TÜRKİYE’DE FUTBOL ve PORNO

Memleketimizde birçok şeyi Almanlardan öğrendiğimiz gerçeğini asla yadsıyamayız. Biraz tarih sayfalarını karıştıracak olursak; daha imparatorluk döneminde başlamıştı Almanlar ile olan alışverişimiz. Osmanlının son dönemindeki ordu, teknik, tıp, mimari gibi alanlardaki yenilikler ve gelişmeler genel olarak Alman uzmanların bu topraklara getirilmesiyle veya Almanya’ya gönderilen öğrenciler ve görevliler aracılığıyla söz konusu eksiklerin giderilmesi yolunu tercih etmişti saray ve çevresi. Cumhuriyet döneminde de bunun en önemli örneği, İkinci Dünya Savaşı henüz başlamadan Almanya’dan uzaklaştırılan veya kaçan bilim adamlarının Türkiye’ye davet edilmesi ile çeşitli üniversitelerde kurulan kürsüler, Türkiye’de bilimin gelişmesine ön ayak olmuştur. Tabi bunlar klasik tarih bilgisi; az buçuk tarih kitabı okuduğumuz zaman öğrenebileceğimiz şeyler.
Bunun haricinde bir de, “Almanlar yenilince biz de yenilmiş olduk” klişesi var ki, onun memleketimizde yarattığı travmayı anlatabilmemize imkan yok. Öyle ki, katılamadığımız Avrupa Kupaları’nda, Dünya Kupaları’nda Almanlar elendikçe biz de elenmiş kadar üzüldük. Öyle ki, hasbelkader Almanya ile veya Alman takımlarıyla eşleştiğimiz turnuvalarda sporcuların çoğunda, ciddi dilemmalar ortaya çıktığı da bir gerçek. Almanlar’ı yenince bizim de yenilmiş sayılacağımız korkusundan olsa gerek, nice karşılaşmadan her şekilde mağlup ayrılacağımız düşüncesini kabullenerek, hiç de iyi performans gösteremedi takımlarımız.

Futbol’u Almanlardan öğrenip öğrenmediğimiz tartışmalıdır kanaatimce, zira ülkemizin futbol takımları hiçbir zaman Alman takımları gibi ‘turnuva takımı’ olarak nitelendirilmediği gibi, panzer, traktör, tank, pancar motoru gibi tanımlamalar da yapılmamıştır kendilerine (Polonya asıllı Piontek ve Derwall etkisi başka bir konudur). Memleket olarak Almanlardan öğrendiğimiz bir başka şey daha var ki, hiç de öyle bilimsel gelişmeler kadar faydalı olmamıştır. Faydalı olmadığı gibi yine birtakım sorunlara sebep olduğu da aşikardır. Porno’dan bahsediyorum elbette. Ertuğrul Özkök’ün de sık sık yazılarında kullandığı üslubu ödünç almak gerekirse: “gelin itiraf edelim,” Alman ve Almanca kelimelerini duyduğumuz anda, içinde pornografik gönderme olan esprileri hepimiz yaptık, yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Çünkü VHS’li dönemlerde olsun, “tek elle okunan dergi” geleneğinde olsun, ciddi bir Alman etkisi yaşanmıştır ülkemizde. Hazır mimariyi, bilimi, tıbbı, arkeolojiyi, hata Türkoloji’yi bile Almanlardan almışken “pornografi”yi Almanlardan almamak geleneksel yapımıza bir hakaret olacaktı. Bu konuda da ne öğrendiysek Almanlardan öğrendik. Yalnız birçok konuda yaptığımız gibi, eksik veya sonradan ilave etiğimiz yanlışlarla gerçekleştirdik söz konusu ithalatı. Aydemir Akbaş, Kazım Kartal, Hadi Çaman… gibi erkek oyuncuların sık sık arz-ı endam ettiği filmlerde, aktörlerin bugün de övünerek söyledikleri gibi “donla seviştiler”. Zerrin Egeliler (ki Türkan Şoray’a benzerliğiyle anılır çoğunlukla) veya Yeşilçam’ın diğer meşhur kadın oyuncularına benzeyen oyuncularla seviştiklerinde, hep o don vardı üzerlerinde. Keşke o don bir kere çıkarılsaydı, keşke mavi don veya kırmızı don bütün “slip” modeliyle karşımıza çıkmasaydı. Belki ciddi olarak addedilebilecek bir işe “şaka sosu” olmasaydı o don.

