elbette şoförüne göre) sohbet açıp, taksiciyi dinlemeyi sevenlerdenim. Daha evelden, bir &lt;a href="http://paktin.com/" target="_blank"&gt;dostum&lt;/a&gt;la meseleyi &amp;#8220;taksiciden al haberi&amp;#8221; boyutuna getirip, gündeme dair her şeyi onlardan öğrenebileceğimize dair tespitte bırakmıştık. Ancak &amp;#8220;sevgililer günü&amp;#8221;nde yorucu bir taksi bekleme sonrası, kısacık bir yolculukta duyduğum &amp;#8216;gerçek&amp;#8217; hikâye, içinde bulunduğum dönemdeki halet-i ruhiye itibariyle daha farklı etkilere sbebep oldu açıkçası. &lt;br/&gt;Şoförün anlattığı hikâyeyi, kurmaca dünyamız &lt;strong&gt;Resimli Hayat Ansiklopedisi&lt;/strong&gt;&amp;#8216;nde de anlatabilirdim. Neticede birçok gerçek olayı, hikâyelendirmişliğimiz de var. Ancak, dinlediğim hikâyeyi kurmaca-gerçek belirsizliğine sokmak, şoföre ve tavrına saygısızlık olurdu. En azından şimdilik. Belki bir gün hikâyelerde de anlatılacaktır. Neticede hep böyle olur&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bundan sonrası, tamamen aramızdaki diyaloğun ve sözkonusu hikâyenin aktarılmasıdır.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;-Hayırlı işler ustacım. Pera Palas&amp;#8217;a doğru gideceğim ama, şayet açıksa Odakule tarafından Meşrutiyet Caddesi&amp;#8217;nden çıkalım. Yok açık değilse Flash TV&amp;#8217;nin orada inerim ben.&lt;br/&gt;-Yoruldun mu gardaş?&lt;br/&gt;-Sorma ustam, yüküm ağır. Bir de dengeli taşıyamayınca zorladı çok affedersin.&lt;br/&gt;-Neyse, artık rahattasın. Sakin sakin gideriz.&lt;br/&gt;-Gideriz. İstersen, hiç bu trafiğe girmeyelim, Dolapdere&amp;#8217;ye inip Tarlabaşı&amp;#8217;nın içlerinden çıkalım Tepebaşı&amp;#8217;na doğru.&lt;br/&gt;-Vallaha gardaşım, tarif edersen gideriz. Ben bu taraflarda oturmirem. Asil şoförün babası rahatsızlanmış diye emanete geçtim. Haftasonları taksiye çıkirem. O vakıt buralara da yolum pek düşmir. Zaten, sabahtan beri duraktakiler çağırıp duruyor. &lt;br/&gt;-Sevgililer Günü ya ondandır.&lt;br/&gt;-Sevgilisinden değil gardaşım, bir de yağmur var ki hepten felc etti bizi. Bütün melmeket kendini atmış sokağa, binmeye taksi bulamazsın.&lt;br/&gt;-Öyle oldu benim de. Memleket nere ustam?&lt;br/&gt;-Ben? Ezzurumluyam! Senin melmeket nire?&lt;br/&gt;-Van Erciş.&lt;br/&gt;-Baaa&amp;#8230; Ne güzeldii oraları. Amma bu deprem daş daş üstünde komamış. Gittin mi hiç? Bilir misin oraları?&lt;br/&gt;-Bilirim yakında gittim, ama. Oralarda büyümedik işte. Peder bey memur olunca tayin falan, sonra okul.&lt;br/&gt;-Allah kolaylık versin gardaş. Bu şehir maf eder adamı&amp;#8230;&lt;br/&gt;-Ediyor, eder de. Sen ne kadardır buradasın ustacım?&lt;br/&gt;-Beeen, biin dokkuz yüz yetmiş ikki senesinde gelmişem buralara. Geldigim gibi işe girmişim, sigortamı yaptırmışım ottuz sekkiz yaşımda da emekliye ayrılmışım. O günden beri bakkalımı açmışım, dükkanımı işletiyorum. Ben kurtardım kendimi&amp;#8230; Darısı başına.&lt;br/&gt;-Yaş kaç usta?&lt;br/&gt;-Been, elli dört yaşındayım.&lt;br/&gt;-Allah ömür versin. Çoluk çocuk?&lt;br/&gt;-(Derin bir nefes alarak) Yoktur.&lt;br/&gt;-&amp;#8230;&lt;br/&gt;-Ben evlenmedim gardaşım.&lt;br/&gt;Şoförün ses tonu ve ardı ardına derin nefes almaları dolayısıyla, &amp;#8220;en güzeli&amp;#8221; falan gibi bekârlık sultanlıktır klişelerine giremedim. Hovarda diyaloğuna girmenin zamanı değildi zira.&lt;br/&gt;-Hayırdır ustacım. Tabi kusura bakmazsan, ters giden bir şey mi oldu ki?&lt;br/&gt;-En başından tersmiş kaderimiz gardaşım&amp;#8230; Sınıf arkadaşımdı. Daha ilkokulda, hem de mahalleden komşumuzdu. Erzurum&amp;#8217;daydık. Çocuktuk, oyun oynuyorduk. Ortaokula geçtik. Ben dedim seni seviyorum. O dedi, ben de seni seviyorum. Dedim bana varır mısın, dedi varacam&amp;#8230; Hep görüştük, konuştuk. Hep. Görüşemediysek bilirdi bir sebebi vardır. Çalışırdım, inşaatta, demircide, hamallıkta, pazarlarda. Kimi vakıt okula da gitmez olduğum için, bilirdi gelememişim ki görüşememişiz. İşim biter bitmez giderdim yanına. Konuşurduk. Yetmiş ikki senesinde geldim İstanbul&amp;#8217;a çalışayım, para kazanayım diye. Çalıştım da. İkki ayda bir kaçar giderdim Ezzirum&amp;#8217;a. Sevdigimi görmeye. Anamı babamı da görür gelirdim. Sonra dayanamadım, geri döndüm Ezzirum&amp;#8217;a. Dedim ben seni alacaam. Bana vari misen? Dedi he! Ben nasıl sevindim, nassıl sevindim ama gardaşım benim, abim benim. İlk defa o güni içki sürdüm agzıma. &lt;br/&gt;Sabahına anama babama gittim. Dedim böyleyken böyle. Herkes bilir ki, biz birbirimizi sevmişiz. Dedi, &amp;#8220;tamam oğul, yarından geci yok sana isteyek. Haber edelim, anasına babasına.&amp;#8221; Gittik istedik. Dediler &amp;#8220;verek vermesine de bu oğlanın askerliği yoktur.&amp;#8221; Dedim doğrudur. Hemen gittim teslim oldum askere yazıldım. &lt;br/&gt;-!!&lt;br/&gt;-Ben eskerdeyken, benim pohyiyen abimlen emmim bu gızın abisile babasınan kavgaya dutuşmuşlar. Sebebini ne sen sor ne ben söyleyem. Amma öyle bir sebeptir ki, sanki feleğin bir oyunudur bana. Sanki biri gelmiş çevirmiş çemberimi, fır fır dönsün allak bullak olsun kaderi demiş. Yani hiç de öyle kavga edilecek, küsülecek bir şey değildir benim canım abim. Güzel hemşerim. Benim pohyiyen abim, kızın babasının kaffasini üç ayrı yirden birden kırmış. Araya giren akrabaları olmuş, onlarla da kavga etmişler. Felaket bir şeye dönmüş niyeyse&amp;#8230; Ben bir döndüm askerden, bana kızı göstermediler. Bizimkilere sordum, dediler beyleyken beyle. Dedim siz delisiz, nesiz? Cevap veremediler abim benim. Gittim yalvardım, yakardım. Kapılarında it gibi ağladım. Eşiklerinde yattım, babası evden çıkarken üzerimden geçti, yüzüme bakmadan. Ağabeysi zorla iteleye iteleye kovaladı beni. Ama bir kere araya küslük girmiş, kin girmiş, nefret girmiş. Demişim, &amp;#8220;kurban olduklarım, ne benim bir kabahatim var ne bu kızın. Sizin ettiginiz haktan reva mıdır. Ne demeye sevenlere bunu edersiniz?&amp;#8221; Vermediler cevap. Zaten neye verecekler, çocuk olsa güler onların kavgasına.&lt;br/&gt;Ben babalarımızı barıştırdım. Dediler, &amp;#8220;tamamdır kavga küslük bitmiştir.&amp;#8221; Bitmemiş. Gittik kızı istemeye, ağabeysi dedi &amp;#8220;ben vermem. Beni çığnayıp geçemezsiz!&amp;#8221; Geçemedik, babasından sonra gelir dedik. Ben gene yalvardım yakardım. Bana yine günlerce göstermediler sevdigimin yüzüni. Birgün takip ettim, gizli gizli buluştuk ben diyeyim haftalarca, sen de aylarca. En son dedim, &amp;#8220;ben seni kaçıracam. İstanbul&amp;#8217;da işim hazır, yerim hazır. Bizi bulsalar bile ne edebilirler ki?&amp;#8221; &amp;#8220;Yok,&amp;#8221; dedi. &amp;#8220;Kaçarak gelmem, dügünüm olsun isterim, anamın babamın rızası olsun isterim,&amp;#8221; dedi. &amp;#8220;Vermeyecekler gülüm,&amp;#8221; dedim. &amp;#8220;Vermezlerse kendimi zehirlerim,&amp;#8221; dedi.&lt;br/&gt;İkinci kere yalvardık, gittim ağabeysine yalvardım. Dedim, &amp;#8220;al her şeyim önündedir. İster vur, ister öldür, dilimi kes, kolumu kes. Ben senin bacını sevmişem, o da beni sever. Bunu sen de bilirsin, ne diye zalımlık edersin?&amp;#8221; Nuh bile demedi güzel abim. Bacısıylan çıktık karşısına, bacısı anasına da demiş; &amp;#8220;Eger ki beni vermezseniz kendimi zehirlerim,&amp;#8221; demiş. Ağabeysine de dedi. Kabul etmedi. Gerçi ağabeysinin de değil kabahat. İşin içine bütün aile girmiş, hangi birini ikna edeceksin. Ağabeysi desen, amcası gelir, amcasını geçsen dayısı gelir. Bizimkiler öyle maf etmişler beni&amp;#8230;&lt;br/&gt;Vermediler!&lt;br/&gt;Zehir içti. Fare zehri içti. Hemen öldürmii ki meret. Ben gittim babasını polise şikâyet ettim. Sekkiz yıl yattı babasıyla ağabeysi. Pişman oldular da neye yarar. Benim sevdiğim, onların kızı öldü!&lt;br/&gt;-!!&lt;br/&gt;-Ben de bir daha kimseye bakmadım. Kimseyi görmedim de! Kimseyi sevmedim de. Anam çok yalvardı, çok ağladı. Öldügü güne kadar, dedi evlen ha evlen. Yemin ettim evlenmedim. &lt;br/&gt;-Kusura bakma ustacım üzdüm gereksiz, canını sıktım akşam akşam.&lt;br/&gt;-Yok benim babam. Beni sen üzmedin, başkaları üzdü zaten. Ama sen sen ol kimseyi üzme emi. Dilerim onlar da seni üzmez&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Sadece özür dileyebildim şoförden. Teşekkür etmekle birlikte. İçinde bulunduğum sıkıcı ve sıkıntılı zaman diliminde kendi bilhassa &amp;#8220;insan&amp;#8221; ilişkilerinde yaşadığım başarısız ve üzücü tecbürebelerin ardına, dinlediğim bu &amp;#8220;gerçek aşk hikâyesi&amp;#8221;, bende bir zamanlar veya hâlâ hayatımda olan dostlarım, sevgililerim, ailem ve başka insanlardan &amp;#8220;kalbini kırdığım&amp;#8221; için özür dilemek isteği uyandırdı açıkçası. Bir şekilde tesadüf edemeyeceklerim de, belki buradan denk gelirler temennisiyle&amp;#8230; Aman dileyene kılıç kalkmazmış, özür dileyenin, kabahatinin farkına varıp bunu söyleyenin de boynu vurulmazmış. Özetle, keyfini kaçırdığım, huzurunu bozduğum, haksızlık ettiğim herkesten özür dilerim.&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/17705617511</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/17705617511</guid><pubDate>Thu, 16 Feb 2012 11:41:00 +0200</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>kişisel</category><category>halet-i ruhiye</category><category>taksi</category><category>taksici</category><category>özür dileme</category><category>diğer</category></item><item><title>"bu uykudan uyanılacak bir dönem gelecektir elbette"</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Türk edebiyatının &amp;#8216;tuhaf bir yazar&amp;#8217;ıdır Leylâ Erbil. Bir o kadar da, bizi en iyi anlatanlar arasında gelir. Altı yıl aradan sonra, Erbil okurlarını fazlasıyla mutlu edecek, onunla yeni tanışacakların ise aklını başından alacak şiirsel romanı &amp;#8220;Kalan&amp;#8221; raflardaki yerini aldı. &lt;br/&gt;Bizans&amp;#8217;tan Cumhuriyet&amp;#8217;e kalan, Konstantinapol&amp;#8217;den İstanbul&amp;#8217;a evrilen bu şehirde, birbirinden farklı kültürlerden insanlarla bir arada büyüyen Lahzen. Lahzen&amp;#8217;in evinden sokağına, sokağından mahallesine, mahallesinden şehrine, şehrinden ülkesine iç içe geçmiş ve birbirinin tersi yönlerde hareket eden anılar, tanıklıklar. Editör Ruken Kızıler&amp;#8217;den ödünç alarak; &amp;#8220;memleketin tüm insanlarının sökün ettiği; Yörüklerin, Yezidilerin, Ermenilerin, Rumların, Musevilerin, Kürtlerin, Türklerin, kara çarşaflıların, Lenin kasketli, haki montlu, postallı genç adamların ve kolunda bir güvercinle Hırant Dink&amp;#8217;in eşlik ettiği bir &amp;#8216;farandola dansı&amp;#8217; Kalan.&amp;#8221; Bir nevi kısa Türkiye tarihini yazdığı romanıyla ilgili Erbil&amp;#8217;le konuştuk. Romanındaki gibi &amp;#8216;hiç büyük harf&amp;#8217; kullanmadan cevapladı sorularımızı&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzc49aMpNl1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Erbil okurları için uzun bir aradan sonra yayınlandı son kitabınız Kalan&amp;#8230; Okuduğumuz, kişisel hesaplaşmalar araya giren yılların etkisiyle mi oldu?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;öyle de sayılabilir ya da sadece araya giren yılları değil dünyanın öteki zamanlarını da kapsayabilir.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir nevi kişisel ve kısa Türkiye tarihi okuyoruz “önsözce” bölümünde. Okuru hazırlamak için diyebilir miyiz buna?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;yoo, okuru hazırlamayı falan düşünmem yazarken sadece metnin bütününü örmeyi amaçlamışımdır. önsözcede okura seslenirken 1. bölümde yazara sesleniyor anlatıcı, artık okur ve yazar yüzleşiyor da diyebiliriz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitapta din olgusu, şüphesiz Kirkegaard dolayısıyla, önemli bir alanı oluşturuyor. Anlatıcının haricinde, Leylâ Erbil’in dine bakışı nasıldır?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;kirkegaard’ın tam tersi! &lt;br/&gt;dinin özellikle ilkel toplumlardan başlayarak toplum düzenini kurmak adına insanları baskı altında tutmaktı amacı. şimdilerde ise demokrasinin cayılmaz öğesi sayılan oy kazanma adına her türlü devlet enstrümanlarını, pazarlayan haksız ama egemen bir güce dönüştü.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kalan, İstanbul&amp;#8217;un eski kozmopolit dokusunu değiştiren 6-7 Eylül olaylarına da değiniyor. Hz. İbrahim kıssasının da sıklıkla karşımıza çıkması dolayısıyla; insanlık tarihi, “kendi tanrısı” için öz evlatlarını kurban eden milletlerle dolu diyebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;ideolojilerin birer yanılsama olduğunu bizlerin de o ideolojilerin eline geçirdiği birer kukla özneler olduğumuzu düşünüyorum. nietzsche’nin dinin de, hazzın da, ahlakın da “soykütüğü”nü çıkarmasının üzerinden yüz yıldan çok zaman geçti. adorno ise, “&amp;#8230;bir zamanlar liberal bir iletişim aracı olan yalan, her bireyin kendi çevresinde buz gibi bir atmosfer oluşturarak bu atmosfer sığınağı içinde semirmesini sağlayan küstahlık yöntemlerinden biri haline gelmiştir bugün” diyor. tarihin tüm zamanlarındaki sesi, vicdan sahiplerinin kulaklarını sürekli tırmalayan insan çığlıklarıyla dolu. bu uykudan uyanılacak bir dönem gelecektir elbette&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bu yaşananların din dışında da sebepleri var elbette&amp;#8230; &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;din faktörlerden biri, belki de zulüm için en kullanışlı bir araç olabilir ama tek değil. din kardeşlerinin de tarih boyunca birbirini boğazladıkları bilinen bir şey. şu anda kürtler örneğin din kardeşlerimiz değil mi? o boşluktaki asıl gerçeği halklara bir anlatabilsek!