ÇİZGİ ROMAN KENDİNİ MAKARAYA SARIYOR

İstanbul Fransız Kültür Merkezi, tüm yaz mevsimi boyunca, çizgi roman severleri fazlasıyla tatmin edecek bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Bu kış Fransa’daki ünlü Angoulême Çizgi Roman Festivali çerçevesinde yer almış olan “Parodiler: Çizgi roman Kendini Hicvediyor” başlıklı sergi 16 Haziran’da Fransız Kültür Merkezi’nde başladı ve 10 Eylül 2011 tarihine kadar devma edecek. Ziyaretçilerini çizgi roman tarihi ve yarattığı efsanevi karakterleriyle buluşturacak sergide; çizgi roman ustaları; edebiyat, peri masalları, resim, sinema, televizyon ve sinemanın yanında kendisini de hicvediyor. Birkaç büyük alanı kapsayan sergide ayrıca Tarzan, Robin Hood, Sherlock Holmes, Conan ve Harry Potter gibi efsanevi kahramanları hicveden eğlenceli çalışmalar da yer alıyor. Serginin Türkiye ayağında önemli ilaveler de var. Türk çizerlerin de sıklıkla işlediği temalardan; Süperman, Batman ve Garfield’ı ele alan Ersin Karabulut, Faruk Bayraktar, Bülent Üstün, M.K. Perker ve Umut Sarıkaya’nın da çizimleri yer alıyor.

—OYNAKBEYi—

Çizgi roman severlerin ve profesyonellerinin en önemli randevularından birisidir Angoulême festivali. Angoulême 2011’de izleyiciyle buluşan ve çizgi romanın kendisinin yarattığı klişeler de dahil tüm klişelerle oynayarak eğlenceli bir parkur çizen Parodiler: Çizgi roman kendini hicvediyor sergisinden yapılan bu seçki şimdi İstanbul’da sergileniyor. Çizgi roman tarihçisi ve uzmanı ve aynı zamanda Fransa’nın en önemli çizgi roman sitesi www.actuabd.com‘un editörü Didier Pasamonik, Angouleme Uluslararası Çizgi Roman Merkezi yetkisiyle ve Thierry Groensteen küratörlüğünda hazırlanan bu sergiyi İstanbul’da İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle hayata geçiren isimlerin başında geliyor. Bu fikrin nasıl doğduğunu,

“Çizgi roman, hangi dilde olursa olsun, herşeyden önce kültürel bir hiciv aracıdır. Bu anlamda çizgi romanı kurulu düzen ile alay eden bir karşı-kültür olarak adlandırabiliriz. Bu nedenle parodinin, yani hicvin, temel hedefi kurumsal ikonlardır. Bu hedefler ressamlar, yazarlar, politikacılar veya efsaneleşmiş gerçek ya da sanal, günümüzden veya geçmişten simgesel kişiler olabilir. Hiciv (parodi) mizahın ve karikatürün ana unsurudur. Eski Yunanlılar bile Herkül gibi tanrılarını alaya alıyorlardı. Bu nedenle hiciv demokrasinin temelini oluşturur. Yani güç ile, güçlü olan ile alay edebilmek yetisi de diyebiliriz. Bu sergi işte bu büyük geleneği sürdüren çizgi ustalarına bir saygı olarak düzenlendi,”

sözleriyle anlatıyor.

Fransa’daki Angouleme Uluslararası Çizgi Roman Merkezi’ne bağlı olan Çizgi Roman Müzesi’nin arşivinde bugün 8000 orijinal çizim, 40.000 çizgi roman yapıtı ve 120.000 adet de çizgi roman dergisi bulunuyor. Çizgi roman alanında dünyanın en geniş koleksiyon ve arşivlerinden birine sahip olan müzede yer alan arşivlerden yola çıkarak her yıl, Angouleme Çizgi Roman festivali çerçevesinde Uluslararası Çizgi Roman Merkezi bir sergi düzenliyor ve bu senenin teması olan “parodi” sergisinde yer alan orijinal çizimler de bu eşsiz koleksiyondan parçaları içeriyor. 

Sansürden doğan MAD

Serginin en önemli taraflarından birisi de efsanevi Mad dergisinin tarihi önemine atıfta bulunması. Buna dikkati çektiğimiz zaman, Pasamonik, birkaç hafta önce ülkemizde de yaşadığımız “mizah dergisine yaş sınırı getirilmesi” ve astronomik bir cezayla derginin kapanmak zorunda kalması gibi olayları anımsatan bir hikâye anlatıyor:

1940’lı yıllardan itibaren ABD’de sansür, çocukları kötü neşriyattan koruma bahanesiyle, çizgi roman ile ilgilenmeye başlamıştı. Buna cevaben Mad dergisi sadece yetişkinlerin alabileceği bir dergi yarattı. Böylece hem bu sansür yasasının kapsamından çıkmış oldu hem de Amerikan anayasasının fikir ifade özgürlüğüne ilişkin birinci maddesinin koruması altına girmiş oldu. Çok kısa sürede Mad dergisi büyük bir toplumsal olaya dönüştü ve ayda 2 milyon okura ulaşan bir başarı yakaladı. Mad’in tarihi önemi buradan geliyor. Daha sonra da birçok dergiye ilham kaynağı oldu. Örneğin, Fransa’daki Pilote dergisi tamamen Mad’den esinlenerek yayın hayatına başlamıştır.”

MAD DERGİSİ’NİN ÖNEMİ

1952 yılında yayınlanmaya başlayan Mad, parodiyi sürekli ve imtiyazlı bir silah gibi kullanarak asıl “imalat markasına” dönüştüren ilk çizgi roman yayınıdır. Harvey Kurtzman ve ekibi,  abartılmış nöbetler, kişilerin histerik davranışları, komik durumların sayısının artması, ikincil yazılar, ses taklitleri, çapraz çoklu referans oyununa dayanarak yeni bir komik biçimi yarattı.  Mad’in Gotlib ve Pétillon gibi Fransız çizerlerin üzerinde etkisi çok büyüktür.

Mad dergisinin tarihi önemine atıfta bulunduktan sonra sergi, edebiyat, peri masalları, resim, sinema, televizyon ve elbette Dokuzuncu Sanat’ın kendisi olan çizgi romanın hicvedildiği çalışmaları kapsıyor. Sergide yer alan Angoulême Çizgi Roman Müzesi arşivi ve özel koleksiyonlardan elliye yakın desenle tüm çizgi roman severlere eşsiz bir panorama sunacak sergi şu bölümlerden oluşuyor:

PARODİ NEDİR?

Parodi, bir eseri bir takım değişiklikler getirerek taklit eden eserdir. Bu değişiklikler minimal değişiklikler ya da ilk eserden geriye muhtemelen bir konum, bir tema, bir şahsiyet kalacak şekilde, büyük boyutlu değişiklikler olabilir. Değişiklikler, mutlaka alay etmek niyetiyle yapılmasa da eğlendirmek amacıyla, oyunla ya da hicivle gerçekleştiriliyor: Çok sayıda parodi, önemi kabul edilmiş eserlere ya da ayrıcalıklı duygusal bir bağ kurduğumuz eserlere kendine has bir biçimde bir saygı gösterisidir.

HİCVEDİLEN RESİM

Resim tarihinde sürekli olarak ele alınan küçük bir simgeleşmiş resimler çemberi mevcuttur: Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sı ve Son Akşam Yemeği tablosu, Gabrielle d’Estrées’nin banyodaki portresi, Hokusaï’nin Kanagawa’nın büyük dalgaları, Munch’un Çığlık ya da Grant Wood’un çiftçi çifti resmettiği American Gothic isimli tablosu bunlardan sadece birkaç örnek. Ancak sadece çizgi roman açısından degil, sanat tarihi bütünlüğünde baktığımızda hiç kuşkusuz en çok parodisi yapılan Mona Lisa’dır. Hatta resimde gerçeküstücülüğün kurucusu olan Marcel Duschamps bile Mona Lisa’yı bıyıklı çizmemiş miydi!

HİCVEDİLEN MİTOLOJİ

Tarih ve mitoloji, tek başlarına değiştirilmeye uygun eserler değilseler de kolektif hayal dünyasında kök salmış ve parodiye ilham kaynağı olmaya uygun kişi ve hikayelerle dolup taşıyor. Haliyle hiciz çizerlerinin kılıçtan keskin kalemleri bu büyük tanrılarla da alay etmekten kendilerini alamamışlardı.

KLASİK EDEBİYAT

Mitolojiye, resime ve dokunulmaz sayılan bir çok alana giren çizgi roman, uluslararası edebiyatın en saygı duyulan eserlerini de hiçbir rahatsızlık duymadan alaya alarak, bu eserlere kutsallıklarından arınmış, sıklıkla gülünç ve zaman zaman da müstehcen yorumlar getirmişti. Bunun en eski tarihlilerinden birisi, şüphesiz Cham’e aittir. Çizer, 1842 yılında Télémaque, fils d’Ulysse (Télémaque Ulysses’in oğlu)  ile Fénelon’un bestseller’ını alaya almıştı bile.

MASALLAR

Gerçekte peri masalları sandığımızdan daha çeşitli, şaşırtıcı, acımasız ve hatta ahlaksız olsalar da, örnek teşkil eden ve klişeye dönüşen durumlar repertuarının oluşmasını sağlamışlardır: beşik başındaki iyi ve kötü peri, balkabağına dönüşen atlı araba ya da yakışıklı prense dönüşen kurbağa, kule hapsindeki prenses ve benzerleri… Bu gerçekten de benzer durumları gülünç ve saçma bir hal alıncaya kadar istedikleri gibi şekillendirmekten keyif alan mizahçılar için biçilmiş kaftandı.

SİNEMA

1910’lu yıllardan itibaren bazı bant-karikatürler, sinemanın ilk yıllarına ait filmlerden, özellikle de serials olarak anılan ve aynı sinema salonunda filmden önce oynatılan dizi filmlerin tipik üsluplardan esinlenmeye başlamıştı bile. 1921 yılından itibaren Edgar S. Wheelan’ın kaleme aldığı Minute Movies çalışması, western, polisiye, komedi, melodram ve hatta çizgi film klişelerinin hiçbir tanesini atlamadan o dönemin sinematografik prodüksiyonlarının tamamını hicvediyordu.

