BİR YOL HİKÂYESİ

En baştan belirtmeliyim ki, bu vakte kadar Oynakbeyi olarak kaleme aldığım en kişisel yazılardan birisini okuyacaksınız. Genellikle yıldönümlerinde kişisel birtakım açıklamalarda bulunup diğer yazı veya fotoğraflarda, başarabildiğim ölçüde bireysel hayat serüvenimden bir şeyleri aktarmıyorum. Zaten gerek de yok, bana sorarsanız. Yalnız 14 Şubat 2012 tarihinde yaşadığım kısa süreli bir taksi yolculuğu esnasında dinlediğim hikâye, oturup satır satır yazmamı gerektiriyordu.
Taksi yolculukları hakkında ne düşünürsünüz bilemem ama, ben kısa mesafede de uzun mesafede de (elbette şoförüne göre) sohbet açıp, taksiciyi dinlemeyi sevenlerdenim. Daha evelden, bir dostumla meseleyi “taksiciden al haberi” boyutuna getirip, gündeme dair her şeyi onlardan öğrenebileceğimize dair tespitte bırakmıştık. Ancak “sevgililer günü”nde yorucu bir taksi bekleme sonrası, kısacık bir yolculukta duyduğum ‘gerçek’ hikâye, içinde bulunduğum dönemdeki halet-i ruhiye itibariyle daha farklı etkilere sbebep oldu açıkçası.
Şoförün anlattığı hikâyeyi, kurmaca dünyamız Resimli Hayat Ansiklopedisi‘nde de anlatabilirdim. Neticede birçok gerçek olayı, hikâyelendirmişliğimiz de var. Ancak, dinlediğim hikâyeyi kurmaca-gerçek belirsizliğine sokmak, şoföre ve tavrına saygısızlık olurdu. En azından şimdilik. Belki bir gün hikâyelerde de anlatılacaktır. Neticede hep böyle olur…

Bundan sonrası, tamamen aramızdaki diyaloğun ve sözkonusu hikâyenin aktarılmasıdır.

