TÜRKİYE’DE FUTBOL ve PORNO

Memleketimizde birçok şeyi Almanlardan öğrendiğimiz gerçeğini asla yadsıyamayız. Biraz tarih sayfalarını karıştıracak olursak; daha imparatorluk döneminde başlamıştı Almanlar ile olan alışverişimiz. Osmanlının son dönemindeki ordu, teknik, tıp, mimari gibi alanlardaki yenilikler ve gelişmeler genel olarak Alman uzmanların bu topraklara getirilmesiyle veya Almanya’ya gönderilen öğrenciler ve görevliler aracılığıyla söz konusu eksiklerin giderilmesi yolunu tercih etmişti saray ve çevresi. Cumhuriyet döneminde de bunun en önemli örneği, İkinci Dünya Savaşı henüz başlamadan Almanya’dan uzaklaştırılan veya kaçan bilim adamlarının Türkiye’ye davet edilmesi ile çeşitli üniversitelerde kurulan kürsüler, Türkiye’de bilimin gelişmesine ön ayak olmuştur. Tabi bunlar klasik tarih bilgisi; az buçuk tarih kitabı okuduğumuz zaman öğrenebileceğimiz şeyler.

Bunun haricinde bir de, “Almanlar yenilince biz de yenilmiş olduk” klişesi var ki, onun memleketimizde yarattığı travmayı anlatabilmemize imkan yok. Öyle ki, katılamadığımız Avrupa Kupaları’nda, Dünya Kupaları’nda Almanlar elendikçe biz de elenmiş kadar üzüldük. Öyle ki, hasbelkader Almanya ile veya Alman takımlarıyla eşleştiğimiz turnuvalarda sporcuların çoğunda, ciddi dilemmalar ortaya çıktığı da bir gerçek. Almanlar’ı yenince bizim de yenilmiş sayılacağımız korkusundan olsa gerek, nice karşılaşmadan her şekilde mağlup ayrılacağımız düşüncesini kabullenerek, hiç de iyi performans gösteremedi takımlarımız.

Futbol’u Almanlardan öğrenip öğrenmediğimiz tartışmalıdır kanaatimce, zira ülkemizin futbol takımları hiçbir zaman Alman takımları gibi ‘turnuva takımı’ olarak nitelendirilmediği gibi, panzer, traktör, tank, pancar motoru gibi tanımlamalar da yapılmamıştır kendilerine (Polonya asıllı Piontek ve Derwall etkisi başka bir konudur). Memleket olarak Almanlardan öğrendiğimiz bir başka şey daha var ki, hiç de öyle bilimsel gelişmeler kadar faydalı olmamıştır. Faydalı olmadığı gibi yine birtakım sorunlara sebep olduğu da aşikardır. Porno’dan bahsediyorum elbette. Ertuğrul Özkök’ün de sık sık yazılarında kullandığı üslubu ödünç almak gerekirse: “gelin itiraf edelim,” Alman ve Almanca kelimelerini duyduğumuz anda, içinde pornografik gönderme olan esprileri hepimiz yaptık, yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Çünkü VHS’li dönemlerde olsun, “tek elle okunan dergi” geleneğinde olsun, ciddi bir Alman etkisi yaşanmıştır ülkemizde. Hazır mimariyi, bilimi, tıbbı, arkeolojiyi, hata Türkoloji’yi bile Almanlardan almışken “pornografi”yi Almanlardan almamak geleneksel yapımıza bir hakaret olacaktı. Bu konuda da ne öğrendiysek Almanlardan öğrendik. Yalnız birçok konuda yaptığımız gibi, eksik veya sonradan ilave etiğimiz yanlışlarla gerçekleştirdik söz konusu ithalatı. Aydemir Akbaş, Kazım Kartal, Hadi Çaman… gibi erkek oyuncuların sık sık arz-ı endam ettiği filmlerde, aktörlerin bugün de övünerek söyledikleri gibi “donla seviştiler”. Zerrin Egeliler (ki Türkan Şoray’a benzerliğiyle anılır çoğunlukla) veya Yeşilçam’ın diğer meşhur kadın oyuncularına benzeyen oyuncularla seviştiklerinde, hep o don vardı üzerlerinde. Keşke o don bir kere çıkarılsaydı, keşke mavi don veya kırmızı don bütün “slip” modeliyle karşımıza çıkmasaydı. Belki ciddi olarak addedilebilecek bir işe “şaka sosu” olmasaydı o don.

Sözünü ettiğimiz dönemde çekilen filmlerin büyük kısmı, bol “donla sevişilen” filmler olmuş, devamında ise en büyük yıkımı Türk sinemasının gerilemesiyle beraber porno sektörü (ki literatürümüzdeki adıyla seks filmleri) yaşamıştı. Bunun sonrasında yaşanan ara dönemin ardından porno sektöründe isim yapmış ünlülerimiz gariptir Almanya kökenli isimler oldular. Birisi Sibel Kekilli, diğeri ise ne yazık ki Şahin K.’dır bunlar. Sibel Kekilli artık farklı mecralarda yer oyunculuğunu sergilediği için bu yazıda daha fazla anılmayacak, ancak Şahin K. ve onun film anlayışı bizdeki birçok eksikliğin de göstergesidir. Tıpkı futbol gibi.

Şimdi buraya kadar okuyup, arada sırada karşılaştığımız futbol ile pornonun ne alakası var diyenler olacaktır doğal olarak. Dilimize pelesenk olmuş bir cümledir, “futbol asla sadece futbol değildir” sözü. Peki başka nedir? 24 Kasım 2009 tarihinde Camp Neu’da gerçekleşen Barcelona-İnternazionale şampiyonlar ligi karşılaşmasında gördük ki, biraz da pornodur futbol. Temel olarak porno film, çok büyük derinliklerinin olmadığı (Derin Gırtlak’ı hariç tutuyorum), her insanın çok iyi bildiği ve içgüdüsel olarak gerçekleştireceği bir eylemler bütününün filme aktarılması olarak kabul edilir. Ama değildir, çünkü bu şekilde kabul edildiği zaman ortaya Şahin K. tadında filmlerden başkası çıkmayacaktır. Prodüksiyonun mümkün olduğunca ucuza denkleştirildiği, gündelik hayatında da para karşılığında erkeklerle birlikte olan ve ne yazık ki fiziksel çekicilikten yoksun kadınlardan oluşan oyuncu kadrosuna sahip, kısıtlı mekanlarda çekilen ve Şahin K.’nın yönetmenliği ve senaristliğinin ürünü, olabileceğinin en kötüsü esprilerden oluşan diyalogların toplamı bir filmdir, bu porno filmler. Tüm bunlardan sonra Şahin K. da kendisiyle yapılan röportajlarda alanında en iyi olduğunu da iddia edecektir haliyle. Söz konusu ismin muadili (sadece sektör dolayısıyla, zira detaylara baktığımız zaman arada ciddi farkların olduğunu göreceksiniz) Marc Dorcel olacaktır.

