EN ÇOK YAZI GÖRÜNSÜN İSTEDİM BU KİTAPTA
Volkan’ın Romanı’ndan sonra geçtiğimiz aylarda ikinci romanına imza attı Ahmet Tulgar, Çocuklar ve Canavarları ile… Bir mafya adamını baltayla öldürüp teslim olan ünlü yazar Sarp Kaya ve onu sorgulayan bir cinayet büro komiserinin yolları kesişiyor bu kez. Çok zeki bir yazar ve sıradanlaşmış hayatından iyice sıkılmış bir komiser. Bir süre sonra, kimin tutuklu kimin sorgucu olduğu birbirine karışır. Daha sonra kimin suçlu kimin masum olduğu da karışacaktır, ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç olacaklardır. Herkesin ‘yalnız’ kalmaktan korktuğu dünyada, daha çocukken ‘canavarlar’ yaratmamızın sebebi de bu yalnızlık korkusudur belki de! Ahmet Tulgar’la yeni romanı ‘Çocuklar ve Canavarları’ üzerine konuşurken Tulgar sadece romana dair değil, hayata dair de cevaplar verdi.

—OYNAKBEYi—
- Romanın ‘yazar’ kahramanın isminden başlamalı belki de. Sarp Kaya adında bir isim sembolizasyonu var mı? Belki de onun sesini doğrudan duymamamız da bunda etken.
Kesinlikle öyle bir sembolizasyon var. Gerçekten de kendisine ulaşılmasını biraz zoraştıran bir insan. Diğer taraftan da aslında bütün roman içinde bir sisiphos efsanesine dair bir gönderme içeriyor. Zira gerek kendisiyle yapıan sorguda veya gerekse bize anlattığı kadarıyla, tam yukarıya çıkarırken o büyük kaya kütlesi yeniden aşağı yuvarlanıyor. Çoğu zaman bizi de, onu sorgulayan polisi de altına alarak geri yuvarlanıyor. Metinde onu konuşurken değil, onun konuştuklarını bir başkası tarafından aktarması ile görüyoruz. Yazarın konuşmaması anlamında da şunu söyleyebiliriz, yazar, komiserin yani sorgu şefinin ağzından, onu beynine girerek konuşuyor bizimle. Aslında komiser, alıştığımız anlamdaki ‘anlatıcı’dan ziyade bir ‘aktarıcı’ olarak karşımıza çıkıyor.
- Sarp Kaya, yazının korkutucu gücü, üzerine konuşuyor ilk başlarda. Komiser de okumanın aslında ne kadar tehlikeli olduğuna, bir süre sonra huzursuzluğun artmasına dair birtakım söylemler dile getiriyor kitapta…
Hem yazarda hem komiserde büyük bir sıkıntı var aslında. Yazar, bu sıkıntıyı yazarak aşıyor. Komiser için ise okuyarak bunu aşma, bu sıkıntıdan kurtulma bunu yenme çabası doğuyor sonra. Bu elbette bir varoluş sıkıntısıdır. İkisi de sıkıntıyı yenmenin aslında çok büyük sorunları da beraberinde getireceğinin farkındalar. Örneğin komiserin kendisi, bir süre sonra tutsak düşüyor. Önce edebiyata, sonra yazıya yani okumaya tutsak düşüyor. Gerçekten de yazı üzerine devamlı olarak düşünülüyor kitapta. Aslında yazar Sarp Kaya da dilin gücüne vakıf olabilmek için yer yer dînî unsurları da dahil ederek konuşuyor. Çünkü bütün din kitapları aslında hep aynı cümlenin versiyonuyla başlarlar. ‘Önce söz vardı’ cümlesinin türevleriyle başlar bütün din kitapları. Sarp Kaya da dil üzerinden, yazı üzerinden yeni bir fizik yaratmak istiyor. Cezaevinin duvarı yoktur dediği anda, o duvarın gerçekten yok olmasını istiyor. Dilin bu kadar kudretli bir şey olmasını istiyor Sarp Kaya. Dilin gücünü en uç noktaya taşımak yatıyor burada. Ben aslında yazı olmak istiyorum demesindeki giz de budur…

- Okurun da bunun üzerine düşünmesini istediniz mi?
