EN ÇOK YAZI GÖRÜNSÜN İSTEDİM BU KİTAPTA

Volkan’ın Romanı’ndan sonra geçtiğimiz aylarda ikinci romanına imza attı Ahmet Tulgar, Çocuklar ve Canavarları ile… Bir mafya adamını baltayla öldürüp teslim olan ünlü yazar Sarp Kaya ve onu sorgulayan bir cinayet büro komiserinin yolları kesişiyor bu kez. Çok zeki bir yazar ve sıradanlaşmış hayatından iyice sıkılmış bir komiser. Bir süre sonra, kimin tutuklu kimin sorgucu olduğu birbirine karışır. Daha sonra kimin suçlu kimin masum olduğu da karışacaktır, ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç olacaklardır. Herkesin ‘yalnız’ kalmaktan korktuğu dünyada, daha çocukken ‘canavarlar’ yaratmamızın sebebi de bu yalnızlık korkusudur belki de! Ahmet Tulgar’la yeni romanı ‘Çocuklar ve Canavarları’ üzerine konuşurken Tulgar sadece romana dair değil, hayata dair de cevaplar verdi.

—OYNAKBEYi—

  • Romanın ‘yazar’ kahramanın isminden başlamalı belki de. Sarp Kaya adında bir isim sembolizasyonu var mı? Belki de onun sesini doğrudan duymamamız da bunda etken.

Kesinlikle öyle bir sembolizasyon var. Gerçekten de kendisine ulaşılmasını biraz zoraştıran bir insan. Diğer taraftan da aslında bütün roman içinde bir sisiphos efsanesine dair bir gönderme içeriyor. Zira gerek kendisiyle yapıan sorguda veya gerekse bize anlattığı kadarıyla, tam yukarıya çıkarırken o büyük kaya kütlesi yeniden aşağı yuvarlanıyor. Çoğu zaman bizi de, onu sorgulayan polisi de altına alarak geri yuvarlanıyor. Metinde onu konuşurken değil, onun konuştuklarını bir başkası tarafından aktarması ile görüyoruz. Yazarın konuşmaması anlamında da şunu söyleyebiliriz,  yazar, komiserin yani sorgu şefinin ağzından, onu beynine girerek konuşuyor bizimle. Aslında komiser, alıştığımız anlamdaki ‘anlatıcı’dan ziyade bir ‘aktarıcı’ olarak karşımıza çıkıyor.

  • Sarp Kaya, yazının korkutucu gücü, üzerine konuşuyor ilk başlarda. Komiser de okumanın aslında ne kadar tehlikeli olduğuna, bir süre sonra huzursuzluğun artmasına dair birtakım söylemler dile getiriyor kitapta…

Hem yazarda hem komiserde büyük bir sıkıntı var aslında. Yazar, bu sıkıntıyı yazarak aşıyor. Komiser için ise okuyarak bunu aşma, bu sıkıntıdan kurtulma bunu yenme çabası doğuyor sonra. Bu elbette bir varoluş sıkıntısıdır. İkisi de sıkıntıyı yenmenin aslında çok büyük sorunları da beraberinde getireceğinin farkındalar. Örneğin komiserin kendisi, bir süre sonra tutsak düşüyor. Önce edebiyata, sonra yazıya yani okumaya tutsak düşüyor. Gerçekten de yazı üzerine devamlı olarak düşünülüyor kitapta. Aslında yazar Sarp Kaya da dilin gücüne vakıf olabilmek için yer yer dînî unsurları da dahil ederek konuşuyor. Çünkü bütün din kitapları aslında hep aynı cümlenin versiyonuyla başlarlar. ‘Önce söz vardı’ cümlesinin türevleriyle başlar bütün din kitapları. Sarp Kaya da dil üzerinden, yazı üzerinden yeni bir fizik yaratmak istiyor. Cezaevinin duvarı yoktur dediği anda, o duvarın gerçekten yok olmasını istiyor. Dilin bu kadar kudretli bir şey olmasını istiyor Sarp Kaya. Dilin gücünü en uç noktaya taşımak yatıyor burada. Ben aslında yazı olmak istiyorum demesindeki giz de budur…

  • Okurun da bunun üzerine düşünmesini istediniz mi?

Zaten en çok arzuladığım şey bu. Kahramanlar yazı üzerine düşünüyorlar, bir süre sonra okur da düşünecektir. Olaylar bize birinci elden bir anlatıcı aracılığıyla gelmiyor. Ya yazılı ifadenin parçaları olarak geliyor, ya mektuplar halinde, ya da komiserin aktardıklarıyla geliyor. O mektuplar da yazarın veya komiserin okuyup bize anlattığı üzerinden aktarılıyor. Onlar okuyup bize kendi istedikleri kadarını aktarıyorlar. Yani hiçbirimiz hiçbirimiz, okur olarak birinci elden dinlemiyoruz. Hep bir aktarıcı var, bu da kademeli bir aktarım yaratıyor. Bir yandan bugün geçen, cereyan eden bir olayı, diğer yandan daha önceden yaşanan olayları, zamandizinsel bir süreç içerisinde kademeli olarak görüyoruz. Okur da burada, kitabın kahramanları kadar okumak ve yazmak sorunsalı ile yakından ilgililer, çünkü onlar okuyacaklar. Burada bir şeyi itiraf etmeliyim. Çok ağır şeyler yazdım, anlattığım olaylar çok sarsıcı olabilecek şeyler. İç içe o kadar çok şey olmasını istedim ki temelde en çok yazı görünsün istedim bu kitapta. Cümle yapıları, kelimeler her şey çok bariz olsun istedim. Okur yeni gerçeklikler keşfetmek için o dil üzerine daha fazla düşünsün istedim.