&lt;br/&gt;tarihin sesi, tüm zamanlarda vicdan sahiplerinin kulaklarını tırmalayan dinmeyen çığlıklarla doludur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzc4d288rg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Türü ne olursa olsun, büyük hesaplaşmaların dile getirildiği keskin eleştiriler var kitapta. Azize Felicitas öldürüldükten sonra, katillernce azize ilan edilir. Hrant Dink ve Gonca Kuriş’e uzanan kurbanların azizleştirilmesi ne zaman olacak sizce? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;listede sayılanların bir bölümü azize barbara gibi ortaçağ kafasının kurbanı. azize barbara’yı da babası, tıpkı ibrahim’in ishak’a yapmaya kalktığı gibi bir dağa götürür ve boğazını keser. zavallı gonca kuriş de o olaydan yüzlerce yıl sonra bugün denilecek kadar yakın bir zaman önce azıcık aydınlık söylemi kattığı konuşmaları yüzünden hizbullah tarafından kaçırılıp domuz bağıyla kabul edilemez bir ölüme terk edilmişti.&lt;br/&gt;hrant dink yoldaş ise daha karmaşık bir ilkellik yumağı&amp;#8230; vaktiyle konstantinopolis’te asıl nedeni güç kavgası olan, ama din kavgası bahanesiyle bazı keşişlerin gözleri oyulup büyük adada zindana atılırdı. şimdi de aynı şey yapılıyor. yıllar sonra bir başka egemen gelir o keşişlerin sağ kalanlarını özgürlüğe kavuşturur ve isimlerini kilisenin “azizler” listesine alırdı! sizin dediğiniz gibi aynı insanlar pişmanlık getirip kabahatlerini gidermiyorlardı. bunu egemenler asla yapmaz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&amp;#8220;bu ülkedeki vicdan yokluğunun nedenini anlatsam&amp;#8230;&amp;#8221; diyorsunuz. Gerçekten hiç mi kalmadı vicdan bu topraklarda?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;kalan adlı yeni kitabımda geçen belirttiğiniz o dilek, edebiyat içi bir okumaya girer. ama herhalde içinde kıvrım kıvrım yalanların yuva kurduğu, korkuyla kuşatılmış, hiçbir çağdaş güvenlik merciinin kalmadığı bir ülkede insanların vicdanı zaten hepten yok olmaya mahkûmdur. o zaman demokrasi nasıl bir şey oluyor… nedenini tam olarak anlatmak zor. böyle durumlara tarihin birçok sayfasında rastlarız. nedeni kişisel tutkular bile olabilir. neron gibi, hitler gibi… ya da çıkar ortaklığına dayalı yönetimler vicdanları bozabilir, korkular, yoksulluk, savaşlar, bazı aptal liberal entelektüellerin yardakçılıkları, halkın kendi yararlarını ayırt etmekten acizleştirilmesi, ahmaklaştırılması, dünyaya kendini beğendirme, ders verme aklı vb&amp;#8230; binlerce neden, bilemiyorum&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabın anlatım çeşitliliğine dikkat çekiyor; anıyla başlayıp sayıklama seyrinde ilerleyen metin, daha sonra “mesel” anlatımına dönüp hikâyeye geçiyor, baştan sona bir şiirsellik hakim ayrıca&amp;#8230; dilin plastiğine olan ilginizden mi bu? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;ben metinlerimde en iyi denetleyebileceğim dili ararım. elbette dilin plastik gücüne inanırım ama bu kez azıcık şiirsel, yer yer özün getirdiği biçemde kesikli ya da düz anlatımlı dili de, düşsel olanı da deneyerek verili olanın sınırlarını işgal ettim sanırım?&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir okur olarak, şimdiye kadar okuduklarınız sizi aldattı mı? Sizi aldatmayan yazarlar kimlerdi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;evet! kitabımda geçen o cümle üzerine çeşitli açılardan bakarak konuşabiliriz. iyi de olur!&lt;br/&gt;halkın görüşünün değişmeye karşı nasıl bir bilinç oluşturduğu, (ben bunu jung’un, ilkellerde bulunan “çalılık ruhu” geni olarak yorumluyorum) neredeyse kuran-ı kerim dışında her kitaba, heykele, sanata düşmanlık taşıyan bir toplum olarak da durmadan açmak gerektiğine inanıyorum bu “çalılık ruhu”nu! &lt;br/&gt;aa! beni aldatmayan pek çok kitabım ve yazarım var elbette.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lzc4h5VJEX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kirkegaard kitabın düşünsel çıkış noktası belki de, hayatınızdaki yeri nedir? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;kirkegaard’ın hayatımda önemli bir yer almasına hiçbir zaman izin vermedim. böyle bir şey yok. şiirsel bir dille iyi bir hıristiyan nasıl olunurmuşu anlatmak istediğini söyleyen bir yazarın üzerimde hiçbir etkisi olamaz! ben onun iyi bir filozof olamayacağını tartışmaya sokmak istedim. kitapta yazdığım gibi, mitoslardan, ideolojilerden, tanrı aşkından, vb. kurtulamamış bir beyin; en bilinen tasası da hegel’i silmek olan biri! sıradan adamlarda olan çeşitli tutkuları olana filozof deyip denemeyeceğini sorgulamak istedim.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Son olarak, kitapta da sıklıkla &amp;#8220;kaygı&amp;#8221; üzerinde durulduğu için; nedir sizi kaygılandıran şeyler?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;yanıtım söylediklerimin bütününden çıkmıştır sanırım: ülkemizi daha hangi belaların beklediği kaygısı. zira barışa ait en ufak bir olasılık görünmüyor ufukta. bana şu karanlık günlerde içimi dökme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. evet iç dökme. başkaca bir şey gelmiyor şu sıra elimizden!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Fotoğraflar: Selçuk Şamiloğlu&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/17550840565</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/17550840565</guid><pubDate>Mon, 13 Feb 2012 16:08:05 +0200</pubDate><category>Leylâ Erbil</category><category>Kalan</category><category>Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</category><category>röportaj</category><category>kitap</category><category>edebiyat</category><category>Tuhaf Bir Kadın</category><category>Tuhaf Bir Yazar</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>DEVLETLE İŞ YAPMAK MI? BİR DAHA ASLA!</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Öğrencilerde okuma alışkanlığı ve sürekliliği, eleştirel bakış açısı kazandırmak ve çok yönlü düşünebilmek amacıyla geçen senenin son aylarında &amp;#8220;Yazarlar Okullarda Projesi&amp;#8221; başlatıldı. Ancak İstanbul Millî Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız başkanlığında, İstanbul Millî Eğitim Müdür Yrd. Metin Taşdemir koordinatörlüğünde gerçekleşen çalışma, ismini daha çok Aslı Tohumcu&amp;#8217;nun Abis isimli öykü kitabı odağında çıkan tartışmalarla duyurdu. &lt;br/&gt;Özetlemek gerekirse; Yazarlar Okullarda Projesi kapsamında okullarda her ayın ilk iki haftası bir Türk veya dünya klasiği, sonraki haftalarda da çağdaş bir Türk yazarın eseri okunacaktı. Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin okuma saatlerinde bu kitapların üzerinde söyleşiler yapılıp öğrencilerden kitaplar hakkındaki düşünceleri alınacaktı. Alışıldık özetler yerine kitaplar hakkında kendi değerlendirmelerini yazmaları istenen projede, gençlere ödül olarak okudukları kitabın yazarıyla bir araya gelme imkânı sunulacaktı. Her ilçenin bir yazarı olacak ve bu ilçe eğitim öğretim yılı içerisinde o yazarı ilçesine davet edecekti. İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından yürütülen projede yer alan yazarlardan Aslı Tohumcu; 8 yıl önce yayımlanmış ve 2011&amp;#8217;de Kırmızı Kedi Yayınları tarafından tekrar baskısı yapılan Abis isimli öykü kitabında bulunan küfürlü kullanımlar dolayısıyla, PORNOGRAFİK suçlamasıyla karşı karşıya gelmişti. İki ayrı gazetede &amp;#8220;suçlayıcı ifadelerle&amp;#8221; yer alan haberlere rağmen Aslı Tohumcu projeye devam etme kararı almıştı. Aslı Tohumcu&amp;#8217;yla süreci ve aldığı kararını konuştuk&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lyntbbsXGm1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Önce süreci kısaca bir hatırlayalım istersen, neler oldu birkaç gün içinde böyle?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Davetli olduğum lise, Abis&amp;#8217;i aldığının ertesi günü iade etti. Ben meseleyi hep üçüncü şahıslardan duydum. Bir öğrenci, &amp;#8220;Ben bu kitabı kütüphaneme bile koymam,&amp;#8221; demiş. Tepkinin kendisi bile komik. Kütüphaneme bile koymam! Üzüldüm tabii ama kimseye kitabı zorla okutacak halimiz yok. Sonra da tatsız bir şekilde iki ayrı gazeteye manşet oldum.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Hangi kitabın hangi okulda okutulmasına nasıl karar veriliyor?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İlçe Eğitim Müdürlüğü okullara proje konusunda bilgilendirme yolluyor. İsteyen okul yazarı davet ediyor söyleşiye. Zaten her yazar dört okulu ziyaret ediyor. Yazarların hangi ilçeye gideceği de kurayla belirleniyor. Ben de ne sevinmiştim Kadıköy ilçesini çektim diye.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yani Abis, okula tamamen yetkili merciler tarafından, MEB&amp;#8217;ye bağlı müdürlükler tarafından seçilerek gönderiliyor. Bakanlığın onayladığı bir proje haliyle. Sonra bir öğrenci / öğretmen ben bunu kitaplığıma koymam diyor ve ortalık toz duman oluyor. Bunu bir şeye bağlayabiliyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hangi kitabın önerileceği konusunda proje sahiplerinin özeleştirilerini yapmaları gerekiyor. Bana sorduklarında, beni daha ziyade gençler okuduğu ve lise öğrencileriyle Abis sayesinde buluştuğum için Abis&amp;#8217;i önerdim. Bilmiyorum, kitabı İbrahim Çakmak&amp;#8217;tan başka okuyan var mı? Veya o da gerçekten okudu mu, yoksa biri mi onun için cımbızladı? Ne de olsa her şeyi başlatan onun açıklaması oldu. Türk Eğitim Sen adına olaya sağolsun sahip çıktı! &lt;br/&gt;Bütün bu panayır halini bir şeye bağlamakta zorluk çekiyorum. Anlaşılan iki kurum arasındaki politik çekişmenin ortasında kaldım. Ne olursa olsun, bir yazarın bu şekilde açıklama ve haberlerle hedef gösterilmesi, bir edebiyat eserinin küçük düşürülmeye çalışılması üzücü. İlk taşı atanın eğitimci olması da. Ben bu kitabı şimdi ya da bu proje için yazmadım ki, sekiz yıldır piyasada, okuyan okuyor. Akılları nerdeydi!&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Abis&amp;#8217;i ben seçtim&amp;#8230; Lise öğrencileriyle Abis sayesinde buluştuğum için dediniz. Baktığımız zaman belki de Aslı Tohumcu&amp;#8217;nun dili en naif, üslubunun en sakin olduğu kitaplarının başında gelir Abis. Abis&amp;#8217;in günahı neydi ki burada?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Abis sert bir kitap sonuçta, ama yazdığım en sert kitap da değil. Taş Uykusu&amp;#8217;nu düşünüyorum da&amp;#8230; Ama bence burada şöyle bir mesele de var. İkiyüzlü bir ahlak anlayışımız var bizim. Çocuk tecavüzcüleriyle yaşarız, dulları mahalleden kovarız ya hani. Medyaya, televizyon dizilerine ya da işte şiddetin meşrulaştırıldığı hiçbir mecraya dur demeyiz, yazarlarımıza dur deriz. Bakan bile yazarları neredeyse terörist ilan ettikten sonra çok da şaşmamak lazım aslında.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lyntbzEzXE1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;TÜRK-EĞİTİM SEN&amp;#8217;in ilk vukuatı değil&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bir şeye takılıyor insan ister istemez. Abis&amp;#8217;teki hikâyeleri teker teker kendi içinde veya bütünü içinde değerlendirmek yerine, içinde geçen birkaç kelime yüzünden &amp;#8220;PORNOGRAFİK&amp;#8221; yakıştırması yapılıyor. Oysa hali hazırda yayında olan, hattâ klasiklerimiz arasına girmiş nice kitapta benzeri ve aynı kullanımlar var. Biraz daha abartırsak. Vurun Kahpeye bile sakıncalı mı olacak bu ülkede. Nereye varacak bu? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tabii, bundan böyle Kahpe lafı geçmeyecek hiçbir kapakta! Bu Türk-Eğitim Sen’in ilk vukuatı değil.  2007’de de Yusuf Atılgan&amp;#8217;ın Anayurt Oteli’inin porno olduğunu iddia etmişlerdi. İçerdiği tam 28 ifadeden dolayı. Ve 100 temel eser listesinden çıkarılmasını istemişlerdi. Oysa 100 temel eser olayını başka bir açıdan tartışmaları gerekirdi. Bundan on yıl önce, Bukowski’nin bir öyküsü sırf okunduğu için Açık Radyo kapatılmıştı. Bu muhafazakârlaştırma politikasının bir ürünü bana gösterilen şiddet. Kültüre de çatır çatır şiddet uygulanıyor işte farklı kanallardan. Herkesin sırası gelecek teker teker, herkesi bir şeylerle mahkum edecekler. Beni pornografik, ağzı bozuk yazar ilan ettikleri gibi.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Projeye devam etme şeklin ve sebebinle ilgili de konuşmak istiyorum. Neden devam ediyorsun?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Yok Bana Sensiz Hayat adlı kitabımla, söz verdiğim için devam ediyorum projeye. Bir de öğrencilerden bu suçlamalar konusunda tepki aldığım için. Bu haberleri kendilerine yapılmış bir haksızlık olarak okuyorlar. Sadece Abis’in yazarı olmadığım için de devam ediyorum aslında.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Peki hiç bu duruma düşmemesi gereken bir kitap üzerinde böyle tartışmaların dönüyor olmasından nasıl bir ders çıkarmalıyız? En azından sen ne söylemek istersin?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Benim kişisel olarak olaydan çıkardığım iki ders var. Devletle iş yapmayacaksın. Kalemini iyice sivrilteceksin. Habertürk’e 10 bin TL’lik manevi tazminat davası açtım. Ben bir yazarım, benim hakkımda iyi bir yazardır, kötü bir yazardır denmiyor. Kitabım için ensest, pornografik denerek kitabımı küçük düşürücü ifadeler kullanılıyor. FSEK’in 70. Maddesine göre fikri ve sinai eser kanunundan kaynaklanan haklarımın zarar gördüğü gerekçesiyle dava açtık. Her yandan bir korku toplumu olmaya doğru itiliyoruz. Ama edebiyat özgürdür, okuyucu ondan da özgürdür!