Zaten en çok arzuladığım şey bu. Kahramanlar yazı üzerine düşünüyorlar, bir süre sonra okur da düşünecektir. Olaylar bize birinci elden bir anlatıcı aracılığıyla gelmiyor. Ya yazılı ifadenin parçaları olarak geliyor, ya mektuplar halinde, ya da komiserin aktardıklarıyla geliyor. O mektuplar da yazarın veya komiserin okuyup bize anlattığı üzerinden aktarılıyor. Onlar okuyup bize kendi istedikleri kadarını aktarıyorlar. Yani hiçbirimiz hiçbirimiz, okur olarak birinci elden dinlemiyoruz. Hep bir aktarıcı var, bu da kademeli bir aktarım yaratıyor. Bir yandan bugün geçen, cereyan eden bir olayı, diğer yandan daha önceden yaşanan olayları, zamandizinsel bir süreç içerisinde kademeli olarak görüyoruz. Okur da burada, kitabın kahramanları kadar okumak ve yazmak sorunsalı ile yakından ilgililer, çünkü onlar okuyacaklar. Burada bir şeyi itiraf etmeliyim. Çok ağır şeyler yazdım, anlattığım olaylar çok sarsıcı olabilecek şeyler. İç içe o kadar çok şey olmasını istedim ki temelde en çok yazı görünsün istedim bu kitapta. Cümle yapıları, kelimeler her şey çok bariz olsun istedim. Okur yeni gerçeklikler keşfetmek için o dil üzerine daha fazla düşünsün istedim.
ÖLDÜRMÜYORSAN ASIL O ZAMAN SEVİYORSUNDUR
- Bir bölümün başlığı “Öldürmek istemediğimiz için sevmek birini” adını taşıyor. Oscar Wilde’ın Reading Zındanı Baladı’nı anımsatıyor, ama tam tersi söylemle…
Kitapta bu tarz başka birçok göndermenin olması gibi bu da doğru bir tespit. Aşk meselesi üzerinde bunu çok yaptım gerçekten. O kadar çok seviyorsan birisini artık onu senden bağımsız kendi hakları olan, kendi yaşama hakkına sahip bir birey olmasına katlanamıyorsun. Ya sen onun bir parçası olmayı ya da onun senin bir parçan olmasını istiyorsun. Sevdiğinin bağımsız kimliğine tahammül edememe dolayısıyla tek çare olarak ölüm geliyor akla. Kimi zaman duyarız, ‘o kadar çok seviyordum ki öldürdüm,’ diyen katilleri. Kitaptaki yazar, buna karşı çıkıp tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Bu kadar öldürmeye hakkın ve imkanın olduğu halde öldürmüyorsan, asıl o zaman seviyorsundur, diyor. Öldürmezsen gerçek anlamda seviyorsundur. Buradaki asıl gönderme, yine uhrevi olana dairdir. Çünkü kutsal kitaplarda ‘öldürmeyeceksin’ emri yer alır. Öldürebileceğin ve öldürmek istediğin birini öldürmemek daha büyük bir sevgidir.

- Parçalanmış İfadeler bölümlerindeki mors alfabesi aracılığıyla iletişim ile yazar ve komiserin mektuplaşmaları aslında birbirine çok paralel, hattâ neredeyse aynı. Ne dersiniz?
Çok doğru. Şeklen bir paralellik kurulabileceği gibi içerik olarak da paralel bir koşutluk var. Çünkü o mors alfabesinde konuşulan şeyler, yazar tarafından komisere yazılan mektuplarla anlatılıyor, ama kendisi üzerinden. Dikkatle bakacak olursak, mektuplardaki kimi yerler, mors alfabesinin yazıya dökülmüş halidir. Kitabın sonunda da bunların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu, yine bu mektuplardaki deşifrelerde görüyoruz. Çok uzakta olmuş bir olay, çocukluklarında olmuş bir olay hayat tarafından gizleniyor, şifreye dökülüyor ve yazar bu geçmişteki olayın şifrelenmiş haline tanıklık ediyor. Daha sonra bu geçmişteki şifreleri çözerek komisere anlatıyor. Komiser de bunu bize anlatıyor. Bu sayede bizler, geçmişte iki çocuğun geçmişte yaşadığını, onların annesinin yaşadıklarını ve büyüdüklerinde neler olduğunu öğreniyoruz. Ta ki komiser bizi tekrar şaşırtana kadar.