TELEVİZYON

Mizah çizerlerinin beyaz camdaki programlar içinde ilgisini ilk çeken program, sonu olmayan yeni gelişmelerin kendine has retoriği, acındırma üslupları, durumun tersine dönmesi ve basmakalıp karakterleri ile televizyon dizileri olmuştur.

SİTÜASYONİZM ZAMANI

Dada akımı ve Lautréamont tarafından uygulanan resimlerin yozlaştırılması, önceleri Letrist harekete daha sonra da onun yerini alan Sitüasyonizm’e has bir uygulama idi.  Sitüasyonist enternasyonal 1957 yılında kurulan, Guy Debord ve Raoul Vaneigem’in en tanınmış üyeleri oldukları felsefi bir başkaldırı hareketi idi. Amaç, hayatı değiştirmek ve efendi ile kölelerin olmadığı bir toplumu yaratmak isteyen eski bir hayali gerçekleştirmekti.

ÇİZGİ ROMAN AYNAYI KENDİNE TUTUYOR

Çizgi roman dünyasında meslektaşlar birbirlerine sıkça “göz kırparlar”. Goscinny ve Uderzo’nun eserlerinde Asteriks ve Oburiks denize her açıldıklarında hep aynı korsanlarla karşılaşırlar. Aslında bu korsanlar, Charlier ve Hubinon’un yarattığı ve maceraları Asteriks gibi Pilote’ta yayınlanan Barbe-Rouge dizisindeki karakterleri hicvederler.

İHLALİN SİLAHLARI

Bir eser ya da bir kişiyi hedef alan parodi sayısı o kişi ya da o eserin ününün ya da dönemin hayal gücü üzerine etkisinin güzel bir göstergesidir aslında. Mona Lisa resim dalında nasıl bir ikon ise, Süpermen ya da Blake ve Mortimer de çizgi roman alanında gerçek birer ikondurlar. Öte yandan tüm türlerin ve “korsan” uyarlamaların yozlaştırma rekoru Tenten ve Miki Fare’ye aittir.
Pasamonik bununla ilgili şunları dile getiriyor; “Sanal veya gerçek bir kişinin ünü onu parodinin hedefi haline getirir. Çünkü yapılan esprinin anlaşılabilmesi için hicvedilen kişiliğin çok geniş bir kitle tarafından tanınıyor olması gerekir. Tintin ve Mickey Mouse için de geçerli bunlar. Bu ikisi çok tanınan ve bilinen karakterler. Haliyle bu kadar alaya alınmaları da gayet normal. Üstelik arkaplanlarında bu kadar malzeme varken…”

SÜPER KAHRAMANLAR

Süper kahramanlar iki tür alay biçimine maruz kalırlar. Birincisi ahlaktan yoksun olmak: şampiyon, menfaatçidir, para düşkünüdür ya da nefret edilesi bir ideolojiyi savunur. İkinci alay biçimi ise kişinin çoğu ölümlü üzerinde üstünlük kurmaya çalışan çizgilerindeki değişimdir. Süper kahraman üstün insandır: bir fare ya da bir tavşana dönüştürülür. Üstün nitelikleri vardır: acınacak haldedir, yetersiz oluverir. Olağanüstü görevlerde yer alır: Gülünç işlerle görevlendirilir.

TÜR PARODİSİ

Bazı parodiler tek bir eseri özel olarak hedef almak yerine bir türü hedef alırlar, bir başka deyişle tema, durum, prototip roller repertuarını hedef alırlar. Çizgi romanın popüler edebiyattan miras aldığı türlerin çoğunluğu parodi uyarlamalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

OTOPARODİ

Bir sanatçı kendi çalışması ile eğlenmek isteyebilir, kendi kodlarını alaya alabilir ve bir önceki çalışmasına yönelik mesafeli bir yorum sunabilir. Ancak bunu yaparken kendi kendini hicvederek başkalarının bunu yapmasının da önüne geçmiş olur.

TARZAN

Bir sarmaşık, leopar desenli bir slip ve bir çığlık: efsanenin de öngördüğü üzere, “balta girmemiş ormanların efendisi” için gerekli üç özellik.  İlk kez 1912 yılında Edgar Rice Burroughs’un romanı Tarzan of the Apes (Tarzan)’de ortaya çıkan ve maymunlar tarafından büyütülen İngiliz aristokrat ailenin oğlu, insanlar ile ancak yetişkin iken karşılaşır. Olağan dışı yazgısı hayvan yaşamına saygı, doğa ile kültür arasındaki ilişkiler ya da insanın hayvansal yönü gibi soruların da ortaya çıkmasına neden olmuştur.

ROBİN HOOD

Rönesans’tan itibaren, çok sayıda balad, 1190 yıllarında Aslan Yürekli Kral Richard’ın üçüncü seferine çıktığı dönemde yaşadığı düşünülen İngiliz Orta Çağ kahramanının kahramanlık hikayelerini anlatır. İyi kalpli haydut Robin, Nottingham Şerifi’nin en nefret ettiği kişiydi. Robin saklandığı Sherwood ormanında arkadaşları ile yaşıyordu ve zengin gezginlerin yolunu keserek topladıkları parayı fakirlere dağıtıyordu.

SHERLOCK HOLMES

Sir Arthur Conan Doyle tarafından 1887 yılında yaratılan Sherlock Holmes herkesin karakteristik siluetini hatırladığı tuhaf bir kişilik. Sherlock Holmes sadık yardımcısı Doktor Watson ile beraber en minik ipuçlarını dahi değerlendiren ve yorumlayan tipik bir detektiftir.

BARBAR CONAN

Yazar Robert E. Howard, Barbar Conan isimli eseri ile kahramanlık-fantastik edebiyat türünün yaratıcısı olarak kabul edilir. Barbar Conan’ın maceraları 1935 yılına kadar Weird Tales isimli bir yayında yayınlandı. Yazarın Kimmeryalı Conan’ı Atlantis’in battığı ve Antik Çağ’da büyük medeniyetlerin ortaya çıkmaya başladığı dönem arasında efsanevi geçmişte yaşayan biridir. Kendinden büyük kılıcı ve bütün barbarlığıyla ortalıkta dolaşan meşhur Conan’ın hicivden nasibini almaması elbet düşünülemezdi.

HARRY POTTER

Yazarı J.K. Rowling’e yayın tarihinin yazarak milyarder olmuş ilk yazarı olma şansını veren, 1997 ve 2007 yılları arasında yayınlanan yedi ciltlik Harry Potter, hem kitap olarak hem de sinemaya uyarlanarak iki alanda da çok büyük bir başarı yakaladı. Gözlüklü genç cadı karakteri uluslararası edebiyatın efsanevi isimler tapınağında kendine kısa bir sürede yer edindi. Bu durum gözlüklü, sessiz çocuğu çizerler için bulunmaz nimet kılmaya yeter de artar bile.

İLAÇTAN KOZMETİĞE PARFÜMÜN DANSI

Şöyle bir durup düşündüğünüzde, son yıllarda bütün eczanelerin adeta kozmetik mağazalarına döndüğünü göreceksiniz. Herhangi bir rahatsızlığınız için gittiğiniz eczanelerde ilaçtan çok cilt bakım setleri, saç bakım kürleri, deodorantlar, vücut sıkılaştırıcıları, kırışıklık gidericiler… karşımıza çıkıyor. Sağlık ile güzel görünüm birbirine karışmış gibi gelse de, aslında mesele “her şeyin aslına rücu etmesi”nden ibaret. Yani ilaç ve kozmetik en başından beri bir aradaydılar!

Günümüzde istisnasız herkes, sadece özel bir yere veya etkinliğe giderken değil gündelik yaşantısında bile görünümüne dikkat etmek ve bakımlı görünmek zorunda. Belki yazılı bir kural yok ama binlerce yıllık birikimin sonunda herkesin uyum gösterdiği bir hal almış gibi duruyor. Bakımlı olmanın (ki tarihte sağlıklı olmakla bakımlılık aynıymış) yahut “temiz” hissi uyandırmanın en birinci ve kolay yolu güzel kokmaktan geçiyor! Bu ihtiyaç sadece günümüz insanları için değil, binlerce yıl öncesinde yaşamış insanlara kadar uzanıyor. En başından beri insanlar bir başkasını etkilemek için, kendine âşık etmek için, düşmanını etkisiz hale getirmek için, belki öldürmek için en azından statüsünü belli etmek için kokunun etkisinden faydalanıyorlar. Tarihi aslında sağlıklı olmak için bir araya getirilen şifalı bitkilere, ilaçlara dolayısıyla eczacılığa dayanan daha sonra kendi kaderini çizen kozmetik ve kozmetiğin en bilinen alanı parfüm endüstrisi, yine binlerce yıl öncesine dayanıyor.
Peki toprak kaplarda ezilen bitkilerden, kristal şişelere gelene kadar nasıl bir yolculuk geçti parfüm’ün başından? Daha önce Kimya Tarihi, Fiziğin Kültürel Tarihi, Kağıt ve Matbaanın Tarihi, Tekstil ve Giyim Kuyamın Tarihi, Gündelik Yaşam ve Eğlence Kültürünün Tarihi, Tıbbın Gizemli Tarihi gibi kültür tarihi araştırmalarına imza atan Prof.Dr. Zeki Tez son kitabı, İlaç ve Parfümün Sihirli Dünyası’nda eczacılık, güzel kokular ve kozmetiğin tarih sayfalarındaki izini sürüyor. İlaç ve parfümün kültür tarihindeki yerini ve insanlık kadar eskiye dayanan geçmişini aktarıyor. Kitaptan bazı bölümler…

  • Mısırlılar sabun kullanır mıydı?