Fransız porno film yönetmeni ve yapımcısı Dorcel’in filmlere yaklaşımına baktığımız zaman ortaya çıkan tablo ciddi farklara sahiptir. Çeşitli cinsel fantezilere dayanan filmlerinde rol verdiği oyuncular, sektörün en ünlü isimleri oldukları gibi o senenin ödül almış aktör veya aktrisleridir. Mekan, konu, dekor… gibi zenginliklerin haricinde, ülkece hiç de önemsemediğimiz “oyunculuk” meselesi, filmlerinde asla göz ardı edilmeyen yönlerden birisidir. Yapacağı hareketler fanteziyle doğru orantılı olan kadın veya erkek oyuncular konuya göre çeşitli karakterlerde yer alırlar filmlerinde. Yani, herkes soyundu mu? tamam o zaman “eekşıın” gibi basit bir yapıdan çok daha farklıdır Dorcel yapımı filmler. Şimdi aynı alanın bu iki yönetmenini ve filmlerini mukayese ettiğimiz zaman, Almanlardan almamıza rağmen porno sektöründe dünyanın çok gerisinde olduğumuzun farkına varacağız.

Yine futboldan uzaklaştığımız sanılacaktır. Kesinlikle hayır. Genel birkaç hatırlatmadan sonra yapacağımız mukayese itibariyle, futbol ve pornonun ülkemizde ne kadar paralel ilerlediğini görebiliriz. “Süper” olarak adlandırılan ligimizden Şampiyonlar Ligi’ne gönderebildiğimiz tek takım Beşiktaş ve bu yazının yazıldığı sıradaki son durum 4 puan ile grup sonunculuğundan ibaret. 14. hafta itibariyle bakıldığında ise ligde Fenerbahçe lider ve ardından Bursaspor, Galatasaray şeklinde bir sıralanma var. Bu üç takımdan bilhassa Galatasaray ve Fenerbahçe ilk haftalarda aldıkları seri galibiyetler ile memleketimizde coşkuya sebep olmuş ve rekorlar kıran iki takımdan birisinin sezon sonunda ipi göğüsleyecek takım olacağına kesin gözüyle bakılmaya başlanmasını sağlamıştı. Ne mutlu bize! İlk haftalarında rekorların ardı ardına kırıldığı bir ligimiz var. Afrika’da gerçekleştirilecek olan 2010 Dünya Kupası’na gidemeyeceğiz ama, Almanların orada olması birçoğumuza teselli veriyor. Elbette bunun sebebi eskiye dayanan dostluğumuz. Mesut Özil faktörü de gözardı edilemez bir gerçek tabi. Tıpkı Fatih Akın’ın Almanya adına katıldığı film festivalinde ödülü en az Almanlar kadar sahiplenmemiz gibi sahipleneceğiz Almanya’nın turnuva başarısını.

Buna paralel olarak İspanya süper ligi, La Liga’ya baktığımız zaman El Clasico öncesi lider Real Madrid ve ikinci Barcelona görüntüsü karşımıza çıkıyor. 11. haftaya kadar lider Real Madrid birer beraberlik ve mağlubiyet almışken, ikinci Barcelona 3 beraberlik haricinde 8 galibiyetiyle 28 puana sahip. Şampiyonlar Ligi’ndeki durumu ise İnternazionale yaptığı rövanş maçına kadar neredeyse belirsizdi… Zaten memleketimizde oynanan futbol üzerine düşünmemize de bu müsabaka sebep oldu.

Adını andığımız maçın ilk yarısına şöyle bir baktığımız zaman, teorik olarak asla sadece futbol olmayan futbolu, pratikte tüm basitliğiyle hayata geçiriyordu Katalan ekibi. Belirli kurallar çerçevesinde, yine belirli bir zaman aralığında, 11’er kişiden oluşan iki takım oyuncuları, kale adını verdikleri bölgeye gol atacaklardı. Tıpkı Şahin K.’nın filmleri ve ülkemizdeki futbol takımlarının sahada yaptığı kadar basit bir teoriye sahipti bu maç da. Yani gerçekten de, pornodaki eylemler bütünü anlayışının yeşil sahalarda olanıdır futbol ve Katalan ekibi bunu bir kez daha güzide bir örnekle göstermişti futbolseverlere. Yani yukarıda en basit şekliyle tanımladığımız futbolu, Pep Guardiola ve öğrencileri en basit şeklile icra etmişlerdi. Ancak bir kere daha görüyoruz ki, aza indirgemek, en basiti kusursuz uygulayabilmek sandığımızdan daha zordur. Bu basit eylemler bütününü “oyunculuk”, taktik, dekor… gibi etkenlerle geliştirmek ise ciddi prodüksiyon ürünüdür. Barcelona-İnternazionale karşılaşmasında gördüğümüz ikinci gol (aslında ilk 45 dakikanın bütünü) sözkonusu prodüksiyonun bir sonucudur. Ligin kalitesinin, zihniyetin olgunluğunun, taktiksel yeniliklerin ve günü kurtarmadan uzak anlayışın bir ürünüdür. Haliyle Marc Dorcel prodüksiyonu bir porno kadar dolu dolu, zengin ve “çalışılmış pozisyonlar” bütünüdür söz konusu maç. Her duran top sırasında, topun başında İniesta ve Xavi’nin yan yana durması buna örnek olabilir. Uzun lafın kısası, ne kadar yurtdışına oyuncu da göndersek, ne kadar yabancı futbolcuyu Türk yaparak milli takıma alsak, ne kadar yıldız transfer etsek de sözünü ettiğimiz seviyeyi yakalamamız ciddi zaman alacak gibi görünüyor. Çünkü gerek ligimize gerekse takımlarımızın Avrupa’daki maçlarına baktığımız zaman hâlâ “donla seviştiklerini” görüyoruz. “Donla sevişecekler” serzenişinde bulunan Erşan Kuneri bir film karakteridir ve gerçekte sevişme sırasında don çıkarılmalıdır. Yani futbolumuzun sevişirken giydiği don çıkmadıkça “bol şakalı” pornomsu filmler izlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

Tanrı’nın Eli’ni İlahi Adalet Kesmeli!

Tanrı’nın Eli kavramını Maradona dışında bir başkasıyla özdeşleştirmek, eşleştirmek hattâ düşünmek bile yersiz. Zira Maradona elle attığı o gole dair yaptığı açıklamada “Tanrı’nın Eli” kavramını kullanırken, İngilizlere önemli bir göndermede bulunuyordu. Öyle kuru kuruya elle attığım golü, böyle yediririm demek değildi o cümlenin altında yatan!