ÖLDÜRMÜYORSAN ASIL O ZAMAN SEVİYORSUNDUR

  • Bir bölümün başlığı “Öldürmek istemediğimiz için sevmek birini” adını taşıyor. Oscar Wilde’ın Reading Zındanı Baladı’nı anımsatıyor, ama tam tersi söylemle…

Kitapta bu tarz başka birçok göndermenin olması gibi bu da doğru bir tespit. Aşk meselesi üzerinde bunu çok yaptım gerçekten. O kadar çok seviyorsan birisini artık onu senden bağımsız kendi hakları olan, kendi yaşama hakkına sahip bir birey olmasına katlanamıyorsun. Ya sen onun bir parçası olmayı ya da onun senin bir parçan olmasını istiyorsun. Sevdiğinin bağımsız kimliğine tahammül edememe dolayısıyla tek çare olarak ölüm geliyor akla. Kimi zaman duyarız, ‘o kadar çok seviyordum ki öldürdüm,’ diyen katilleri. Kitaptaki yazar, buna karşı çıkıp tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Bu kadar öldürmeye hakkın ve imkanın olduğu halde öldürmüyorsan, asıl o zaman seviyorsundur, diyor. Öldürmezsen gerçek anlamda seviyorsundur. Buradaki asıl gönderme, yine uhrevi olana dairdir. Çünkü kutsal kitaplarda ‘öldürmeyeceksin’ emri yer alır. Öldürebileceğin ve öldürmek istediğin birini öldürmemek daha büyük bir sevgidir.

  • Parçalanmış İfadeler bölümlerindeki mors alfabesi aracılığıyla iletişim ile yazar ve komiserin mektuplaşmaları aslında birbirine çok paralel, hattâ neredeyse aynı. Ne dersiniz?

Çok doğru. Şeklen bir paralellik kurulabileceği gibi içerik olarak da paralel bir koşutluk var. Çünkü o mors alfabesinde konuşulan şeyler, yazar tarafından komisere yazılan mektuplarla anlatılıyor, ama kendisi üzerinden. Dikkatle bakacak olursak, mektuplardaki kimi yerler, mors alfabesinin yazıya dökülmüş halidir. Kitabın sonunda da bunların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu, yine bu mektuplardaki deşifrelerde görüyoruz. Çok uzakta olmuş bir olay, çocukluklarında olmuş bir olay hayat tarafından gizleniyor, şifreye dökülüyor ve yazar bu geçmişteki olayın şifrelenmiş haline tanıklık ediyor. Daha sonra bu geçmişteki şifreleri çözerek komisere anlatıyor. Komiser de bunu bize anlatıyor. Bu sayede bizler, geçmişte iki çocuğun geçmişte yaşadığını, onların annesinin yaşadıklarını ve büyüdüklerinde neler olduğunu öğreniyoruz. Ta ki komiser bizi tekrar şaşırtana kadar.

  • Bu paralellik aslında kitabın bütününde var! Biri çok eskiden olmuş, diğeri ise kitabın sonuna doğru olacak iki ayrı olay birbirinin aynısı ve iç içeler…

Kitabın temel şifrelerinden birisi de bu elbette. Romandaki kadınların dramı, erkeğin kendi dünyasının dışındaki dünyasından, haberdar olmadığı noktada başlıyor. Çocuklar da aynı şekilde,  anne ile babanın dünyalarına birbirlerini sokmamaları sebebiyle yaşadıkları mağduriyeti yaşıyorlar. İki kardeş büyüdüklerinde, neden bunu yapıyorlar diye sormalıyız. Çünkü çocukken gördükleri bir şey var, kitabın başındaki tiyatro sahnesi, sözünü ettiğimiz o eski hikâyeyi ele alıyor. Nusret’in kâtiple, komiserin de yazarla olan ilişkisi; eski hikâyedeki iki çocuğun annesiz büyümesi ve sonraki hikâyedeki çocukların annesiz büyüyecek olması tamamen paralel. Uzunlukları ve zamanları farklı ama temelde iç içe aynı hikâyeyi okuyoruz. Sözünü ettiğim ‘yazı’ önde olacak arzusunun bir sonucu da diyebiliriz buna.