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/16814395251</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/16814395251</guid><pubDate>Tue, 31 Jan 2012 13:17:00 +0200</pubDate><category>Aslı Tohumcu</category><category>Abis</category><category>oynakbeyi</category><category>Türk-Eğitim Sen</category><category>Yazarlar Okullarda</category><category>Yazarlar Okullarda Projesi</category></item><item><title>NOBEL DEDİĞİN NEDİR Kİ?</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;XAVİ AYEN’İN YAZDIĞI, KİM MANRESA’NIN FOTOĞRAFLADIĞI ‘NOBEL’DEN DE ÖTE’ ADLI, NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLLÜ 16 YAZARLA SÖYLEŞİLER KİTABI DOĞAN KİTAP TARAFINDAN YAYIMLANDI&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6cupOEdJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Her edebiyat ödülünün sonrasında muhakkak bir tartışma olur. Bunların bazıları oldukça gürültülü olur, bazıları sessiz sedasız bir kenarda konuşulur. Belki de bu ödüller arasında, dünya çapında -olumlu veya olumsuz- en çok ses getireni Nobel Edebiyat Ödülü’dür. O yılın en güçlü adayı ödülü alamamışsa ilk önce onun üzerinden konuşulur ödül, sonra kazanan yazarın ülkesinde büyük tartışmalar olur. Orhan Pamuk, Nobel ödülünü kazandığı zaman çıkan tartışmaları bir hatırlayın&amp;#8230; Oysa. Nöbel kazanan yazarların hayatlarında başka birçok şey var. Barselonalı gazeteci yazar Xavi Ayen, Nobel edebiyat ödülü kazanmış yaşayan 16 isimle evlerinde, yani kimilerine göre “fildişi kuleleri”nde bir araya gelerek onlarla hayatlarını, yazma tutkularını, yazıya olan bakışlarını, Nobel sonrası hayatlarında gerçekleşen değişimleri konuşmuş. Öyle ki konuştuğu bazı isimlerin en önemli ve ilk resmi açıklamaları veya son röportajları olmuş. Örneğin Marquez, artık yazmayacağını açıklamış, Necib Mahfuz kısa bir süre sonra hayata veda etmiş&amp;#8230; Kimler yok ki kitapta: Wole Soyinka, Doris Lessing, Jose Saramago, Nadine Gordimer, Gao Xingjian, Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Necib Mahfuz, Toni Morrison, V.S. Naipaul, Kenzaburo Oe, Derek Walcott, Orhan Pamuk, Wislawa Szymborska ve Dario Fo&amp;#8230; Bazı bölümleri birlikte okuyalım&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6cxsvAkv1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Wole Soyinka: &lt;em&gt;&amp;#8220;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nijeryalı Mandela olacağıma Hapishane Bakanı olurum&amp;#8221;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Zaten hareketli bir renk, gürültü ve koku kaosu olan şehir pazarı Soyinka’nın adımını atmasıyla tam bir insan pazarına dönüşüyor. Kadınlar sevgilerini göstermek üzere ona, yaşlarına göre, “Baba!” ya da “Oğlum!” diye sesleniyorlar. Herkes cep telefonuyla fotoğrafını çekiyor, satıcılar ve müşteriler yaptıkları işleri bırakıyor, hatta bir çocuk Nobelli yazarın hareketini engelleyen inatçı bir keçinin kıçına bir tekme atıyor. Ona niçin “Nijeryalı Mandela” dedikleri ve pek çoğunun neden ülke başkanlığına aday olmasını istediği ortada. “Sonunda reddettim. Benim tabiatıma ters düşüyor. Özgürlük ve güç muhaliftir.” Kültür Bakanı? “Hayııır! O zaman dünyanın en sorunlu insanları olup hiçbir zaman tatmin olmayan sanatçılarla uğraşmam gerekirdi. Hapishane Bakanı olurum daha iyi&amp;#8230;”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6czfzJDd1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Jose Saramago: &lt;em&gt;&amp;#8220;Ölümü hiç düşünmüyorum&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Doğduğumda köyümdeki yaşam beklentisi 33 yıldı. İlk kez 17 yaşımdayken insanların aramızdan ayrılması gerektiğinin bilincine vardım. Bunun karşısında büyük bir panik yaşadım! Sokakta yürürdüm ve bu düşünce bir giyotin gibi aklıma düşerdi. Durur ve ‘Lanet olsun, lanet olsun, ölmem gerekiyor!’ diye haykırırdım. Ama bu saplantı aynen geldiği gibi gitti. Ve 84 yaşında ölümü düşünmüyorum. Dramatikleştirmemek gerekiyor; aile için sevimsiz bir durum oluşunu anlıyorum ama ne yapabiliriz ki&amp;#8230; Sağlıklı olduğumdan muhteşem bir yaş olan 75’imdeymiş gibi yaşıyorum. Bazense yine fena bir yaş olmayan 62’mdeymiş gibi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d1dBuxJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Marquez: &lt;em&gt;&amp;#8220;Harika bir işim var: Yatakta kitap okumak&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“2005 yılını izin yılı olarak kullandım. Bilgisayar başına oturmadım. Tek satır bile yazmadım. Ayrıca ne bir projem var ne de bir projeye sahip olma düşüncem. Daha önce hiç yazmadığım olmamıştı, bu hayatımın yazmadan geçen ilk senesi. Her gün sabah 9’dan öğlen 3’e kadar çalışıyordum ve bunun pratiği kaybetmemek için olduğunu söylüyordum ama işin aslı sabahları başka ne yapacağımı bilemiyordum” diye anlatıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d24Pydg1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Peki, şimdi yapacak daha iyi bir şey buldunuz mu?” &lt;br/&gt;“Harika bir şey buldum: yatakta kitap okumak! Daha önce okumaya vakit bulamadığım tüm kitapları okuyorum… Önceleri yazmadığım zaman her ne yaparsam yapayım bir dikkat dağınıklığı sorunu yaşadığımı anımsıyorum. Öğleden sonra 3’e kadar hayatta kalabilmek, sıkıntıyı atabilmek için bir aktivite uydurmam gerekti. Ama şimdi bu hoşuma gidiyor.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d3jJodu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Günter Grass: &lt;em&gt;&amp;#8220;O kadar fakirdim ki, para Nobel’den daha önemliydi&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Olanları anlatıyorum. Anneme Rus askerlerince, birkaç defa tecavüz edildiğini kız kardeşimden öğrendim. Annem askerlere ‘Beni alın; çocuğu rahat bırakın’ diyerek 14 yaşındaki kız kardeşimi korudu. Bu başka türlü anlatılabilir miydi? Bilmiyorum&amp;#8230;&lt;br/&gt;Bana Nobel verdiklerinde artık çok yaşlı olan annemi düşünmedim ama bunu Teneke Trampet’ten bölümler okuduğumda ve yazar dostlarım bana ödül olarak 4500 Mark verdiğinde yaptım ki bu, çok önemli, hatta Nobel’den bile daha önemliydi. Çünkü o zamanlar Paris’te yaşıyordum, çok fakirdim, tüberküloz olmama yol açan bir bodrum katında yazıyordum, bu para yazmaya devam etmemi sağladı. Bu annemin ölümünden yalnızca dört sene sonra gerçekleşti ve işte o an hayatta olmasını istedim.&lt;br/&gt;Hiç bu son kitapta olduğu kadar çok okur mektubu almadım. Bana ne dediklerini biliyor musunuz? Sonunda torunları, büyükanne ve büyükbabalarıyla savaş hakkında konuşabildiklerini yazıyorlar… Bu, tüm polemiği ezip geçiyor. En travmatik olayları bile konuşmak, her şeyi dışarı çıkarmak lazım. Ben şu ana kadar bunu yapamadığımı ya da nasıl yapacağımı bilemediğimi kabul ediyorum ama sonunda yapmış olduğum için çok memnunum. Eskiden olduğum gençle konuşmak epey sevimsiz bir durum ama kendimi buna zorluyorum. Benim neslim bu konuyu hiçbir zaman aşamayacak, hiçbir zaman bunun bir sonu olmayacak. Bu konu hakkında yazmaya devam edeceğimi  garanti ediyorum. Ağzımı açık tutmaya devam edeceğim. Ve düşmanlarım buna katlanmak zorunda kalacak.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d8lD0521qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Necib Mahfuz: &lt;em&gt;&amp;#8220;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Gördüğüm düşleri yazıyorum&amp;#8221;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Peki, Mahfuz artık nasıl yazıyor? diye soruyorum ve aldığımız cevap şöyle; “Bir hikâye düşünüyor, onu ezberliyor ve sonra dikte ediyorum.” “Nekahet düşleri”; düşsel deneyimlerini yansıtmaya çalışan metinler üzerinde çalışıyor. “Sağlık durumum buna elveriyor” diyor, “düşler insanın içinden doğuyor; bütünlüklerini kavramak için ne duymaya ne de görmeye gerek oluyor. Şu anda elimden bu geliyor. Başka deneyimlere ihtiyacım yok çünkü, zaten içsel bir deneyim yaşıyorum. Bir düş görüyor, onu gerçek gibi yaşıyor ve sonra bir romana benzer, bütün ve anlamlı bir şeye dönüştürüyorum. Her cümleyi ve her fikri özünü buluncaya dek damıtıyorum. Bazı eleştirmenler yazılarımı haikularla karşılaştırdı ama bu Japon şiirlerini yazanlar eserlerine istedikleri şekli verme özgürlüğüne sahipler. Benim durumum ise metinleri kısa tutmamı zorunlu kılıyor. Yalnızca kısa, yoğun hikâyeler yazabilirim ve her ne kadar tüm günü düşünerek geçirebilecek olsam da yorulduğum için bu işlem bir buçuk saatten uzun süremez.” Şu anki eserleri hakkında son derece mütevazı bir şekilde konuşsa da bazı eleştirmenler bu kısa parçalarla Mahfuz’un yeni bir edebi tür icat ettiğini yazdılar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6d9zlHwj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Wislawa Szymborska:&lt;em&gt; &amp;#8220;Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Szymborska’ya ulaşmak kolay olmadı. Yemek odasındaki koltuğa oturup karşısına geçtiğimizde şartlarını sıralıyor:&lt;br/&gt;“Öncelikle şiirden konuşmayı sevmiyorum. İkincisi Wislawa Szymborska’dan yani kendimden bahsetmeyi sevmiyorum. Üçüncüsü siyaset hakkında konuşmaktan hoşlanmıyorum. Geriye ne kalıyor? Sizlerle hayvanlar, bitkiler, aşk ve arkadaşlık üzerine konuşabilirim. Ne içmek istersiniz? Konyak mı martini mi? Bu beyefendi ne yapıyor? Fotoğrafçı mı? Ellerimi çekmesin lütfen; korkunç durumdalar; yaklaşık altı ay önce kırdım. Artık fotoğrafı çekilecek biri değilim. Ağzım hâlâ laf yapıyor ama sözkonusu fotoğrafsa&amp;#8230;”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6de7DzZ91qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gao Xingjian: &amp;#8220;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Ben bir kaçağım, kahraman değil&amp;#8221;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ne kapitalist ekonomi, ne de Nobel Ödülü bir şey değiştirdi. Aksine sansür daha da katılaştı: Artık adım internette bile yasaklı. Çin’e en son 1987 yılının sonlarında ayak bastım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dfaQTJe1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kırılganım; siyasi güç beni her an ezebilir. Yazmaya devam etmemin tek yolu kaçmaktı. Ben bir kaçağım, kahraman değil. Bu kaçış olmasa beni bir hamamböceği gibi ezerlerdi. Muhalif bir imge yaratmak çok kolay ama ben öyle değilim, ben siyasi muhalefet yaratmadım. Yalnızca görevimi yerine getirmek ve özgür olma, gerçek insan varlığının temel şartlarını inkâr etmiş olan ve etmeye devam eden totaliter bir gücün sınırında yer almak için kaçmak zorunda kalan bir yazarım. Yaratmak için her zaman otoriteden uzaklaşmak, sürgüne gitmek gerekti. Bu, eski bir hikâyedir. Şair en büyük kaçış kahramanıdır ve çelişkili olarak kalıcı olan da onun sözcükleridir. Ben insanoğlunun kusursuz değil, kırılgan olduğu düşüncesinden yola çıkıyorum ve bu bana öğrenmek için gerekli olan tüm dürtüyü sağlıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dgnnKNR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Orhan Pamuk: &lt;em&gt;&amp;#8220;Başka bir dünyada olduğumu düşünüyorum&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Pamuk, İstanbul sokaklarının yaydığı eşsiz melankoliyi, “hüznü” benzersiz şekilde anlatıyor. “Nostalji duymuyorum, işin aslı korumak istediğim her şeyi kitaplarıma koyuyorum ve böylece yok olmalarını önlüyorum; bu, benim gelecek nesillere mirasım. Aslında böyle narsist olmamalıyım çünkü korkarım ki gelecekte iyi ya da kötü tüm yazarlar unutulacak.” Sokaklarda rastladığımız pek çok camiden birinde, Türkiye’deki Diyanet İşleri’nin Müslümanlar için yayınladığı bir duyuruyu görüyoruz. “Görüyor musunuz?” diyor Pamuk. “Burada bazı alışkanlıkların İslam geleneğiyle bağdaşmadığı, Kuran’da yer almadıkları yazıyor: kurban kesmek, başörtüsü takmak, ölüyü kefene sarmak, para saçmak gerekmiyor&amp;#8230; Başka bir dünya olduğunu düşünüyorum evet, ama o dünya ellerimde tuttuğum kitapta var. Okuduğum hikâyelerin yoğunluğu sıradanlığa katlanmamı sağlıyor.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lx6dhoJOmT1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&amp;#8220;Hayatımı yazma hakkım var&amp;#8221;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Peki, siz kendinizi Avrupalı hissediyor musunuz?”&lt;br/&gt;“Bilmiyorum. Böyle düşünmüyorum. Öncelikle Türk gibi hissediyorum ve bir Türk kendisini hem  Avrupalı hisseder, hem de hissetmez. Hıristiyanlığa değil de Rönesans’a, Aydınlanma’ya, modernliğe, ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe’ dayalı bir Avrupa’ya inanıyorum&amp;#8230; Benim Avrupam bu. Bunlara inanıyor ve bunların bir parçası olmak istiyorum. Ama Avrupa Hıristiyan uygarlığı ise, çok  üzgünüm beyler, biz Türkler dışarıda kalıyoruz&amp;#8230;” Pamuk yazınla radikal bir dürüstlükle yüzleşiyor; bu kendisinin belki de kıskanç veya başka kusurları bulunan bir insan olduğunu görmesini sağlıyor.&lt;br/&gt;Hatta bu durum ağabeyinin ona kızmasına sebep oluyor. “İnsanların İstanbul kitabında onun beni  dövdüğü bölümlerden hoşlanmadıklarını söylüyor. Onu sevip sayıyorum, iyi bir insan ve dünya çapında bir iktisat tarihçisi. Ama kitabımda geçen olaylar gerçekten oldu, bunların üstünü örtmek istemiyorum. Dolayısıyla bir şekilde ona zarar vermek zorunda kaldım. O dönem Türkiyesi’nde kardeşi dövmek normal bir şeydi, ki Akdeniz ülkelerinde bu hâlâ normaldir, İtalyan editörlerimin çocuklarının hepsi bunu yapıyor. Bu olay benim ruhumda bir iz bıraktı ve hayatımı yazma hakkım var.”