Maradona’nın içine sokulduğu “dünyanın en iyi futbolcusu” tartışmalarının gereksizliği, Maradona tarafından her beyanında zaten dile getiriliyor malum olduğu üzere. Zira onun da ifadesiyle “Pele, Platini kravat taktıkları için FIFA ve UEFA’da göreve gelir ve tüm zamanların en iyisi seçilebilirler,” çünkü o aslında futbolun tanrılarından birisi!

Üzücü olansa, bazılarının tanrı olmaya çalışıp, oyunun kaderine saha içinde değil tribünden etki etmesi ve onlardan aldıkları gazla kimilerinin saha içinde de aynı yetkiyi kendinde bulması durumu. Hepimizin bildiği 2010 elemelerinin son gecesinden bahsediyorum elbette…

Türkiye’nin katılamadığı için yana yakıla ağladığı, hattâ rahatlıkla ikinci oluruz denen grubu en kötü üçüncüler arasında tamamladığımız için teknik direktörün istifasının ardından çok kötü bir takım olduğumuzun bile altı çizilmişti. O karışıklıkta konuyu sakin kafayla düşünenlerin de söylediği gibi, eğer ikinci olup Bosna Hersek yerine elemelere gitseydik, eşleşeceğimiz takımlar Fransa, Portekiz veya diğerlerinden birisi olacaktı. Çünkü hangi akla hikmetse Platini ve arkadaşları Fransa, Portekiz, Rusya ve Yunanistan’ı seri başı olarak nitelendirdi ve dolayısıyla Ukrayna, İrlanda Cumhuriyeti, Bosna Hersek ve Slovenya doğal olarak seri başı olamadılar ve seri başı olan takımlardan birisiyle eşleşmek zorundaydılar.

Şimdi baktığımız zaman, Platini ve arkadaşlarının aklındaki dahiyane fikir kuvvetle muhtemel, seri başı takımlar seri başı olmayan “güçsüz” takımlarla eşleşerek onları eleyecek ve 2010’un “süper takımlar”ı olarak isim yapacaklardı. Dolayısıyla hem turnuva ziyadesiyle renklenecek, hem de tanrı olmaya soyunmuş Platini’nin istediği gibi Fransa turnuvaya daha da renk katacaktır.

Eşleşmeler İrlanda Cumhuriyeti - Fransa, Portekiz - Bosna Hersek, Yunanistan - Ukrayna, Rusya - Slovenya şeklinde olunca herkesin aklında, herhangi bir sürpriz olmadan 4 seribaşı takımın da kazasız belasız turnuvaya katılacağı fikri vardı. Tabi Yunanistan - Ukrayna eşleşmesi ise kısmen iki eşit güç arasında geçecek renkli bir mücadele olacak ve hangisi gelirse gelsin, turnuvanın vasat takımlarından birisi olacak fikrini doğuran bir eşleşmeydi. Yani grup maçlarında sürprize açık sonuçların yaşanacağı maçlar çıkaracak, ama daha da fazla ilerleyemeyecek takım bu eşleşmeden gelecek takımdı, ki turnuvaya katılma hakkı kazanan Yunanistan bu tanıma cuk diye oturuyordu.

Sözkonusu elemelerden en büyük sürpriz, şüphesiz Rusya - Slovenya eşleşmesinden çıktı. Zira Euro 2008’in parlak takımlarından, kadrosunda Akinfeev, Berezutski, Bilyaletdinov, Arshavin, Pavlyuchenko gibi yıldız isimleri barındıran Hiddink’in Rusya’sı Slovenya’ya yenilerek 2010’da gerçekleştirmesi gereken sürprizi, birkaç ay önceki elemelerde gerçekleştirdi. Platini ve arkadaşlarının turnuvada görmeyi hayal ettiği “süper takım”lardan birisi arkadaşlarını yalnız bırakıyordu. Portekiz’in eşleştiği Bosna Hersek, Türkiye’nin bulunduğu grubun ikincisiydi ve ülkede genel olarak, “madem biz gidemedik, soydaşlarımız orada güzellikler sergilesin,” sempatisiyle ve zihniyetiyle Bosna Hersek’i desteklemeye hazırlanıyorduk ki, Portekiz buna izin vermedi.

Elemelerde en büyük “rezalet” ise Fransa-İrlanda Cumhuriyeti maçında gerçekleşti. Zira tanrı olmaya soyunmuş Platini, takımın yıldız oyuncularına da feyz vermiş olacak ki, bilhassa Henry de kendi elini Tanrı’nın Eli sanmıştı. Oysa futbolculuğuyla ve gerek Fransız Milli Takımı’nda gerekse oynadığı kulüplerde gösterdiği centilmenlik örnekleriyle ayrı bir yere koyduğumuz Henry, deyim yerindeyse Tanrı’nın Eli’yle değil “Kara El” ile oyunun kaderini değiştirmişti. Fransızlar konuya ilişkin “Tanrı’nın Eli” öykünmesinde bulunsalar da Tanrı’nın Eli’nin ne anlama geldiğini bilen Arjantinliler de meseleye “Mano Negra” tamlamasıyla yaklaştılar, aslına uygun olarak. Platini ve arkadaşları herhalde rahatlamışlardır, artık konuya dair ilgisi olmayan insanlar tarafından Tanrı’nın Eli esprisi ile anılacaklar turnuva boyunca. 70’lik Trapattoni ve Kaptan Robbie Keane’e yapılan haksızlığın detaylarına inmeye gerek bile yok. Zira iki ismin de kariyerindeki son büyük turnuva olacaktı belki de.

Platini ve arkadaşlarının bu turnuva için birtakım endişeleri var elbette. Turnuva’nın Güney Afrika’da yapılmasından doğan sorunların hallini süper takımlarla gerçekleştireceğine inanıyordu Platini. Çünkü her maçı “Final Havasındaaaa!” olacak, her eşleşmenin “erken final” şeklinde değerlendirileceği bir turnuva, mütevazı Bosna Hersek tarafından elenecek bir İngiltere, Arjantin, Brezilya’lı bir turnuvadan daha renkli olacaktır onlara göre. Ancak unutulan bir şey var ki, turnuvaya süpriz takımlar renk kazandırmıştır bugüne kadar. Amerika’daki Nijerya, Japonya’daki Türkiye ve daha niceleri bunun en bilindik örnekleri olacaktır. Yoksa, zaten çeyrek finale veya yarı finale çıkması beklenen favori takımların birbirleriyle eşleşip geriye yaslanarak, 1-2 nadiren 3 golün atılacağı maçlarla turnuvaya heyecan gitereceğine inanıyorsa kanaatimce büyük bir yanılgı içinde kendileri. Buna ilaveten Fransa’nın sıkıcı futboluyla turnuvaya katacağı tek renk, sadece Afrika asıllı futbolcularından ve Sagna’nın saçındaki boncukların renginden öteye geçemeyecektir. Zira grup maçlarında sergiledikleri yıldızlarla dolu takımın olağanüstü “sıkıcı” futbolu hiç de o kadar renkli bir görüntü vermiyordu.