POLİS KAHRAMANLAR BENİ CEZBEDİYOR

Benim polis kahramanlara bir yönelimim var denebilir. Zira Volkan’ın Kitabı’nda da kahramanım polisti, burada da öyle. Polis kahraman beni çok cezbediyor. Bir kere polislerin bir yalnızlık imgesi olduğunu düşünüyorum. Kahvede oturuyoruz diyelim, içeriye bir iki polis gelse ve bu biliniyor olsa bir şekilde kendimize bir çekidüzen veririz. Onlar da insanları huzursuz ettiklerinin farkındadırlar. Bunu bilerek isteyerek böyle davrandıkları da bir gerçek, ama evlerin en ücra köşelerine kadar girebilen bu adamlar aslında bir o kadar da dışlanıyorlar. Bu bir yalnızlık yaratıyor. Polis her zaman soru sorar, asla ona soru sorulmaz. Cevap vermezler, zaten bir soru sorduğun zaman cevap da veremezler. Cevap vermeye dair bir mekanizmaları yok gibidir adeta. Aslında, kimse polisin vereceği cevapla da ilgilenmez. Herkes onların sorularıyla ilgilenir. Ben de, bu durumu genişletip onların hayatla ilgili sorulara verdikleri cevapları merak ediyorum. Birbirimizin cevaplarını merak ederiz ama onların cevapları bizi ilgilendirmez. Zaten hiç soruyla karşılaşmadıkları için bir cevapları yoktur onların… Hikâye roman üretmeye çok müsait bir karakterdir polis karakteri. Sadece polisiye hikâyelerdeki bulmacalar değildir yazarı veya okuru çeken. O polis karakterlerinin hepsi aslında inanılmaz derinliklere sahip tiplerdir… Örneğin Emrah Serbes’in romanı Behzat Ç. de, benim Volkan’ın Romanı da yine polis karakter üzerinedir… Süperkahraman değiller, ama bir o kadar da trajik kimlikler.

YAZILI OLAN HER ŞEY BANA DAHA GÜZEL GELİR

Hiç abartmadan söylemem gerekirse, yazı yazmak dışındaki alanlarda son derece beceriksiz bir insanım. Hiçbir el becerim yoktur, tamir edemem, sakarımdır. Otomobil kullanmayı bile bilmem, hiçbir zaman öğrenemeyeceğime inanmışımdır. Annem eski bir dansçı olmasına rağmen, ondan hiç yetenek geçmemiş bana. Örneğin biraz ritm tutabilirim ama belirli figürlerin olduğu dansları vals, tango ve benzeri dansları asla başaramam. Dünyaya dair tek ilişkim dil ve yazmak üzerindendir. Yazılı olan her şey bana daha güzel gelir. Hattâ, her şey yazılı olduğu zaman daha güzel gelir. Manzaraya bakmak değil, o manzarayı bir metinden okumak daha güzeldir. Hayat, müzik bile öyledir. Müzik bile edebiyatta veya yazıda bahsedildiğinde beni daha çok kendine çeker. Dünya bana çok güzel geliyor, çünkü dünyadan binlerce hikâye çıkıyor ve bunların sonsuzluğu bana hayatı daha yaşanılır hnissettiriyor. Hayata dair her şey yazıyla ilişkiye girdikten sonra daha kıymetli ve katlanılabilir gelir bana.

AFFETMENİN TEK YOLUDUR ASLINDA EDEBİYAT!

Kendi yazdığım kitaplarda, romanlarda, hikâyelerde de başkalarının yazdıklarında da okuduğum bütün kahramanları seviyorum. İyi bir edebiyat eseri onların yaşadıklarını, insanın aslında bir yandan da ne kadar masum olduğunu gösteriyor. Ne yaparsa yapsın aslında hayatın bir şekilde buna sebep olduğunu anlayabiliyorum. Örneğin bir işkenceciye, tetikçiye, iktidar sahibine, zorba bir insana gerçek hayatta öfke duyabilirim, hiç sevmeyebilirim. Ama onun hikâyesini okumaya veya yazmaya başladığımda onu çok daha derinden anlayabiliyorum. Bir yandan da bana ne kadar ihtiyacı olduğunu ve benim de ona ne kadar ihtiyacım olduğunu görüyorum. Güçsüzlüklerimizi zaaflarımızı tekrar tekrar görebiliyorum. Bu kadar savaşın kıyımın, katliamın, öfkenin olduğu bir dünyada insanlar birbirini anlıyorlarsa hâlâ bunda en büyük pay edebiyata ait. Affetmenin tek yoludur aslında edebiyat! Edebiyat, hayata bir netlik ayarı yapmamızı sağlar. Çünkü hayat bir yandan çok hızlı geçtiği için ve birbiriyle çok bağlantısız şeylerin araya karışması dolayısıyla bulanıktır. Edebiyat o netlik ayarını yapmamızı sağlar.