&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/15182839733</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/15182839733</guid><pubDate>Mon, 02 Jan 2012 16:35:18 +0200</pubDate><category>NObel'den de Öte</category><category>Xavi Ayen</category><category>Nobel</category><category>Nobel Edebiyat Ödülü</category><category>Doğan Kitap</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>Wole Soyinka</category><category>Doris Lessing</category><category>Jose Saramago</category><category>Nadine Gordimer</category><category>Gao Xingjian</category><category>Gabriel Garcia Marquez</category><category>Günter Grass</category><category>Necip Mahfuz</category><category>Toni Morrison</category><category>V.S. Naipaul</category><category>Kenzaburo Oe</category><category>Derek Walcott</category><category>Orhan Pamuk</category><category>Wislawa Szymborska</category><category>Dario Fo</category></item><item><title>Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna...</title><description>&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://assets.tumblr.com/swf/audio_player_black.swf?audio_file=http://www.tumblr.com/audio_file/13201157722/tumblr_lv0lk7PPYq1qzh8sj&amp;color=FFFFFF" height="27" width="207" quality="best" wmode="opaque"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;p&gt;Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna ulaşamayan nice değerlere, insana…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Belki söylenecek çok şey var ama, bu kez susmak gerek!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Jingo / Keep On Holding (Part One) -unreleased- / Afro-Rock Vol. I]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/13201157722</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/13201157722</guid><pubDate>Wed, 23 Nov 2011 13:41:56 +0200</pubDate><category>Jingo</category><category>Keep On Holding</category><category>Afro-Rock Vol I.</category><category>DJ YABANCIDEĞİL</category><category>Dj yabancı değil</category><category>DJYBNCDGL</category><category>müzik</category></item><item><title>OSMANLI BÖYLE YAŞADI</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxhowWt41qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxhtriNW1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Konu ne zaman Osmanlı İmparatorluğu&amp;#8217;na gelse, en sağlam bilimsel araştırmanın bile masalla harmanlanmış bir ütopyaya veya fazla abartılı bir mitolojiye dönme riski her zaman vardır. Hele ki dönem içinde anlatılan şey gündelik hayata dair olunca, eldeki veriler daha da kısıtlı olduğundan bu risk daha da artar. Çünkü saray yaşantısına dair belge ve ürün daha fazla bulunabilirken, sıradan bir insanın hayatına dair bize fikir verecek belge veya araca çok zor rastlanır. Durum böyle olunca da ya herkes ayrı telden çalar ya da daha birkaç ay önce, konu hakkında ilk sözü eden kişinin söyledikleri gerçek sanılır. Örneğin dillere destan Osmanlı Mutfağı&amp;#8217;na dair bu kadar çok şey biliniyor ve söyleniyorken bile, Osmanlı Mutfağı&amp;#8217;nın işleyişi ve daha önemli birçok detayına kadar eksikler bildiklerimizden de fazladır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwxe3jrte1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Gündelik hayat, en genel hatlanıyla sıradan insanın tarihidir. Bu ismi bilinmeyen kahramanların hayatında yer alan ve onu şekillendiren her şey, toplumsal tarihin merkezinde yer alır. Bu sayede imparatorluktaki insan odaklı değişimin ve haliyle sosyal yaşantının net bir görüntüsünü oluşturmak, bu sıradan insanların hayatında yer alan nesnelerle mümkün olur. &lt;strong&gt;M. Şinasi Acar&amp;#8217;&lt;/strong&gt;ın hazırladığı ve &lt;strong&gt;YEM &lt;/strong&gt;tarafından yayımlanan, &lt;strong&gt;&amp;#8216;Osmanlı’da Günlük Yaşam Nesneleri&amp;#8217;&lt;/strong&gt; kitabı masaldan ve mitolojiden arınmış bir halde, ancak hepsinin birer sanat eseri olduğunun altını çizerek Osmanlı&amp;#8217;nın günlük yaşamda kulandığı nesneleri, onların kullanım alanları ve sanatkârları ile ilgili bilgileri aktarıyor. Kitap, Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde kullanılmış takvimlerden saatlere, terazilerden rubu tahtalarına, buhurdan ve gülâbdanlardan körüklü fenerlere, kemer tokalarından dikiş nakış araçlarına, mühürlerden kamış kalem ve kalemtıraşlara, hokka ve divitlerden elyazması kitaplara, sancak Kurânları’ndan rahle ve çekmecelere, ferman ve beratlardan kale anahtarlarına kadar çok sayıda nesneyi bir arada sunuyor. Kitapta yer alan nesnelerden bazıları:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwc7xvHM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt; TAKVİMLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İnsanlarda zaman kavramının var olması ve kimi gök cisimlerindeki ritmik hareket düzenini bazı hesaplamalarla kayıt altına alması sonucu oluşmuştur takvimler. Güneşin ritmik hareketi esas alınarak oluşturulan takvimler, Güneş&amp;#8217;in Yer çevresindeki yıllık dolanımına dayandırılmıştır. Dört mevsimden oluşan bir yıl, &amp;#8216;güneş yılı&amp;#8217;, &amp;#8216;dönence yılı&amp;#8217; veya &amp;#8216;mevsimler yılı&amp;#8217; olarak adlandırılır ki 365,2422&amp;#160;gündür. Bunun haricinde yaygın olarak kullanılan bir diğer takvim ise Ay&amp;#8217;ın ritmik hareketi esas alınarak oluşturulanlardır. Bilhassa çöl yaşantısının geçerli olduğu ve yaşam etkinliklerinin geceleri daha canlı olduğu Doğu toplumlarında Ay takvimi egemen olmuştur. İlk önce Arap kabileleri tarafından benimsenmiş olan Ay takvimi İslamiyet sonrasında da kullanılmaya devam etmiştir. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu&amp;#8217;nda doğal olarak iki takvime birden rastlamak mümkündür. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi Osmanlılar da Hicrî takvim kullanmışlardır. Ancak Hicri Takvim&amp;#8217;in Ay takvimi olması ve mevsimlere uymaması dolayısıyla başta vergi olmak üzere kimi resmi düzenlemelerin gerçekleşmelerinde soruna sebep olmaması için Sultan IV. Mehmed zamanında, hicri&amp;#160;!088&amp;#8217;de (miladi 1677) çıkarılan bir fermanla ilk &amp;#8216;sıvış yılı&amp;#8217; uygulamasına başlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwcvwRcX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;TILSIMLAR - MUSKALAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tılsımların bir gereksinme ürünü olduğu söylenebilir. Kuşkusuz bu gereksinmeyi değerlendirirken, yaşandığı dönemi ve o günkü koşulları ön planda tutmak gerekir. Örneğin yüzyıllarca insanlığı perişan etmiş sıtma için, günümüzde tılsım kullanılması düşünülmez. Ancak İslâmiyetin ilk yıllarından beri birçok hastalığın tedavisi ve onlardan korunma, çoğunlukla manevî yolla yapılmıştır. Tılsımlar bu yolda önemli bir işlevi üstlenmişlerdir. Hz. Muhammed&amp;#8217;in büyüyü yasaklamakla birlikte, muska kullanılmasına, nazara, yılan ve akrep sokmasına ve genel olarak hastalıklara karşı &amp;#8216;nefes etme&amp;#8217;ye (okuyup üflemeye) izin verdiği bilinir. Tılsımlar işte bu sayede yüzyıllar boyu koruma görevi üstlenmişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwdcxuLM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Havâs kitapları, tılsımlı gömlekler, muskalar, hamâiller, tılsımlı takılar, pazubentler, tılsımlı mühürler, şifa tasları, Mühr-i Süleymanlar ve Penç ten-i âl-i aba tılsımlar olarak farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwe6BKy51qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KAMIŞ KALEM, KALEMTRAŞ ve MAKTALAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Musiki sanatında ney olup, neyzenin nefesiyle gizemli sesler çıkaran kamış, hat sanatında da kalem olup hattatın eliyle büyüleyici sesler çıkarır. Eskilerden kimileri kamış kalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesleri güvercin ötüşüne benzetirken, kimileri de onun Hakk&amp;#8217;a âşık olduğunu, ama aşkını hakkıyla yazamadığı için sürekli ağladığını, dahası gözünden yaş yerine kara kanlar akıttığını söylemişlerdir. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwefTMPC1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&amp;#8216;Kalem ağacının yaprağı beyaz, çiçeği siyah, meyvesi yüce sözlerdir&amp;#8217; ve İslâmiyette de kalem kutsal sayılmıştır. İnen ilk ayetlerde kalemden söz edilmiş olması ve Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;da bu adı taşıyan bir sürenin bulunması nedeniyle ona özel bir önem verilmiştir. Güzel bir yazı için iyi bir kalem gereklidir. Hattatlar yazı yazmadan önce, kalem açmayı öğrenirler. Eskiler, elin yapısı ile kalem kesimi arasındaki yakınlığı kişinin ancak kendisinin ayarlayabileceğine inandıkları için başkasının açtığı kalemle yazıya heves etmemeleri gerektiğini söylerler. Kalem açma işlemi, Yontma, Yarma ve Kesme olmak üzere üç aşamada gerçekleşir.&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Kalemtraş; hattatın kalemini açtığı uzun saplı özel bıçaktır. Makta ise; kamış kalemin ağzı kalemtraşla kesilirken kalemin üzerine yatırıldığı 10-20  cm bşunda, 2-3&amp;#160;cm eninde ve 2-3&amp;#160;mm kalınlığında özel bir levha olup fildişi, kemik, sedef ya da bağadan olur&amp;#8230;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwl7c6mG1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwlg7EC21qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;BUHURDAN ve GÜLÂBDANLAR&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Arapça &amp;#8216;bahûr&amp;#8217; sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen addır ve Türkçesi &amp;#8216;tütsü&amp;#8217;dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden yapılan ya da pişmiş topraktan yapılan özel kaba denir. Türk buhurdanları kabul edilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıla kadar gitmektedir. Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gödeye menteşe ile bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler oyulmuş kapaklar bulunur. Kandil gibi asılanları da vardır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwzojzyM1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx2eNyc41qzexgu.png"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwwzvBin61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&amp;#8216;Gülâbdan&amp;#8217;, gülsuyu kabi anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağzından gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle bir kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzundur. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür. Boyları 20-25&amp;#160;cm dolayındadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SAATLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İslâmiyet&amp;#8217;te günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur ve her türlü ibadet zamanla yakından ilgilidir ve tam zamanında yerine getirilmesi esastır. Haliyle Müslümanlar için zamanı planlamak oldukça önemlidir. Haliyle insanlık kadar eski sayılabilecek bir geçmişi olan saatler İslâmiyet&amp;#8217;te ve bilhassa Osmanlı&amp;#8217;da da farklı türleriyle karşımıza çıkar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx3bscGh1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Güneş saatleri, su saatleri, kum saatleri ve kule, ev, cep, koyun saatleri gibi mekanik saatler sıklıkla ve farklı şekillerde karşımıza çıkarlar. Zaman ve saatin bu kadar önemli olduğu Osmanlı&amp;#8217;da muvakkithaneler ve saat tamircileri de oldukça önemlidirler. Saat ustalarının yaşamöyküleri detaylı olarak bilinmese de, 15. yüzyılda Saatçi Hamza Bâlî bin Hacı Mehmed&amp;#8217;den başlamak üzere en çoğu 19. yüzyılda olmak üzere onlarca meşhur saatçinin adı kayıtlarda yer almaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx3yedOJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KÖRÜKLÜ FENERLER&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Genel anlamıyla fener, içinde yağ kandili, mum ya da petrol, asetilen veya hava gazı lambası gibi bir &amp;#8216;ışık kaynağı&amp;#8217; bulunan ve bunu hava akımlarının söndürücü etkisinden korumak için yan yüzleri deri, yağlıkâğıt ya da cam gibi saydam veya yarı saydam bir madde ile kapatılmış bir mahfazadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;El Fenerleri: Osmanlı&amp;#8217;da yüzyıllar boyunca kullanımmış ve sadece gece gezmelerinde karanlığı giderici bir araç olarak kullanılmasının haricinde II. Abdülhamid dönemine kadar gece elde ışık bulundurmak resmi bir zorunluluktu. Fenersiz dolaşanları devriyelerin karakola götürme yetkisi vardı. El fenerleri üç grupta toplanırdı. Dört yanı camlı, yanı kapaklo alan cam fenerler, gaz lambasının gelişmesiyle ortaya çıkmış ve gemici feneri olarak anılan fenerler, en çok kullanılan üçünücüsü ise muşamba fener yahut körüklü fener olarak anılan, işi bittiğinde katlanarak küçültülebilen fenerlerdir. Sosyal yaşamda şarkılardan, Karagöz oyunlarına, dönem öykülerinden, şiirlere kadar pek çok yerde fener karşımıza çıkar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx6mW1OR1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;KEMER TOKALARI&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Arkeolojik buluntular Türklerin en eski çağlardan beri toka kullandıklarını göstermektedir. Bu tokalarda at gövdeli, kuş başlı yaratıklar ve aslan motifleri ile kıvrık dallar ve yaprakların yan yana getirilmesiyle oluşturulan süsler kullanılmıştır. Kemer daha çok erkekler tarafından kullanılmış bir kuşam aracı olmakla birlikte, sonraları kadınlar arasında da yaygınlaşmış, yün ve ipek kumaşlardan, demir, bakır, pirinç, tunç, tutya, gümüş ve altın gibi madenlerden ve yılan, timsah, manda ve domuz gibi hayvanların derilerinden yapılan kemerler Ortaçağ&amp;#8217;dan beri hem erkeklerin hem de kadınların sıkça kullandığı bir aksesuvar olup kemerin asıl değerini tokalar belirlemişlerdir. Tokaların süsü onun zenginliğinin göstergesidir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Kabartma-Çökertme, kalemişi, savat (karartma), mıhlama, tombak, altın ve gümüş kakma, telkâri teknikleriyle süslenen tokalar en yaygın ve rağbet görenleriydi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx7eWbSd1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;DİKİŞ NAKIŞ ARAÇLARI&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Her toplum gibi Osmanlı&amp;#8217;da da dikiş ve nakış önemliydi ve pek çok meşhur terzi her dönemde ve şehirde yaşadığı gibi, el işlemesi nakışlar her dönem kadınların birinci süs gereci olarak ilk günden beri varlığını sürdürmüştür&amp;#8230;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luwx7oEykA1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;span&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/13107919438</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/13107919438</guid><pubDate>Mon, 21 Nov 2011 13:07:24 +0200</pubDate><category>Osmanlı'da Günlük Yaşam Nesneleri</category><category>YEM Yayınları</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>Osmanlı Mutfağı</category><category>Osmanlı İmparatorluğu</category><category>Osmanlı'da Gündelik Yaşam</category><category>M.