- Bu paralellik aslında kitabın bütününde var! Biri çok eskiden olmuş, diğeri ise kitabın sonuna doğru olacak iki ayrı olay birbirinin aynısı ve iç içeler…
Kitabın temel şifrelerinden birisi de bu elbette. Romandaki kadınların dramı, erkeğin kendi dünyasının dışındaki dünyasından, haberdar olmadığı noktada başlıyor. Çocuklar da aynı şekilde, anne ile babanın dünyalarına birbirlerini sokmamaları sebebiyle yaşadıkları mağduriyeti yaşıyorlar. İki kardeş büyüdüklerinde, neden bunu yapıyorlar diye sormalıyız. Çünkü çocukken gördükleri bir şey var, kitabın başındaki tiyatro sahnesi, sözünü ettiğimiz o eski hikâyeyi ele alıyor. Nusret’in kâtiple, komiserin de yazarla olan ilişkisi; eski hikâyedeki iki çocuğun annesiz büyümesi ve sonraki hikâyedeki çocukların annesiz büyüyecek olması tamamen paralel. Uzunlukları ve zamanları farklı ama temelde iç içe aynı hikâyeyi okuyoruz. Sözünü ettiğim ‘yazı’ önde olacak arzusunun bir sonucu da diyebiliriz buna.

POLİS KAHRAMANLAR BENİ CEZBEDİYOR
Benim polis kahramanlara bir yönelimim var denebilir. Zira Volkan’ın Kitabı’nda da kahramanım polisti, burada da öyle. Polis kahraman beni çok cezbediyor. Bir kere polislerin bir yalnızlık imgesi olduğunu düşünüyorum. Kahvede oturuyoruz diyelim, içeriye bir iki polis gelse ve bu biliniyor olsa bir şekilde kendimize bir çekidüzen veririz. Onlar da insanları huzursuz ettiklerinin farkındadırlar. Bunu bilerek isteyerek böyle davrandıkları da bir gerçek, ama evlerin en ücra köşelerine kadar girebilen bu adamlar aslında bir o kadar da dışlanıyorlar. Bu bir yalnızlık yaratıyor. Polis her zaman soru sorar, asla ona soru sorulmaz. Cevap vermezler, zaten bir soru sorduğun zaman cevap da veremezler. Cevap vermeye dair bir mekanizmaları yok gibidir adeta. Aslında, kimse polisin vereceği cevapla da ilgilenmez. Herkes onların sorularıyla ilgilenir. Ben de, bu durumu genişletip onların hayatla ilgili sorulara verdikleri cevapları merak ediyorum. Birbirimizin cevaplarını merak ederiz ama onların cevapları bizi ilgilendirmez. Zaten hiç soruyla karşılaşmadıkları için bir cevapları yoktur onların… Hikâye roman üretmeye çok müsait bir karakterdir polis karakteri. Sadece polisiye hikâyelerdeki bulmacalar değildir yazarı veya okuru çeken. O polis karakterlerinin hepsi aslında inanılmaz derinliklere sahip tiplerdir… Örneğin Emrah Serbes’in romanı Behzat Ç. de, benim Volkan’ın Romanı da yine polis karakter üzerinedir… Süperkahraman değiller, ama bir o kadar da trajik kimlikler.