CUMA NAMAZI ERKEĞİN KENDİNE AİT ALAN İHTİYACINI DA KARŞILAR

Romanımdaki yazar Sarp Kaya, namazı bilhassa cuma namazını erkekliğin kutsanışı olarak değerlendiriyor. Bir açıdan ben de öyle düşünüyorum. Daha lise çağlarından itibaren, cuma namazı erkekler arasında ayrı bir mefhum halindedir. Birbirleriyle konuşurker bile daha erkekçe bir fiilin içinde olduklarını belli ederler. Cuma’ya gittim, cuma’daydım diye belirtirken tonları bile değişiktir. Adeta bir mesleki lonca sistemi gibidir. Cuma namazına gidiş anı, cuma namazı sırası ve sonrası çok fazla erkekçe bir an ve paylaşımdır. Kadının dışlandığı bir ritüel anıdır. Aslında erkeğin böyle alanlara ihtiyacı da vardır. Çünkü kadınlar kendi özel alanlarını çok rahat oluştururlar. Erkek ise kadının yanında biraz gergin, telaşlı, acemi, sarsak ve sakardır. O yüzden cuma namazı bu kendine ait alan ihtiyacını karşılar. Tanrının huzuruna bir madebin içinde ve kendi özel alanı içerisinde çıkış, gerçekten üzerinde durulması gereken bir olgudur. Zaten geleneksel yaşantıya baktığımız zaman perşembe öğle vaktinden cuma namazı olana kadar ‘mübarek’ zaman dilimi olarak değerlendirilir. Birçok insan cinsel yaşantısını bile bununla şekillendirir. Topluca, birbirlerine onay vererek o namazı kılar erkekler.

TEK EŞLİLİK İNSAN DOĞASINA HAKARETTİR

Tek eşliliğin büyük bir riyakarlık olduğunu düşünüyorum. Dünyada tek eşlilik kendi doğal akışıyla asla gerçekleşmedi, yani bu süreç dayatılma sonrası gerçekleşti. İnsan zekasına, doğasına ve ruhuna bir hakarettir. Bir kere, aşk dediğiniz şey o kadar güçlü ki geldiği zaman direnmek çok zor, ama bunu uzun süre taşımak daha zor. İnsan ruhu buna en basit savnuma mekanizmasını üretmiş. Bir süre sonra aşk duygusu azalır insanlarda. Ama aşk ihtiyacımız azalmaz asla. Bir şekilde içimizde yeniden güç kazandığında, eski arzu nesnesinden başka bir şeye yöneltiriz. Zaten o yeni şey, bizim içimizdeki aşkı alevlendirendir. Erkekler geleneksel toplumlarda çok eşliliği sürdürebilirlerken kadınlar da en azından zihnen bu sınırı aşıyorlar. Kimi kuaförüyle, kimi spor hocasıyla, kimi mahalledeki esnafla bir şekilde zihnen böyle bir ilişki kuruyor. İnsan o kadar derin ve zengin bir canlı ki, herkeste birçok cezbedici yan olabilir. Bu cezbedici şeyleri tek bir insanda bulmak mümkün olmayacağı gibi tek bir kişiden bunları beklemek de haksızlık. Zaten sosyolojik olarak baktığımız zaman da tek eşlilik bugünkü anlamıyla kapitalizm dolayısıyla çıkmış bir şey. Bu dayanışmayı, insanların klanlar halinde yaşayıp bir dayanışma organizasyonu oluşturup sermayeye karşı güçlü olmalarını engellemek için bilinçli olarak türetilmiş bir şey. Ama çok eşliliğe şu açıdan karşı olabilirim, ‘erkek egemen’ bir anlayış üzerinden, yani kadını ezmeye dayalı bir hal aldığı zaman karşı dururum. Tek eşlilik kötülük pompalıyor dünyaya.

BİZ SICAKKANLI MIYIZ? SICAKKANLI ROLÜ MÜ OYNUYORUZ?

Ben samimi bir insanım. Eserlerim üstüne sahiden düşünüyorum ben. Okuruma ve genel olarak okura saygım var benim. Onun zekasına, aklına çok büyük güvenim var. Anlaşılmazsa diye bir kaygım yok, ama herkesin hoşuna gideyim beni çok sevsinler gibi bir kaygım ve çabam da yok. Kitaptaki antipatiklik ve sempatiklik meselesi görsel ve fiziksel bir temanın altını çizmek için var aslında. Günümüz dünyasında, bihlhassa bizimki gibi toplumlarda birçok alanda o samimi olmayan vıcık vıcık riyayı görürsün. Çıkara dayalı bir tavardır bu. Bunun nasıl büyük bir kölelik olduğunu fark etmemiz gerek. Antipatiklik ‘bireyci’ bur durumdur aslında. Biz sıcakkanlı mıyız? Hayır! Aslında, sıcakkanlı rolü oynuyoruz. Ona zorunluyuz! Çünkü tek başımıza kendimizi güvende hissetmiyoruz. Batı toplumunda insanların böyle zorunlulukları veya ihtiyaçları yok. Oysa, burada var. Örneğin bir mağazaya girdiğinde o yarence tavır aslında büyük bir üçkağıdı da gizler. Hizmeti zamanında alamazsın, yalapşap bir muamele vardır ve bir yandan da çürük domatesleri de poşete dolduruverir yüzüne gülerken… Kişisel olarak baktığın zaman ne yazık ki o kadar antipatik olamıyorum. Çünkü bu toplumun bir üyesiyim ben de haliyle benim de bu ‘birey’ tavrını sağlam sergilemem imkansız. Zira toplum buna engel oluyor. Ama sözünü ettiğim manada, bireyci manada antipatik olmayı isterim elbette!