Şinasi Acar</category><category>buhurdan</category><category>gülabdan</category><category>diğer</category><category>muska</category><category>tılsım</category><category>makta</category><category>kalem</category><category>tombak</category></item><item><title>İSTANBUL'UN TARİHE KARIŞMIŞ SEMBOLÜ: TRAMVAYLAR</title><description>&lt;p&gt;&lt;span&gt;Ünlü şiiri Üvercinka&amp;#8217;da hayallerimizin tramvay yolculuğunu dile getirir, Cemal Süreya; &amp;#8220;Laleli&amp;#8217;den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız,&amp;#8221; diye. Tramvay denince hemen akla gelen bu dizelerden sonra, şöyle bir hafızamızı zorlarsak, İstanbul&amp;#8217;da geçen pek çok romanda -bilhassa cumhuriyetin ilk yıllarında- tramvayın geçtiği bir sahne vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar&amp;#8217;ın Huzur romanı, Peyami Safa&amp;#8217;nın eserleri, Sait Faik&amp;#8217;in öykülerinden tutun Selda Bağcan&amp;#8217;ın şarkılarına kadar girmiştir tramvaylar. Boğaz hattı vapurları kadar İstanbul&amp;#8217;un karakteristik özelliklerindendir. Bundan olsa gerek, İstiklâl Caddesi&amp;#8217;ndeki &amp;#8216;nostaljik tramvay&amp;#8217;a hâlâ birileri takılır, tam yanından geçerken. Peki ilk nasıl başlamış İstanbul&amp;#8217;da tramvayın öyküsü? Atlı tramvaylardan elektrikli tramvaylara geçiş nasıl oldu? Ne zaman kaldırıldı? İstanbul Ticaret Odası yayınları tarafından yayınlanan ve Prof. Dr. Vahdettin Engin&amp;#8217;in kaleme aldığı &amp;#8220;İstanbul&amp;#8217;un Atlı ve Elektrikli Tramvayları&amp;#8221; adlı araştırması, İstanbul&amp;#8217;un büyük oranda tarihe karışmış bu sembolünün arkeolojisini çıkarıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuo7t1EgW1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Herkes ister bir kişi alır&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İstanbul&amp;#8217;da atlı tramvay yapılması konusunda, tesbit edilebilen teşebbüslerden biri, 1864 yılında yapılmıştır. Bu tarihte, Huchiadson isimli bir İngiliz müteşebbis, İstanbul ve banliyölerinde tramvay hattı kurmak ve işletmek için imtiyaz talep etmişti. Huchiadson&amp;#8217;un İstanbul, Galata ve Beşiktaş&amp;#8217;ta tramvay inşa etme teklifi uygun görüldü ve kendisiyle bir mukavele metni hazırlandı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Mukaveleye göre, Eminönü&amp;#8217;nden başlayacak bir tramvay hattı Divanyolu üzerinden Beyazıt ve Aksaray&amp;#8217;a ulaşmaktaydı. Aksaray&amp;#8217;dan bir hat Topkapı&amp;#8217;ya, diğer hat ise Yedikule&amp;#8217;ye gitmekteydi. Bu arada yine Eminönü&amp;#8217;nden başlayacak başka bir hat Eyüp&amp;#8217;e uzanacaktı. En nihayetinde ise Galata-Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy arasında bir tramvay hatı yapılması öngörülmüştü. Mukavele metni hazırlanmış olmakla beraber sonraki aşamalarda sözü edilen tramvay hatlarının yapımı gerçekleşmedi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İstanbul&amp;#8217;da tramvay yapmanın cazibesi müteşebbislerin ilgisini çektiğinden bu konuyla ilgili teklifler ileriki yıllarda devam etti. Nitekim bir teşebbüs de Meclis-i Maabir üyesi Rüstem Bey&amp;#8217;den gelmişti. Rüstem Bey, 14 Nisan 1868 tarihli bir yazısında, tramvay tabir olunan yolların inşasına dair kendi buluşu olan, tek raylı bir sistemden bahsetmekte, uygun fiyatla yolcu ve eşya taşınacağını ifade ederek imtiyaz istemekteydi. RÜstem Bey&amp;#8217;e bu imtiyaz verildiyse de, tek raylı olarak öngörülen sistem uygulamaya geçmedi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Bu tür imtiyaz talepleri yanında, bir başka tramvay inşa etme teklifi 1869 yılında, Mösyö Dion&amp;#8217;dan geldi. Dion, Galata ve Pangaltı arasında - Perşembe Pazarı ve Tarlapaşı&amp;#8217;ndan geçmek üzere- tramvay inşaası için kendisine 40 yıl süreyle imtiyaz verilmesini teklif etti. Bu teklif, adı geçen semtlerde, istimlak yapılmasının zorluğu yüzünden kabul edilmedi. Benzer şekilde Mösyö Mott isimli Amerikalı bir generalin Beyoğlu - Büyükdere arasında tramvay inşa etme teşebbüsü de sonuçsuz kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Nihayet Konstantin Karapano Efendi&amp;#8217;ye verilen imtiyaz neticesinde, İstanbul&amp;#8217;da tramvay inşaatı gerçekleşecektir. Karapano Efendi, bu konudaki teklifini 1869&amp;#160;Ağıstosunda Bab-ı âli&amp;#8217;ye iletmişti. Buna göre, Galata&amp;#8217;dan Ortaköy&amp;#8217;e, Eminönü&amp;#8217;nden Aksaray&amp;#8217;a ve ayrıca Aksaray&amp;#8217;dan da çeyityi kollarla Topkapı ve Yedikule&amp;#8217;ye doğru atlı tramvay işletilecekti. Teklif benimsenince, 20&amp;#160;Ağustos 1869 tarihinde kendisine imtiyaz verildi. 30&amp;#160;Ağustos 1869&amp;#8217;da ise kendisi ile mukavele yapıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuogsAPra1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Nizamnamedeki bazı hususlar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirket &amp;#8220;İstanbul Tramvay Şirketi&amp;#8221; ismiyle yad olunacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin merkezi ve ikâmetgâhı İstanbul&amp;#8217;dur.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin imtiyaz süresi ferman-ı âli tarihinden itibaren, 40 senedir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin idaresini altı üyeden oluşan bir meclis yerine getirir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi uyülere genel kurul tarafından seçilir görev süreleri üç yıldır. üyelerin üçte biri her yıl yenilenir. Bir üye yeniden seçilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi azasından her biri, seçilme tarihinden itibaren 15&amp;#160;gün zarfında ve görevine başlamadan evvel 100 hisseyi şirketin sandığına teslim edecek, bu işlemi yapmayan üye görevine başlayamayacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;İdare meclisi ihtiyaç duyulduğunda tophlanır. Bu toplantıların ayda en az iki defa olması gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Adetâ çılgın proje&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Mukavele gereği, yol düzenleme masrafları hükümete aitti. Haritaların tesliminden itibaren altı ay içinde yolların hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Yine mukaveleye göre, birinci ve ikinci hatlar (Azapkapı - Ortaköy ve Eminönü - Aksaray) imtiyaz tarihinden itibaren iki sene; üçüncü ve dördüncü hatlar (Aksaray - Yedikule ve Aksaray - Topkapı) ise, dört sene zarfında tamamlanacaktı. Bu dört hattın toplam tevsiat masrafı 5 milyon 800 kuruş tutarındaydı. Hükümet bu miktarı biraz azaltabilmek için, tevsiatın peyderpey yapılmasını yani birinci ve ikinci hatlar açıldıktan sonar ü çüncü ve dördüncü hatların tevsiatına geçilmesinin daha uygun olacağı kanaatine vardı. Aksi halde, dört hattın aynı anda genişletilmesi fazlaca emek ve para sarfına yol açacaktı. Kumpanya ise hatların hepsini birden ikmâl etmek istediği yeklinde bir beyanda bulunmuş ve yolların bir an önce teslimini istemişti. BU çerçevede, Osmanlı Hükümeti 5 milyon 800 bin kuruş tutarında bir masraf yaparak yollardaki gerekli düzenlemeleri tamamladı ve şirkete teslim etti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Atlı tramvay nasıl işler&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Atlı tramvayların belli başlı özelliklerine değinirken, önce atlar üzerinde durmak gerekir. Dış ülkelerden, bilhassa macaristan ve Avusturya&amp;#8217;dan getirilen bu atlar, iri yarı, katana tipindeydi. Tramvaylara koşulan at sayısı çalıştırdıkları hattın düz yahut yokuşlu olmasına göre iki ila dört arasında değişir, ancak bazen bu da kâfi felmediğinden şehrin inişli çıkışlı yerlerinde, yokuş başlarında yapılan küçük ahırlardan takviye at almak yoluna gidilirdi. Tramvay buraya geldiği zanman kısa bir mola verilir ve yokuşun meyline göre tek veya çift at ilave olarak koşulduktan sonra yokuş çıkılırdı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Şirketin ilk kuruluş yıllarında özenle bakılan bu atlar, daha sonraları çok çalıştırıldığından kısa zamanda yıpranmaya ve işgöremez hale gelmeye başladılar. Açlıktan gözü dönmüş, aşırı çalışmaktan kemikleri çıkmış biçare hayvancıkların yokuş başlarında yokuşu çıkamayıp kapaklanmaları, sürücünün, vardacının bütün çabalarına rağmen yerlerinden kalkamayışları, giderek mizah konusu olmaya başlamıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuo9oQe6r1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;İlk tramvay kazası&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Tramvayın sebep olduğu ilk ölümlü kaza, işlemeye başlamasından bir ay bile geçmeden, 26&amp;#160;Ağustos 1871 tarihinde meydana geldi. Karaköy durağı yakınlarındaki kazada, Simeon isimli bir Hırvat, aracın altında kalarak can verdi. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, yan yoldan gelerek tramvay hattını geçmek isteyen adam, yaklaşan tramvayı görmekle beraber aniden rayları geçmeye kalkışmış, vatmanın bütün hızıyla çanı çalarak ikaz etmesine rağmen geri dönmeyince önce atların ayakları altında kalmış, sonra da tekerleklerin üzerinden geçmesi suretiyle can vermişti. Bir başka kaza, Aralık ayında meydana gelmiş ve tramvay Salıpazarı&amp;#8217;nda bir adamı ezerek ölümüne sebep olmuştu. Olayın, Galata&amp;#8217;daki dar ve kaza yapmaya daha elverişli olan sandıkçılar caddesinde değil de bir hayli geniş olan SAlıpazarı caddesinde meydana gelmiş olması vatmanların suçlanmasına yol açmıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvay, II.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt; &lt;strong&gt;Meşrutiyet ve işçi grevleri&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;II. Meşrutiyet&amp;#8217;in ilanıyla beraber ortaya çıkan ve kısa bir süre devam eden geniş özgürlükler ortamında, aralarında tramvay işçilerinin de bulunduğu, değişik iş kollarında çalışanlar tarafından grevler yapıldığı görülmektedir. Bu kapsamda, Dersaadet Tramvay Şirketi grevi, İzmir Göztepe Tramvay Şirketi grevi, Selanik Elektrikli Tramvay Kumpanyası grevi yanında demiryollarında; Rumeli Demiryolları Kumpanyası grevi, Anadolu Demiryolları Kumpanyası grevi, İzmir-Aydın Demiryolu grevi, İzmir-Kasaba Demiryolu grevi, Beyrut-Şam-Hama Demiryolu grevi yapıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuoa79ayC1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Yeni inşa edilen elektrikli tramvay hatları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;No &lt;span&gt;  &lt;/span&gt;Hatlar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;10&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Şişli&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;11&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Tatavla&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;12&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Fatih-Harbiye &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;14&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Tünel-Maçka&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;15&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Taksim-Sirkeci&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;22&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Bebek&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;23&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Aksaray-Ortaköy &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;32&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Topkapı&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;33&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Eminönü-Yedikule&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;34&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Beşiktaş-Fatih&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;35&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Topkapı-Beyazıt&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;36&lt;span&gt;   &lt;/span&gt;Yedikule-Beyazıt&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvay kazaları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;Elektrikli tramvaylar atlı olanlara göre daha süretli birer ulaşım aracı olarak hizmete girince, halk elektrikli tramvaylara alışıncaya kadar sık sık kazalar da meydana geldi. Meselâ 1913 Aralık ayının son günleriyle 1914 Ocak ayında Şişli-Tünel hattında birçok kaza olmuştu. Bu kapsamda; 23 Aralık 1913&amp;#8217;te tramvay katarıyla bir arabanın çarpışması neticesi bir çocuk yaralanmıştır. 26 Aralık 1913 tarihinde Taksim Bahçesi önünde bir askeri nakliye arabasıyla tramvayın çarpışması sonucu bir asker bacağından yaralanmıştır. 