BİR YOL HİKÂYESİ

En baştan belirtmeliyim ki, bu vakte kadar Oynakbeyi olarak kaleme aldığım en kişisel yazılardan birisini okuyacaksınız. Genellikle yıldönümlerinde kişisel birtakım açıklamalarda bulunup diğer yazı veya fotoğraflarda, başarabildiğim ölçüde bireysel hayat serüvenimden bir şeyleri aktarmıyorum. Zaten gerek de yok, bana sorarsanız. Yalnız 14 Şubat 2012 tarihinde yaşadığım kısa süreli bir taksi yolculuğu esnasında dinlediğim hikâye, oturup satır satır yazmamı gerektiriyordu.
Taksi yolculukları hakkında ne düşünürsünüz bilemem ama, ben kısa mesafede de uzun mesafede de (elbette şoförüne göre) sohbet açıp, taksiciyi dinlemeyi sevenlerdenim. Daha evelden, bir dostumla meseleyi “taksiciden al haberi” boyutuna getirip, gündeme dair her şeyi onlardan öğrenebileceğimize dair tespitte bırakmıştık. Ancak “sevgililer günü”nde yorucu bir taksi bekleme sonrası, kısacık bir yolculukta duyduğum ‘gerçek’ hikâye, içinde bulunduğum dönemdeki halet-i ruhiye itibariyle daha farklı etkilere sbebep oldu açıkçası.
Şoförün anlattığı hikâyeyi, kurmaca dünyamız Resimli Hayat Ansiklopedisi‘nde de anlatabilirdim. Neticede birçok gerçek olayı, hikâyelendirmişliğimiz de var. Ancak, dinlediğim hikâyeyi kurmaca-gerçek belirsizliğine sokmak, şoföre ve tavrına saygısızlık olurdu. En azından şimdilik. Belki bir gün hikâyelerde de anlatılacaktır. Neticede hep böyle olur…
Bundan sonrası, tamamen aramızdaki diyaloğun ve sözkonusu hikâyenin aktarılmasıdır.
-Hayırlı işler ustacım. Pera Palas’a doğru gideceğim ama, şayet açıksa Odakule tarafından Meşrutiyet Caddesi’nden çıkalım. Yok açık değilse Flash TV’nin orada inerim ben.
-Yoruldun mu gardaş?
-Sorma ustam, yüküm ağır. Bir de dengeli taşıyamayınca zorladı çok affedersin.
-Neyse, artık rahattasın. Sakin sakin gideriz.
-Gideriz. İstersen, hiç bu trafiğe girmeyelim, Dolapdere’ye inip Tarlabaşı’nın içlerinden çıkalım Tepebaşı’na doğru.
-Vallaha gardaşım, tarif edersen gideriz. Ben bu taraflarda oturmirem. Asil şoförün babası rahatsızlanmış diye emanete geçtim. Haftasonları taksiye çıkirem. O vakıt buralara da yolum pek düşmir. Zaten, sabahtan beri duraktakiler çağırıp duruyor.
-Sevgililer Günü ya ondandır.
-Sevgilisinden değil gardaşım, bir de yağmur var ki hepten felc etti bizi. Bütün melmeket kendini atmış sokağa, binmeye taksi bulamazsın.
-Öyle oldu benim de. Memleket nere ustam?
-Ben? Ezzurumluyam! Senin melmeket nire?
-Van Erciş.
-Baaa… Ne güzeldii oraları. Amma bu deprem daş daş üstünde komamış. Gittin mi hiç? Bilir misin oraları?
-Bilirim yakında gittim, ama. Oralarda büyümedik işte. Peder bey memur olunca tayin falan, sonra okul.
-Allah kolaylık versin gardaş. Bu şehir maf eder adamı…
-Ediyor, eder de. Sen ne kadardır buradasın ustacım?
-Beeen, biin dokkuz yüz yetmiş ikki senesinde gelmişem buralara. Geldigim gibi işe girmişim, sigortamı yaptırmışım ottuz sekkiz yaşımda da emekliye ayrılmışım. O günden beri bakkalımı açmışım, dükkanımı işletiyorum. Ben kurtardım kendimi… Darısı başına.
-Yaş kaç usta?
-Been, elli dört yaşındayım.
-Allah ömür versin. Çoluk çocuk?
-(Derin bir nefes alarak) Yoktur.
-…
-Ben evlenmedim gardaşım.
Şoförün ses tonu ve ardı ardına derin nefes almaları dolayısıyla, “en güzeli” falan gibi bekârlık sultanlıktır klişelerine giremedim. Hovarda diyaloğuna girmenin zamanı değildi zira.
-Hayırdır ustacım. Tabi kusura bakmazsan, ters giden bir şey mi oldu ki?
-En başından tersmiş kaderimiz gardaşım… Sınıf arkadaşımdı. Daha ilkokulda, hem de mahalleden komşumuzdu. Erzurum’daydık. Çocuktuk, oyun oynuyorduk. Ortaokula geçtik. Ben dedim seni seviyorum. O dedi, ben de seni seviyorum. Dedim bana varır mısın, dedi varacam… Hep görüştük, konuştuk. Hep. Görüşemediysek bilirdi bir sebebi vardır. Çalışırdım, inşaatta, demircide, hamallıkta, pazarlarda. Kimi vakıt okula da gitmez olduğum için, bilirdi gelememişim ki görüşememişiz. İşim biter bitmez giderdim yanına. Konuşurduk. Yetmiş ikki senesinde geldim İstanbul’a çalışayım, para kazanayım diye. Çalıştım da. İkki ayda bir kaçar giderdim Ezzirum’a. Sevdigimi görmeye. Anamı babamı da görür gelirdim. Sonra dayanamadım, geri döndüm Ezzirum’a. Dedim ben seni alacaam. Bana vari misen? Dedi he! Ben nasıl sevindim, nassıl sevindim ama gardaşım benim, abim benim. İlk defa o güni içki sürdüm agzıma.