Bundan sonra tek umudumuz Fransa’nın bir şekilde Cezayir ile eşleşmesi olacaktır. Zira, Maviler’in haksız bir şekilde elediği “Yeşilli Çocuklar”ın intikamını belki Cezayir’in “Yeşilli Çocuklar”ı alır.  Bu vesile ile Fransızların öykünerek Tanrı’nın Eli dedikleri Kara El’i, “ilahi adalet” artık kökünden keser diye ümit ediyorum.

İngiltere’nin Beatles’tan sonraki markası Beckham

David Robert Joseph Beckham, son yıllarda İngiliz futbolunun en önemli markası artık bu isim. Ne milyonlar harcanarak kırk yıl sonra şampiyon olan Chelsea, ne efsane teknik direktör Ferguson, ne de bir başkası… Geçtiğimiz Dünya Kupasından sonra takımdan ayrıldığını ve kaptanlığı bıraktığını göz yaşları içerisinde açıklayan Beckham, İngiliz Milli Takımının reklam gelirinin önemli ölçüde düşmesine sebep olmuştu. Gerek sponsorluk anlaşmaları, gerekse özel hayran kitlesi ile ismi “marka” olarak anılan Beckham, kendini bir ürün olarak pazarlama konusunda son derece başarılı bir kariyer çizmişti. Bundan birkaç yıl önce Beckham’ın yıllık maaş ve sponsorluk kazancı 30 milyon dolara varıyordu. Yani en pahalı transferler, gelirlerini bonservis, prim ve diğer başka yerlerden kazanırken, Beckham daha maça çıkmadan önce tıraş olduğu “jilet” ile para kazanıyordu.

Bu konuda kendisine gideceği yolu çizmiş kişi, hiç kuşkusuz eşi ve eski Spice Girls grubunun üyesi Victoria Beckham. Zira kendisiyle evlenene kadar, fizik kurallarına karşı koyduğu söylenen ortaları ve frikikleri ile anılan Beckham, bir süre sonra, her hafta değiştirdiği saç modeli, incelttiği kaşları, yaptığı reklam anlaşmaları ile konuşulur olmuştu.

MAGAZİN SPORU

David Beckham, İngiliz futbolunda George Best’ten sonra belki de bu kadar popstar ilgisi gören ilk isim. Hatta Best bile bu kadar ilgi görmemiş, kazancının önemli bölümünü reklamlardan veya sponsorlardan sağlamamıştı. O dönemde futbol için “endüstri” denmeye başlanmamıştı ve insanlar marifetli ayaklara daha çok dikkat ediyorlardı. Yanlış anlaşılmasın Beckham’ın futbolculuğuna itirazımız yok. Ancak Beckham, 5 yıllık 250 milyon dolara LA Galaxy MLS takımında oynamak üzere ABD’ye gittiğinde hatırlayacağımız gibi ortalık karışmıştı. Kimi gazeteler transferde Victoria Beckham’ın üyesi olduğu; Scientology tarikatını öne çıkarırken, kimileri Beckham’ın dakikada kazandığı parayı hesaplamıştı. İşin daha hazin tarafı ise, haberlerin hiçbirinin “spor” bölümünde yer almayıp; ya magazin, ya da ekonomi sayfasında yer bulmasıydı.

Beckham’ın İngiltere’den yola çıkıp İspanya üzerinden olsa da ABD’ye geçmesi, bize bir başka İngiliz’i The Beatles grubunu hatırlatıyor aslında. Zira The Beatles grubu İngiltere’nin Liverpool şehrinde kurulduktan sonra müzik tarihinde önemli bir etki yaratmış ve Fab Four (aşmış dörtlü) olarak anılmışlardı. Kariyerleri her geçen gün daha da iyiye giderken grup üyeleri ABD’ye yerleşmiş ve müzik hayatlarına orada devam etmişlerdi. Zaten müzik tarihinde, The Beatles’ın bir özelliği de İngiltere’den çıkıp, ABD’de de başarılı olan ve oraya yerleşen grup olması! Diğer efsane gruplar kendi ülkelerinde yaşarlarken, The Beatles ABD’yi seçerek yarattıkları fenomeni daha da yaygınlaştırmayı bilmişti aslında.

Peki bir müzik grubu ile, bir futbolcu neden mukayese etme gereği duyarız? Çünkü ikisi de kendi alanları haricinde önemli bir marka olarak anılıyor ve asıl alanları haricinde pek çok ortak noktaları var.

Örneğin The Beatles, Rusya ve Japonya gibi ülkelerde tarihi konserlere imza attıktan sonra, Asyalı hayranlarının sayısını arttırırken, artık albümlerinin bu ülkeler için özel baskıları yapılmaya başlanmıştı.

2002 Dünya kupasında Uzakdoğulular tarafından “en beğenilen futbolcu” olan Beckham ise bağlı bulunduğu futbol kulüplerinin Uzakdoğu pazarındaki önemli reklam kozu olmuştu. Real Madrid ilk defa hazırlık kampını Japonya’da yapmış ve daha transferi sırasında satış rekoru kırdığı 23 numaralı Beckham formalarından, Japon hayranları sayesinde, kulübün beklediği satış rakamlarını aşmıştı.

HEPSİNİN SAÇI TREND

The Beatles üyelerinin etkisi ile tüm dünyada Beatlemania adı verilen saç modelinden giyime, müzikten konuşma şekillerine kadar pek çok insanı etkileyen bir moda akımı başlamıştı. Günümüzde ise Dünya Kupasından sonra baktığımız zaman Beckham da hemşehrileri gibi, giyim, saç modeli, yaşam tarzı olarak neredeyse bir Bechamania yaratmıştı. Victora Beckham’ın tasarladığı kendine ait bir kreasyonu da olan David Beckham, giyimi haricinde vücudundaki dövmelerle de insanlara model olabiliyor.