2 Ocak 1914&amp;#8217;te Osmanbey Gazinosu önünde römorkörden atlayan bir kadın elinden yaralanmışır. 19 Ocak 1914&amp;#8217;te tramvay ile araba çarpışması neticesi her iki araç da zarar görmüştür. 20 Ocak 1914 tarihinde Surp Agop Apartmanı tramvaydan atlayan 18 yaşlarında Arif isminde bir genç başını yarmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_luuoanZcWc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12963100482</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12963100482</guid><pubDate>Fri, 18 Nov 2011 11:42:00 +0200</pubDate><category>İstanbul</category><category>Tramvay</category><category>İstanbul Tramvayları</category><category>Cemal Süreya</category><category>Üvercinka</category><category>Ahmet Hamdi Tanpınar</category><category>kitap</category><category>İstanbul Ticaret Odası</category><category>Prof. Dr. Vahdettin Engin</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>ÇOK SATANLARDA EDEBİYAT IN - KOMPLO OUT</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundg0S4ci1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundgllmSY1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Geçtiğimiz sene olduğu gibi, bu sene de iki kitap fuarı arasında &amp;#8220;çok satan&amp;#8221; kitapları değerlendirdiğim çok satanlar listeleri, iki fuar arasındaki kitap satışlarını gösterdiği kadar geride bıraktığımız sene, Türk okurlarının hangi türe ve yazara ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Önceki senelerde, kişisel gelişim kitaplarının, mistik Doğu&amp;#8217;yla harmanlamış Batılı yazarların hakimiyet kurduğu listeler görmüştük. Geçen seneki listeyi ise büyük ölçüde gündeme ilişkin kitaplar forse etmişti. Hattâ listenin ilk sıralarını edebiyat dışı kitaplar ele geçirmiş, birçoğu kendi gündemini yaratmıştı. &lt;br/&gt;Bu seneki liste, geçen seneye oranla edebiyatın galip geldiği bir liste olmuş dersek, çok da yanlış olmaz. Dahası bir önceki senelerde, satışı yarım milyonu zorlayan ilk üç kitapla, listenin kalanı arasında oluşan derin uçurum bu sene kapanmış görünüyor. Geçen seneden kalma bir alışkanlık olsa gerek, bu sene de liste başındaki kitap kendi gündemini oluşturdu. Peki diğerleri? İki fuar arasında Türkiye en çok neleri okudu? Çeşitli listelerde yer alan, en çok satan kitapların satış rakamlarını sordum, ortaya çıkan listeyi değerlendirelim şimdi&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundht94yp1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Prodüksyonun zaferi mi?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Belki geçtiğimiz sene ilk on listesinde adı yoktu ama, biraz genişletilecek bir listede karşımıza çıkan ilk isim muhakkak Elif Şafak olurdu. Bir sonraki kitabında, &amp;#8216;çok satmak&amp;#8217; üzerine yazsa, onun satış rakamlarını kıskanan isimlere büyük bir iyiliği dokunmuş olacak, diye düşünüyorum. İskender romanı, daha çıktığı gün konuşulmaya başlandı. Üstelik konusuyla, öyküsüyle değil kapağıyla oturdu gündeme! Kapağında, romanının kahramanı İskender kılığına girmiş Elif Şafak, bütün bakışların kendine dönmesini sağlamıştı sanki. Hemen ardından yayınladıkları, çekimlerin kamera arkası görüntüleri, hazırlanan internet sitesi, bir giyim markasıyla ortaklaşa yürüttükleri kampanyalar derken, insanlar daha okumadan İskender hakkında yorum yapmaya başlamışlardı bile. Okuyanlardan birkaçı da, &amp;#8216;intihal&amp;#8217; ihtimalinden söz edince, İskender yeni tartışmaların odağındaydı&amp;#8230;&lt;br/&gt;Baba ve Piç&amp;#8217;teki gibi toplumsal konuları, yolları kesişen kahramanları üzerinden anlattığı romanı, alışılmış Elif Şafak anlatımı kadar, beğenilen kurgusu ile de aslında çok satabileceğini göstermişti. İskender ile Şafak son yıllarda mutlaka yer aldığı listede bu kez 1 numarada! 235.000&amp;#8217;lik satışı ister prodüksiyonun, ister profesyonel reklam taktiğinin zaferi olsun; her açıdan edebiyat ve Elif Şafak kazanmış görünüyor!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundjl4rko1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kendisini yazdı, yine sattı!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bir Tatlı Huzur, Sevdalinka, Köprü, Füreya, Adı: Aylin, Türkan, Veda, Umut&amp;#8230; Bu liste daha da uzar, şayet sözkonusu Ayşe Kulin&amp;#8217;in çok satan kitaplarıysa. Bu listedeki kitapların bir diğer özelliği de aslında birer biyografik roman olmaları. Ayşe Kulin, türün tartışmasız en beğenilen yazarlarından biri olarak yaptığı araştırmalar ve etkileyici kurgusuyla, bizlere hem alanında önemli insanların hayatlarını, hem de yaşadıkları dönemin atmosferini adeta ezberletmiştir. Kendisiyle yapılan birçok söyleşide dile getirdiği gibi, insanlar bir şekilde kendisine ulaşıp, biyografisini yazdırmak istediklerini bile söylemişler&amp;#8230; Çok satan listelerinde sıkça görmeye alıştığımız Ayşe Kulin, bu kez biyografik bir romanla değil, otobiyografik bir anı kitabıyla okurlarıyla buluştu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundk0apha1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundk80PkF1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hayat ve Hüzün adını taşıyan iki ciltlik anılar kitabında Kulin, hayatının 40 yılını; 1941-1983 arasında yaşadıklarını anlatıyor. Babasının hayatta olduğu 1941-1964 yıllarının ilk cilde toplandığı anılar, ikinci ciltte babasının vefatından sonrasını anlatıyor. Artık kendi okurunu oluşturmuş yazarlardan olan Ayşe Kulin, 229.000&amp;#8217;lik satışıyla hem çok satanlar listesine hem de türe damgasını vuruyor&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundkpQ4dc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundls9KCJ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Padişahları, dizilerden önce yazdı!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;2000&amp;#8217;li yıllarda Divan edebiyatını sevdiren adam, olarak anılan İskender Pala, akademik birikimiyle yazarlığını bir araya getirerek, Osmanlı dönemine &amp;#8216;aşk&amp;#8217; merkezli bakan yazarlarımızdan. Her romanında ayrı bir padişahı, çevresini, yaşadıklarını ve dönemini anlatan Pala, meşhur televizyon dizisi Osmanlı sultan ve cariyelerini gündeme taşımadan önce kalama alan bir isim. Hazırladığı divan edebiyatı kitaplarıyla bile çok satanlar listesine girebilecek kadar satış yapan Pala&amp;#8217;nın romanlarında bunu başarmasına şaşırmak saflık olurdu. Pala, Şah ve Sultan isimli romanında, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail&amp;#8217;i, onların içinde bulundukları dönemi ve elbette tüm bunların ortasında cereyan eden bir aşkı anlatıyor. İki büyük Türk hakanının birbirleriyle giriştikleri mücadeleyi de anlatan Pala, bu kitabında Alevîlerden tepki görmüş olsa da 220.000 adetlik satışıyla, &amp;#8216;roman gerçeği&amp;#8217;nin kazandığını ispatlıyor. Fuar&amp;#8217;dan kısa süre önce Od isimli romanını yayınlayan ve Yunus Emre&amp;#8217;nin hayatını ve dönemini anlatan Pala, kısa sürede aldığı sipariş sayısıyla, çok satanlarda müdavim olduğunu da ispatlıyor&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundm8ShJo1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundmlIjXj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Milletçe s*ktir ettik!&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;John C. Parkin&amp;#8217;in kitabının yüksek satışı için, yayıncılık başarısı mı demek daha doğru olur, yoksa daha ismiyle, milletimizin can damarını yakalamış mı desek daha doğru olur? Karar vermek güç. Ferrari satanlar mı dersiniz, büyük sırları çözmeye çalışanlar mı dersiniz, gücün kendi içimizde olduğunu buyuranlar mı istersiniz&amp;#8230; Her yıl bir veya birkaç kişisel gelişim kitabı, çok ses getirir! Ama hiçbirisi bu kadar samimi davranmamıştı belki de. Yemin ederken bile &amp;#8216;anam avradım olsun,&amp;#8217; diyebilecek kadar küfre yatkın bir millet olarak, S*ktir Et, ismini taşıyan bir kitaba sempati duymamız gayet olağandır aslında. Bir dostunuzu teselli ederken, boş ver dediğiniz kadar, kitabın ismini de kullanırsınız, farkında olmadan. Ayrılık acısı yaşayan yahut sınavda başarısız olmuş dostlarınıza bu ifadeyle başlayan teselli cümleleri kurarsınız. İlginçtir işe de yarar. Parkin, bu komik ve bir o kadar ilham verici kitabında,  S*ktir Et demenin; boş verme, vazgeçme ve bir şeylerin o kadar da önemli olmadığını fark ederek gerçek özgürlüğü bulma yollarını açıklıyor. Kendi ifadesiyle, &amp;#8220;S*ktir Et; şarkı okumak, meditasyon yapmak, sandalet giymek ya da tütün yemek gibi eylemler gerektirmeyen ruhani bir yol,&amp;#8221; olarak açıkladığı felsefesi yine Doğu mistisizmiyle Batılı anlayışı bir araya getiren kitaplardan. Korsan tezgâhlarında bile yüzbinlerce kopya satıldığını gördüğümüz kitap 200.000 satarak, milletç s*ktir ettiğimizi gösteriyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundmzpfqO1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Patentli bir başarı uzmanı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Çok satan kitaplarına başlamadan önce, Mümin Sekman&amp;#8217;ı tanımak gerek. Tabi hâlâ tanımayan kaldıysa! Kendi internet sitesinde; &amp;#8220;Başarı düşünürü, konuşuru, yazarı!&amp;#8221; olarak adlandırıyor kendisini. Türkiye&amp;#8217;nin ilk &amp;#8216;kişisel gelişim uzmanı&amp;#8217; kartvizitine sahip insanı. İşte, evde, sosyal hayatta başarıya ulaşmak isteyen herkes ona müracaat ediyor. Gerek konferanslarına katılıyorlar gerekse kitaplarını okuyorlar. Rakamlarla hayatını anlattığında konumuzla alakalı üç maddeyi alıntılamak gerek; &amp;#8220;kitaplarının baskı toplam sayısı 1.500 bin&amp;#8217;i geçti; Limit Sizsiniz kitabı 2 yılda 250 bin adet baskı yaptı; Her Şey Seninle Başlar ise 6 yılda 800.000 baskıyla Türkiye rekoru kırdı.&amp;#8221; Durum gösteriyor ki fazla söze gerek yok. Listede 5&amp;#8217;inci sırada yer alsa da, Her Şey Seninle Başlar, iki fuar arasında 185.000 adet satışıyla, Mümin Sekman&amp;#8217;ın kitap satışındaki başarısını ispatlıyor aslında. Her Şey Beyinde Başlar adlı diğer bir kitabıyla da Sekman&amp;#8217;ın listede olduğunu belirtmek gerek.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundo58Euu1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundoeKMMy1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;En çok o &amp;#8216;forward&amp;#8217; ediliyordu, en çok da o sattı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bir kitap yazsa, çok satacağı garanti olan gazete yazarı kimdir? diye bir anket sorusu sorulsa, Türk okurları taraflı tarafsız, seven sevmeyen ilk önce Yılmaz Özdil adını verecektir. Haddime olmasa da karakteristik bir üslubu olan köşe yazarlarının azaldığı bir dönemde olduğumuzu belirtmem gerek. Hâl böyle olunca, iyi üsluba sahip yazarlar da aradan kolaylıkla sıyrılıveriyorlar ve kendi okurlarını oluşturuyorlar. Tıpkı Özdil gibi. İlk zamanlarda, birçok alanda &amp;#8216;basit&amp;#8217; görülüp yer yer eleştirilse de tüm Türkiye onu okuyor! İtiraf edin; günlük e-postalarda onun yazısının forward edildiği e-postaların çokluğundan size de gına gelmedi mi? Yahut Facebook&amp;#8217;ta herkes altına yorumlar yaparak en çok onun yazılarını paylaşmadı mı? Hele gündemde tam onun kalemine lâyık bir aksaklık varsa değmeyin keyfine&amp;#8230; Kaleminden akan mürekkepler, hem nalına hem mıhına çalışırken, Özdil&amp;#8217;in fanatik takipçileri yazısını geceden paylaşmaya başlarlar. Yılmaz Özdil, belki de hiç reklâm yapılmadan, ama beklenenin gerçekleşmesi olarak &amp;#8220;İsim, Şehir, Hayvan&amp;#8221; adlı kitabıyla 155.000 satış yaparak kimseyi yanıltmadı. Demek ki forward sayısıyla, satış sayısı doğru orantılıymış!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundp9pxeB1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nerede dediğimiz, o eski aşkı yazdı&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Leylâ&amp;#8217;nın Evi isimli romanından 5 yıl sonra yayımlandı Serenad. Arada &amp;#8216;Sevdalım Hayat&amp;#8217; isimli anılar kitabını yayınlamış olsa da, okurları Livaneli&amp;#8217;nin yeni romanını daha çok beklemişler gibi görünüyor. Üzerinde 3 yıl çalıştığını söylediği Serenad&amp;#8217;ın satışı, belki de Livaneli&amp;#8217;nin emeğinin karşılığı. 150.000&amp;#8217;lik satışıyla listedeki üçüncü Doğan Kitap yayını olarak da yayınevinin, çok satanlar konusunda ne kadar sağlam adımlar attığını ispatlıyor adeta. Kısaca özetlemek gerekirse, 36 yaşında genç bir kadın ile bir üniversitenin davetlisi olarak Türkiye&amp;#8217;ye gelen Alman asıllı Amerikalı profesor arasında geçenleri anlatıyor Serenad. Ama nasıl? 60 yıllık aşkının izini sürmek için profesörün İstanbul’a gelmesi, hem kendi hem de genç kadının aile sırlarını ortaya çıkarmakla kalmıyor, 2. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorununun yanı sıra Struma ve Mavi Alay facialarında hayatını kaybedenlerin hikayelerini de gözler önüne seriyor. İyice içi boşaltılmış gibi göründüğü için zaman zaman, &amp;#8220;nerede o eski aşklar&amp;#8221; deriz ya; işte Livaneli o eski aşkları anlatıyor Serenad&amp;#8217;da. Belki de satışındaki en önemli etken, o eski aşkı anlatmasıdır&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundppgozh1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundpxmBHe1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundq8kbn11qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul&amp;#8217;un polisiyesi ondan sorulur&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Türkiye&amp;#8217;de polisiye denince, Ahmet Ümit&amp;#8217;i ilk sırada saymayanın kafası karışmış demektir. Elbette ilk polisiye yazarımız değil, ama türün en çok satan yazarlarından olmasının yanında, yeni birçok polisiye yazarına da kulvar açtığı için edebiyat tarihinde ona özel bölüm ayrılacak gibi geliyor bana. Her kitabı çok satanlardan ve listelerin gedikli isimlerinden Ahmet Ümit. İstanbul Hatırası da tereddütsüz yazarın en iyi kitaplarından. Bisanz&amp;#8217;tan İstanbul&amp;#8217;a uzanan, tarihle polisiye kurgunun iç içe işlendiği, gerilimin baştan sona kadar kıvamında tutulduğu bir romandı İstanbul Hatırası. İç içe geçmiş öyküsu, zengin kadrosuyla ve birbiriyle kesişen yollarıyla adetâ İstanbul&amp;#8217;u anlatıyordu Ahmet Ümit. Her romanında olduğu gibi, bütün gizemli cinayetlerin, entrikaların mekânı İstanbul, bu kez &amp;#8216;yedi tepeli bir kahraman&amp;#8217; olarak arz-ı endam ediyordu Ümit&amp;#8217;in romanında. Tam İstanbul&amp;#8217;un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinin ertesinde yayınlanan kitap, haklı olarak listede yer alırken, kardeş yayınevleriyle beraber aynı kurumun dördüncü kitabı! Everest-Alfa-Kapı yayınları dört kitapla listenin hakimi. Tabi bunda yazarlarının etkisi büyük.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundqxjzmj1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Listenin sürpriz ismi&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Bu seneki listenin en dikkat çeken tarafı, yerli edebiyatın ağırlıkta olması kadar, tanıdık yazarlar tarafından oluşturulmasıydı. Her kitabıyla listelere giren yazarlar, John c. Parkin&amp;#8217;den sonra Prof. Canan Efendigil Karatay&amp;#8217;a yer açmak zorunda kaldılar. Prof. Karatay, sessiz sedasız ilerleyen ama 90.000&amp;#8217;i bulan satışıyla en büyük sürprizi yapan isim. Yayınlanan her yeni albümü için onlarca kilo verip, toplamda yüzlerce kilo veren sanatçıların; iki dirhem bir çekirdek incelmiş televizyon sunucularının, hamile olduğunu bile fark etmediğimiz ve doğumdan sonra gram kilo almayan mankenlerin olduğu ülkemizdeki en bilimsel ve etkili diyet kitaplarından birisi Karatay Diyeti. Öyle ki, şimdiye kadar uygulanan onlarca metodun yanlışlığını ispatlayarak alternatifler sunuyor Prof. Karatay. Okurları ikna etmiş olacak ki, rekor bir satışa ulaşmış. Türk insanının kısa zamanda, sırım gibi erkekler, fidan gibi kadınlardan oluşacağını bilemeyiz ama, satış sayısı bize umut ışığı olabilir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrkFsz71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrrEvNZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundrzaoEX1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Adeta bizden biri&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Paulo Coelho, her ne kadar listedeki ikinci yabancı yazar olsa da, artık onu da bizden biri saymak gerek. Simyacı&amp;#8217;dan beri Türkçede yayımlanan her kitabı okurunu buluyor. Yüz binleri aşan satışlarıyla kendinden söz ettiriyor. Dahası Coelho şimdiye kadar birkaç kere Türkiye&amp;#8217;ye gelerek, Türk okuruna ne kadar önem verdiğini de gösteren isimlerden. Son romanı Elif&amp;#8217;te Hilal isimli bir Türk kızına da rol veren Coelho, aslında bu sene çok satacağının garantisini vermişti. Aslında hassas bir milletiz, bir filmde Türkiye adı geçtiğinde, yabancı müzik klibinde Türkiye&amp;#8217;den bir sahne gözümüze iliştiğinde hemen etkileniriz. Coelho&amp;#8217;nun kitabı Elif, böyle bir şeye ihtiyaç duymadan listeye giren bir kitap. Esrarengiz ustasından aldığı akılla, uzun bir yolculuğa çıkan Coelho&amp;#8217;ya bu yolculukta eşlik edenlerden birisidir Hilal. Yolculuk sırasında fark ederler ki, başka bir boyutta kaderleri kesişmiştir. Elif işte o boyutun adıdır. İskender romanıyla başlayan çok satanlar listesi, Elif adlı bir romanla sona eriyor. Bu bile gösteriyor ki, artık edebiyat okuyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundv5mCrS1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundvb5Q2P1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;GÜNDEM OLUŞTURAN DİĞER KİTAPLAR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Gariptir, kitapların sıkça konuşulduğu bir yıl oldu Türkiye için. Çok satanlar kendi gündemini oluşturdukları kadar, listeye girememiş olsa da isminden sıkça söz edilen başka kitaplar oldu bu yıl. Örneğin henüz yayınlanmamış kitaplar için yayınevleri sorgulandı. Muzır kurulu tarafından kötü örnek olarak değerlendirilen kitapların çevirmenleri sorgulandı, sosyal medya kendi yazarlarını yarattı&amp;#8230; Kendi gündemini yaratan diğer kitaplara şöyle bir bakmak gerek:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aranızda &amp;#8216;sosyal medya&amp;#8217;nın gücüne hâlâ inanmayan varsa bu yazıyı okumasın. Geride bıraktığımız ayda yaşanan Van depreminde gücünü fazlasıyla gösteren sosyal medyanın, en meşhur yazarlarından Pucca! Yıllardır tuttuğu bloguyla binlerce okuru olan Pucca, OkuyanUs yayınları tarafından başlatılan &amp;#8216;Dizüstü Edebiyat&amp;#8217; dizininin de ilk yazarıydı. Küçük Apalın Büyük Dünyası, adlı kitabı 46 bin adet satışıyla, bir kenardan bağırıyor bizlere &amp;#8220;internetin gücü adına!&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundu9uUMB1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundugFkER1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yine OkuyanUs yayınevinin, aynı adlı dizisinden bir başka kitap, Sorun Bende Değil Sende ve yazarı Pink Freud da &amp;#8220;güç bende artık!&amp;#8221; diyenlerden. 23 binlik satışıyla, sosyal medyada her şeyini paylaşanların, aslında kitap okuduğunu da gösteriyor.&lt;br/&gt;Bu sene yayınevleri kadar çalıştı Muzır Kurulu. Tek tek bütün kitapları okudular mı bilinmez ama, Chuck Palahniuk&amp;#8217;un Ölüm Pornosu ve Beat kuşağının bayrak yazarı Burroughs&amp;#8217;un eserlerini okuduklarını iddia ettikleri bir gerçek. Burroughs ve Palahniuk&amp;#8217;un eserlerini basan yayınevlerini mahkemeye taşıyan kitaplar, biraz da bu davaların etkisiyle daha çok sattı. Yasaklamak, satış getirdi desek çok da yanılmayız. Ölüm Pornosu 20 bin satarak, Burroughs&amp;#8217;un kitapları da tekrar baskılarla hiç de azımsanmayacak satış rakamlarını yakaladılar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lundwyWSz01qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Listede yer alamasa da, bu yılın yel değirmenlerine karşı Don Kişot&amp;#8217;unu küçük İskender olarak belirlemek hakkımız sanırım. Artık şiir okunmuyor, denen bir ülkede, gerçekten birçok şairin birkaç yüzlük satışla yetindiği, ilk baskısını bitiren şairlerin çevresine yemek ısmarladığı ülkemizde küçük İskender Sarı Şey isimli kitabıyla 15.000&amp;#8217;lik satışıyla hâlâ şiirin okunduğunu gösteriyor belki de&amp;#8230;&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12785803741</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12785803741</guid><pubDate>Mon, 14 Nov 2011 13:19:24 +0200</pubDate><category>Çok Satanlar</category><category>kitap</category><category>oynakbeyi</category><category>TÜYAP Kİtap Fuarı</category><category>Elif Şafak</category><category>İskender</category><category>Ayşe Kulin</category><category>Hayat</category><category>Hüzün</category><category>İskender Pala</category><category>Şah ve Sultan</category><category>S*iktir Et</category><category>John C. Parkin</category><category>Mümin Sekman</category><category>Her Şey Seninle Başlar</category><category>Her Şey Beyinde Başlar</category><category>Yılmaz Özdil</category><category>İsim Şehir Hayvan</category><category>Zülfü Livaneli</category><category>Serenad</category><category>Ahmet Ümit</category><category>İstanbul Hatırası</category><category>Karatay Diyeti</category><category>Elif</category><category>Paulo Coelho</category><category>Ölüm Pornosu</category><category>küçük İskender</category><category>Sarı Şey</category><category>Pucca</category><category>OkuyanUs</category></item><item><title>SEBEP?</title><description>&lt;p&gt;-&amp;#8230;.&lt;br/&gt;-40 yıl evim olsun diye çalıştım didindim&amp;#8230; &lt;br/&gt;10&amp;#160;gündür evime  giremiyorum! &lt;br/&gt;Dün&amp;#8230; &lt;br/&gt;yine deprem oldu! &lt;br/&gt;Evime sokaktan bakmak koyuyor  oğul&amp;#8230;&lt;br/&gt;-.&lt;br/&gt;-Bir evi &lt;br/&gt;çok gördü..-ler!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/12594001162</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/12594001162</guid><pubDate>Thu, 10 Nov 2011 11:19:32 +0200</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>Van</category><category>yazamama sebebi</category><category>sebep</category><category>diğer</category><category>deprem</category></item><item><title>OYNAKBEYİ 2 YAŞINDA!</title><description>&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_ltdiy1U2AZ1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yılda bir kere (o da sadece yıldönümlerinde) yazdığım kişisel notlardan birisi daha. Umarım bu kısa olur.&lt;br/&gt;Ekim 1 itibariyle Oynakbeyi 2. yaşını da geride bıraktı. Belki yavaş, belki hızlı bilinmez! Ama, son zamanlardaki yogunluk ve yorgunluğum dolayısıyla yıllar sonra hak ettiğime inandığım bir tatille kutladım 2. yılı.&lt;br/&gt;Yıllardır bakmayı ihmal ettiğim, baksam da çocukluğumdaki gibi ayrıntılarıyla göremediğim gökyüzündeki &amp;#8220;bissürüü&amp;#8221; yıldızı yeniden gördüm. &lt;br/&gt;Hasılı kelam, fazlasıyla özlediğim güzel bir duyguymuş sözünü ettiğim! Ki siz bunu zaten bilirsiniz&amp;#8230;&lt;br/&gt;Madem 2 yılı geride bıraktık, eski sistemi bozmadan, ama üstüne bir şeyler koyma gerekliliğinden birtakım haberler vereyim istiyorum an itibariyle&amp;#8230;&lt;br/&gt;Eskisi gibi, kitap yazıları, yazar söyleşileri, Oynakbeyi yazıları, fotoğrafları olacak elbet.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu sene ilave olarak, daha önce hiçbir süreli yayında yayımlanmamış söyleşiler, yani &lt;strong&gt;&amp;#8220;OYNAKBEYİ ÖZEL&amp;#8221; &lt;/strong&gt;söyleşileri yer alacak örneğin. Eğlencelik yazılar da yer alacak artık (ilk günlerdeki gibi), ne de olsa ciddiyet bir yere kadar!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu vakte kadar -hâlâ inanılmaz gelse de- azalmayıp her geçen gün artan okur -daha doğrusu- &lt;strong&gt;ARKADAŞ&lt;/strong&gt;&amp;#8216;lara teşekkürler&amp;#8230; (Gerçekten kısa oldu!)&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/11697004745</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/11697004745</guid><pubDate>Thu, 20 Oct 2011 19:55:11 +0300</pubDate><category>oynakbeyi</category><category>oynakbeyi 2 yaşında</category><category>diğer</category></item><item><title>Edebiyatımızda, yok denecek kadar az kurbağa şiiri yazılmış...</title><description>&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo2_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo3_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_ls6gvo6gZi1qzh8sjo4_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;p&gt;Edebiyatımızda, yok denecek kadar az kurbağa şiiri yazılmış olmasına mı yanmalı, yoksa kurbağanın sadece ecnebi masallarında öpülüp prense dönüşen (nedense) bir figür olarak karşımıza çıkmasına mı… &lt;br/&gt;Bizde hiçbir suçu günahı yokken, sırf okuduğumuz masallarda, cadılar tarafından ceza maksadıyla dönüştürülen bir canlı olmasından dolayı mı mesafeliyiz kurbağaya?.. Eğer öyleyse ayıp ediyoruz demektir!&lt;br/&gt;Tek sevileni, en sevileni Kermit mi sadece? &lt;br/&gt;Onun da içinde insan “eli” var…&lt;br/&gt;Gökten yağan birkaç kurbağa! &lt;br/&gt;En küçüğü de elime düştü! &lt;br/&gt;Darısı başınıza…&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/10723863026</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/10723863026</guid><pubDate>Tue, 27 Sep 2011 13:52:35 +0300</pubDate><category>kurbağa</category><category>photo</category><category>photograph</category><category>frog</category><category>Kermit</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>Adem ile Havva [ellerinde imkân olsa neler olurdu kim...</title><description>&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo1_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://24.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo2_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://24.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo3_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://24.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo4_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://25.media.tumblr.com/tumblr_lrvg1e0iuB1qzh8sjo5_500.jpg"/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;p&gt;Adem ile Havva &lt;br/&gt;[ellerinde imkân olsa neler olurdu kim bilir?]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;(Kağıt üzerine sprey boya, &lt;a target="_blank" href="http://www.schoolofvisualarts.edu/"&gt;S.V.A.&lt;/a&gt; sömestr projesi için…)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Oynakbeyi&lt;/p&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/10478330760</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/10478330760</guid><pubDate>Wed, 21 Sep 2011 15:00:50 +0300</pubDate><category>stencil</category><category>street art</category><category>adem ile havva</category><category>adam and eve</category><category>S.V.A.