şöyle bir dönüp baktığımda maziye

Euro 2008’in en heyecanlı maçlarından birisiydi belki de… Türkiye-Hırvatistan maçı sonucunda, Türkiye yarı finale çıkmıştı. Üstelik, Hırvatistan turnuvaya İngiltere’yi 3-2 yenerek katılmıştı.

Bugünkü duruma baktığımda aklıma gelen tek şey:

2010 Dünya Kupası’na Türkiye’nin de Hırvatistan’ın da gidemeyecek olması… 2 yıl dinlensinler bakalım!

Türk spor medyası ne zaman düzelir?

EYYAM Türk spor basınının can damarıdır. Kibir en sevdiğim günahtır…

“İts dı futbol, dets dı futbol, ay don vant tu sii dı bek. Ay wana sii dı front!” (Fatih Terim)

Bir konuda anlaşalım, Fatih Terim’den belki Fenerbahçe taraftarı olduğum için, belki de ne bileyim bizim medyamızın onda bugün gördüğü özellikleri daha once görmüş olabileceğimden dolayı pek hoşlanmamışımdır. Galatasaray’ı 4 yıl üst üste şampiyon ettiği zaman da şüpheyle yaklaşmıştım kendisine. Kabul, UEFA kupasını aldığı zaman helal demiş oturmuştum, ama Galatasaray öncesinde, A Milli Takımı yıllar sonra Avrupa Kupası’na çıkarıp, sıfır çekip aynı hızla geri döndürdüğü zaman da bir şeyler eksik demiştim zat-ı şahaneleri için, çocukluğumuza vermişlerdi.

Ufak bir hatırlatma yapacağım: 4 yıl üst üste Galatasaray’ın lig şampiyonluğu sonrası kazanılan UEFA kupası ile kendisine İmparator payesi verilmişti. Floransa’ya gidip Fiorentina’da Sinyor Terim şekline büründüğünde, kahraman spor basını sırtını sıvazlayıp “İtalyan karizması nasıl da yakışmış,” demişlerdi. Zaten o kibri depolamaya müsait olan Fatih Terim hem imparatorluğunu hem de sinyorluğunu konuşturuyordu. Ki oynadığı reklamlarda İtalyanca konuşmuşluğu da vardır. Daha sonraki basın toplantısında İngilizceyi paralamış az mı?

Aslında Fatih Terim’i ele almak çok da matah bir şey değil, hele herkes yeterince konuyu değerlendirirken bizimkisi göle maya çalmaktan ibaret. Sadece 2010 Güney Afrika Dünya Kupası’na gidemeyecek olan milli takım dolayısıyla, iştahı kabaran spor medyasının tavrını şöyle bir gözden geçirince bunca yıl Fatih Terim’in hata yapmasını mı beklediniz dedirttiler. Eh intikam soğuk yenen yemekmiş, bir kere daha ispatlandı.

Kendisi her ne kadar “don’t vant tu sii dı bek,” düşüncesine sahip de olsa, skordan öte futboldan anlamayan spor medyası inadına “sii dı bek” demeye başladı.

Fatih Terim, UEFA kupasını kazandığında da kibirliydi, İtalya’ya gittiğinde de, kemik çerçeveli gözlükleri, sırtına attığı lila rengi kazağı ve ikinci Galatasaray döneminde İtalyan aksanıyla söylediği futbolcu isimlerinde de kibirliydi. O zaman da dediğim dedikti. Fakat “luuk et dı teybıla” mantığındaki spor basını ne de yakışmış, hakiki imparator, aslan yürekli rişar deyiveriyordu.