Sözünü ettiğimiz dönemde çekilen filmlerin büyük kısmı, bol “donla sevişilen” filmler olmuş, devamında ise en büyük yıkımı Türk sinemasının gerilemesiyle beraber porno sektörü (ki literatürümüzdeki adıyla seks filmleri) yaşamıştı. Bunun sonrasında yaşanan ara dönemin ardından porno sektöründe isim yapmış ünlülerimiz gariptir Almanya kökenli isimler oldular. Birisi Sibel Kekilli, diğeri ise ne yazık ki Şahin K.’dır bunlar. Sibel Kekilli artık farklı mecralarda yer oyunculuğunu sergilediği için bu yazıda daha fazla anılmayacak, ancak Şahin K. ve onun film anlayışı bizdeki birçok eksikliğin de göstergesidir. Tıpkı futbol gibi.

Şimdi buraya kadar okuyup, arada sırada karşılaştığımız futbol ile pornonun ne alakası var diyenler olacaktır doğal olarak. Dilimize pelesenk olmuş bir cümledir, “futbol asla sadece futbol değildir” sözü. Peki başka nedir? 24 Kasım 2009 tarihinde Camp Neu’da gerçekleşen Barcelona-İnternazionale şampiyonlar ligi karşılaşmasında gördük ki, biraz da pornodur futbol. Temel olarak porno film, çok büyük derinliklerinin olmadığı (Derin Gırtlak’ı hariç tutuyorum), her insanın çok iyi bildiği ve içgüdüsel olarak gerçekleştireceği bir eylemler bütününün filme aktarılması olarak kabul edilir. Ama değildir, çünkü bu şekilde kabul edildiği zaman ortaya Şahin K. tadında filmlerden başkası çıkmayacaktır. Prodüksiyonun mümkün olduğunca ucuza denkleştirildiği, gündelik hayatında da para karşılığında erkeklerle birlikte olan ve ne yazık ki fiziksel çekicilikten yoksun kadınlardan oluşan oyuncu kadrosuna sahip, kısıtlı mekanlarda çekilen ve Şahin K.’nın yönetmenliği ve senaristliğinin ürünü, olabileceğinin en kötüsü esprilerden oluşan diyalogların toplamı bir filmdir, bu porno filmler. Tüm bunlardan sonra Şahin K. da kendisiyle yapılan röportajlarda alanında en iyi olduğunu da iddia edecektir haliyle. Söz konusu ismin muadili (sadece sektör dolayısıyla, zira detaylara baktığımız zaman arada ciddi farkların olduğunu göreceksiniz) Marc Dorcel olacaktır.

Fransız porno film yönetmeni ve yapımcısı Dorcel’in filmlere yaklaşımına baktığımız zaman ortaya çıkan tablo ciddi farklara sahiptir. Çeşitli cinsel fantezilere dayanan filmlerinde rol verdiği oyuncular, sektörün en ünlü isimleri oldukları gibi o senenin ödül almış aktör veya aktrisleridir. Mekan, konu, dekor… gibi zenginliklerin haricinde, ülkece hiç de önemsemediğimiz “oyunculuk” meselesi, filmlerinde asla göz ardı edilmeyen yönlerden birisidir. Yapacağı hareketler fanteziyle doğru orantılı olan kadın veya erkek oyuncular konuya göre çeşitli karakterlerde yer alırlar filmlerinde. Yani, herkes soyundu mu? tamam o zaman “eekşıın” gibi basit bir yapıdan çok daha farklıdır Dorcel yapımı filmler. Şimdi aynı alanın bu iki yönetmenini ve filmlerini mukayese ettiğimiz zaman, Almanlardan almamıza rağmen porno sektöründe dünyanın çok gerisinde olduğumuzun farkına varacağız.
Yine futboldan uzaklaştığımız sanılacaktır. Kesinlikle hayır. Genel birkaç hatırlatmadan sonra yapacağımız mukayese itibariyle, futbol ve pornonun ülkemizde ne kadar paralel ilerlediğini görebiliriz. “Süper” olarak adlandırılan ligimizden Şampiyonlar Ligi’ne gönderebildiğimiz tek takım Beşiktaş ve bu yazının yazıldığı sıradaki son durum 4 puan ile grup sonunculuğundan ibaret. 14. hafta itibariyle bakıldığında ise ligde Fenerbahçe lider ve ardından Bursaspor, Galatasaray şeklinde bir sıralanma var. Bu üç takımdan bilhassa Galatasaray ve Fenerbahçe ilk haftalarda aldıkları seri galibiyetler ile memleketimizde coşkuya sebep olmuş ve rekorlar kıran iki takımdan birisinin sezon sonunda ipi göğüsleyecek takım olacağına kesin gözüyle bakılmaya başlanmasını sağlamıştı. Ne mutlu bize! İlk haftalarında rekorların ardı ardına kırıldığı bir ligimiz var. Afrika’da gerçekleştirilecek olan 2010 Dünya Kupası’na gidemeyeceğiz ama, Almanların orada olması birçoğumuza teselli veriyor. Elbette bunun sebebi eskiye dayanan dostluğumuz. Mesut Özil faktörü de gözardı edilemez bir gerçek tabi. Tıpkı Fatih Akın’ın Almanya adına katıldığı film festivalinde ödülü en az Almanlar kadar sahiplenmemiz gibi sahipleneceğiz Almanya’nın turnuva başarısını.
Buna paralel olarak İspanya süper ligi, La Liga’ya baktığımız zaman El Clasico öncesi lider Real Madrid ve ikinci Barcelona görüntüsü karşımıza çıkıyor. 11. haftaya kadar lider Real Madrid birer beraberlik ve mağlubiyet almışken, ikinci Barcelona 3 beraberlik haricinde 8 galibiyetiyle 28 puana sahip. Şampiyonlar Ligi’ndeki durumu ise İnternazionale yaptığı rövanş maçına kadar neredeyse belirsizdi… Zaten memleketimizde oynanan futbol üzerine düşünmemize de bu müsabaka sebep oldu.