-Hayırlı işler ustacım. Pera Palas’a doğru gideceğim ama, şayet açıksa Odakule tarafından Meşrutiyet Caddesi’nden çıkalım. Yok açık değilse Flash TV’nin orada inerim ben.
-Yoruldun mu gardaş?
-Sorma ustam, yüküm ağır. Bir de dengeli taşıyamayınca zorladı çok affedersin.
-Neyse, artık rahattasın. Sakin sakin gideriz.
-Gideriz. İstersen, hiç bu trafiğe girmeyelim, Dolapdere’ye inip Tarlabaşı’nın içlerinden çıkalım Tepebaşı’na doğru.
-Vallaha gardaşım, tarif edersen gideriz. Ben bu taraflarda oturmirem. Asil şoförün babası rahatsızlanmış diye emanete geçtim. Haftasonları taksiye çıkirem. O vakıt buralara da yolum pek düşmir. Zaten, sabahtan beri duraktakiler çağırıp duruyor.
-Sevgililer Günü ya ondandır.
-Sevgilisinden değil gardaşım, bir de yağmur var ki hepten felc etti bizi. Bütün melmeket kendini atmış sokağa, binmeye taksi bulamazsın.
-Öyle oldu benim de. Memleket nere ustam?
-Ben? Ezzurumluyam! Senin melmeket nire?
-Van Erciş.
-Baaa… Ne güzeldii oraları. Amma bu deprem daş daş üstünde komamış. Gittin mi hiç? Bilir misin oraları?
-Bilirim yakında gittim, ama. Oralarda büyümedik işte. Peder bey memur olunca tayin falan, sonra okul.
-Allah kolaylık versin gardaş. Bu şehir maf eder adamı…
-Ediyor, eder de. Sen ne kadardır buradasın ustacım?
-Beeen, biin dokkuz yüz yetmiş ikki senesinde gelmişem buralara. Geldigim gibi işe girmişim, sigortamı yaptırmışım ottuz sekkiz yaşımda da emekliye ayrılmışım. O günden beri bakkalımı açmışım, dükkanımı işletiyorum. Ben kurtardım kendimi… Darısı başına.
-Yaş kaç usta?
-Been, elli dört yaşındayım.
-Allah ömür versin. Çoluk çocuk?
-(Derin bir nefes alarak) Yoktur.
-…
-Ben evlenmedim gardaşım.
Şoförün ses tonu ve ardı ardına derin nefes almaları dolayısıyla, “en güzeli” falan gibi bekârlık sultanlıktır klişelerine giremedim. Hovarda diyaloğuna girmenin zamanı değildi zira.
-Hayırdır ustacım. Tabi kusura bakmazsan, ters giden bir şey mi oldu ki?
-En başından tersmiş kaderimiz gardaşım… Sınıf arkadaşımdı. Daha ilkokulda, hem de mahalleden komşumuzdu. Erzurum’daydık. Çocuktuk, oyun oynuyorduk. Ortaokula geçtik. Ben dedim seni seviyorum. O dedi, ben de seni seviyorum. Dedim bana varır mısın, dedi varacam… Hep görüştük, konuştuk. Hep. Görüşemediysek bilirdi bir sebebi vardır. Çalışırdım, inşaatta, demircide, hamallıkta, pazarlarda. Kimi vakıt okula da gitmez olduğum için, bilirdi gelememişim ki görüşememişiz. İşim biter bitmez giderdim yanına. Konuşurduk. Yetmiş ikki senesinde geldim İstanbul’a çalışayım, para kazanayım diye. Çalıştım da. İkki ayda bir kaçar giderdim Ezzirum’a. Sevdigimi görmeye. Anamı babamı da görür gelirdim. Sonra dayanamadım, geri döndüm Ezzirum’a. Dedim ben seni alacaam. Bana vari misen? Dedi he! Ben nasıl sevindim, nassıl sevindim ama gardaşım benim, abim benim. İlk defa o güni içki sürdüm agzıma.
Sabahına anama babama gittim. Dedim böyleyken böyle. Herkes bilir ki, biz birbirimizi sevmişiz. Dedi, “tamam oğul, yarından geci yok sana isteyek. Haber edelim, anasına babasına.” Gittik istedik. Dediler “verek vermesine de bu oğlanın askerliği yoktur.” Dedim doğrudur. Hemen gittim teslim oldum askere yazıldım.
-!!
-Ben eskerdeyken, benim pohyiyen abimlen emmim bu gızın abisile babasınan kavgaya dutuşmuşlar. Sebebini ne sen sor ne ben söyleyem. Amma öyle bir sebeptir ki, sanki feleğin bir oyunudur bana. Sanki biri gelmiş çevirmiş çemberimi, fır fır dönsün allak bullak olsun kaderi demiş. Yani hiç de öyle kavga edilecek, küsülecek bir şey değildir benim canım abim. Güzel hemşerim. Benim pohyiyen abim, kızın babasının kaffasini üç ayrı yirden birden kırmış. Araya giren akrabaları olmuş, onlarla da kavga etmişler. Felaket bir şeye dönmüş niyeyse… Ben bir döndüm askerden, bana kızı göstermediler. Bizimkilere sordum, dediler beyleyken beyle. Dedim siz delisiz, nesiz? Cevap veremediler abim benim. Gittim yalvardım, yakardım. Kapılarında it gibi ağladım. Eşiklerinde yattım, babası evden çıkarken üzerimden geçti, yüzüme bakmadan. Ağabeysi zorla iteleye iteleye kovaladı beni. Ama bir kere araya küslük girmiş, kin girmiş, nefret girmiş. Demişim, “kurban olduklarım, ne benim bir kabahatim var ne bu kızın. Sizin ettiginiz haktan reva mıdır. Ne demeye sevenlere bunu edersiniz?” Vermediler cevap. Zaten neye verecekler, çocuk olsa güler onların kavgasına.
Ben babalarımızı barıştırdım. Dediler, “tamamdır kavga küslük bitmiştir.” Bitmemiş. Gittik kızı istemeye, ağabeysi dedi “ben vermem. Beni çığnayıp geçemezsiz!” Geçemedik, babasından sonra gelir dedik. Ben gene yalvardım yakardım. Bana yine günlerce göstermediler sevdigimin yüzüni. Birgün takip ettim, gizli gizli buluştuk ben diyeyim haftalarca, sen de aylarca. En son dedim, “ben seni kaçıracam. İstanbul’da işim hazır, yerim hazır. Bizi bulsalar bile ne edebilirler ki?” “Yok,” dedi. “Kaçarak gelmem, dügünüm olsun isterim, anamın babamın rızası olsun isterim,” dedi. “Vermeyecekler gülüm,” dedim. “Vermezlerse kendimi zehirlerim,” dedi.
İkinci kere yalvardık, gittim ağabeysine yalvardım. Dedim, “al her şeyim önündedir. İster vur, ister öldür, dilimi kes, kolumu kes. Ben senin bacını sevmişem, o da beni sever. Bunu sen de bilirsin, ne diye zalımlık edersin?” Nuh bile demedi güzel abim. Bacısıylan çıktık karşısına, bacısı anasına da demiş; “Eger ki beni vermezseniz kendimi zehirlerim,” demiş. Ağabeysine de dedi. Kabul etmedi. Gerçi ağabeysinin de değil kabahat. İşin içine bütün aile girmiş, hangi birini ikna edeceksin. Ağabeysi desen, amcası gelir, amcasını geçsen dayısı gelir. Bizimkiler öyle maf etmişler beni…
Vermediler!
Zehir içti. Fare zehri içti. Hemen öldürmii ki meret. Ben gittim babasını polise şikâyet ettim. Sekkiz yıl yattı babasıyla ağabeysi. Pişman oldular da neye yarar. Benim sevdiğim, onların kızı öldü!
-!!
-Ben de bir daha kimseye bakmadım. Kimseyi görmedim de! Kimseyi sevmedim de. Anam çok yalvardı, çok ağladı. Öldügü güne kadar, dedi evlen ha evlen. Yemin ettim evlenmedim.
-Kusura bakma ustacım üzdüm gereksiz, canını sıktım akşam akşam.
-Yok benim babam. Beni sen üzmedin, başkaları üzdü zaten. Ama sen sen ol kimseyi üzme emi. Dilerim onlar da seni üzmez…