SELİM İLERİ’NİN 60 YILLIK İSTANBUL’U

Türk edebiyatının yaşayan İstanbullu yazarlarından ilk akla gelenidir Selim İleri. Yazdığı bütün yazılara, romanlara, öykülere istanbul kokusu sinmiştir. Fonunda Avni Lifij’in, Çallı İbrahim’in peyzajlarının olduğu metinlerdir kaleme aldığı. Bomboş sokaklardan inerken, bahçe duvarlarından sarkan mor salkımlar, onun eserlerinde yaşayan ‘İstanbul Türkçesi’ ile kelimelere dökülür. Şimdiye kadar birçok İstanbul üzerine ‘müstakil’ kitaba imza atmış olsa da, uzun zamandır kaleme aldığı yazılarını; anılarla, yaşantıyla harmanladığı denemeler kitabında bir araya getirdi Selim İleri. Yaşadığım İstanbul adını verdiği kitapta 60 yılını geçirdiği İstanbul’un 60 yılını, edebiyatını, mimarisini, kültürünü, uzun lafın kısası değişen tüm yönlerini anlatıyor. İstanbul’un yazarı Selim İleri ile kitabına, değişen İstanbul’a ve söyleşi yaptığımız saatlerden kısa süre önce açıklanan Aydın Doğan Vakfı Ödülü’ne dair konuştuk…

—OYNAKBEYi—

  • Selim İleri ismi, ilk akla gelen “İstanbul” yazarlarındandır. Sizin romanlarınızda, öykülerinizde, Bodrum’un mekân olduğu metinlerde bile hep bir İstanbul kokusu gelir. Bu kitap nasıl doğdu?

Aslına bakarsanız, en baştan beri İstanbul üzerine yazmak, daha doğrusu İstanbul yazıları temalı bir şey kaleme almak benim fikrim olmadı. 70’lerin sonu 80’lerin başında Hürriyet’te Ahmet Örs ve Çetin Emeç, pazar günleri İstanbul yazıları yazmamı istediler. Her pazar bu tema çerçevesinde yazılar kaleme aldım. Sonra bu İstanbul yazıları, belli bir okur kitlesinin ilgisini çekti. Daha sonra yazdığım, Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman’da devam etti bu yazılar. Benim de hoşuma gitti bir süre sonra; hem birtakım anıları hatırlamamı sağladı, hem bazı yeni bilgiler edinmemi sağladı İstanbul’a dair, hem de bugün birçoklarının bilmediği İstanbul’u anlatmak fırsatı elime geçti. Ama bu kitap biraz farklı çünkü, gazete yazılarından oluşmasına rağmen seçilmiş yazılardan oluştu ve kendi içinde bir bütünlüğe sahiptir. Diğer İstanbul kitaplarımda “görsel malzeme” kendini gösterirken, bu kitapta bunları hiç kullanmadan bir şeyler anlattım.

  • Gerçekten de bilhassa resim, İstanbul yazılarınızda önemli kaynaklarınızdan en başta geleni. Bu kitabı oluştururken gözünüzün önünde kimlerin peyzajları canlanıyordu veya nasıl bir görüntü vardı?

Nazmi Ziya’ların, Çallı’ların yaşayıp da görselerdi dehşet içinde kalacakları bir peyzajdan söz edebilirim, gözümün önünde canlanan görüntüye dair. Onların o kuşağın, Avni Lifij’in Feyhaman Duran’ın tahmin edemeyecekleri, düşleyemeyecekleri bir peyzaj çıkacaktı muhakkak. Bu ne kadar İstanbul’un lehine veya aleyhine bunu tam olarak bilemiyorum. Benim resim sanatıyla eski ressamlarımızın eserleriyle bu kadar haşır neşir olmamın temelinde İstanbul’un ruhunu onların eserlerinden hissedebilmem yatar. Ama bugün yaşadığım şehirde o ruhu ne yazık ki ben hissedemiyorum. AVM’lerle, şehrin içine girmiş sanayii merkezleriyle, gökdelenlerle dolu ve her şeyin “hız”la beraber anıldığı bir yaşantı çerçevesinde, böyle bir peyzajın mümkün olmadığını görüyorum. Benim çocukluğumda Nazmi Ziya’nın tablolarındaki gibi, yokuş aşağı inen bomboş bir sokaktaki bahçe duvarlarından mor salkımlar sarkardı. Ben İstanbul deyince hâlâ böyle şeyler hissediyorum. Gözümün önünde silik görüntülerle olsa da bunlar vardı, ama bir yandan da penceremden bakıp gördüğüm trafik, beton, büyük kocaman binalar da yer aldı.