The Beatles 1960’lardaki gençlik akımının sembolü olması sebebiyle, kültür tarihi yazarlarının, sosyologların önemli bir ikonu olarak ele alınırken, günümüz gençliğinin de sembollerinden birisi de şüphesiz Beckham olarak değerlendiriliyor. Bilhassa geçtiğimiz senelerde sıkça karşımıza çıkan “metroseksüellik” kavramına dair her yazıda Beckham’ın adının geçmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

Elbette Beckham, ABD’ye giden ilk futbolcu değil, daha önce Pele, Beckenbauer, George Best ve Bobby Moore da kariyerlerine ABD’de devam etmiş isimler. Ama hiçbiri transfer olduğu ABD’de attığı son imzada bu kadar para kazanmadı ve hiçbirisi için “reklam gelirinde bağımsız olacak” maddesi yoktu. Olay transfer sonrası dönemin Real Madrid teknik direktörü Fabio Capello, Beckham’ı sezon sonuna kadar kadrodışı tutacağını açıkça söyleyerek, tepkisini dile getirmişti. Kadere bakın ki, bugün İngiltere milli takımının başında yine Capello var. O zaman Beckham, “reklamın iyisi kötüsü olmaz” tepkisi verirken şimdi, milli taımın kampında en çok çalışan isimlerin başında geliyormuş.

Amerika’da artık neler olduysa Beckham futbolu yeniden hatırlamış gibi görünüyor. Bunun sebepleri arasında Christiano Ronaldo’nun kendisi gibi Manchester United’dan Real Madrid’e rekor bir ücretle transfer olması ve yığınla reklam anlaşması imsalaması var mıdır bilinmez ama, senenin başında Milan’da kiralık olarak forma giymiş ve bu vesile ile Milli Takım’a geri dönmesi başta İngiltere’yi akabinde futbol severleri mutlu etmeye yetti. La Galaxy’ye tekrar döndüğünde hem Galaxy taraftarının tepkisine maruz kalmış, hem de futbolun Avrupa’da daha “şık” oynandığını hatırlamıştı Beckham. Bunun için en “şık” ülkeyi seçmiş ki tekrar İtalya’ya “San Ziro”ya geri döndü. Her ne kadar uzamış sakalları eski metroseksüel imajından uzaksa da 2010 Dünya Kupası’nda İngiltere’nin başında kaptan olarak görev almak için imajı bile umursamıyor gibi görünüyor Beckham. Artık 5 yıllık Galaxy sözleşmesinde Mİlan’a arada sırada gidebilir maddesi de var mı veya Amerikalıları Milan’ın bir reklam şirketi olduğuna mı inandırdı onu da bilemeyiz.

BECKHAM’I SEVMEK

Avrupa kupası elemelerinde Türkiye ile Kadıköy Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda, tribünlerden açılan “Beckham’ı seviyoruz, ama Victoria Beckham’ı” olarak Türkçeleştirebileceğimiz pankart ülkemizdeki Beckham’a dair hisleri ortaya koyuyordu aslında. Amerika’da da basının yaptığı araştırmaya göre, ABD halkı Victoria’yı daha çok tanıyor ve seviyormuş. Hattâ zamanında transferde etkili olduğu dedikoduları yayılan Scientology tarikatına üye olan Victoria’nın hatrına mı yapılmıştı bilmiyoruz ama şurası kesin ki İtalya’ya geri dönmesinde onun Katolik olmasının çok etkisi yok, daha çok futbol aşkı var. Müzik tarihinde Beatles ile diğer ingiliz grupları mukayese edilirken, ABD’de yakaladıkları veya yakalayamadıkları başarılar göz önünde bulundurulur. Durum gösteriyor ki, Beckham ABD’de Beatles kadar başarılı olmuş değil, en azından 2007’den beri yeni imzaladığı reklam anlaşmalarının sayısı azaldığı için. Ancak yüzyılın önemli İngiliz markaları arasında olduğu da bir gerçek. Bunu şimdi de İtalyan stiliyle birleştirip, yeni bir ürünle karşımıza çıkarsa hiç şaşırmamalıyız. Ama şu da bir gerçek ki, Güney Afrika’da düzenlenecek 2010 Dünya Kupası’nda Beckham yine “şık” birkaç hareket yapıp, her zaman futboluyla anılması gereken bir isim olduğunu da gösterecektir.

MİLLİ FORMA = MİLLİYETÇİ ÜNİFORMA?

Arda Turan: “Ben milliyetçi bir insan olarak Türk bir hocayla çalışmayı tercih ederim.(2009)”

Fatih Terim: “Orhan Pamuk, yetersiz milliyetçidir.(2008)”

Orhan Pamuk: “Fatih Terim’e rağmen milli takımı tutuyorum. Ama bence milli takımlar ülkelerde milliyetçiliği körüklüyor.(2008)”

Bu üç cümle, ki sonuncusu aslında son derece de manidar bir cümledir, bir arada değerlendirildiği zaman milli takım forması, ülkemizde milliyetçi akım üniforması gibi görülüyor diye düşündürüyor insana.

İsviçre ve Avusturya’nın ev sahipliğini yaptığı Euro 2008 turnuvası öncesi ve sonrası sırasıyla Orhan Pamuk ve Fatih Terim’in kurdukları cümleler bugün unutulmuş olsa da, o dönem bir kenara iliştirdiğim notlar arasındaydı. Hatırlayacağımız üzere Türk milli takımı turnuvadaki performansından önce, pek çok açıdan tartışmalarla beraber katılmıştı sözkonusu turnuvaya.

Alınan oyuncular, kadro dışı bırakılanlar, aday kadroya çağırılıp sonradan Türkiye’ye dönenler derken turnuvanın sonrasına bile sarkan çeşitli yorumlar birbirini izlemişti.

Yalnız “Milli Takım” başlığı altında turnuva öncesi girilen tartışmaların bazıları içinde farklı söylemler barındırıyordu. Zira Milli Takım formalarını üreten Nike firması, Türk isminden hareketle turkuaz rengini milli formaya uygun bulup, yeni forma tasarımlarını bu renk üzerinden yapmıştı. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Pazarlama ve tasarım açısından bakıldığında başarılı bir uygulama olarak değerlendirilecek bu çalışma, “millî duygular” açısından ne yazık ki istenen coşkuyu yaratamamıştı. Öyle ki firmanın logosunun Türk bayrağından büyük olduğunu söyleyenlerden tutun, “nerede benim kırmızıyla beyazım” diyenlere kadar pek çok tartışma alıp yürümüştü.

Yanlış hatırlıyor olabilirim ancak, katılamayacağımız 2010 Dünya Kupası grup elemeleri maçlarında da sözkonusu Türkuz forma giyilmedi bile. Çünkü herkes istediği “kırmızı ile beyaz”a kavuşmuş ve sözkonusu tasarım forma sadece taraftarların üzerinde, tek tük tribünlerde görünür olmuştu, o kadar.