Sadece özür dileyebildim şoförden. Teşekkür etmekle birlikte. İçinde bulunduğum sıkıcı ve sıkıntılı zaman diliminde kendi bilhassa “insan” ilişkilerinde yaşadığım başarısız ve üzücü tecbürebelerin ardına, dinlediğim bu “gerçek aşk hikâyesi”, bende bir zamanlar veya hâlâ hayatımda olan dostlarım, sevgililerim, ailem ve başka insanlardan “kalbini kırdığım” için özür dilemek isteği uyandırdı açıkçası. Bir şekilde tesadüf edemeyeceklerim de, belki buradan denk gelirler temennisiyle… Aman dileyene kılıç kalkmazmış, özür dileyenin, kabahatinin farkına varıp bunu söyleyenin de boynu vurulmazmış. Özetle, keyfini kaçırdığım, huzurunu bozduğum, haksızlık ettiğim herkesten özür dilerim.

OSMANLI BÖYLE YAŞADI

Konu ne zaman Osmanlı İmparatorluğu’na gelse, en sağlam bilimsel araştırmanın bile masalla harmanlanmış bir ütopyaya veya fazla abartılı bir mitolojiye dönme riski her zaman vardır. Hele ki dönem içinde anlatılan şey gündelik hayata dair olunca, eldeki veriler daha da kısıtlı olduğundan bu risk daha da artar. Çünkü saray yaşantısına dair belge ve ürün daha fazla bulunabilirken, sıradan bir insanın hayatına dair bize fikir verecek belge veya araca çok zor rastlanır. Durum böyle olunca da ya herkes ayrı telden çalar ya da daha birkaç ay önce, konu hakkında ilk sözü eden kişinin söyledikleri gerçek sanılır. Örneğin dillere destan Osmanlı Mutfağı’na dair bu kadar çok şey biliniyor ve söyleniyorken bile, Osmanlı Mutfağı’nın işleyişi ve daha önemli birçok detayına kadar eksikler bildiklerimizden de fazladır.