Büyük bir medeniyete imza atan ve hakkında hâlâ onlarca teori bulunan Mısır medeniyeti eczacılık ve güzel kokuda da bilgi sahibiydiler. Mısırlıların sabun kullanıp kullanmadıkları konusu tartışmalıdır. Mısırlılar çok temiz bir halktı. Rahipler başlarını her gün, tüm bedenlerini ise üç günde bir yıkarlardı. Sabunun kullanıldığı kabul edilirse, bunu saponin içeren bitkilerden sağladıkları ya da acı göllerden elde ettikleri sodyum karbonat ile bitkisel ya da hayvansal yağları kaynatarak ürettikleri düşünülebilir.
Eski Mısırlı kadınlar ve erkekler göz çevresindeki bölgeyi ‘mesdemet’ dedikleri ve hayvansal yağla akıcılaştırdıkları rastıktaşı ile siyaha boyuyorlardı. Bu sözcük Arapçaya ‘ithmid’, Yunancaya ‘stimmi’ şekillerinde geçmiş ve Latincede antimon elementinin adı olarak ‘stibum’ şeklinde yer almıştır. Aynı anlamda, Akkadca ‘guhl’ sözcüğü olan Arapça ‘el-kuhl’ ya da Almanca ‘kohl’ sözcükleri ‘ince toz’ anlamına gelmekte ve Arapça ‘gözleri boyamak’ anlamına gelen ‘kahala’ sözcüğünün de bundan türediği sanılmaktadır.

  • İslam dünyasında kullanılan şifalı bitkiler

Güz çiğdemi (acı çiğdem): İlk olarak el-Bîrûnî ve İbn Sina tarafından şifa aracı olarak kullanılmıştır. Antik hekimler ise Hermes’in parmağı adını verdikleri bu bitkinin yalnızca zehirli olduğundan söz etmişlerdir. Arap hekimler ise özellikle, eklem, karaciğer ve dalak rahatsızlıklarına karşı kullanmışlardır.
Havlıcan: İbn Sina havlıcanın çeşitlerini betimlemiş ve onu mide ilacı, sancı giderici ve afrodizyak olarak övmüştür.
Kâfur: İbn Sina ve Serapion kâfuru safra ateşi ve akciğer iltihabında serinletici araç olarak betimlemiş; daha da önemlisi damla hastalığı, romatizma ve kulak rahatsızlıklarında merhem olarak ve aynı zamanda cinsel azgınlığı baskılamak için önermişlerdir.
Karahindiba:Karahindibanın tansiyon yüksekliğine, damar tıkanıklığına, karaciğer iltihaplarına ve sarılığa karşı şifalı olduğu belirtilir.
Sinameki yaprağı ve kabuğu: Sinameki bir Arap eczasıdır ve kullanımı Hz. Muhammed tarafından önerilmiştir. Hekim el-Kindî, sinamekinin kutsal kent Mekke’de ortaya çıktığını yazmış ve deri hastalıklarında, sarada ve bağırsaklar yoluyla bedenin temizlenmesinde önermiştir.

  • Mısır’dan Fransa’ya “duman yoluyla”

Bugünkü anlamda yüzde 7-15 alkol içeren güzel ve zengin kokulu ecza karışımlı çözeltiler olan “parfüm”ler antikçağ’da tanınmışordu. Parfüm’e ilişkin ‘per fumum’ ya da ‘per fumare’ (duman yoluyla) şeklinde Latince niteleme, koku üretiminin kökensel yöntemini vermektedir. İlk parfümler katı eczalar halindeki tütsüler olup örneğin kızgın odun kömürü üzerinde ısıtılarak istenen koku açığa çıkarılıyordu.(…)
Parfüm üretimi Eski Mısır’da başlamış, Hindistan ve Çin’e yayılmış. Eski Mısır papirüslerinden öğrenildiğine göre Mısırlı dansözler dans ederken, bedenleri güzel koksun diye parfümlü krem kullanırlardı. İçin için yanan kimi bitkilerin çevreye güzel kokular yaydığını gözlemleyen insan, değişik bitkileri yakarak koku elde etmeyi öğrenmiştir. İlerleyen zamanda bu metodlar Eski Romalılar tarafından geliştirilmiş, daha sonra da Avrupa’da başta Fransa ve İtalya parfüm üretiminin iki önemli merkezi haline gelmiştir. Yeryüzündeki yaklaşık 100 bin bitki türünden yaklaşık 1700’ü uçucu yağ içerir ve bunlardan 600 kadarı sık, 100-200 kadarı da ender olarak parfüm hazırlanmasında kullanılmaktadır.

  • Tarih çağları / Parfüm çağları

Avrupa’da parfümün yeniden yaygınlaşmasında İslâm dünyasının etkisi büyüktür. Haçlı Seferleri sırasında. kendilerinden daha temiz ve güzel kokan insanlarla karşılaşan Avrupalı askerlerde yeniden banyo ve parfüm isteği oluşmuş, geri dönerlerken kadınlarına egzotik kokular, kendileri için de gül suyu götürmüş ve Doğu Akdeniz kıyılarında gördükleri hamamlardan inşa etmişlerdir. (…) Yıkanmayla koku kullanımının tarih boşunca bir ilişkisi olmuştur. Örneğin Eskiçağ’da erkekler “temiz ve parfümlü”, Karanlık Ortaçağ’da “pis ve parfümsüz”, Ortaçağ’dan 17. yüzyıla kadar olan dönemde “pis ve parfümlü”, 19. yüzyılda “temiz ve parfümsüz”, nihayet İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden “temiz ve parfümlü” olmuşlardır.

  • Parfümlü eldiven modası

Parfümlü eldiven modasını Floransalı prensler getirmiştir. Floransa sarayında köpekler ve kadırlara varıncaya dek her şey kokulandırılıyordu. Cosimo de’ Medici, kendi damıtma atölyesinde ürettiği esansları kullanıyordu. Yüksek sosyetenin eğitimli kadınlarından Martua Markizi İsabella d’este’nin kullandığı kokulu eldivenlerin ünü Fransa’ya kadar ulaşmıştı. Signora İsabella Cortese’nin 1574’te Venedik’te yayımlanan Büyük Hanımların TUvalet Gizleri adlı eseri Almancaya bile çevrilmişti. 16. yüzyıl ortalarında İtalyan Mauritius Frangipani, kendi adıyla anılan bir eldiven kokusu hazırlamış ve ‘Frangipani’ Rokoko döneminin en sevilen parfümünün adı olmuştur.

  • Parfümde bile Medici etkisi

Floransalı soylu hanımlar genç yaşlarından itibaren parfüm sanatına düşkün ve yetenekli idiler. Sonradan Fransa kraliçesi olan Floransalı Catherine de’Medici, daha sonra Fransa Kralı olan Orleans Dükü II. Henri ile evlenmek üzere 1533 yılında Paris’e gittiğinde yanında parfüm ve zehirler konusunda uzman Tombarelli ve Renato Bianco’yu da götürmüştü. Catherine de’Medici’nin astrologu ünlü Nostradamus ise kehanetlerde bulunmak için tütsü ve dumanlardan yararlanmaktaydı. (…) O dönemde moda etkisiyle yüksek tabakadan insanlar parfüm edilmiş mendil ve eldivenler kullanıyorlardı. Catherine de’Medici’nin Floransa’dan Fransaya getirdiği parfümcü ustası Rene le Frentin, yalnızca kokulardan değil, zehirlerden de iyi anlıyordu ve Cahterine, zehirli parfümlerle kokulandırılmış eldivenlerden yararlanarak kimi düşmanlarını devre dışı bırakmaktaydı. O sıralar Paris kenti açık bir lağım durumundaydı ve başta saray olmak üzere bütün kent, dayanılmaz kokular yayıyordu. Bu kokulardan kurtulmak için parfümü vazgeçilmez bir çare olarak gören Fransızlar için bu yeni kraliçe ve yanında getirdiği kalabalık parfümcü grubu, bulunmaz bir nimetti ve böylece parfümün merkezi İtalya’dan Paris’e taşınmış oldu.

Henri Prost’un İstanbul Planlaması

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, erken Cumhuriyet İstanbulu mimari arayışlarına ve dönemin önde gelen mimar ve şehir planlamacılarından Henri Prost’un 1936-1951 yılları arasındaki çağdaş planlama çalışmalarına odaklanan sergisi; “İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması” sergisine hâlâ gitmeyenler varsa bir an önce gitmenin tam zamanı, 18 Temmuz 2010 tarihinde sona erecek olan sergi, yoğun ilgi nedeniyle 22 Ağustos 2010 tarihine kadar uzatıldı…

1936 yılında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ve İstanbul’un Nazım Planı’nı oluşturmakla görevlendirilen, dönemin önde gelen şehircilerinden Henri Prost’un İstanbul planlamasına yönelik çalışmalarından oluşan sergi, Fransız Mimarlık Enstitüsü 20. Yüzyıl Mimarlık Arşivleri’nden özgün belgeleri ve dönemin fotoğraflarını içeriyor. 1936’dan 1951’e kadar 15 yıllık bir döneme yayılan Prost planlaması üzerine bugün de süren tartışmalara, Henri Prost’un mesleki kariyerindeki az bilinen bir döneme ve İstanbul’un şehircilik tarihine ışık tutan sergi, ünlü şehircinin tarihi yarımada başta olmak üzere, Galata-Beyoğlu ve Eyüp bölgeleri için geliştirdiği, bir kısmı uygulamaya konulmuş, bazıları rafa kaldırılmış önerilerini kapsıyor. 

Bir Şehri Yeniden Yaratmak ya da İstanbul Nazım Planı
Mevzu İstanbul olunca, tekrara düşmek kaçınılmaz oluyor. Bu cümle bile bir yerlerde karşınıza çıkmıştır muhakkak, ama kimsede kabahat aramaya da gerek yok. 2600 yıllık bir şehirden bahsediyoruz ve bugün bizim ismini bile duymadığımız nice yazar, nice kitabında bu şehirden bahsediyor. Haliyle böyle kendine has bir tarihi olan şehrin modernleşmesine dair, daha doğrusu modern bir çehreye bürünmesine dair bir mesele olduğu zaman daha bir önem kazanıyor her şey. İstanbul / kentsel modernleşme / değişim başlıklarını bir araya aldığımız zaman da karşımıza mutlaka Henri Prost çıkıyor. Atatürk döneminin (1922-1938) sonlarında İstanbul’a çağrılan ve kentin Nazım Planı’nı oluşturmakla görevlendirilen Henri Prost zamanının önde gelen şehircilerindendi. Prost, gençliğinden beri tanıdığı ve çok etkileyici bulduğu İstanbul’u ele alırken, bir yandan kentin kendine özgü topografyası, dokusu ve mimari anıtlarını korumayı, diğer taraftan onu mahrum olduğu çağdaş altyapılarla donatmayı hedeflemiş, hijyen koşullarının sağlanması, ulaşımın rahatlatılması, rekreasyon alanlarının düzenlenmesi, tarihi/kültürel açıdan önemli yapıların ortaya çıkarılması gibi birçok soruna, birbiriyle uyumlu çözümler getirmeye gayret etmiştir. Tarihi Yarımada başta olmak üzere, Galata-Beyoğlu ve Eyüp bölgeleri için Prost’un geliştirdiği önerilerin bir kısmı, daha sonra Demokrat Parti döneminde (1950-1960) uygulamaya konulmuş, bazıları ise rafa kaldırılmış. Haliyle birçok tartışma da bu sebepten doğuyor.