  • Kitabın girişinde de andığınız, “sürekli değişen İstanbul” olgusuna gelelim. Aslında İstanbul kurulduğu günden beri sürekli değişim ve hareket içinde. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bir defa İstanbul, dünyadaki diğer benzer ‘tarihi şehir’ kimliğine tamamen ters olarak, sürekli dokusu kimliği değişen bir şehir. Başka hiçbir şehirde bu kadar sürekli ve hızlı olmuyor bu. Ama unutmamak gerekir ki burada çok önemli bir farklılık var. İstanbul doğu-batı arasında bir şehir ve önemli bir odak noktası. Bunu coğrafi olarak gerçekleştirdiği gibi, kültürel ve zihniyet açısından da mümkün kılıyor. Bir yakasından diğerine geçtiğimizde Doğu-Batı arası bir geçiş yaşıyorsunuz. Bunun getirdiği bir mimari iç çatışma var. Tabii ki uygarlık açısından da bir çatışma var. Bu da birtakım değişiklikleri sürekli, hareketliliği zorunlu kılıyor.

  • Bir de herkesin İstanbul’a imza atma arzusu var!

İnsan müdahalesi olarak anabiliriz bunu… Özellikle son 40-50 yılda çok ciddi bir payı var. İmparatorluk başkenti İstanbul’dan Cumhuriyet’in bir şehrine dönüşen İstarnbul’a geçişte çok büyük bir mimari değişiklik, hazla bir hareketlilik yok. Birçok yenilik olmasına rağmen, yurt çapında birçok kökten değişim gerçekleşmesine rağmen İstanbul kendi kimliğini koruyabilmiş, insanlar da bunu korumuş. Elbette konut mimarisinde veya birtakım kamu binalarında değişen anlayışla beraber gözle görülür bir farklılık var, ancak sandığımız kadar yaygın ve hızlı değildir bu! Ama 50’lerden sonra, rahmetli Adnan Menderes’in büyük istimlak hamlesiyle “İstanbul’un taşıyla toprağıyla kendim ilgileneceğim” diyerek büyük bir değişime maruz kalmıştır İstanbul. Bunun kötülük olsun diye yapılmış olduğunu sanmıyorum. Bilhassa o yıllarda hayranlık duyulan, Amerika şehirleri gibi geniş caddeler, ferah alanlar için yapıldığı inancındayım. Ama bu, devrinde çok az sayıda olsa bile, birçok önemli ve uzman kişileri üzmüştür. Örneğin Menderes’e yakın olmasına rağmen Peyami Safa’yı bile üzmüş ve yazılarında bunu kaleme alıp, Menderes’i ularmıştır. Buna rağmen ciddiye alınmamış.
Menderes gibi muhafazakâr bir insanın, kendi kültürüne ve tarihine bu kadar önem vermiş bir adamın, Mimar Sinan’ın eseri olan bir hamamı, çeşmeyi hattâ kimi zaman bir mescidi, istimlak uğruna nasıl ortadan kaldırmış olabileceğini hep düşünmüşümdür.

  • Hz. Muhammed’in müjdelediği şehirdir İstanbul, hele ki muhafazakâr kesim için çok mühim bir göndermedir bu! Başta sizin de andığınız gibi Menderes dönemi ve bugünün iktidarırını değerlendirdiğimiz zaman, şehrin silüeti bile değiştiriliyor artık! Bunun için ne hissediyorsunuz?

Baştan beri en şaşırdığım şeydir bu. Türkiye’deki başta muhafazakâr kesim olmak üzere, herkes Fatih’i çok ayrı tutar ve önemli bulur. İstanbul’u bu topraklara kazandırmasından sonra, büyük bir cesaretle şehrin Bizans’tan kalan birçok eserine dokunmaması önemlidir. Tamam, bazı kiliseleri camiiye çevirmiştir ama yine aynı cesaretle korumuştur ve çok da bilinçli bir tutum içindedir bu konuda. Halbuki sonra bu kaybolmuş. Menderes o yolları açarken eminim ki iyi niyetle hareket ediyordu ama neyi yok ettiğinin de ne yazık ki farkında değildi. Bugün geldiğimiz nokta ise daha da felaket. Sürekli tartışılıyor, kamuoyundan birtakım tepkiler dile getiriliyor, uzmanlar bunun ne kadar yanlış olduğunu birtakım ispatlarla dile getiriyorlar, yapılması gerekenin ne olduğunu söyleyip örnekler gösteriyorlar ama kimsenin bunları dikkate aldığını sanmıyorum. İstanbul gibi bir şehrin silüetinin, yani bütün görüntülerinde, yerli yabancı herkesin hafızasına kazınmış o görüntünün, düşüncesizce sadece rant için bozuluyor olması, yapanların yanına kâr kalması beni üzüyor.

SİYASİ İKTİDARLARIN TATBİKAT ALANIDIR İSTANBUL

  • İmparatorluk döneminden beri her iktidar özel olarak ilgileniyor aslında İstanbul’la!