Gündelik hayat, en genel hatlanıyla sıradan insanın tarihidir. Bu ismi bilinmeyen kahramanların hayatında yer alan ve onu şekillendiren her şey, toplumsal tarihin merkezinde yer alır. Bu sayede imparatorluktaki insan odaklı değişimin ve haliyle sosyal yaşantının net bir görüntüsünü oluşturmak, bu sıradan insanların hayatında yer alan nesnelerle mümkün olur. M. Şinasi Acar’ın hazırladığı ve YEM tarafından yayımlanan, ‘Osmanlı’da Günlük Yaşam Nesneleri’ kitabı masaldan ve mitolojiden arınmış bir halde, ancak hepsinin birer sanat eseri olduğunun altını çizerek Osmanlı’nın günlük yaşamda kulandığı nesneleri, onların kullanım alanları ve sanatkârları ile ilgili bilgileri aktarıyor. Kitap, Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde kullanılmış takvimlerden saatlere, terazilerden rubu tahtalarına, buhurdan ve gülâbdanlardan körüklü fenerlere, kemer tokalarından dikiş nakış araçlarına, mühürlerden kamış kalem ve kalemtıraşlara, hokka ve divitlerden elyazması kitaplara, sancak Kurânları’ndan rahle ve çekmecelere, ferman ve beratlardan kale anahtarlarına kadar çok sayıda nesneyi bir arada sunuyor. Kitapta yer alan nesnelerden bazıları:

—OYNAKBEYi—


  •  TAKVİMLER

İnsanlarda zaman kavramının var olması ve kimi gök cisimlerindeki ritmik hareket düzenini bazı hesaplamalarla kayıt altına alması sonucu oluşmuştur takvimler. Güneşin ritmik hareketi esas alınarak oluşturulan takvimler, Güneş’in Yer çevresindeki yıllık dolanımına dayandırılmıştır. Dört mevsimden oluşan bir yıl, ‘güneş yılı’, ‘dönence yılı’ veya ‘mevsimler yılı’ olarak adlandırılır ki 365,2422 gündür. Bunun haricinde yaygın olarak kullanılan bir diğer takvim ise Ay’ın ritmik hareketi esas alınarak oluşturulanlardır. Bilhassa çöl yaşantısının geçerli olduğu ve yaşam etkinliklerinin geceleri daha canlı olduğu Doğu toplumlarında Ay takvimi egemen olmuştur. İlk önce Arap kabileleri tarafından benimsenmiş olan Ay takvimi İslamiyet sonrasında da kullanılmaya devam etmiştir. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nda doğal olarak iki takvime birden rastlamak mümkündür.

Tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi Osmanlılar da Hicrî takvim kullanmışlardır. Ancak Hicri Takvim’in Ay takvimi olması ve mevsimlere uymaması dolayısıyla başta vergi olmak üzere kimi resmi düzenlemelerin gerçekleşmelerinde soruna sebep olmaması için Sultan IV. Mehmed zamanında, hicri !088’de (miladi 1677) çıkarılan bir fermanla ilk ‘sıvış yılı’ uygulamasına başlanmıştır.


  • TILSIMLAR - MUSKALAR

Tılsımların bir gereksinme ürünü olduğu söylenebilir. Kuşkusuz bu gereksinmeyi değerlendirirken, yaşandığı dönemi ve o günkü koşulları ön planda tutmak gerekir. Örneğin yüzyıllarca insanlığı perişan etmiş sıtma için, günümüzde tılsım kullanılması düşünülmez. Ancak İslâmiyetin ilk yıllarından beri birçok hastalığın tedavisi ve onlardan korunma, çoğunlukla manevî yolla yapılmıştır. Tılsımlar bu yolda önemli bir işlevi üstlenmişlerdir. Hz. Muhammed’in büyüyü yasaklamakla birlikte, muska kullanılmasına, nazara, yılan ve akrep sokmasına ve genel olarak hastalıklara karşı ‘nefes etme’ye (okuyup üflemeye) izin verdiği bilinir. Tılsımlar işte bu sayede yüzyıllar boyu koruma görevi üstlenmişlerdir.


Havâs kitapları, tılsımlı gömlekler, muskalar, hamâiller, tılsımlı takılar, pazubentler, tılsımlı mühürler, şifa tasları, Mühr-i Süleymanlar ve Penç ten-i âl-i aba tılsımlar olarak farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler.