</category><category>art</category><category>sanat</category><category>oynakbeyi</category></item><item><title>AŞK BAHANESİYLE KENDİNİ ARAYAN BİR ADAMIN ROMANI</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Tüm İstanbul&amp;#8217;u ve Türkiye&amp;#8217;yi bir keder salgını sarmıştır. Herkes büyük üzüntülere gark olmuş, rakı masalarında Zeki Müren&amp;#8217;in birbirinden kederli şarkıları eşliğinde memleketi nasıl kurtaracağını düşünmektedir. Bazıları buna müdahale etmek için gizli örgütler kurarken, bazıları birbiri ardına yeni keder sebepleri bulmaktadır kendine. Bunların başında da akademisyen Timur gelir. Timur, sevgilisi Deniz&amp;#8217;den ayrılmış, keder illetine yakalanmış ve kendini Vakfıkent adasında inzivaya vakfetmiştir. Ancak &amp;#8216;Kadıköy Dükü Timur&amp;#8217; için kurtuluş hiç de o kadar kolay olmayacaktır. &lt;br/&gt;Ece Gamze Atıcı, deyim yerindeyse rakı masası gibi malzemesi bol ve üç yılda tamamladığı ilk romanı Nar&amp;#8217;da aşk acısı çeken Timur&amp;#8217;un yaşadıklarını ve İstanbul&amp;#8217;u anlatıyor. Ece Gamze Atıcı&amp;#8217;yla romanı Nar ile ilgili konuştuk.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8212;OYNAKBEYi&amp;#8212;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1modN5ha1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Nar ismi gibi, çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane diyebileceğimiz bir kitap. Aslında bitmiş bir aşkı anlatıyor gibi görünse de, içinde onlarca başka hikâye var. Hepsi de bu aşka, daha doğrusu âşıklarla ilintili&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Tam isabet! Aşkın kendisinin de öyle olduğunu düşünüyorum ben. Siz ne kadarsanız, nasılsanız; aşkınız da o kadar, öyle oluyor. Timur gibi bir adamın aşkı bahane ederek kendini anlattığı bir hikâye Nar. Biz de aşkı bahane ederek kendimizi arıyoruz, kendimizi tanıyoruz. Ben kendi adıma öyle yapıyorum. Bir kadınla ya da bir adamla aramızda cereyan eden o hadiseden kendi payımıza ne düşüyorsa, elimizde ne kalıyorsa -becerebilirsek- onu alıyoruz. Bir yandan da insan kendisinde neyi eksik görüyorsa karşısındakinde onu arıyor sanki. Bunu farkında olmadan yapıyor çoğu zaman. Timur ile Deniz’in aşkı biraz öyle. Bir çeşit tamamlanma hikâyesi de diyebiliriz.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Milletçe rakı masalarında memleketi ve dünyayı kurtarırız. Nar da  aslında buna benziyor; ülkeyi, başgösteren keder salgınından kurtarmak  isteyen onlarca örgüt var ve aslında hepsi bir rakı masasında oturanlara  benziyorlar sanki&amp;#8230;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Başımıza bir keder salgını musallat olsa bence  durumumuz kitaptakinden daha komik, daha saçma olur. Ve eminim daha çok  rakı içilir! Nar’da olup biten her şeyi kocaman bir rakı sofrasında bir  adamın anlattığı garip bir hikâye olarak da okumak mümkün olabilir mi  acaba? Bunu bir düşüneyim&amp;#8230; &lt;br/&gt;SKO, SKOKO, HAY, SANTEL derken birçok  örgüt tek bir şey için mücadele ediyor aslında. Bu biraz aynı ideolojide  olan farklı fraksiyonlarla inceden bir alaydır aslında. Ortada çok  &amp;#8216;ciddi&amp;#8217; bir salgın var: keder salgını! İnsanlar kendi kederlerine bir  sebep buluyor ve çözüm arıyorlar. Keder gerçek, zira sebepleri ve  çözümleri birbirinden saçma. Hikâyenin acıklı tarafının panzehiri de  burada saklı. Gülüyoruz kederimizden!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1moylKMc1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;(Bir hayalî ada olarak Vakfıkent; gidilmemiş adaların belki de en güzeli)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Vakfıkent isimli hayali ada kadar, Wittgenstein&amp;#8217;den ilhamla Ludwig adlı  bir hayali karakterimiz var. Haliyle bir Selim Işık / Olric benzetmesi  düşüyor insanın aklına. Ne dersiniz bu konuda?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Keşke Selim, Olric,  Timur ile Ludwig hepsi bir arada bir rakı sofrasında toplansalar, biz de  izlesek derim. Ludwig yine de Olric’ten biraz daha gerçek tabii.  Vaktiyle, o isimle bir yerlerde yaşamış ve ne mutlu ki varlığından  haberdar olduğumuz birisi. İlişkilerinin şekli benzese de dinamiği  farklı. Ludwig, Timur’un huysuz, ihtiyar bir akrabası gibi&amp;#8230; Onun  içindeki zalim sesten daha zalim birisi. Diğer yandan Oğuz Atay’ı  Tutunamayanlar’ı ve Selim Işık’ı, sevgili Olric’i ziyadesiyle severim.  Her okuduğumda aynı yerinden acır kalbim. Bu konuda saatlerce  konuşabilirim. Susayım o sebepten!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mruTQEy1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İSTANBUL ROMANIN ASIL KAHRAMANI&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabınızı İstanbul’a ithaf etmişsiniz. Okuduğumuz zaman görüyoruz ki, aslında Timur’un İstanbul’a olan aşkı da romanda en çok karşımıza çıkan unsur. Asıl kahramanın İstanbul olduğu bir kitap da diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslında İstanbul, Timur’un en büyük aşkı, Deniz bahane&amp;#8230; İstanbul’a duyduğu aidiyeti, Deniz’e  duymuyor içinde. Ona hayranlık besliyor sadece. Biraz önce de dediğim gibi kendisinde eksik olanı Deniz ile tamamlamaya çalışıyor. İstanbul’dan kaçıp Deniz’in peşinden gidiyor. İnsan kurtulamadığı bir şeyden kaçar. Ne yaparsa yapsın kurtulamıyor Timur da İstanbul’dan. Timur’u tarif etmek için İstanbul’dan epeyi bahsedebiliriz. Peki ya Deniz? Timur’u anlatmak için Deniz’e ne kadar ihtiyacımız var? Bundan dolayı, aslında İstanbul, Nar için Deniz’den daha önemli bir karakter. Dediğiniz gibi, İstanbul asıl kahraman olarak kabul edilebilir.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Sözkonusu keder salgını, aslında ayrılık acısı yaşayan bir adamın algısından kaynaklanıyor. Bu açıdan baktığımızda bile; Timur daha kadınsı davranırken, Deniz erkek gibi davranıyor&amp;#8230;  &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ayrılık acısı koymuş adama. Ama Timur’un derdi Deniz ile ayrılmış olmaları değil. Timur’un derdi kendisi. Deniz’i kendine bahane ediyor, bunu da açıkça söylüyor. Ayrıca, dediğiniz doğru; Timur kadınsı bir adam, Deniz de erkeksi bir kadın. Bir beşeri ikiye bölmüşüz gibi&amp;#8230; Biri erkek bedenine tıkılmış romantik bir ruh, diğeri de kadın bedenine sıkışmış, hayli kaslı bir ruh. Zaten birçok sıkıntı da bundan kaynaklanıyor.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Romanın birçok bölümünde kendini tanımlamakla uğraşıyor Timur. Tek bir tanımlama yapmak gerekirse kimdir Timur, nasıl biridir?&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kendisiyle konuşurken bile ses tonuna dikkat eden bir adam Timur. Rahatsız yani. Rahat değil. Olmayan şeylerin tanrısı bir de&amp;#8230; Kadıköy dükü mesela&amp;#8230; Olmayan atına binip ona, “Gidiniz lütfen, deh diyorum size,” diyebilen bir adam. Ve hayli nevrotik. Timur bir hastalık olsaydı eğer, taşikardi derdim. Onun ruhunun ritmi bozuk.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1msl91Pf1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mstNdcV1qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’un karşıtı olarak hayali bir ada olarak karşımızda Vakfıkent var. İstanbul’a âşık adamın hali hep böyle mi olur? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Ergenlik aşkı gibidir İstanbul&amp;#8230; Aşığını mazoşist eder. Kenedinizden nefret etseniz de onu sevmekten vazgeçemezsiniz yani. İstanbul bir sürü duyguyu bir seferde zerk eden bir şehir insana. Genel olarak adrenalinli yani. Adrenalinle ilişkinize bağlı olarak değişir bu durum. Ben fazla sükûnetten hoşlanmıyorum galiba. Fazlası göbek yapıyor zaten.&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’dan bizim ondan nefretimiz ölçüsünde çirkinleşen bir şehir. Neresinden eleştirsek o yönü bize de bulaşmış oluyor çoktan&amp;#8230; İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;İstanbul’u sevmesi gerekenlerin romanı demek biraz fazla olabilir. Sadece İstanbul’u sevmememizin sebebi İstanbul değil. Bunu demek istemiş olabilirim. İstanbul güzel ama, zabitleri pek yaman diyebiliriz burada. Yani yaşadığımız yerin kendi nefretimiz hatta çirkinliğimiz ölçüsünde çirkinleştiğine katılıyorum. Güzelim İstanbul üzerindeki çirkinliklerin daha ne kadarından sorumlu olabilir? Bence biraz rahat bırakalım onu.&lt;strong&gt; &lt;br/&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mzoRuO71qzexgu.jpg"/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kitabın diline değinmek gerek. Tekerlemevari kelime oyunları dikkat çekiyor. Özel bir amacı var mıydı bunun? &lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Yaşasın şiir, yaşasın musiki demek isterim! Bence iyi roman yazabilmek için şiir okumak, şiiri sevmek gerek. Ayrıca güzel bir çift kulağınızın olması gerek. Onları müzikle, şiirle terbiye etmek gerek. Ben Nar’da bunu yapmaya çalıştım. Metin hep güzel bir melodide aksın istedim. O yüzden üç senemi aldı kitabı tamamlamak. Hem Timur şiiri seven bir adam&amp;#8230; Farkında olmadan şiir yazan bir adam. O yüzden onun bölümlerinde aynı ritim var. Gizli gizli kafiyeler yapıyor. Sağ olsun Timur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mt7w3H61qzexgu.jpg"/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;(Roman şarkılarıyla karşımıza çıkan Zeki Müren&amp;#8217;den fiyakalı bir sahne)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;ZEKİ MÜREN ÇOK FİYAKALI BİR KARAKTERMİŞ &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Gönlümün frapan bir köşesinde duruyor Zeki Müren. Layıkıyla kederli diyebileceğimiz bir adam.  Kederli olması Nar için önemli. Nar’ın Timur’un ve Deniz’in romanı olarak ikiye bölersek eğer, Timur’un romanının müziği bütünüyle Zeki Müren’e ait. Hattâ kimi bölümlerde Timur&amp;#8217;un halet-i ruhiyesinin kelimelere dökülmesi, doğrudan Zeki Müren&amp;#8217;in okuduğu şarkı sözlerinden yardım alarak gerçekleşiyor. Deniz’inki ise daha Flamenko. Bana gelince; beni kederinden çok cesareti cezbediyor. Çok cesur, dramatik ve fiyakalı da bir karaktermiş Zeki Müren. Bütünüyle bir figür olarak bayılıyorum ona (müziğine bayılmamın yanı sıra). Ölümü de çok fiyakalıydı.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;NAR&amp;#8217;DA YER ALAN YASADIŞI ÖRGÜTLER VE FAALİYETLERİ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SKO:&lt;/strong&gt; Selülite Karşı Olanlar derneği. Keder illetinin müsebbibi olarak vücuttaki fazla yağları görüyorlar. Üyeleri kadınlardan oluşuyor. Aşırı makyaj ve topuklu ayakkabı belirgin özellikleri. En önemli aksesuarları cımbız. Fazla yağlardan kurtulunca kederden de kurtulacağımıza şüpheleri yok.  &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SKOKO:&lt;/strong&gt; Selülite Karşı Olanlara Karşı Olanlar derneği. SKO ne söylüyorsa onlar tersini söylüyorlar. Bütün üyeleri tombul teyzelerden oluşuyorlar. Bıyıklı dolaşıyorlar. Beyaz eşyalardan nefret ediyorlar. &amp;#8216;Ev Kadınları Bağımsızlık Bildirgesi adlı bir manifestoları var. Bütün kadınları beyaz eşyalarını yakmaya davet ediyorlar.  &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;DİYALEKTİK KELEBEKLER: &lt;/strong&gt;Liderleri Fırat Şakınbakkal. Şarap içmeyi, güzel kokmayı ve şiiri seviyorlar. İnsanın sanatla arınacağını, kederin tek çaresinin sanat olduğunu söylüyorlar.&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;SANTEL:&lt;/strong&gt; Sanat Tespit Locası, Diyalektik Kebelekler&amp;#8217;in içinden çıkıyor. Fırat, berjerini en yakın dostu Harun Tozkoporan’a bırakıp yeraltına iniyor ve SANTEL’i kuruyor. Sanatın iyi, güzel ve doğru olanını ayırt ederek insanları aydınlatmaya çalışıyorlar. Zorla güzellik merkezi&amp;#8230; &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;HAY: &lt;/strong&gt;Hicran Allahın Yolu örgütü. Kedere, hicran diyorlar. Hicranın insanın en büyük imtihanı olduğunu söylüyor ve hicranla efendi gibi ölmemizi buyuruyorlar. Liderleri Hamza Hüdaverdi, post modern bir Mesih. Sarı giyiyor, kavuk takıyor. Parmak arası terlik giymeyi ihmal etmiyor. Helvayı ananasla yiyor. En büyük düşmanı Fırat Şaşkınbakkal. Sanatı, hicran yolunda bir tehlike olarak görüyor. &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;İUSD:&lt;/strong&gt; İki Ucu Sihirli Değnek örgütü. Genç akşamcılardan oluşan bu örgüt üyeleri içiyorlar, güzelleşiyorlar, arada da ölüyorlar kederden. Başka bir dertleri yok. &lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;img src="http://media.tumblr.com/tumblr_lr1mukF0u21qzexgu.jpg"/&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;(İUSD üyelerinin, düzenlenen operasyon sonucu ele geçirilmiş&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br/&gt;yasadışı materyalleri, mezeler)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;ul&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Manu Chao ve Dario Fo’yu Aynı Anda Sevenler Derneği&lt;/strong&gt;: Büyük bir faaliyetleri yok. Tamamen zararsız oluşumlardan birisi. Dario Fo ve Manu Chao’yu sevenler toplaşıp Manu Chao’dan şarkılar söylerken Dario Fo’dan metinler okuyarak kederden korunuyorlar. Örgütün eylemlerinin hüf noktası, her ikisini aynı anda yapmak!&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;</description><link>http://www.oynakbeyi.com/post/9828942374</link><guid>http://www.oynakbeyi.com/post/9828942374</guid><pubDate>Mon, 05 Sep 2011 12:47:14 +0300</pubDate><category>Ece Gamze Atıcı</category><category>Nar</category><category>röportaj</category><category>oynakbeyi</category><category>edebiyat</category><category>kitap</category><category>İstanbul</category><category>Zeki Müren</category><category>Timur</category><category>Deniz</category><category>Rakı</category><category>SKO</category><category>SKOKO</category><category>Diyalektik Kelebekler</category><category>SANTEL</category><category>HAY</category><category>İUSD</category><category>Wittgenstein</category><category>Olric</category><category>Selim Işık</category></item></channel></rss>