Bu konuda, Dalan dönemi aklıma gelir önce. Birçoklarınca çok ışıltılıdır Dalan dönemi İstanbul’da. Ama birçok kişi şunu görmüyor veya görüp de ses çıkarmıyor; Dalan’ın restore ettirdiği, yenilettiği Bizans surları 1999 depreminde, eski olanlar santim oynamamışken, onarıldığı söylenen, yenilendiği söylenen kısımlar yıkıldılar. Dalan bir sembol tabi burada. Dalan ve onun sembolize ettiği insanlar gerçekten bilinçli ve muhafazakâr olsalardı, Yahya Kemal’i anımsaması gerekirdi. 1910’larda İttihat Terakki, Rumeli Hisarı’nı restore etmek ister ve bununla ilgili Yahya Kemal’e sorarlar ne düşündüğünü, “aman sakın hiçbir şeye dokunmayın! Var olanı koruyun yeter, tek taş bile eklemeyin,” der. Her iktidar, bu şehre bir imza atmak ister. Amaçları belki birtakım güzellikler ve sürekli bu şehirle anılmak gibi bir arzudur. Ama bu imzalar hep biraz kanlı atılıyor, en azından İstanbul açısından… İstanbul, siyasi iktidarların tatbikat alanıdır bence!

  • Tevfik Fikret’in İstanbul için söylediği “Bin kocadan arta kalan bive-i bakir” sözü aslında İstanbul’u en iyi anlatan ifadelerden birisi. Sizin kitabınızda da “Yitik İstanbul” sözü yer aldığına göre, artık bive-i bâkir olarak söz etmek pek mümkün değil gibi…

O bitmeyen bekâretin silüet açısından ne yazık ki sonuna gelindi ne yazık ki. Bakın, Haydarpaşa Garı’nı otel yapabilirsiniz. Emek Sineması’na birtakım şeyler yapabilirsiniz, AKM’yi kendi halinde bırakabilirsiniz, ama şehrin siluetini bozmak, onun bekâretini bozmaktır. Haydarpaşa Garı’nın iki yanına iki gökdelen korsanız olmaz! ABD’de gökdelen şehirleri var. Bunu zaten planlayarak ve ona göre yapıyorlar. Gökdelenlerin kendisi gayri estetik değildir. Estetik bir açıdan yaklaştığınız müddetçe çok başarılıdır. Empire States binasına bugün binlerce ziyaretçi gidiyor, yakından, içinden görmek için. Ama siz sırf gökdelen olsun diye, Haydarpaşa Garı’nın yanına bunu yaparsanız olmaz. Gökdelen modernist anlayışın bir uzantısı. Ama siz birdenbire tarihi yapının yanına gökdelen dikerseniz gülerler! Örneğin Vatikan’daki kiliselerin yanına gökdelen koyarsanız gülerler. Aynı şekilde Haydarpaşa Garı’nın yanına iki gökdelen koyduğunuz anda, her şey sona erer. Peyami Safa’nın 1950’lerde yazdığı, “aman Suriçi’ne dokunmayın, şehri surdışından itibaren düzenleyin, planlayın büyütün,” sözünü kimse ciddiye almamış. Ama bugün dünyadaki bütün tarihi kentlerin planlanması buna göre gerçekleşmiştir. Uzun lafın kısası, o bekâret bozulalı çok oldu kanaatimce…

  • Haydarpaşa Garı’ndan söz ettiniz az önce… Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Üzerinde birtakım tasarruflar planlanan en kamusal alan Haydarpaşa Garı’dır. Herkesin kullandığı, herkese ait, bu şehrin en önemli noktasında, az önce en kıymetli varlık olduğunu dile getirmeye çalıştığım silüeti gören ve o silüete dahil olan bir mekân Haydarpaşa Garı. Bu şehrin sade bir yurttaşı olarak birtakım sesler çıkarmam mümkün elbette, yazılarımda bunu dile getirmem mümkün, ancak bu kaç kişi tarafından duyulur. Kimler buna eşlik eder, bunu bilmek mümkün değil. Üzülerek kaderimize razı bir halde bekliyoruz. Bir noktadan sonra, “İstahbul’un kaderi buymuş” dedirtiyor tüm bu olanlar… Tatbikat devam ediyor sürekli olarak!

İSTANBULLULAR SONRADAN GELENLERE HAİNCE DAVRANDILAR

  • Kitabınızda da altını çizdiğiniz üzere ve yaşadığımız İstanbul açısından, bozulan sadece mimarî değil. Bunun suçlusu sadece yöneticiler olamaz değil mi?

Şehrin mimarisi, dokusu bozulduğu zaman sadece şekilde bir bozulma olmuyor. İnsan ilişkisi, komşuluk ilişkileri, sosyal ilişkiler, yaşayış şekli, insanların birbirleriyle temasını içeren, alışverişine dayalı her şey bozuluyor. Bu bir süre sonra çirkinliklere sebep oluyor. Bu çirkinliği gören insanların bundan ne kadar rahatsız olsalar da, bu çirkinlikten kendilerini koruyabilmeleri mümkün olmuyor.
Aslına bakarsanız İstanbul ve İstanbullu da suçlu bu konuda. 1950 sonrasında iç göç başladığı zaman, İstanbullular Anadolu’dan gelenlere affedilmeyecek kadar hain davrandılar. Birincisi onları derhal dışlayıp, sanki hiç yoklarmış gibi davrandılar, ikncisi bir arada bulunmak zorunda kaldıkları mekânlarda, örneğin toplu taşıma araçlarında onları ağır şekilde aşağıladılar. Haliyle sonradan gelenler ne buraya dahil olabildiler, ne geldikleri yöredeki gibi kalabildiler. Kendilerini korumak zorundaydılar ve öyle bir savunma mekanizması geliştirdiler ki, önce kendi cemaatlerini oluşturdular, muhitlerini yarattılar, sonra İstanbul’u değiştirmeye başladılar. İstanbullu burayı korumayı, kendi burnu büyüklüğünü koruyarak uygulamaya çabaladı ve çok kötü şeylere sebep oldu bu.