Prost, tarihi İstanbul için yeni yolların açılışı, yeni donanımların, gerekirse yeni semtlerin oluşturulmasıyla büyük bir dönüşümü öngörmüştür. Kentsel dokulara kararlı bir biçimde, anıtlara ise saygıyla müdahale etmeyi düşünmüş ve asıl zorlu iddiası da bu olmuştur. Prost için, kuşkusuz tarihi bir kenttir İstanbul, ama bir o kadar da Avrupa kentidir. Özellikle yangınların, 19. yüzyılın ortalarından itibaren yol açtığı dönüşümler, temelde Batı tarzında binalar ve evlerle inşa edilmiş bir kente dönüştürmüştür burayı. Büyük Caddeler, tramvaylar, modern kamu binaları, İstanbul’da özellikle de Beyoğlu’nda vardır zaten. Belli birtakım merkezlerde yerleşim yoğunluğu söz konusuyken, diğer birçok bölgede ise sıradışı bir tenhalık vardır. Zaten Türk yöneticiler, Ankara’ya rakip olmaması için kentin gelişimini gerçek anlamda da arzu etmemektedirler. Asıl sorun, Galata Köprüsü ve Büyük Çarşı çevresindeki trafik tıkanıklığı, toplu taşıma araçlarının, donanımın ve yeşil alanların yetersizliğidir. Yeni yollarla meydanların açılmasına da bu noktada başvurulur. İstanbul’da Nazım Plan dahilinde yeni semtlerin oluşumu ikinci hareket olacaktır. Asıl amaç varolan kente, özellikle de tarihi semtlere düzen vermektir. Prost da ‘Nazım Plan Açıklama Raporu’nda şöyle der: “Hâlâ boş olan arazilerde bütünüyle yeni semtler yaratmak; hızlı ulaşım araçlarıyla donanmış, havadar konutlardan oluşan semtler. İstimlâki yukarı doğru gerçekleştirerek, yeni semtlerde yapılabilecek kadar konutu eski semtlerde yıkmak. Daha sonra eski semtleri yeni bir plan üstünde yeniden inşa etmek.” Ancak kimi semtlerde hâlâ birçok ahşap ev vardır ve Prost, camiler, medreseler, hamamlar, anıtları tarihi eser kabul eder. Sözkonusu ahşap evlere, belli bir dönemin yansıtıcısı olan bu konutlara Pierre Loti ya da Claude Farrere gibi hassas yaklaşmaz Prost. Birçok noktada tartışmanın kaynağını da bu oluşturacaktır. Zira kenti yeniden tasarlarken, asıl dokuyu büyük oranda ortadan kaldırmıştır Prost…



Prost İstanbul’da
30’lu yıllarda İstanbul için uluslararası bir şehircilik yarışması düzenlenmesine karar verilir, ancak sözkonusu yarışma daha çok alanında uzman isimlerin şehre daveti şeklindedir. O sırada başka birtakım projeleri olan Prost bu daveti kabul edemez. Ancak sözkonusu mektuplaşmalarda İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ, Prost’a, ileri bir tarihte de olsa kendisinden İstanbul’un planlanmasına dair önerilerini beklediklerini bildirir. 1934’te Yalova Termal İstasyonu’nun planlamasını etüt etmek üzere davet edilen Prost, 1935 yazında bu amaçla İstanbul’a gelecektir. Haliyle yeni bir görüşme gerçekleşir ve faaliyetlere başlanması için gerekli adımlar atılır. Yalova Termal İstasyonu’nun planlanması için Türkiye’de olduğu sırada aldığı davetlerden sonra 1936 yılında İstanbul’a gelerek Belediye bünyesinde kurulan İmar Müdürlüğü ile birlikte İstanbul’un planlanması çalışmalarına başlar. Ancak, nüfus ve toplumsal yapı, mülkiyet yapısı, kentteki ticaret ve sanayi faaliyetleri üzerine yeterli istatistik bulunmamaktadır. Prost ekibi ile birlikte, ulaşım ve toplu taşınım, kentin beslenmesi ve gıda sektörü, çarşı ve pazarlar, zanaat, sanayi ve ticaret, mülkiyet dağılımı, mahallelerin gelişimi, modern yapılaşma ve çevre sağlığı ve arkeolojik değerlerin, tarihi ve sit anıtlarının durumları üzerine araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalarla ve programın oluşturulmasıyla birlikte nazım planın hazırlanması iki yıla yakın bir süre sonunda tamamlanır.

Henri Prost, önceki planlama çalışmalarında tarihi ve doğal çevreyi koruma yanlısı olarak tanınan bir şehircidir. Oysa İstanbul’da tarihi kent dokusunu tümüyle dönüştürmeye, modernleştirmeye  yönelik bir planlama stratejisi benimsemiştir. Buna dair çeşitli fikirler ileri sürülmüş olsa da, geleneksel semt dokusunun yangınlarla hasar görmüş olması, değişen yaşam şekli ve standartları dolayısıyla insanların konutlarında rahatlık arayışı ve elbette Cumhuriyet yönetiminin çağdaş toplum yaşamını destekleyecek bir kent çevresi yaratma ideali, en önemlileri olarak kendini gösterecektir.

Lafı uzatmayalım, sonrasında Prost’un hazırlamış olduğu nazım planın bir kısmı uygulanır bir kısmı ise askıya alınır, daha sonra tamamen rafa kaldırılır. Ardından Başbakan Adnan Menderes “İstanbul’u 1900’lerdeki görünümünden kurtaracağız,” şeklinde demeçler vererek, bu şehrin taşıyla toprağıyla bizzat ilgileneceğinin sinyallerini verir. Çünkü 1950 genel seçimlerinde İstanbul’u kazanana kadar herhangi bir kutlama yapmamış olan Menderes, İstanbul’u ayrı bir yere koyuyordu. Konuya dair, “Hükümet edeceğimiz anlaşılmıştır. Ancak İstanbul’u kazanamasaydık, onsuz hükümet yarım bir hükümet bile değildir,” demiş ve bu simgesel başkentin endüstrileşme, hızlı kentsel büyüme için de önemli bir merkez olduğuna işaret etmiştir. Yaratmak istedikleri “küçük Amerika” elbette İstanbul üzerinden gerçekleşecektir. Şehirde planlı olarak uygulanan Türkleştirme politikası, gayri müslimlerin ve azınlıkların göçlerinin hızlanmasına sebep olduğu gibi birtakım sosyal değişimlerin de kaynağını oluşturmaktaydı. Bilhassa köyden kente göç içerisindeki “kent” İstanbul’da vücut buluyordu.

Yedi tepeli hafriyat alanı: İstanbul

Prost aslında 1936’da Atatürk tarafından davet edilmiş ve İstanbul için bir masterplan yapması istenmişti. 1950’den sonra İstanbul daha fazla hükümet işlerine sahne olmaya başladı ve devamında Prost gönderildi. Kent planın sorumluluğu Türk uzmanlara bırakıldı, onlar da planı revize ettiler. Ardından, 1956’da Menderes, kentsel imarı şahsi meselesi ilan etti ve sonraki dört yıl, yani Menderes iktidardan düşene dek, yoğun yol yapımı, cadde genişletmesi, eski yapıların yıkımı ve yenilerin yapımı faaliyeti gerçekleştirildi. 1960 darbesi sonrası Menderes hakkındaki suçlamaların büyük çoğunluğu bu konu üzerineydi ve Menderes de bununla ilgili olarak Prost’un masterplanını örnek aldıklarını her savunmasında dile getirmişti. Dönemin İstanbul’u adeta bir hafriyat alanına dönmüş ve bu durum sinemasından edebiyatına her alanda kendine yer bulmuştu.



Henri Prost’un İstanbul Planlaması’nın sergilenmesi
Sonrası, sonrası ise bugün ucu bucağı belirsiz İstanbul’un temellerinin atılmasıdır. Kimileri Prost’un planını eleştirirken, kimileri rafa kaldırıldığı için sorumlunun o değil Menderes olduğunu dile getirir. Menderes döneminde gerçekleşen köyden kente göç, İstanbul’un taşının toprağının altın olmasının ilanı ve İstanbul’un bir hafriyat kentine dönüşmesi, kazılardan çıkan malzemenin şehrin sahiline dolgu malzemesi olması… aynı tarihlere denk gelecektir.

İşte “İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması” sergisinin önemi burada kendini gösteriyor. Zira sergide yer alan, Ayasofya / İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı / Arkeoloji Parkı ve Adalet Sarayı / Atatürk Bulvarı ve Fatih Meydanı / Kapalıçarşı Çevresi ve Eminönü Meydanı / Kentsel Ulaşım ve Metro / Parklar, Geziler, Meydanlar / 1 v e 2 no.lu Parklar / Taksim İnönü Gezisi / 1953 Beynelmilel sergisi bölümleri planın önemli çizimlerini ve çeşitli fotoğraflarını içeriyor. Bu sayede Prost’un neleri planladığını ve ne kadarın hayata geçirilip, ne kadarının değiştirilerek uygulandığını ve rafa kaldırılan bölümlerin neler olduğunu planlar, çizimler üzerinden takip edebiliyorsunuz.