CHP’nin MHP’lik girişimi

Gariptir o günlerde üretici firmanın bütün mağazalarının vitrinlerinde kullanılan milli formalar, alışık olduğumuz kırmızı-beyaz renkteki formalardı. Ancak çoğunlukla satın alınanlar veya çeşitli firmaların kampanyalarla hediye edilen formalar ise turkuaz formaydı. CHP milletvekilleri Meclis’e turkuaz formayla ilgili olarak bir soru önergesi sunmuş, eski hakem, şimdinin spor yorumcusu, yazarı ve heyecanlı yarışma sunucusu Ahmet Çakar forma renklerine tepki olarak bir hışımla programı bile terk etmişti. Tüm bu tartışmalar sırasında yetkili veya Milli Takım’la alakalı isimlerin yaptığı açıklamalar daha farklı açılımları olan söylemlere sahipti. Zira “turkuaz” kelimesinden yola çıkılarak, tartışma Marco (Mehmet mi demeli) Aurelio’ya kadar gelebiliyordu. Yalnız ne gariptir söz konusu turnuvadan beri FIFA ve UEFA’nın sloganı “Irkçılığa Karşı Birleşelim” iken ve her milli takım formasının sol koluna yapıştırılmış “saygı” (Respect) yazısı varken bu tartışmalar oluyordu.

(resimdeki yazının üstündeki ay-yıldız-tuğra üçgeni son derece manidar değil mi?)

Örneğin Milli Takım forması altında en çok gol atan, takımda olduğu zaman da, olmadığı zaman da anılıp, tartışmalara konu olan Hakan Şükür bu dönemde yaptığı açıklamalarda, Milli Takım’ın yeni “turkuaz renkli forması” için, “özümüze, kendimize ait değerleri pek bulmadım,” yorumunu yapmış ve şöyle devam etmişti. “Ben buna biraz espri ile yaklaşıyorum. Turkuaz deniliyor, ama Türk’ü az bir milli takım olmaz. Aurelio’yu bunun dışında tutuyorum.” Her ne kadar Aurelio’nun değerli bir oyuncu olduğunu söyleyip onu bu tartışmaların dışında tuttuğunu söylese de, Hakan Şükür’ün Torino yıllarından bildiğimiz espri anlayışı ve futbolculuğu kadar gündemde olan siyasi görüşleri ele alındığında, Türkü Az milli takımda meselenin sadece forma rengi olmadığı anlaşılabilir bir şey. Allahtan Marco (Mehmet demeyeceğim) Aurelio 2010 Grup Elemeleri maçlarında sakatlığı dolayısıyla forma giyemedi de, elenmenin faturası “ten rengi”ne bağlanmadı.

Turkuazın Türklüğü ve Milli Espri Anlayışı

Colin Kazım ve Mehmet Aurelio’nun Türk Milli Takımında yer alıp, Türkçe bilmeden aynı milli takım için oynamaları değerlendirilmezken, kadronun formayla birlikte Türklüğü tartışılmaya başlanmıştı. Hattâ Aurelio’nun Türk Milli Takımı’na seçilmesinden sonra Galatasaraylı Ayhan’ın “Türkiye bir Aurelio yetiştiremedi mi?” serzenişi, yine aynı “espri anlayışı”na denk düşüyordu aslında. Buna ilaveten askerlik sorunları nedeniyle, o dönem Yunanistan’ın Larissa takımında forma giyen Tümer; Aurileo konusunda, eski takım arkadaşı için buna benzer yorumlarla “Hakan Şükür’le aynı fikirdeyim,” diyerek yine o meşhur “espri anlayışı”na ortak olmuştu.

Euro 2008 sırasında ekranlarda, gazetelerde, bilboardlarda karşımıza çıkan TÜRKO reklamını ise, sadece hatırlatıp geçeceğim. Zira “Türkün Gücü” fenomenini yeniden ortaya çıkarıp içimizdeki milliyetçi damarları kabartan reklam olduğunu söylememize gerek yoktur sanırım.

Aslında gözden kaçırılan hususlardan birisi, Türkiye’de her zaman siyahi oyuncuların çok sevildiği ve kesinlikle İspanya, İtalya, İngiltere’ki gibi ırkçı söylemlerin olmadığı bir ülkedir. Her ne kadar “esprili yaklaşımlarla” siyahi oyunculara yönelik birtakım ırkçı söylemlerde bulunulsa da, yine de sahalarımızda top oynayan “siyahi” futbolculara ırkçı bir yaklaşım fazla olmamıştır. Olanlardan en meşhur örneği eski bakan ve Trabzonspor Yöneticisi, Mehmet Ali Yılmaz’ın Campbell için söylediği “aldık bir rengi bozuk yamyam,” açıklaması ve Çarşı taraftarının Pascal Nouma’ya destek vermek için söylediği “Biz Hepimiz Zenciyiz” tezahüratıdır. Campbell’ın kötü performansını değerlendirirken, ırksal özelliklerini de ele alan Mehmet Ali Yılmaz, bunun aslında bir “espri” olduğunu söylemişti.

Bakanın Türk tanımı

Tıpkı 6-7 Eylül olaylarının yaşandığı yıllarda da Fenerbahçe ve Milli Takım’da harikalar yaratan, herkesin hayranı olduğu Lefter’in Ada’daki evine yapılan saldırılar gibi garip bir “espri anlayışı”nın olduğu bir ülke Türkiye. Zira yukarıda da sözünü ettiğimiz üzere, turnuvanın sloganı Irkçılığa Karşı Birleşelim iken, Milli Takım kaptanı olarak sahaya çıkan Emre Belözoğlu, İngiltere liginde top oynarken siyahi bir oyuncuya hakaret ettiği gerekçesiyle soruşturmaya alınmıştı. Mesele sadece eski hakemler, kadroda yer alan veya almayan futbolcuların kahramanı olduğu bir mesele değil aslında. Konuyla ilgili, devlet bakanları da ” Milli Takım’da Türk vatandaşlığına geçmiş olsa da bir yabancının oynamasını uygun bulmuyorum,” açıklamaları yaparak, aslında meselenin sadece forma rengi olmadığını “resmi ağızlardan” halka bildirmişti. İşin daha da enteresan tarafı, eski Marcio yeni Mert Nobre, yaptığı açıklamalarda bir gün Türk Milli Takımı’na seçilebilmenin hayallerini kurduğunu dile getiriyor ve hemşehrisi Gökçek Vederson’la beraber tıpkı Aurelio gibi bu forma için mücadele etmek istediklerini beyan ediyordu.