YAZILI OLAN HER ŞEY BANA DAHA GÜZEL GELİR
Hiç abartmadan söylemem gerekirse, yazı yazmak dışındaki alanlarda son derece beceriksiz bir insanım. Hiçbir el becerim yoktur, tamir edemem, sakarımdır. Otomobil kullanmayı bile bilmem, hiçbir zaman öğrenemeyeceğime inanmışımdır. Annem eski bir dansçı olmasına rağmen, ondan hiç yetenek geçmemiş bana. Örneğin biraz ritm tutabilirim ama belirli figürlerin olduğu dansları vals, tango ve benzeri dansları asla başaramam. Dünyaya dair tek ilişkim dil ve yazmak üzerindendir. Yazılı olan her şey bana daha güzel gelir. Hattâ, her şey yazılı olduğu zaman daha güzel gelir. Manzaraya bakmak değil, o manzarayı bir metinden okumak daha güzeldir. Hayat, müzik bile öyledir. Müzik bile edebiyatta veya yazıda bahsedildiğinde beni daha çok kendine çeker. Dünya bana çok güzel geliyor, çünkü dünyadan binlerce hikâye çıkıyor ve bunların sonsuzluğu bana hayatı daha yaşanılır hnissettiriyor. Hayata dair her şey yazıyla ilişkiye girdikten sonra daha kıymetli ve katlanılabilir gelir bana.
AFFETMENİN TEK YOLUDUR ASLINDA EDEBİYAT!
Kendi yazdığım kitaplarda, romanlarda, hikâyelerde de başkalarının yazdıklarında da okuduğum bütün kahramanları seviyorum. İyi bir edebiyat eseri onların yaşadıklarını, insanın aslında bir yandan da ne kadar masum olduğunu gösteriyor. Ne yaparsa yapsın aslında hayatın bir şekilde buna sebep olduğunu anlayabiliyorum. Örneğin bir işkenceciye, tetikçiye, iktidar sahibine, zorba bir insana gerçek hayatta öfke duyabilirim, hiç sevmeyebilirim. Ama onun hikâyesini okumaya veya yazmaya başladığımda onu çok daha derinden anlayabiliyorum. Bir yandan da bana ne kadar ihtiyacı olduğunu ve benim de ona ne kadar ihtiyacım olduğunu görüyorum. Güçsüzlüklerimizi zaaflarımızı tekrar tekrar görebiliyorum. Bu kadar savaşın kıyımın, katliamın, öfkenin olduğu bir dünyada insanlar birbirini anlıyorlarsa hâlâ bunda en büyük pay edebiyata ait. Affetmenin tek yoludur aslında edebiyat! Edebiyat, hayata bir netlik ayarı yapmamızı sağlar. Çünkü hayat bir yandan çok hızlı geçtiği için ve birbiriyle çok bağlantısız şeylerin araya karışması dolayısıyla bulanıktır. Edebiyat o netlik ayarını yapmamızı sağlar.

CUMA NAMAZI ERKEĞİN KENDİNE AİT ALAN İHTİYACINI DA KARŞILAR
Romanımdaki yazar Sarp Kaya, namazı bilhassa cuma namazını erkekliğin kutsanışı olarak değerlendiriyor. Bir açıdan ben de öyle düşünüyorum. Daha lise çağlarından itibaren, cuma namazı erkekler arasında ayrı bir mefhum halindedir. Birbirleriyle konuşurker bile daha erkekçe bir fiilin içinde olduklarını belli ederler. Cuma’ya gittim, cuma’daydım diye belirtirken tonları bile değişiktir. Adeta bir mesleki lonca sistemi gibidir. Cuma namazına gidiş anı, cuma namazı sırası ve sonrası çok fazla erkekçe bir an ve paylaşımdır. Kadının dışlandığı bir ritüel anıdır. Aslında erkeğin böyle alanlara ihtiyacı da vardır. Çünkü kadınlar kendi özel alanlarını çok rahat oluştururlar. Erkek ise kadının yanında biraz gergin, telaşlı, acemi, sarsak ve sakardır. O yüzden cuma namazı bu kendine ait alan ihtiyacını karşılar. Tanrının huzuruna bir madebin içinde ve kendi özel alanı içerisinde çıkış, gerçekten üzerinde durulması gereken bir olgudur. Zaten geleneksel yaşantıya baktığımız zaman perşembe öğle vaktinden cuma namazı olana kadar ‘mübarek’ zaman dilimi olarak değerlendirilir. Birçok insan cinsel yaşantısını bile bununla şekillendirir. Topluca, birbirlerine onay vererek o namazı kılar erkekler.