Sergi için hazırlanmış bir başucu kitabı!
Sergi kadar önemli, hattâ mutlaka kitaplığınızda bulunması gereken çalışma ise sergi için hazırlanan katalog-kitap olsa gerek. Daha önce Hippodrom-Atmeydanı sergisi için detaylı bir kitap hazırlatan Suna İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, bu sergi için de derinlemesine incelemelerden oluşan bir katalog - kitap yayınlamış. Alanında uzman isimlerin yazılarına ve sergiye dair bilgilerin derinlemesine detaylarına yer veriyor kitap. F. Câna Bilsel ve Pierre Pinon’un editörlüğünde hazırlanan kitapta, sunuş ve giriş yazılarından sonra Pierre Pinon’un kaleme aldığı “Henri Prost: Paris’ten Roma’ya, Fas’tan İstanbul’a” yazısı Prost’un eğitim ve kariyerini Paris’ten İstanbul’a uzanan yolculuğunu tüm duraklarıyla aktarıyor. Jean-Louis Cohen ise, “Büyük Peyzajlardan Metropollere: Henri Prost” yazısında, Prost’un geliştirdiği projeleri, yaptıklarını inceliyor. Yine Pierre Pinon, “Henri Prost’un Şehirciliği ve İstanbul’un Dönüşümleri” başlıklı yazısında Prost’un İstanbul Nazım Planı çalışması ile diğer çalışmalarını mukayese ederken, sanatçının İstanbul planını ayrıntılarını, varsa kusurlarını ve hayata geçseydi İstanbul’un görünümünün nasıl olacağı yönünde bilgiler veriyor. F. Câna Bilsel, “Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951): Nazım Planlar ve Kentsel Operasyonlarla Kentin Yapısal Dönüşümü” yazısında, Prost’un Türkiye’ye davet edilmesi, geliştirdiği projeler, uygulanan bölümleri, yapılan çalışmalar ve söz konusu süreçte yaşananlar eksiksiz olarak aktarılıyor. Bilhassa sergide de yer alan Avrupa Cihet Nazım Planlaması, Eyüp, Galata - Beyoğlu ve Anadolu Yakası Nazım Planlaması alt bölümleri, sergilenen belgelerin detaylarını sunuyor. İpek Yada Akpınar’ın kaleme aldığı, “İstanbul’da Modern bir Pay-ı Taht: Prost Planı Çerçevesinde Menderes’in İcraatı” başlıklı yazı ise yakın tarih açısından önemli bir dönemi -Menderes dönemini- ve bu dönem içindeki İstanbul’u aktarırken dolayısıyla birçok gerçeğe de ışık tutuyor. Yedi tepeli hafriyat alanı İstanbul’un siyasi, ekonomik önemi ve Menderes’in neredeyse elinde kürekle şehrin taşına toprağına eğilmesinde Prost planının payını aktarıyor. Sadece mimarlık açısından değil, sözünü ettiğimiz üzere siyasi ve yakın tarihimiz açısından da önemli bir makale. Clada Filhon ve Holy Raveloarisoa ikilisi, “Fotoğraflardaki İstanbul  “Arşiv İçinde Arşiv”” adını taşıyan makalesinde Prost arşivinde yer alan eski İstanbul fotoğrafları arşivinin dökümünü sunarken, Prost’un planlamada neleri temel aldığını da zengin görsel malzemeyle sunuyorlar. David Peycere ise, “Prost Arşivi” yazısında sanatçının planlama yaparken topladığı tüm belge, yapılan yazışmalar ve gerekli tüm dokümanların önemini ortaya koyuyor. İlk bölümün sonunda yer alan Mathilde Pinon  Demirçivi’nin “Mimar ve Şehirci Aron Angal’la Söyleşi” adını taşıyan ve Henri Prost üzerine, arkadaşı Aron Angel’le gerçekleştirdiği söyleşi ise oldukça ilgi çekici bilgiler sunuyor. Kitabın ikinci bölümünde ise sergide yer alan eserlerin kataloglanması ve Pierre Pinon ve F. Câna Bilsel tarafından kaleme alınan sergi metinlerini bulacaksınız.



Bugün bile üzerinde çeşitli fikirler beyan edilen, hâlâ bir taraftan kazılırken bir taraftan doldurulan şehir İstanbul’un 50 yıl önceki nazım planı ve bu planın tüm kahramanlarının ele alındığı sergiyi gezin, kitabını mutlaka okuyun. Çünkü 2600 yıllık bir şehir olan İstanbul, bir 2600 yıl daha güncellliğini koruyacak…

SADECE ŞEKİLLE VAR OLAN KİTAPLARIN ROMANI

Hariciye nazırlığı  yapmış bir dedenin torunudur Selami Bey. Dedesi ve babası  her ne kadar Hariciye alanında çalışmışsa da, dahili olarak İstanbul’da birçok arsayı satın almış, üzerine konaklar, yalılar diktirmişlerdir. Böyle bir ailenin çocuğu olan Selami Bey, Türkiye ve Sorbone’da felsefe eğitimi alıp, dereceyle mezun olduktan sonra baba evine geri döner. Mutlu bir evlilik yapan Selami Bey, herhangi bir işte çalışmaktan ziyade tıpkı ulu ağaçlar gibi, kökü derinlerde başı göklerde, tüm insanlığın serencâmını anlatan bir eser kaleme alacaktır. Tür dışı olan bu eserini 40 yılın üzerinde yazmak için uğraşırsa da, Serencam isimli kitap başta Selami Bey’in ve sonra bütün ailesinin tek serencamı olacaktır. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ebatındaki kitabına imza atar Selami Bey. Ancak ülkede veya yurtdışında kitapla ilgilenen herkes onun şekliyle ilgilenmiştir. İçeriğini bilen yoktur. Peki kitap gerçekte ne anlatıyor?

6 Nisan’da raflardaki yerini alan Sonuncu isimli yeni romanıyla ilgili Tahsin Yücel’le konuştuk. Hem Serencâm’a, hem Sonuncu’ya dair sorularımızı cevaplayan Tahsin Yücel, gerçek hayata dair fikirlerini de dile getirdi. 

-oynakbeyi-


Sonuncu, Gökdelen’den sonraki ilk romanınız. Arada Golyan Devrimi öykü kitabınız oldu ama roman olarak sonraki bu… Hemen buna mı başladınız?

Hayır doğrusunu söylemek gerekirse öyle çok uzun bir çalışmanın sonrasında ortaya çıkmadı  bu roman. Tabi ki insan epey bir zaman düşünüyor, kafasında birtakım  şeyleri şekillendiriyor, biçimlendiriyor, oradan oraya koyuyor. Ben de öyle yaptım tabi, en sonunda da oturup masa başına yazmaya koyuldum. Bu yazma işi ise altı aya yakın sürdü toplamda. Aslında ben de kısa sürede yazmam, ama bu sefer kısa sürede yazdım. Tabi yılların birikimi de var, bir nevi Picasso’nun dediği gibi yılların birikimi ve altı ay. 

Yani romanınızın kahramanı Selami Bey ’in aksine kısa sürede bitirdiniz. Peki siz de Selami Bey gibi yazdıklarınızı yırtar yeniden mi yazarsınız?

Sonuncu’yu ele alalım desek, bir kere çok büyük bir bölümünü el yazısıyla yazdım. Ondan sonra bilgisayara geçtim, eklemeleri çıkarmaları bilgisayarda yaptım evvela sonra iki kez belli aralıklarla, bilgisayardaki metni kağıda çıktı alarak kağıtta düzeltmeler yaptım. Bu düzeltmeyi bilgisayara aktardıktan sonra tekrar bir çıktı aldım ve bir düzeltme daha yaptım. Birçok yazar buna gerek duymuyordur belki, ama ekran karşısında insan aynı dikkati veremiyor kitabına. Bütün işlemleri kağıt halindeyken yaptım kitabın üzerinde. Ama öyle çok yırtıp imha etme olmadı.  

Peki, romanınıza giriş  yapalım isterseniz. Sonuncu adlı romanınızda anlatılan Serencâm ’ın üç ayrı anlamı var. Bir işin sonu, başa gelen olaylar ve vak ’a. İlk akla gelen bir işin sonu olsa da, daha çok Harici ailesinin başına gelen bir vak ’a Serencâm.

Doğru tabi. Ama yine de vak’a veya olay biraz sınırlayıcı bir tanım oluyor. Serencâm dendiği zaman, benim serencâmım gibi bir kullanım olarak bakarsak, yani Anadolu’daki kullanımı; bir yaşam serüveni olarak ele alınır. Ben de o şekilde kullandım. Tek bir olaydansa bütün bir yaşamın öyküsü olarak anlattım. Selami Harici de böyle düşünüyor biraz aslında. Ama daha sonra senin de dediğin gibi, ailenin serüveni oluyor daha çok. Selami Harici düşünsel, felsefi bir insanlık serüveni oluşturmak istiyor. Tabi bunu yapıyor mu yapmıyor mu, bunu tam bilemiyoruz…  

Serencâm’ ın kendi serüveni de olağanüstü. Önce yazılamıyor, yazılıp bittikten sonra zorlukla basılıyor, basıldıktan sonra kimse tarafından okunmuyor, çünkü okumaya çalışan da birkaç  sayfa sonra okuyamıyor. Nedir Serencâm’ ın sırrı?

Aslında çok büyük bir sır gizli değil Serencâm’da. Çok insan okumaya girişiyor ama devam edemiyor evet. Böyle başka kitaplar da vardır, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın Peşinde isimli kitabını iki kez okumuşumdur, ondan sonra ayrı ayrı yapıtlardan oluşmuş da olsa hepsi bir bütün oluşturan Balzac’ın İnsanlık Güldürüsü seksen sekiz ayrı anlatıdan oluşur. Onu da okumuşumdur ve bütün kişileri üzerine de bir kitabım vardır. Burada Selami Bey’in kitabının okunmaması bir yerde de kitabın içerik olarak başarısız olduğunu gösteriyor. Bir düşüncenin peşinde gidersiniz ama bunda o bütünlük yok ne yazık ki. Nesne olarak, nesne kitap olarak bir bütünlüğe sahip, ama içeriğinde bu yok. Gereken ilgiyi hep nesne olarak görüyor. Serencâm, Selami Bey’in başarısızlığı olarak görülebilir. Önce özgün sözler, hiç dile getirilmemiş söylenmemiş şeyleri söylemek kaleme almak istiyor. Yıllar yılı çabalıyor, okuyor, yazıyor, yırtıyor, yeniden yazıyor fakat bu amacına ulaşamıyor bir türlü. Artık onun hezeyanı olur o kitap. Bize bıraktığı kitap, sonunda dünyanın en büyük kitabı olur, ama başkalarından aldığı cümlelerden oluşuyor ve bildiğimiz gibi de, ilk başta büyük harf ile başlayıp, en sonunda bir nokta ile bitiyor. Sanki tek cümle, tek bir bütün gibi sunuyor kitabı ama aslında küçük küçük alıntı cümlelerinden oluşan bir bütün. Kitabın içeriğinden çok şekli önem kazanıyor. Bir kendisi okuyor kitabı, karısı da okunanları dinliyor ama karısının günlüğünden anlıyoruz ki, aslında karısı da çok bir şey anlamamış. Kitabı hiç kimse okumuyor. Bir nesne olarak daha çok önem kazanıyor.  