Adını andığımız maçın ilk yarısına şöyle bir baktığımız zaman, teorik olarak asla sadece futbol olmayan futbolu, pratikte tüm basitliğiyle hayata geçiriyordu Katalan ekibi. Belirli kurallar çerçevesinde, yine belirli bir zaman aralığında, 11’er kişiden oluşan iki takım oyuncuları, kale adını verdikleri bölgeye gol atacaklardı. Tıpkı Şahin K.’nın filmleri ve ülkemizdeki futbol takımlarının sahada yaptığı kadar basit bir teoriye sahipti bu maç da. Yani gerçekten de, pornodaki eylemler bütünü anlayışının yeşil sahalarda olanıdır futbol ve Katalan ekibi bunu bir kez daha güzide bir örnekle göstermişti futbolseverlere. Yani yukarıda en basit şekliyle tanımladığımız futbolu, Pep Guardiola ve öğrencileri en basit şeklile icra etmişlerdi. Ancak bir kere daha görüyoruz ki, aza indirgemek, en basiti kusursuz uygulayabilmek sandığımızdan daha zordur. Bu basit eylemler bütününü “oyunculuk”, taktik, dekor… gibi etkenlerle geliştirmek ise ciddi prodüksiyon ürünüdür. Barcelona-İnternazionale karşılaşmasında gördüğümüz ikinci gol (aslında ilk 45 dakikanın bütünü) sözkonusu prodüksiyonun bir sonucudur. Ligin kalitesinin, zihniyetin olgunluğunun, taktiksel yeniliklerin ve günü kurtarmadan uzak anlayışın bir ürünüdür. Haliyle Marc Dorcel prodüksiyonu bir porno kadar dolu dolu, zengin ve “çalışılmış pozisyonlar” bütünüdür söz konusu maç. Her duran top sırasında, topun başında İniesta ve Xavi’nin yan yana durması buna örnek olabilir. Uzun lafın kısası, ne kadar yurtdışına oyuncu da göndersek, ne kadar yabancı futbolcuyu Türk yaparak milli takıma alsak, ne kadar yıldız transfer etsek de sözünü ettiğimiz seviyeyi yakalamamız ciddi zaman alacak gibi görünüyor. Çünkü gerek ligimize gerekse takımlarımızın Avrupa’daki maçlarına baktığımız zaman hâlâ “donla seviştiklerini” görüyoruz. “Donla sevişecekler” serzenişinde bulunan Erşan Kuneri bir film karakteridir ve gerçekte sevişme sırasında don çıkarılmalıdır. Yani futbolumuzun sevişirken giydiği don çıkmadıkça “bol şakalı” pornomsu filmler izlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor.























Hele bunun en kötü örneğini yine güzel ülkemizin uydu kanallarında tecrübe ettik. Steau Bükreş-Fenerbahçe maçının yayıncı kuruluşu 30. dakikadan sonra önce altyazıyla, sonra maçı anlatması gereken spikerin bunu bir kenara bırakıp bir süre sonra sadece kaçak yayın yapan kurumlara uygulanacak olan kanuni işlemleri sıralamasıyla, işi daha da abartıp yayıncı kuruluşun “hologramik” logosuyla güzel oyunun izleyicisini hiçe saldıkları gibi, iki kuruşluk zevklerini de zehir ettiler.