Belçika maçından sonra istifa ettiğini açıklayan Terim’e ateş püskürüyordu tüm medya, hattâ sokaktaki adam bile. Terim’in en büyük kabahati; artık umut kalmamışken bile, “dert etmeyin; bizde bu iman kuvveti, bu takımda bu şans, bende bu özgüven ve kibir oldukça gruplardan çıkarız,” demek oldu. Oysa olası bir ikincilik durumunda baraj maçı oynayacağımız rakipler arasında, Portekiz, Rusya, Fransa, Ukrayna, Slovenya, Yunanistan takımlarından birisiyle eşleşecektik ki, sonuç çok da farklı olmayacaktı sanki…

Şimdi kelle isteyenler sırasıyla konuşuyorlar, Hıncal Uluç ben zaten demiştimle başlayan cümleler kurarken, Osman Tamburacı hafiften bıyıklarını burmaya başlamıştır bile, Ahmet Çakar ve diğerleri onun imparatorluğunun şaibeli olduğunu söylemeye başlamışmlardır, maksat provakasyon olsun diye.

Gazetelerden birinde yer alan dosyada Terim’in kabahatinin ne olduğu ve gelecek teknik direktörün kim olması gerektiği soruluyor: Sırasıyla; kim gelsin, hangi ülkeden olsun, Terim’in en büyük günahı, ona karşı bir linç kampanyası var mı sorularına verilen cevaplar şöyle:

  • Lucescu gelsin.
  • Alman olsun.
  • Günahı kibiri!
  • Linç kampanyası yok, doğal eleştiri bunlar! Cevapları var.

Haydi futboldan anlamıyorsunuz, bari okuduğunuzu anlayın yahu. Lucescu dedikten sonra, Alman olsun derken nasıl bir mantık yürütüyorsunuz, hâlâ çözebilmiş değilim.

Beylerden birisi de, imparatorluk payesini verenlerden değilmiş gibi, Milan’ı yenmesinin ardına “YendikMİLAN” başlığını atan kendisi değilmiş gibi, “Elin adamı yüzlerce kupa aldı ola ola “sir” oldu. Bizimki bir kupayla imparator sandı kendini,” demiş.

Eh siz değil misiniz adamı İmparator yapan, bir numara yapan, kurtarıcı yapan!

EYYAM imiş hepsi meğerse. Aslında onu hiç sevmezlermiş, aslında ilk günden beri kıl olurlarmış, o gözlükler, o yabancı dil özentileri, o lila rengi kazak zaten delikanlıyı bozarmış, haşinmiş Terim, ana avrat sövermiş, kibirliymiş, çok günahı varmış, taktik bilmez sadece gaz verirmiş, insanı dinlemez kendi kafasına göre takılırmış, istifa da etmezmiş de aslında, “o Belçika’daki gurbetçiden Allah razı olsunmuş.” Şimdi bir Alman gelsin de meselâ Lucescu, o zaman milli takım düzelirmiş…

Milli takım ne zaman düzelir bilmem ama, Lucescu Alman olduğu zaman, Türk spor medyası gerçekten düzelir.

Futbolun Modern Zorlukları!

Ne yazık ki, 2010’da Güney Afrika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’na Türkiye bu sene gidemeyecek. Ne yazık ki diyoruz, çünkü insanların 2010’a kadar devam edecek krizden uzak kalmalarını sağlayacak tek unsur ellerinden alındı aslında. Şimdi herkes Türk Milli Takımı’nı ve bilhassa Fatih Terim’i tartışıyor. Nerede hata yaptı diye; aslında mesele çok daha büyük.

Bir zamanlar modern kelimesi sadece film adı veya bazı sanat akımları için kullanılırken, artık pek çok şeyin başına veya sonuna ekleniveriyor. Defalarca da söylendiği üzere futbol da bundan nasibini alanlardan. Pek çok açıdan gerek dünyada, gerekse ülkemizde futbolun modern düzeye oluşması iyi bir şey elbette. Neticede kulüp başkanlarından, hisse senedi sahiplerine, reklam veren kuruluşlardan organizatörlere, futbolculardan taraftarlara herkes kendine bir pay çıkarıyor bu modern futbol anlayışından. Ancak modern matematiğin çok bilinmeyenli denklemleri, nasıl bir kuşağın kafasını karıştırdıysa, modern futbolda bir o kadar kafa karışıklığına sebep oluyor.