Sonuncu romanında, Serencâm ’a Selami Bey’den sonra en çok ilgi duyan insanların yazdığı  anılar, günlükler yer alıyor. Zarife Hanım, Müşfik Bey ve Lami Bey arasından Serencâm ’a en vakıf  olmuş kişi kim sizce?

Zarife Hanım ve Müşfik Bey’den Lami’nin farkı şu ki, kitabın yazarını yani dedesini hiç tanımamış olması. Dedesinin ölümünden sonra doğmuş  bir çocuk, ama çocukluğundan beri hem dedesine, hem de yazıya edebiyata ilgi duymuş birisidir. O da en az Zarife Hanım veya Müşfik Bey kadar kendince yorumlar getirmeye çalışıp Serencâm’ı anlamaya çalışıyor. Bu yönden bakacak olursak üçlü arasında en doğru yorumları getiren, metot olarak en hedefe dönük yolu izleyen kişi o. En doğrusu o demiyorum kesinlikle, ama Serencâm üzerine babaannesinin ve babasının yazdığı günlükleri de okuyor, ayrıca Serencâm için kaleme alınmış bütün röportaj, inceleme, makaleyi de takip ediyor. Diğerlerini de bildiği için kendi bakış açısını veya Serencâm’la olan ilişkisini daha nesnel olarak anlatabiliyor. Ama hepsi de kitabın içeriğin dışında kalıyorlar, biçim çevresinde daha çok dönüyorlar. Bu elbette o kadar kalın olmayan, bu kadar karışık olmayan kimi kitaplar için de gözlemleyebileceğimiz bir şey. Birtakım kitaplar vardır çok ünlüdür, ama pek de okunmazlar ne yazık ki. Bunun dışında okuyanlar olsa da çok fazla anlayanını söyleyemeyiz. Öyle veya böyle James Joyce’un Ulysses’i böyledir.  Bu örnekler çoğaltılabilir de… 

Serencâm’a inanan insanlar hayatlar ında da mutluluğu yakalıyorlar aslında. Selami Zarife çifti, Müşfik Nevin Çifti ve Lami Canan çifti gibi. Sözkonusu tesadüfler kitabı daha önemli mi kılıyor sizce?

Evet birtakım rastlantılar yaşanıyor kitapta, belki kimilerine göre zorlama olduğu da düşünülebilir. Selami ve Zarife Harici çiftinin mutluluğu, Müşfik ve Nevin’in çocuklarının kitabın eve girdiği gün rahme düşmesi, kitaba ömür boyunca özel ilgi duyan Lami’nin kitap sayesinde hayatının aşkı Canan’a kavuşması gibi dönüm noktası tesadüfler var elbette. Romanın veya bazı anlatıların da birtakım küçük eğlenceleri, oluntuları var tabi. Bir de olayların birbirleriyle bağlılıkları uğurlu / uğursuz demiyorum ama birtakım küçük rastlantıları doğurmasına gönderme yapılıyor tabi. Örneğin yayınladığım kitaplarda benim böyle bir dönüm noktası yaşamışlığım yok, dolayısıyla sadece romanlarda olabilecek bir rastlantı bunlar ve eğlence için kaleme alınmış bölümler. Dolayısıyla kitabın sahibi için önemli olabilir, zaten kitaba inanmalarını da sağlayan bu unsur oluyor.  

Son dönem çoğu metinde kitap içerisinde kitap, kayıp metin gibi metinler arası ilişkiyi sağlayan, farklı yazı karakteriyle iki metni bir araya getiren kitapları çok gördük. Ancak Sonuncu’da Serencâm’ın bu kadar bahsinin geçmesine rağmen bir türlü okumuyoruz. Burada bir roman eleştirisi mi var?

Burada postmodernizmi kastediyorsunuz sanırım. Şimdi şu var ki, postmodernizm Batı kökenlidir ve onlarda edebiyat için, bilhassa roman için böyle bir kullanım yoktur. Türkiye’de postmodern roman kavramı karşımıza çıktı, kimse de yadırgamadı bunu. Ama evet yeni edebiyat eserlerinin pek çoğunda var böyle metin kullanımı, belli birtakım eleştirilerin de olması normal. Ama ben burada onları değil, kendi roman karakterlerimi eleştiriyorum. Onların iler tutar yanı olmayan bir kitaba bu kadar hayranlık göstermesinden hareketle, bunda yürümeyenn bir taraf olduğunu dile getiriyorum. Biçime kalıyor her şey. Çoğu zaman içeriğe bakmadan, olaylarda, kitaplarda, insanlarda şekle göre değerlendirme yapıyoruz. Daha çok buna yönelik bir eleştiri. İçeriğine bakılmadan örnek, en büyük, başyapıt gibi adlandırmalar dolayısıyla bir süre sonra içeriğini de kapsayan bir nitelendirmeye dönüşüveriyor.  

İNANMAK TEHLİKELİDİR

Kitabın ortalarında Zarife Hanım, Serencâm ’ın aslında bir alıntılar toplamı olduğunu söylüyordu. Ama kitabı okuyanlar. Okumaya çalışanlar ve bizler de kitaptan özgün bir satır bulabilmek için sonuna kadar getirip özgün bölümü bulmaya çabalıyoruz… 

Kitabı sonuna kadar okuyan okur da Serencam’ın inananlarından olacaktır. Zira Serencâm daha önce de söylediğimiz üzere büyük cildi, deri kapağı, akıl almaz boyutlarıyla insanları etkiliyor ve içeriği konusunda hiçbir bilgi verilmiyor. Bu bir eksiklik mi, bu okurla beraber oynadığımız bir oyun aslında. Baştan beri başka yazarlardan yapılan alıntılardan oluştuğuna göre neresini açarsak açalım Serencâm bir alıntılar bütünü olacaktır. Zaten kitabın insanı inandırması bu sayede oluyor. Bir noktada kendi cümlesi çıkacak mı diye okuyoruz. Bunu bulmak için en sonunda okumaya başlıyor Lami. Kitapta da on küsur bölümlük alıntı var ve bunlar da aslında başka yazarların metinleri, kendinden eklediği hiçbir şey yok. Aslında bizi de çok kandırmıyor, biz hiç okumuyoruz, başkalarını da kandırmak gibi bir arzusu yok zira tek baskı istiyor. Selami beyin kimseyi kandırmak gibi bir çabası yok. Ama başta karısı, sonra diğerleri en sonunda da biz okur olarak inanıyoruz buna. Hattâ belki biz okurlar hiç şeklini bile görmediğimiz bir kitaba inanmaya başlıyoruz. 

Sonuncu romanında, Kumru ile Kumru ’da hattâ başka kitaplarınızda da “inanma” / “aşırı inanma” kavramlarına değiniyorsunuz. Bir süre sonra bunların hepsinin kendi hayallerimiz veya olmasını  istediğimiz şeylerle gerçeklerin birbirine karışması olduğunu görüyoruz. İnanç bu kadar tehlikeli mi sizce?

Evet inanç her zaman akla mantığa dayalı bir şey değil. İnanıyoruz! Bunu gördüm ve inandım diyoruz. Bir belirti yeterli oluyor bizim için. Halbuki bir düşünceye inanmamız için, ona inanan olarak adlandırılmamız için öncelikli olarak onu anlamamız gerekiyor. Kitabı okumamakla romandaki kahramanlar, işin anlama yönüne pek yanaşmıyorlar. Dediğin gibi daha çok inanç söz konusu burada. Kitaba öyle veya böyle inananların hayatı değişiyor. Kitaba olan inancı yüzünden servetinden oluyor birisi, diğeri kitabı okumaya meylettiği vakit hayata veda ediyor. Ama hepsi inanıyor bu kitaba. İnançtan bilgiye doğru gitme işini bir tek Lami yapıyor aslında, ama onun da sonunu bilemiyoruz… 

Serencâm’da konak hayat ının da tüm detaylarıyla bir yansıması var aslında. Çalışmamaları veya toplumdan soyutlanmaları yönünde, buna ne dersiniz?

Evet, arka plandı bunu kullandım. Gerçekten de bu insanlar toplumla pek bağıntı kurmamış kişilerdir. Çocukları da Selâmi Bey de üniversite eğitimi görmüş olmalarına rağmen herhangi bir işte çalışmadıkları gibi, çalışma işine de pek iyi gözle bakmıyorlar. Bu tip insanlar hem toplum tarafından dışlanmış oluyorlar, hem de kendileri bizzat bunu yapıyor. Gerçekten yukarıdan bakarlar, Türkçeden çok Fransızca konuşurlar, herhangi bir işte çalışmazlar ama çok geride kalmalarından dolayı çoğu zaman zavallı gibi dururlar. Gerçek anlamda bilgilerinin eksik olduğunu görürsünüz. Zaten böyle gerçekdışı bir aile, böyle gerçekdışı bir kitaba inanabilirdi. 

(Konaktaki yaşandı ile eski İstanbullu ailelerin, sosyal yaşantıdan kopuk halleri de romanda eleştiriliyor.)

Kitapta ardı ardına birtakım eleştiriler var. Akademisyenlere, gazete köşe yazarlarına, edebiyat eleştirmenlerine, daha pek çok insana veya meslek grubuna. Bunların sonrasında da çok satan kitapların aslında fazla nitelikli olmadıklarını iyi kitapların hep az sattığını söylüyorsunuz. Peki sizin kitaplarınız çok satanlar arasına girdiği zaman, “eyvah” diyor musunuz?

Eyvah demiyorum tabi ki. Bunun bir roman cümlesi olduğunu söylemeye gerek yok, siz de bunu biliyorsunuz, ama ülkemizde veya dünyada çok satan kitaplara baktığınız zaman birçoğunun aslında pek de nitelikli olmadıklarını görürsünüz. Kimi nitelikli kitaplar çok satanlar arasına girebiliyor tabi, bu da olabilir ve olmalıdır da. Örneğin benim kitaplarım arasında Gökdelen’in satışı, baskı adetleri oldukça şaşırtıcıydı benim için. Genel olarak kendi okur kitlesine sahip bir yazarım ve kitaplarımın satış adedi, baskı adedi bellidir. Bazı zamanlarda ise bu sayı çok yükselebiliyor, o zaman da eyvah demiyorum. Şöyle söylemek gerek bir kitabın çok satması onun niteliğinin üstün olduğunu göstermez, ama az sattı diye de çok iyi bir kitaptır demek saçmalamak olur.  