Milli Takım formasıyla gol attığında göğsündeki bayrağı tutarak tribünlere koşan Marco Aurelio ve sürpriz kadronun formda ismi Colin Kazım’a bile alışamamışken, Nobre ve Vederson’un da bulunduğu bir Milli Takım nasıl tartışmalara yol açar artık orasını hayal bile edemiyoruz. Zira, biraz hafızalarımızı zorlayacak olursak; Euro 2008’in yayıncı kuruluşunun spikerinin de söylediği “turnuvada devşirme futbolcular dikkat çekiyor” ifadesi de genelin “espri anlayışı”nı yansıtır cinstendi. Tüm bunları ele aldığımız zaman, Orhan Pamuk’un Fatih Terim’e rağmen milli takımı tutuyorum açıklaması ve milli takımın milliyetçiliği körüklediği beyanına cevaben Fatih Terim’in Orhan Pamuk için “yetersiz milliyetçi” cevabı bizim “espri anlayışımız”da ırkçılığın değil milliyetçiliğin ağır bastığının en büyük ispatı. Sanki ırkçılığa ivme kazandıran unsur milliyetçilik değilmiş gibi.

taraftar: süresiz kadro dışı

Futbol için yapılan en meşhur muhalif tanım, şüphesiz “kitlelerin afyonu” olduğudur. Peki kimdir bu müptelâlar? Neden futbolla yatıp futbolla kalkarlar, sayıları nedir? Bunların hiçbirinin tam cevabı yok. Dünya üzerinde kaç tane futbol hastası olduğunu kimse bilmiyor… Ama bu oyunun en önemli unsurlarından biri olduklarını biliyorlar veya en azından onlar öyle olduklarını düşünüyorlar. Genel futbol literatüründe, “12. Adam” ortak adlandırmasında değerlendiriliyor taraftarlar, önce oyuna ve oyunculara, sonrasında kulübe olan etkileri dolayısıyla, en azından iade-i itibar için bu şekilde adlandırılıyorlar.

Dünyanın her yerinde bir futbol kulübü ve hepsinin taraftarı var. Peki her geçen gün, biraz daha “endüstrileşen” futbolda taraftarlar neler yapıyorlar, kendilerini nasıl ifade ediyorlar ve bu oyun için ne kadar gerekliler… artık bu soruları da düşünmek gerekiyor. Zira büyük patronların, daha da büyümek için veya çok uluslu şirketlerin dünya üzerinde biraz daha genişlemek için kullandıkları bir oyuncak haline gelen futbol, taraftarın elinden yavaş yavaş kayıyor. Gerçekten de baktığımızda artık futbol öyle kendi halinde taraftarın anlayacağı eski halinden çok farklı bir boyutta. Bir zamanların fakir fakat gururlu oyunu, neredeyse yirmi yıldır podyum mankeni veya gerçek ifadesiyle bir ‘popstar’ edalarıyla ortalıkta dolaşıyor. Takımlar için yapılan yeni mükemmel stadyumlar, birbirinden pahalı sponsorluk anlaşmaları, çoğu ülkede yapılacak müsabakanın tarihine ve saatine bile müdahele edebilecek yetkiye veya dünyanın her yerinde oyunu şifreleyecek anlaşmaya sahip televizyon kanalları taraftarı unutmuş gibi görünüyor. Örneğin 25 Ekim 2009 tarihindeki River-Plate & Boca Juniors maçının Arjantin’de gündüz oynanmasının sebebi, diğer kıtalardan da izlenebilmesi değil de nedir? Hattâ Manchester United’in birçok maçını bu sene gündüz saatlerinde oynamasının sebebi de Asyalı taraftar kitlesinden başka bir şey değil.

Kulüplerin, unutmamışsa bile, artık umursadıkları taraftarlar, o eski cefakar taraftarlar değil. Bilhassa İngiltere’deki Hillsborough olaylarından sonra tamamı koltuklu sisteme geçirilen stadyumlardaki konfor arttıkça bilet fiyatları da yükselmeye başladı. UEFA ve FIFA’nın bu uygulamayı diğer üye ülkelerde de istemesi üzerine bu durum tüm dünyadaki taraftarlara yansıdı. Ülkemizde biraz gecikmeli de olsa son birkaç yıldır uygulanan bu sistem, eski taraftarları stadyumlardan uzaklaştırmış görünüyor. Örneğin bir dönemin efsane takımı Eskişehirspor’un maçlarını izlemek için çatısındaki kiremitleri satarak maça giden taraftarlar, artık bütün evini satsa ancak bir kombine alabilir gibi geliyor. Yahut “en yaratıcı taraftar” olarak görülen ve tüm spor camiasının ayrı bir yere koyduğu “ÇARŞI” grubu bile, yenilenen stadyumdan sonra eski yerlerinden taşınmak zorunda bırakıldılar.

Çok değil bundan birkaç hafta önce Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım, kale arkası bilet fiyatlarının 55 lira olmasını protesto için pankart asan taraftarları görür görmez çevresindekilere gerekli talimatı vermişti, “çabuk bulup getirin o densizleri bana!” Bir zamanların cefakâr taraftarı birdenbire “densiz” oluvermişti.

Reklamveren şirketler, televizyon kanalları veya şirket CEO’ları yatırılan paraları düşünürken, taraftarı biraz gözardı ediyorlar. Zira eğer “endüstriyel futbol”u en az bir konser kadar “şov dünyası”nın parçası olarak değerlendiriyorlarsa arada sırada taraftarı da hatırlamaları gerekiyor.

Hele bunun en kötü örneğini yine güzel ülkemizin uydu kanallarında tecrübe ettik. Steau Bükreş-Fenerbahçe maçının yayıncı kuruluşu 30. dakikadan sonra önce altyazıyla, sonra maçı anlatması gereken spikerin bunu bir kenara bırakıp bir süre sonra sadece kaçak yayın yapan kurumlara uygulanacak olan kanuni işlemleri sıralamasıyla, işi daha da abartıp yayıncı kuruluşun “hologramik” logosuyla güzel oyunun izleyicisini hiçe saldıkları gibi, iki kuruşluk zevklerini de zehir ettiler.

Büyük kulüpler taraftar parasına bağımlı olmaktan bıkmış görünüyor. Zira yine geçtiğimiz haftalarda (her ne kadar mesele voleybol üzerinden gündeme gelmiş olsa da, bunun kolaylıkla futbola da evrilebileceğini söylemek mümkün), Fenerbahçe kulübü kendi resmi sitesinde şöyle bir açıklamaya yer vermişti:

“..25 adet koltuk kırılmıştır. Bu kapsamda Türkiye Voleybol Federasyonu’ndan Kulübümüze gönderilen yazıda, söz konusu koltukların Fenerbahçe seyircisi tarafından kırılıp kullanılamaz hale geldiği ve 1625 TL tutarındaki hasar maliyetinin Kulübümüz tarafından karşılanması gerektiği bildirilmiştir. Bu tip olaylar FAIR PLAY anlayışı açısından da, ceza maliyetleri açısından da büyük rahatsızlık yaratmaktadır. Kulübümüzün hiç bir maddi kazancının olmadığı bir karşılaşmada tazminat sorumluluğu doğuran bu olaylar, sonuç olarak Kulübümüzün kaynaklarının heba olmasına sebebiyet vermektedir.  Söz konusu olayların bu şekilde devam etmesi halinde bu tip karşılaşmaları SEYİRCİSİZ oynamanın, Kulübümüzün menfaatleri açısından daha uygun olacağını üzülerek bildirmek isteriz.”