  • KAMIŞ KALEM, KALEMTRAŞ ve MAKTALAR

Musiki sanatında ney olup, neyzenin nefesiyle gizemli sesler çıkaran kamış, hat sanatında da kalem olup hattatın eliyle büyüleyici sesler çıkarır. Eskilerden kimileri kamış kalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesleri güvercin ötüşüne benzetirken, kimileri de onun Hakk’a âşık olduğunu, ama aşkını hakkıyla yazamadığı için sürekli ağladığını, dahası gözünden yaş yerine kara kanlar akıttığını söylemişlerdir.


‘Kalem ağacının yaprağı beyaz, çiçeği siyah, meyvesi yüce sözlerdir’ ve İslâmiyette de kalem kutsal sayılmıştır. İnen ilk ayetlerde kalemden söz edilmiş olması ve Kur’an’da bu adı taşıyan bir sürenin bulunması nedeniyle ona özel bir önem verilmiştir. Güzel bir yazı için iyi bir kalem gereklidir. Hattatlar yazı yazmadan önce, kalem açmayı öğrenirler. Eskiler, elin yapısı ile kalem kesimi arasındaki yakınlığı kişinin ancak kendisinin ayarlayabileceğine inandıkları için başkasının açtığı kalemle yazıya heves etmemeleri gerektiğini söylerler. Kalem açma işlemi, Yontma, Yarma ve Kesme olmak üzere üç aşamada gerçekleşir. 

Kalemtraş; hattatın kalemini açtığı uzun saplı özel bıçaktır. Makta ise; kamış kalemin ağzı kalemtraşla kesilirken kalemin üzerine yatırıldığı 10-20 cm bşunda, 2-3 cm eninde ve 2-3 mm kalınlığında özel bir levha olup fildişi, kemik, sedef ya da bağadan olur…


  • BUHURDAN ve GÜLÂBDANLAR

Arapça ‘bahûr’ sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen addır ve Türkçesi ‘tütsü’dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden yapılan ya da pişmiş topraktan yapılan özel kaba denir. Türk buhurdanları kabul edilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıla kadar gitmektedir. Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gödeye menteşe ile bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler oyulmuş kapaklar bulunur. Kandil gibi asılanları da vardır.


‘Gülâbdan’, gülsuyu kabi anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağzından gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle bir kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzundur. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür. Boyları 20-25 cm dolayındadır.

  • SAATLER

İslâmiyet’te günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur ve her türlü ibadet zamanla yakından ilgilidir ve tam zamanında yerine getirilmesi esastır. Haliyle Müslümanlar için zamanı planlamak oldukça önemlidir. Haliyle insanlık kadar eski sayılabilecek bir geçmişi olan saatler İslâmiyet’te ve bilhassa Osmanlı’da da farklı türleriyle karşımıza çıkar.


Güneş saatleri, su saatleri, kum saatleri ve kule, ev, cep, koyun saatleri gibi mekanik saatler sıklıkla ve farklı şekillerde karşımıza çıkarlar. Zaman ve saatin bu kadar önemli olduğu Osmanlı’da muvakkithaneler ve saat tamircileri de oldukça önemlidirler. Saat ustalarının yaşamöyküleri detaylı olarak bilinmese de, 15. yüzyılda Saatçi Hamza Bâlî bin Hacı Mehmed’den başlamak üzere en çoğu 19. yüzyılda olmak üzere onlarca meşhur saatçinin adı kayıtlarda yer almaktadır.


  • KÖRÜKLÜ FENERLER

Genel anlamıyla fener, içinde yağ kandili, mum ya da petrol, asetilen veya hava gazı lambası gibi bir ‘ışık kaynağı’ bulunan ve bunu hava akımlarının söndürücü etkisinden korumak için yan yüzleri deri, yağlıkâğıt ya da cam gibi saydam veya yarı saydam bir madde ile kapatılmış bir mahfazadır.

El Fenerleri: Osmanlı’da yüzyıllar boyunca kullanımmış ve sadece gece gezmelerinde karanlığı giderici bir araç olarak kullanılmasının haricinde II. Abdülhamid dönemine kadar gece elde ışık bulundurmak resmi bir zorunluluktu. Fenersiz dolaşanları devriyelerin karakola götürme yetkisi vardı. El fenerleri üç grupta toplanırdı. Dört yanı camlı, yanı kapaklo alan cam fenerler, gaz lambasının gelişmesiyle ortaya çıkmış ve gemici feneri olarak anılan fenerler, en çok kullanılan üçünücüsü ise muşamba fener yahut körüklü fener olarak anılan, işi bittiğinde katlanarak küçültülebilen fenerlerdir. Sosyal yaşamda şarkılardan, Karagöz oyunlarına, dönem öykülerinden, şiirlere kadar pek çok yerde fener karşımıza çıkar.