Normalde bu soru hep sorulduğu için sormamak niyetindeydim. Ancak kitapta bir cümle var, Selami Bey ’in eşi Zarife Hanım  “ben beyimi ensesinden tanıyacağım artık,” diyor. Siz TÜYAP Onur Yazarı seçildiğinizde röportajınızda bu cümleyi kurmuştunuz, kendinizden izler var diyebilir miyiz?

İster istemez var. Elbistan örneği var, Fransızca eğitim meselesi var ve evet o cümle var. Aslında o cümleyi koyup koymadığımı hatırlamıyordum daha öncesinde, bir dostuma okurken cümleyi çıkarmadığımı fark ettim ve öyle bıraktım. Aslında eşim bile daha okumadı kitabı, bakalım bu cümleyi görünce ne diyecek? Çalışma açısından Selami Bey’le benziyoruz. Kendi okumalarımızdan veya yaşamımızdan birtakım izler oluyor tabi istem dışı olsa da vardır bu. Ama birebir diyemiyoruz. Çoğu zaman da farkına varmıyor insan bunu yaparken.  

SERENCAM GERÇEK BİR KİTAP OLSAYDI OKUMAK İLGİ ÇEKİCİ OLABİLİRDİ!

Peki, farazi olacak ama gerçekte böyle bir kitap olsaydı okumak ister miydiniz?

Muhakkak. Yani sonuna kadar okuyabilir miydim bilemiyorum, ama en azından bir görmek, dokunmak birkaç sayfasını karıştırmak isterdim. İmkan varsa okumayı da isterdim tabi ki, çünkü öyle veya böyle belli bir cazibesi olan bir kitap. Boyutuyla, şöhretiyle, içeriğini bilemesek de kendi ismini yaratmış bir kitap, dolayısıyla okumak isterdim. Üç bölüm içerisinde bilhassa birinci bölümde yazarı Selâmi Bey’in hayatına tanıklık ediyoruz. Böyle bir serüveni olan insanın kitabını da okumak isterim… İlgi çekici olabilir aslında.  

İSTANBUL’DA BİR İSTANBUL SERGİSİ - HİPPODROM / ATMEYDANI

İstanbul! Tek kelimeye bu kadar derin bir anlam yükleyen başka bir şehir nadiren bulunur şüphesiz. Tarihi geçmişi, kültürel özellikleri, gerek başkent gerekse en önemli kent olduğu bütün imparatorluk ve devletlerde kendi kimliğini korumuş, hiçbirine teslim olmamış nadir kentlerin başında geliyor İstanbul. Konu İstanbul olunca, kaleme alınan ortaöğretim kompozisyonları bile en coşkun ifadeleri barındırabiliyor. Kimisi Boğaz’ı, kimisi Haliç’i, kimisi Tarihi Yarımada’yı, kimisi 7 tepesini, kimisi aklınıza gelebilecek her özelliğini öne çıkarıp istediği şeyi yazabiliyor hakkında. Belki buna an itibariyle biz de dahiliz…

Bilhassa “rivayet odur ki,” diye başlandı mı cümleye anlatılacakların ardı arkası kesilmez: Kuruluş efsaneleri, büyük imparatorların / devlet adamlarının hakkında söyledikleri, ünlü yazarlardan birer cümle, şiirlerde geçen en şairane ifadeler sıralandı mı, İstanbul şanına yakışır bir şekilde anlatılır. Belki de öyle sanılır… Hemen örneklendirebiliriz bunu: 19. yüzyıla damgasını vuran Napolyon Bonapart, “Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu,” diyerek İstanbul’a duyduğu sevgibi ve hayranlığı dile getirirken, “İstanbul bir anahtardır. İstanbul’a egemen olan dünyaya hükmedecektir,” sözüyle istanbul’un ne kadar önemli bir şehir olduğuna işaret etmektedir, dediğimiz vakit kimse bundan şüphe bile duymayacaktır. Bunun haricinde tarih kitaplarında Mehmed’in İstanbul’u fethi konusu işlendiğinde hemen; İslâm Peygamberi Hz Muhammed’in “Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan!” cümlesi de söyleniverir. Bir başkası yazdığı kitabının önsözüne, “İstanbul sayfaları çevirmekle birmeyen bir kitap; seyrine doyum olmayan bir resimdir,” deyiverir. İstanbul’da yaşayanlar hem sever hem şikâyet ederler sıkılmadan, İstanbul’da yaşamayanlar bir kere görmek için çaba harcarlar. Kuşaklardır İstanbullu olan isimler “öl İstanbul’da kal İstanbul’da” diyerek İstanbul – taşra mukayesesi yaparlar. Şairler Ankara’yı en çok İstanbul’a dönüş yolu için severler. Daha da uzatmanın anlamı yok aslında, çünkü itiraf etmek gerekiyor ki bunları İstanbul’da yaşayanlar veya konu İstanbul olduğunda mecliste yer alanlar hemen birbirinden tumturaklı ifadelerle şehri övmeyi bir borç biliyorlar. Peki yeterli mi? Elbette değil… Bugün doğma büyüme İstanbullu olmasına rağmen Bakırköy’e hiç gitmemiş Kadıköylüler var bu şehirde, hattâ hiç işi düşmediği için, ihtiyaç duymadığı için Tarabya’dan Karaköy ve çevresine gitme gereği duymayan insanlar hâlâ İstanbulluyum diyorlar. Karaköy’ü sadece Zürafa Sokak’tan ibaret sanmalarına rağmen!

Avrupa Kültür Başkenti’ne Yakışan, Önemli Bir Sergi

Malum içinde bulunduğumuz yıl İstanbul için önemli anlamlar barındırıyor. Her ne kadar tam olarak karşılığını, çeşitli eksiklikler dolayısıyla, bulamamış olsa da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması sebebiyle birçok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin genel kültür-sanat etkinlik takviminde her zaman aktif rol oynayan şehir, bu sene kendisini konu ediniyor. Bu etkinlikler içinde 2010 ajansının etkinliği olmayıp, 2010 ve Kültür Başkenti meselesine şu ana kadar yapılmış en yakışan sergi iset Pera Müzesi’nin gerçekleştirdiği Hippodrom / Atmeydanı sergisi. Pera Müzesi’nde 16 Şubat 2010 tarihinde açılan sergi 18 Nisan 2010 tarihinde sona eriyor. Yani sergiyi gezebilmek için son hafta!

İstanbul özellikle tarihsel geçmişi ele alındığında, en yoğun malzemeyi şüphesiz tarihi yarımada ve suriçi bölgesinden verecektir. Bu bölge içinde de bir dönemin Hippodrom’u, sonranın Atmeydanı alanı ayrı bir öneme sahiptir. Sözünü ettiğimiz alan, Osmanlı tarihinde Atmeydanı (ya da Sultanahmet Meydanı) yerini aldığı antik Hipodrom’dan daha yoğun olarak devlet-halk ilişkisinin kurulduğu, sultan ailesininin temel törensel etkinliklerinin pek çoğunun yapıldığı bir kamusal kent mekanı kimliği taşımıştır. Doğan Kuban’ın belirttiği üzere; “Osmanlı kültür ortamında cami dışında büyük kitlelerin değişik etkinliklerine tahsis edilecek bir yapı kavramı gelişmemiştir. Ve bu etkinliklerin çoğu açık havada yapılıyordu. Kaldı ki Roma-Bizans yapı geleneğinde de büyük kalabalıklara tahsis edilen yapılar, büyük hamamlar dışında, örtülü yapılar değildir. Osmanlı tarihinde Atmeydanına tek sultan, tek egemen kent İstanbul ve tek Kamusal Meydan şeklinde bir dizi içinde bir statü tanınabilir.”

Roma-Bizans hipodromundan arta kalan işe yarar mimari fragmanlar, özellikle sütunlar ve mermer kaplamalar, Topkapı Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı, Süleymaniye Camisi ve Külliyesinde kullanıldıktan ve spina üzerindeki birkaç sütun da Edirne Selimiye Camisine gönderildikten sonra, eski hippodromdan sadece iki dikili taş ve Burmalı sütun ve Sfedone’nin alt yapısı kalmıştı. Etrafındaki harabe dolu alanlar düşünülmezse, hippodromun kendisi ortalama 120x450 m büyüklüğünde bir alan işgal ediyordu. Hippodromun 60-100 bin seyirci alabileceği hesaplanmıştır. Osmanlı çağında bu mekan zaman içinde değişik yapılarla çevrilmiştir. Saraya en yakın bu büyük kent mekanı Osmanlı başkentinin resmi tören alanı olduğu kadar toplantı, alay (geçit resmi) ve eğlence meydanıdır. İmparatorluğun politik yaşamının nabzının attığı odaktır. Yeniçeri isyanından, Sur-u hümayun’lara, askeri talimlerden cirit oyununa kadar her etkinliğin merkezidir. Bütün tarih boyunca, 1870 Sergi-i Umumi-i Osmani’nin inşaatına kadar büyük bir serbestlikle kullanılan fenomenal bir meydandır.

Konstantinopolis’in Hipodromu ve Çevresi

Septimus Severus Bizantion’u büyütüp kentin surlarını Çarşıkapı’ya kadar batıya çektiği zaman yeni surlar içinde inşa ettiği en önemli yapı Hipodrom’du. Konstantin kenti Roma başkenti yaptığı zaman Hipodrom yerinde kaldı ve daha gelişti. Ayasofya önündeki Augusteion meydanı, Hipodrom ve ‘Million’un bulunduğu revaklı yol (Mese)’un başlangıcı büyük anıtsal bir kent mekanı tanımlıyorlardı. 4. Haçlı yağmasından sonra bu en eski kent merkezi bir daha eski haline dönemedi.