Sabahına anama babama gittim. Dedim böyleyken böyle. Herkes bilir ki, biz birbirimizi sevmişiz. Dedi, “tamam oğul, yarından geci yok sana isteyek. Haber edelim, anasına babasına.” Gittik istedik. Dediler “verek vermesine de bu oğlanın askerliği yoktur.” Dedim doğrudur. Hemen gittim teslim oldum askere yazıldım.
-!!
-Ben eskerdeyken, benim pohyiyen abimlen emmim bu gızın abisile babasınan kavgaya dutuşmuşlar. Sebebini ne sen sor ne ben söyleyem. Amma öyle bir sebeptir ki, sanki feleğin bir oyunudur bana. Sanki biri gelmiş çevirmiş çemberimi, fır fır dönsün allak bullak olsun kaderi demiş. Yani hiç de öyle kavga edilecek, küsülecek bir şey değildir benim canım abim. Güzel hemşerim. Benim pohyiyen abim, kızın babasının kaffasini üç ayrı yirden birden kırmış. Araya giren akrabaları olmuş, onlarla da kavga etmişler. Felaket bir şeye dönmüş niyeyse… Ben bir döndüm askerden, bana kızı göstermediler. Bizimkilere sordum, dediler beyleyken beyle. Dedim siz delisiz, nesiz? Cevap veremediler abim benim. Gittim yalvardım, yakardım. Kapılarında it gibi ağladım. Eşiklerinde yattım, babası evden çıkarken üzerimden geçti, yüzüme bakmadan. Ağabeysi zorla iteleye iteleye kovaladı beni. Ama bir kere araya küslük girmiş, kin girmiş, nefret girmiş. Demişim, “kurban olduklarım, ne benim bir kabahatim var ne bu kızın. Sizin ettiginiz haktan reva mıdır. Ne demeye sevenlere bunu edersiniz?” Vermediler cevap. Zaten neye verecekler, çocuk olsa güler onların kavgasına.
Ben babalarımızı barıştırdım. Dediler, “tamamdır kavga küslük bitmiştir.” Bitmemiş. Gittik kızı istemeye, ağabeysi dedi “ben vermem. Beni çığnayıp geçemezsiz!” Geçemedik, babasından sonra gelir dedik. Ben gene yalvardım yakardım. Bana yine günlerce göstermediler sevdigimin yüzüni. Birgün takip ettim, gizli gizli buluştuk ben diyeyim haftalarca, sen de aylarca. En son dedim, “ben seni kaçıracam. İstanbul’da işim hazır, yerim hazır. Bizi bulsalar bile ne edebilirler ki?” “Yok,” dedi. “Kaçarak gelmem, dügünüm olsun isterim, anamın babamın rızası olsun isterim,” dedi. “Vermeyecekler gülüm,” dedim. “Vermezlerse kendimi zehirlerim,” dedi.
İkinci kere yalvardık, gittim ağabeysine yalvardım. Dedim, “al her şeyim önündedir. İster vur, ister öldür, dilimi kes, kolumu kes. Ben senin bacını sevmişem, o da beni sever. Bunu sen de bilirsin, ne diye zalımlık edersin?” Nuh bile demedi güzel abim. Bacısıylan çıktık karşısına, bacısı anasına da demiş; “Eger ki beni vermezseniz kendimi zehirlerim,” demiş. Ağabeysine de dedi. Kabul etmedi. Gerçi ağabeysinin de değil kabahat. İşin içine bütün aile girmiş, hangi birini ikna edeceksin. Ağabeysi desen, amcası gelir, amcasını geçsen dayısı gelir. Bizimkiler öyle maf etmişler beni…
Vermediler!
Zehir içti. Fare zehri içti. Hemen öldürmii ki meret. Ben gittim babasını polise şikâyet ettim. Sekkiz yıl yattı babasıyla ağabeysi. Pişman oldular da neye yarar. Benim sevdiğim, onların kızı öldü!
-!!
-Ben de bir daha kimseye bakmadım. Kimseyi görmedim de! Kimseyi sevmedim de. Anam çok yalvardı, çok ağladı. Öldügü güne kadar, dedi evlen ha evlen. Yemin ettim evlenmedim.
-Kusura bakma ustacım üzdüm gereksiz, canını sıktım akşam akşam.
-Yok benim babam. Beni sen üzmedin, başkaları üzdü zaten. Ama sen sen ol kimseyi üzme emi. Dilerim onlar da seni üzmez…
Sadece özür dileyebildim şoförden. Teşekkür etmekle birlikte. İçinde bulunduğum sıkıcı ve sıkıntılı zaman diliminde kendi bilhassa “insan” ilişkilerinde yaşadığım başarısız ve üzücü tecbürebelerin ardına, dinlediğim bu “gerçek aşk hikâyesi”, bende bir zamanlar veya hâlâ hayatımda olan dostlarım, sevgililerim, ailem ve başka insanlardan “kalbini kırdığım” için özür dilemek isteği uyandırdı açıkçası. Bir şekilde tesadüf edemeyeceklerim de, belki buradan denk gelirler temennisiyle… Aman dileyene kılıç kalkmazmış, özür dileyenin, kabahatinin farkına varıp bunu söyleyenin de boynu vurulmazmış. Özetle, keyfini kaçırdığım, huzurunu bozduğum, haksızlık ettiğim herkesten özür dilerim.



