Kimi kasasındaki paranın artmasından memnun, kimi aldığı transfer ücretinden, kimi de evinde rahat rahat dev ekranda futbol maçı izlemenin keyfini hiçbir şeye değişmeyecek kadar modernizmi benimsemiş durumda.

Peki hiç hatırlıyor muyuz, bilhassa ülkemizdeki futbol anlayışına “modern”  takısını takmadan önce neler yaptığımızı, nasıl bir anlayışla olaya yaklaştığımızı. Aslında herkesin hatırladığı veya hatırlayacağı pek çok şey vardır, şimdilik bunların birkaçını hatırlamak arada nelerin çok uzaklarda kaldığını göstermeye yeter sanırım. Burada modern futbola dair büyük laflar edilmeyecek elbette, sadece birkaç yıl geriye baktığımızda ardımızda kalanlara bakmaya çalışacağız.

Örneğin pek çoğumuzun son dönemlerine yetiştiği ve lokal yeteneklerimizin olduğu, ekol olarak Brezilya veya Yugoslav futbolunun ülkemiz için örnek alındığı dönemlerde, hattâ daha öncesinde de futbolcularımıza lakaplar verirdik. Aslında bunda da yabancı ülke ekollerinin etkisi var. Zira Brezilyalı futbolcuların uzun isimleri ve kültürlerinde yer alan, takma ad dolayısıyla neredeyse futbolcularının yarısından fazlasının lakap veya kısaltılmış bir adı vardır. Keza Yugoslavya dağılmadan önce buradaki çok uluslu takımın oyuncularının da takma adları vardı. Aynı durum bizim futbolumuzda da kendini göstermiştir. Doktor, Ordünaryüs, Sinyor, Arnavut, Arap, Hafız, Baba… gibi takma adlı futbolcuların olduğu ve büyüklerimizin yarım yamalak anılarla anlattığı futbolcuları çoğumuzun da hatırladığı, Şifo, Sarı Fırtına, Kral, Beton, Takoz, Piç, Deli gibi takma adlar takip etti. Derken artık uluslararası futbol arenasında kendimize bir yer bulmaya başlamamızla beraber, önce sözkonusu ekol etkilerinden, akabinde takma adlardan sıyrılıverdik. Her ne kadar kimi spikerler Büyük Orhan ve Küçük Orhan ikilisine, “Borhan” ve “Korhan” dese de, baktığımız zaman bugün büyük ve küçük ilaveleri dışında çok fazla takma ada rastlayamıyoruz. Dolayısıyla, eski usül futbolu bilen büyüklerimize futbolcuları anlatırken herhangi bir lakapları olmadığı için epey zorlandığımız kanaatindeyim.

Futbol maçlarının yayın hakları çok kanallı hayattan sonra, çoktan seçmeliden ziyade şifreliden çözmeliye devrolduğunda, yayıncı kuruluşun bize sunduğu imkanlarla yetinmek zorundayız. Bunda ne kötülük var diyecek olanlara hatırlatmak isterim, tek kanallı dönemde yayıncı kuruluşun muhabiri, faul anında sahaya girerek faul yapılan veya yapan futbolcunun sıcak sıcak görüşlerini alma inisiyatifine sahipti. “Sence faul müydü?” sorusuna yerde kıvranırken doğrulan ve “ağbi adam çift daldı yaa,” serzenişi hangimizin hafızasından silinebilir ki? Şimdi ise sadece pilot kameranın veya kale arkası kameranın bize verdiği görüntü çeşnisiyle yetinmek zorundayız. Ki bu durum devam etseydi, hakemin pozisyon hakkındaki yorumlarını sıcağı sıcağına alabilir ve tartışmalı maçlar hakkındaki bilgileri sıcağı sıcağına edinebilirdik. Bugün pek çok Anadolu şehrinde maçı izlemeye elinde radyosuyla giden taraftar görülebilir. Zira radyo günlerinden kalma alışkanlıkla, tribünden tam takip edemediği maçın heyecanını, radyo spikerinin coşkusuyla yaşayan taraftarlar, sözkonusu tek kanallı dönemin miraslarıdır.