Hipodrom yarışlar, eğlenceler, törenler bazen de isyan ve katliamlar alanı olarak Bizans başkentinin sosyal etkinlikler merkeziydi. Iustinianos Nicea isyanında, buraya toplanan 40.000 Bizanslıyı Got ve Hun paralı askerlere öldürtmüştü. Anıtsal bir mimari kılıfı içinde hipodrom yine de halkın egemen olduğu bir arena idi.

Osmanlı Döneminde Atmeydanı Çevresinde Yapılaşma

Eski hipodromu yeni kent fizyonomisine katan ilk önemli yapı Kanuni’nin kızkardeşi Hatice sultanla evlenerek sultanın damadı olan ve padişahın çok sevdiği Makbul İbrahim Paşanın yaptırdığı İbrahim Paşa Sarayıdır. Batıdan Atmeydanına inen yamaçta kurulan bu saray Hans Dernschwam’ a göre bir şato gibi heybetliydi. Kanuni’nin kız kardeşi Hatice sultanla Arnavut asıllı bu devşirme vezirin on beş gün süren düğün eğlenceleri Atmeydanı’nda kutlanan en eski tarihli saray şenlikleridir.

Matrakçı’nın İstanbul panoramasında o dönemdeki tek yeni yapı olarak görülen İbrahim Paşa Sarayı yüksek bir taş duvarlı zemin kat üzerinde, kulesi, revakları terası ya da sundurması ve cumbalı salonu ile gösterilmiştir. Yanında olasılıkla tek kubbeli Firuz Ağa Camisi vardır. O zaman daha yapılmamış olan Sultanahmet camisinin arsasında görülen çatılı yapılar ise sonradan yıkılan vezir konak ya da saraylarının bir bölümü ya da daha eski versiyonlarıdır.

Atmeydanı’nda Sur-ı Hümayunlar

Tarih boyunca hemen her türlü kamusal etkinliğin yapıldığı Atmeydanının kent tarihinde sahne olduğu en görkemli etkinlikler Sur-i Hümayun denen sünnet düğünleri ve sultan kızlarının düğün törenleridir. İlk kez Kanuninin kız kardeşi Hatice Sultanla Damat Makbul İbrahim Paşa’nın 15 gün süren düğün şenlikleri bu meydanda yapılmıştır. Sur-i hümayunların en uzunu ve belki de en zengini Üçüncü Murad’ın oğlu Mehmed (3. Mehmed) için yapılan sünnet düğünüdür (1582). Bu törenler, halka sunulan çeşitli ve zengin gösterilerle saltanatın sağlamlığını ve sultanın gücünü kanıtlama aracı olan büyük politik gösterilerdi. Bu düğünler sultanla, saltanatla halkı en çok yakınlaştıran etkinliklerdi. Alaylar, oyunlar, eğlenceler, ziyafetler, sultanın ve halkın katılımı ve bunların günler ve haftalarca sürmesi bütün başkenti sürekli bir heyecan içinde tutuyor, toplum psikolojisine bir tür terapi ödevi görüyordu. Bu düğünlerde dini olarak uygun görülmeyen içki içmek gibi bir yasağın çiğnenmesi bile hoş görülebiliyordu. Bir şehzade sünneti başkentin bütün halkının sultanın davetlisi olduğu günlerce süren ziyafetlerdi.

Bugünkü Hippodrom

Hakkında genel hatlarıyla birtakım bilgiler verdiğimiz bölgeyi Cumhuriyet tarihinde ne kadar önemsediğimiz ise biraz tartışma konusu olabilir. Zira ilk dönem yapılan restorasyonların sonrasında basit bir turistik bölge olarak algılanan mekân, gerek halk tarafından gerekse kimi yetkililerce eski kimliğinden uzak addediliyor ne yazık ki. Dahası sadece Ramazan ayı içerisinde sözkonusu bölgenin çevresine kurulan prefabrik dükkanlar ile kitsch bir şekilde “sözde” eski Ramazan şenliklerine adeta otel animasyonları gibi canlandırmalara mekan olarak kullanılıyor. İstanbul’da yaşayanların burayı ne sıklıkla ziyaret ettiklerini bilmemizin imkanı yok, ama İstanbul dışından gelenlerin de alanın tarihi özelliğini fazla önemsemeden “ortaya dikilmiş taşlar”a şöyle bir bakıp bir camiden diğerine geçerken kullandıkları bir yol olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki.

Hippodrom / Atmeydanı Sergisi

Daha önce de söylediğimiz üzere, Pera Müzesi’nde 16 Şubat 2010 tarihinde açılan ve 18 Nisan 2010 tarihinde sona erecek olan sergi şüphesiz İstanbul’da ve İstanbul’a dair düzenlenmiş en önemli sergilerin başında geliyor. Serginin düzenlenişinde elbette kronolojik bir sıra izlenerek alanın kuruluşundan bugünkü haline kadar gerekli görsel malzemeler, tarihi bilgiler sıralanıyor. Önce Roma dönemi, ardından Bizans döneminde yaşanan tarihi olaylar, ve bu olaylarda meydanın rolü tüm detaylarıyla anlatılırken döneme ait arkeolojik bulgu ve malzemeler desergileniyor. Fetih sonrasının Müslüman Atmeydanı çevresindeki yerleşim alanlarının özellikleriyle beraber verilirken, Halide Onbaşı’nın Sultanahmet Mitingi ile başlatabileceğimiz, Hippodrom/ Atmeydanı’nın Cumhuriyet dönemindeki seyri de aktarılıyor. Hippodrom’dan Atmeydanı’na: İstanbul Tarihinden Sahneler’in Bizans kısmında, mermer, porfir, fildişi, madenler (altın, gümüş, bakır alaşımı ve kurşun) gibi çeşitli malzemelerden yapılmış altmış dokuz parça yer alıyor. Kimi imparator büstleri, madalyonlar, arkeolojik kazı fotoğrafları ve araba yarışlarında seyircilerin, on beşinci ve on altıncı yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden yabancıların, Bizans başkentinin tarihini, arkeolojisini, edebiyatını ve sanat tarihini araştıran modern araştırmacıların bakış açılarından gravürler, panoramik gravür kitapları, röleve çizimlerinin yanı sıra sergide yer alan belki de en önemli görsel malzeme, tarihi Hippodrom’un 3 boyutlu bir çiziminin yer alması. Yani bugün ne yazık ki çoğu kalıntısının bile olmadığı, sadece eski çizimlerden yola çıkılarak tahmin edilen Hippodrom’un maketi anlatılan alanın hem ne kadar büyük, hem de ne kadar önemli olduğunun en güzel göstergesi…

Sadece Sergi Değil / HİPPODROM’U KEŞFETMEK: BİR YAZILAR DERLEMESİ

Hippodrom’un spesifik yönleri üzerine birçok bilimsel araştırma var olmasına karşın, yayınlar arasında Hippodrom’un tarihini, mimarisini ve arkeolojisini irdeleyen kapsamlı bir çalışma yok denecek kadar az. Örneğin İstanbul’u konu edinmiş birçok kitaba baktığımız zaman Hippodrom’a dair fazla detaylı bilgiyi ne yazık ki bulamayız. Ayasofya’nın doğusundaki –Bizans imparatorlarının yaşadığı Büyük Saray’ın kuzey ucu yakınlarındaki– yakın tarihli kazılarla ulaştığımız zengin bilgilerin aksine, Hippodrom arkeolojisi yeterince irdelenmiş değil. 

Hippodrom’da ilk önemli kazılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, 1927–1928 ve 1932’de ve 1950’li yıllarda yapılmıştır. Ne var ki, bu kazılar, Hippodrom’un mimarisi hakkındaki sayısız soruya kesin yanıtlar verilmesini sağlayacak kadar kapsamlı değildi ve kazı sonuçlarına ilişkin yeterince yayın yapılmamıştı. Hâlâ dikkatli bir değerlendirme ve açıklamayı gerektiren birçok yapısal ve tarihsel ayrıntı var: Hippodrom’u kim yaptırdı (Septimius Severus mu, Konstantin mi)? Ortadaki engelin (Yunancada euripos, Latincede spina) uzunluğu neydi ve yapısı nasıldı? Oturma yerleri nasıl düzenlenmişti? Hippodrom ilk yapıldığında, Yılanlı Sütun ve dönüş sütunları (Latincede metae) nerede bulunuyordu? Kaç yarış çıkış kapısı vardı ve bunlar nerede bulunuyordu? Çıkış kapılarındaki kule nerede duruyordu?

Bu tür sorular, sürmekte olan bir tartışmanın konularını oluşturduğu için, sergi kataloğuna ek olarak alanında uzman araştırmacıların yazdığı yazılardan bir derlemeyi yayımlamanın uygun olacağını düşünen Pera Müzesi, bu kez iki ciltlik hacimli bir incelemeler toplamı /  Katalog hazırlatmış.

Beş tema çevresinde düzenlenen yazılar, sergide üzerinde durulan konuları tamamlayıcı nitelikte. “İmparatorluğun Gücü ve Yeni Roma’nın Arenası”,  “Hippodrom’da Eğlence”, “Hippodrom’un Mimarisi ve Arkeolojisi”, “Eski Mitler ve Şehir Efsaneleri: Euripos’taki Heykeller” ve “Hippodrom’u Yeniden Ziyaret Etmek” adlarını taşıyan 5 bölümlük inceleme yazılarından sonra sergide yer alan malzemelerin kitaptaki bölümlere göre anlatımı yer alıyor. İkinci ciltte ise sırasıyla Ekrem Işın, Doğan Kuban, Baha Tanman- A. Vefa Çobanoğlu, Özdemir Nutku, Uşun Tükel, Filiz Yenişehirlioğlu, Nurcan Yazıcı, Pierre Pinon gibi isimlerin detaylı incelemelerinden sonra serginin ikinci bölümünü oluşturan, yani Fetihten Sonraki Atmeydanı’nı anlatan bölümün kataloğu yer alıyor.

İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca var olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel zenginliğine hâlâ önemli katkılar sağlamayı sürdüren mekânlarından biri olan Hippodrom / Atmeydanı’nın konu edildiği bu önemli sergi sona ermeden görülmeli. Hattâ imkanı olanlar kataloğunu da edinmeliler. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere, şimdiye kadar müstakil kapsamlı bir incelemenin zor bulunacağı bölgeye dair belki de en kapsamlı araştırma metinlerini bir arada bulabileceğiniz iki ciltlik bir İnceleme toplamı / katalog.