TEK EŞLİLİK İNSAN DOĞASINA HAKARETTİR
Tek eşliliğin büyük bir riyakarlık olduğunu düşünüyorum. Dünyada tek eşlilik kendi doğal akışıyla asla gerçekleşmedi, yani bu süreç dayatılma sonrası gerçekleşti. İnsan zekasına, doğasına ve ruhuna bir hakarettir. Bir kere, aşk dediğiniz şey o kadar güçlü ki geldiği zaman direnmek çok zor, ama bunu uzun süre taşımak daha zor. İnsan ruhu buna en basit savnuma mekanizmasını üretmiş. Bir süre sonra aşk duygusu azalır insanlarda. Ama aşk ihtiyacımız azalmaz asla. Bir şekilde içimizde yeniden güç kazandığında, eski arzu nesnesinden başka bir şeye yöneltiriz. Zaten o yeni şey, bizim içimizdeki aşkı alevlendirendir. Erkekler geleneksel toplumlarda çok eşliliği sürdürebilirlerken kadınlar da en azından zihnen bu sınırı aşıyorlar. Kimi kuaförüyle, kimi spor hocasıyla, kimi mahalledeki esnafla bir şekilde zihnen böyle bir ilişki kuruyor. İnsan o kadar derin ve zengin bir canlı ki, herkeste birçok cezbedici yan olabilir. Bu cezbedici şeyleri tek bir insanda bulmak mümkün olmayacağı gibi tek bir kişiden bunları beklemek de haksızlık. Zaten sosyolojik olarak baktığımız zaman da tek eşlilik bugünkü anlamıyla kapitalizm dolayısıyla çıkmış bir şey. Bu dayanışmayı, insanların klanlar halinde yaşayıp bir dayanışma organizasyonu oluşturup sermayeye karşı güçlü olmalarını engellemek için bilinçli olarak türetilmiş bir şey. Ama çok eşliliğe şu açıdan karşı olabilirim, ‘erkek egemen’ bir anlayış üzerinden, yani kadını ezmeye dayalı bir hal aldığı zaman karşı dururum. Tek eşlilik kötülük pompalıyor dünyaya.

BİZ SICAKKANLI MIYIZ? SICAKKANLI ROLÜ MÜ OYNUYORUZ?
Ben samimi bir insanım. Eserlerim üstüne sahiden düşünüyorum ben. Okuruma ve genel olarak okura saygım var benim. Onun zekasına, aklına çok büyük güvenim var. Anlaşılmazsa diye bir kaygım yok, ama herkesin hoşuna gideyim beni çok sevsinler gibi bir kaygım ve çabam da yok. Kitaptaki antipatiklik ve sempatiklik meselesi görsel ve fiziksel bir temanın altını çizmek için var aslında. Günümüz dünyasında, bihlhassa bizimki gibi toplumlarda birçok alanda o samimi olmayan vıcık vıcık riyayı görürsün. Çıkara dayalı bir tavardır bu. Bunun nasıl büyük bir kölelik olduğunu fark etmemiz gerek. Antipatiklik ‘bireyci’ bur durumdur aslında. Biz sıcakkanlı mıyız? Hayır! Aslında, sıcakkanlı rolü oynuyoruz. Ona zorunluyuz! Çünkü tek başımıza kendimizi güvende hissetmiyoruz. Batı toplumunda insanların böyle zorunlulukları veya ihtiyaçları yok. Oysa, burada var. Örneğin bir mağazaya girdiğinde o yarence tavır aslında büyük bir üçkağıdı da gizler. Hizmeti zamanında alamazsın, yalapşap bir muamele vardır ve bir yandan da çürük domatesleri de poşete dolduruverir yüzüne gülerken… Kişisel olarak baktığın zaman ne yazık ki o kadar antipatik olamıyorum. Çünkü bu toplumun bir üyesiyim ben de haliyle benim de bu ‘birey’ tavrını sağlam sergilemem imkansız. Zira toplum buna engel oluyor. Ama sözünü ettiğim manada, bireyci manada antipatik olmayı isterim elbette!