Futbolun bir bacasız sanayi haline gelmesi ile, futbolcular adeta “popstar” daha doğrusu birer reklam yıldızı oldular. Her birini ayrı firmaların birbirinden farklı reklamlarında görebiliyoruz. Oysa bir zamanlar her takımın birkaç futbolcusu sırayla, tek bir televizyon markası için kısa bir yorum yapıp, bize o ürünü tavsiye ediyorlardı. Şimdi hangi birinin tavsiyesine uyacağımızı düşünüp kararsız kalıyoruz. Her sezon tasarımı değiştirilen takım formaları ise, ciddi bir sorun aslında. Zira eskiden alınan “çubuklu forma” yıllarca giyilebilir ve arkasında herhangi bir futbolcunun ismi yazılı olmadığı için, o sezon en iyi oynayan futbolcunun forması olduğu iddia edilip, mahallede hava atılabilirdi. Oysa şimdi her sezon yeni bir forma almak gerekiyor ki, bu da taraftarı iki arada bir derede bırakan durumlardan.

Sözkonusu “modern”  kavramı bazılarının ahlak anlayışısını da değiştirdiği kanaatindeyim. Zira artık küfürsüz bir tezahürat, beste, afiş… yok denecek kadar az. İnsanların hayatına mal olan kavgalardan veya ırkçılıktan söz etmiyorum bile. Örneğin bir dönem maçlara gidildiğinde küfür edilen bir futbolcu eğer ki millî formayı giyiyorsa, tribünlerdeki “amca”lar tarafından “ayıp oluyor, adam millî kaleci/topçu” uyarısıyla küfür edenler susturulurdu. Aslında bugün ülkemiz için ciddi sorun gibi görülen küfür meselesi, tribünlere yerleştirilecek Hulusi Kentmen görünüşlü, oturaklı amcalar aracılığıyla ortadan kaldırılabilir. Bu vesile ile, tribünlerde söylenen besteli tezahüratlar, daha “aşk hitaplı” olabilir.

Gelelim asıl önemli meseleye: “top meselesi” elbette bu. Bugün uluslararası  turnuvalardan başarısız sonuçlarla dönen futbolcuların kimisi, kabahati topta buluyorlar. Zira ülkemizde kullanılan toplarla sözkonusu turnuvalarda kullanılan topların yapılarının farklı olması dolayısıyla hatalı goller yediklerini veya son vuruşları iyi yapamadıklarını söylüyorlar. İşte bu hepimizin kaderini değiştiren gelişmedir. Zira bir dönem mahalledeki toprak sahalarda, top sahibinin her şeyi belirlediği ülkemizde, artık futbolcular hangi topu nasıl kullanacağını bilemez duruma gelmişlerdir. Aslında en iyisi mahalle bakkalından alınan “9 katlı lastik top”a geri dönüş olacaktır. Zira sözkonusu top bütün futbolcu adayları tarafından çok iyi bilinip, patladığı taktirde ortadan ikiye yarılarak ters çevrilmesi suretiyle, kazanan takım oyuncularına şapka olabilme özelliğine sahiptir.

Modern futbol güzel olmasına güzel görünüyor, ancak arada bizden götürdükleri de yok değil. Bunların bir kısmı geri geldiği zaman, modern futbolu biraz daha seveceğiz sanırım. En azından mahalle maçlarından sonra çocuklar, patlak topu tersyüz edip kafalarına geçirebilmeliler.