Maşaallah. SEYİRCİSİZ oynamak kulüp menfaatine uyan bir durummuş meğer. Onları kim suçlayabilir ki? Genç taraftarlar ile alt orta sınıf adamlar, karmaşık ve çoğunlukla sıkıntı yaratan bir dizi sorunu da beraberinde getiriyorlar. Yöneticiler, gazeteciler veya başkanlar bu insanların ellerindeki şansı teptiklerini söyleyecek olurlarsa hiç de haksız olmazlar. Üstelik yeni hedef kitle olan yeni ve ekonomik durumu yerinde olan taraftar yalnızca sahada uslu durmakla kalmayacak daha da çok para ödeyecek. O zaman ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; kulüpler takımın iyi olduğundan, önlerinde kötü bir sezon olmayacağından emin olmak zorunda, çünkü yeni seyirci başarısızlığa tahammül edemez. Yani parasını veren müşteri, hizmet edenden “hizmet”ini almak ister. Hiçbir müşteri verdiği para karşılığında, yağmura, trafiğe soğuğa karşın izlediği maçta bir de mağlubiyetin servis edildiğini görmek istemeyecektir. Bir süre sonra sıcak evi, dev ekranı ve rahat koltuğu onun için daha cazip hale gelecektir.

Bunun haricinde federasyonlar, seyircilerinin “taşkın” hareketlerinden dolayı birkaç maç seyircisiz oynama kararıyla takımı cezalandırabiliyorlar. Ancak biraz düşündüğümüzde yayıncı kuruluşlar veya sponsorlar bundan pek rahatsız oluyor gibi görünmüyorlar. Seyircisiz maçlarda gol atan futbolcuların gol sevinci (ki koşabileceği bir tribün olmadığından) pek bir şeye benzemez. Bu durumdan etkilenen isimler sadece futbolcular ve maça gidemeyen taraftarlar. Çünkü federasyonlar, takımlara seyircisiz oynama cezası verdikleri zaman, o hep dile getirilen “showbiz” kavramına ters bir tutum sergilemiş oluyorlar, ancak yayıncı kuruluş maçı yayınlamaya devam ettiği gibi, reklamdan parasını da kazanmaya devam ediyor.

Son yıllarda tribünlerde olaylar arttıkça değişik ve daha caydırıcı önlemler alınmaya başlandığı gibi, artık konuya soğuk bakan herkes normal taraftarı da “holigan” olarak adlandırılan grupla bir görmeye başladılar. Araştırmacılar veya uzmanlar eskiye oranla daha da şiddete yönelen taraftarların bu yönelmesini sebebini aramaya başladılar. Kimisi sosyal hayattaki tatminsizliğe veya başarısızlığa bağlarken kimisi daha farklı ekonomik sebeplere bağlıyor. Taraftarlara sorulduğunda ise bu soruya verdikleri cevap, “takımın başarısızlığının taraftarı biraz daha şiddete yönelttiği” şeklinde oluyor. Kulüplerin bu konuda alabilecekleri önlemler biraz sınırlı gibi görünüyor; her ne kadar kimi yorumcular veya yöneticiler, kadın taraftarların tribünlerde artmasıyla sorunun biraz daha azalacağına dair fikirlerini beyan etseler de bunun da farklı sonuçları olacağı yönünde şüpheler var. Örneğin ABD’de “futbol”a ilgi gösterenlerin ağırlıklı olarak kadın olması ve erkeklerin sadece beyzbol ve amerikan futboluna ilgi gösteriyor olması kulüp yetkililerinin halletmesi gereken bir mesele olarak görülüyor. Buradan da temeldeki hedef kitlenin “erkekler” olduğu ortaya çıkıyor. Tüm dünyada nice taraftarlar var ki, takımının kendi sahasındaki pek çok maçına gittiği gibi, hayatındaki önemli anları da maç tarihlerine göre şekillendiriyorlar. Katılacakları davetlerin veya benzeri aktivitelerin maç tarihiyle aynı gün olmamasına çabalarken, takımlarına olan sevgilerini bir başkasıyla da paylaşmaya pek yanaşmıyorlar. Maçların sonuçlarıyla değişen kaderleri olduğu gibi, maçta olacaklara göre kaderlerini çizebiliyorlar. Bunun için en iyi örnek, yine Eskişehir’den olacaktır aslında. Eskişehir’in efsane forvetlerinden ve ismine “Ender filelere gönder” tezahüratı yaratılmış olan Ender sayesinde, bir neslin isminde Ender isminin fazlalığı dikkat çekicidir. Ama baktığımız zaman, artık birer “şirket” halini alan takımlar, birbirinden pahalı transferleri ve dünyanın tanıdığı yıldız isimleri takımına katarken, taraftardan bu oyuncuların formalarını düşünmeden almalarını bekliyorlar. Dolayısıyla eskiden çocuklara isimleri verilen futbolcular, artık sadece forma ticaretinde kullanılar tanıtım unsuru gibi görülüyor. Taraftar da artık çocuğunun ismi yerine, yıldızlarla dolu takımını izlemek için şifreli kanala ne kadar para vereceğini veya yıl içinde hazırlanan birbirinden değişik formaları nasıl alacağını düşünüyor.

Futbola “iş” olarak bakanlar çoğunluğu ele geçirmeden “gerçek taraftarlar”ın, durumun farkına varması gerekiyor. Eğer bunun farkına varmazlarsa, taraftarların çilesi artarak devam edecek gibi görünüyor. Ekonomik ilerleme açısından, televizyon şirketleri daha çok para ödedikçe futbolcular daha fazla kazanmaya devam edecekler. Reklamcılık şirketleri bu cümbüşe milyonlar akıtacak. Ama birileri bunun tek kuruşunu bile göremeyecek; taraftarlar. Daha Türkçe söylemek gerekirse, şirketler futbolda böyle kontrolsüz çılgınlık yaratırsa, aslında taraftarlar hiçbir zevk almadan parayı akıtan kişiler olacak. Kuşkusuz taraftarlar bilet, ürün, maç başına ödeme yapılan diğer TV paketleri, takımlarla ilgili bilgisayar oyunlarının fiyatlarında sürekli bir artışla karşı karşıya kalacaklar. Bu durumdan memnun olabilecekleri pek de bir şey olamayacak. Çünkü kendi takımlarını istedikleri kadar izlemeye gidemeyecekler. Dolayısıyla “12. Adam” aslında “yedek kulübesi”ne çekilecek gibi görünüyor, hatta daha da kötüsü süresiz kadro dışı olması bile mümkün gibi görünüyor.