  • KEMER TOKALARI

Arkeolojik buluntular Türklerin en eski çağlardan beri toka kullandıklarını göstermektedir. Bu tokalarda at gövdeli, kuş başlı yaratıklar ve aslan motifleri ile kıvrık dallar ve yaprakların yan yana getirilmesiyle oluşturulan süsler kullanılmıştır. Kemer daha çok erkekler tarafından kullanılmış bir kuşam aracı olmakla birlikte, sonraları kadınlar arasında da yaygınlaşmış, yün ve ipek kumaşlardan, demir, bakır, pirinç, tunç, tutya, gümüş ve altın gibi madenlerden ve yılan, timsah, manda ve domuz gibi hayvanların derilerinden yapılan kemerler Ortaçağ’dan beri hem erkeklerin hem de kadınların sıkça kullandığı bir aksesuvar olup kemerin asıl değerini tokalar belirlemişlerdir. Tokaların süsü onun zenginliğinin göstergesidir.

Kabartma-Çökertme, kalemişi, savat (karartma), mıhlama, tombak, altın ve gümüş kakma, telkâri teknikleriyle süslenen tokalar en yaygın ve rağbet görenleriydi.


  • DİKİŞ NAKIŞ ARAÇLARI

Her toplum gibi Osmanlı’da da dikiş ve nakış önemliydi ve pek çok meşhur terzi her dönemde ve şehirde yaşadığı gibi, el işlemesi nakışlar her dönem kadınların birinci süs gereci olarak ilk günden beri varlığını sürdürmüştür…


SEBEP?

-….
-40 yıl evim olsun diye çalıştım didindim…
10 gündür evime giremiyorum!
Dün…
yine deprem oldu!
Evime sokaktan bakmak koyuyor oğul…
-.
-Bir evi
çok gördü..-ler!

OYNAKBEYİ 2 YAŞINDA!

Yılda bir kere (o da sadece yıldönümlerinde) yazdığım kişisel notlardan birisi daha. Umarım bu kısa olur.
Ekim 1 itibariyle Oynakbeyi 2. yaşını da geride bıraktı. Belki yavaş, belki hızlı bilinmez! Ama, son zamanlardaki yogunluk ve yorgunluğum dolayısıyla yıllar sonra hak ettiğime inandığım bir tatille kutladım 2. yılı.
Yıllardır bakmayı ihmal ettiğim, baksam da çocukluğumdaki gibi ayrıntılarıyla göremediğim gökyüzündeki “bissürüü” yıldızı yeniden gördüm.
Hasılı kelam, fazlasıyla özlediğim güzel bir duyguymuş sözünü ettiğim! Ki siz bunu zaten bilirsiniz…
Madem 2 yılı geride bıraktık, eski sistemi bozmadan, ama üstüne bir şeyler koyma gerekliliğinden birtakım haberler vereyim istiyorum an itibariyle…
Eskisi gibi, kitap yazıları, yazar söyleşileri, Oynakbeyi yazıları, fotoğrafları olacak elbet.

Bu sene ilave olarak, daha önce hiçbir süreli yayında yayımlanmamış söyleşiler, yani “OYNAKBEYİ ÖZEL” söyleşileri yer alacak örneğin. Eğlencelik yazılar da yer alacak artık (ilk günlerdeki gibi), ne de olsa ciddiyet bir yere kadar!

Bu vakte kadar -hâlâ inanılmaz gelse de- azalmayıp her geçen gün artan okur -daha doğrusu- ARKADAŞ‘lara teşekkürler… (Gerçekten kısa oldu!)

Konuşan Taş*
Taşın dili yok.
Çözüldü.
Artık taş yok.

Seyhan Erözçelik’in anısına…

(*) Konuşan Taş: Hacer-i Müttekim

Konuşan Taş*


Taşın dili yok.


Çözüldü.


Artık taş yok.

Seyhan Erözçelik’in anısına…

(*) Konuşan Taş: Hacer-i Müttekim