  • Bugün kaybolmaya yüz tutmuş birçok kültürel unsur yaşatılmaya çalışılırken, tamamen unuttuğumuz başka olgular da var.  Örneğin sizin Gelinlik Kız adlı öykünüzde geçen “tükenmez”geliyor ilk akla, siz neler söyleyebilirsiniz?

Elbette ben de önce tükenmezi sayabilirim. Artık yapan kaldı mı bilmiyorum veya hatırlayan kaç kişi kaldı tahmin etmek bile zor. Bunun haricinde Fenerbahçe-Moda sahillerine ıstakoz sepetleri konurdu. En yoksul kesimden insanın bile, avcılığı yerindeyse, sofrasında ıstakoz olabilirdi. O kadar çok vardı denizde ıstakoz. Doğa kirlenmesinin sonucunda birçok şey ortadan kayboldu. Bence en önemlisi ise daha farklı bir şey; Yahya Kemal’in sürekli “fethi gören şehir” olarak adlandırdığı Üsküdar ve ilerisinde insanlar kapılarını bile kilitlemezdi. Kimsenin bir korkusu yoktu, herkes birbiriyle konuşur, sokaklarda kilimler serilip oturulurdu. En önemlisi bu ortadan kalktı.
İstanbul ailelerinin çok önemli bir kültürü vardı. Evde çalışan birisi varsa, sofrada onun da yeri vardı. Onun dışında bir şey yapmak kesinlikle mümkün değildi, şimdi yemek parası verip sofraları ayırıyolar. İnsanlar arasında göreceli de olsa bir eşitlik vardı, en azından çaba gösterilirdi.
Şunun altını çizmek gerekir, İstanbul’un kozmopolit yapısı her zaman korunmalıdır. Ama bunu yaparken nasıl paskalya çöreğini korumak gerektiğinden söz ediyorsak, kebap ve lahmacun da buna dahil olmalıdır… Şİmdiki durum açısından değerlendirdiğimiz zaman ise, gökdelenle gecekonduyu bir arada tutabilmek gerektiği kanısındayım. Gökdelende yan yana iki komşu birbirini tanımazken, gecekondu hayatında daha “insani” bir yakınlık var. İkisini birbirinden en kolay ne ayırıyor? Deprem! Binaları depreme dayanıklı diye pazarlıyorlar. Deprem odaklı bir yaşam şeklinden insanî bir şey çıkarabilmek imkansız geliyor bana.

  • Kozmopolit İstanbul’u aslında en başta 6-7 Eylül Olayları’nda yitirdik bizler, değil mi?

Tamamen öyle! Meseleyi sadece bir paskalya çöreğine indirgeyenler var ne yazık ki, ama çok daha büyük şeyler yok oldu buralardan! Sizin de altını çizdiğiniz o kozmopolit anlayıştan, yaşayıştan söz ediyorum. Siyasetin karanlık yüzünün insanlara yaptırdığı şeylerdi o olaylar. O zamanki siyasetçiler ve polis teşkilatı böyle bir reaksiyon beklemiyorlardı ama 6-7 Eylül olayları öncesi ve sonrasıyla hem Türkiye’nin, hem de bir o kadar İstanbul’un ayıbıdır! O dönem mecliste Rum milletvekilleri vardı, Ermeni, Musevi milletvekilleri vardı. Bugün kaç tane var bilemiyorum. Sanırım yok! İstanbul bu anlamda bir sembol değerse, o dönemin İstanbul milletvekilleri arasında Ermeni, Rum, Musevi isimler olduğu için de bu kozmopolit yaşayışın sembolüydü! Onlar sadece kendi cemaatlerinden oy almadılar elbette. Bir de şunun altını çizmek gerekir, ben ve benim yaşımdakiler tanıklık ettik 6-7 Eylül olaylarına. Benim gibi yaşayanların, tanıkların hafızasında öyle bir iz bırakmış ki yaşımız 60 olmasına rağmen eserlerimizde ortaya çıkıyor hâlâ. O günü yaşamayanlar bile bunun ne kadar uygarlık dışı bir şey olduğunu bilerek ele alıyorlar. Yaptığınız kötülük asla yanınıza kalmaz. Kültürel olarak birçok şeyi yitirdik. Bunu düşünmek gerek, o kültürel eksikliği nasıl telafi edeceğiz?

Hayır. Asla! Çocukluğumun geçtiği Şifa, Moda, Bahariye, Kadıköy ve daha birçok yeri asla hayal olamayacak kadar gerçek ve güzellikle doluydu. İstanbul dünyanın en kötü yaşantısına bile inanılmaz zenginlikler katacak güzellikte bir şehriydi. Hâlâ da öyle aslına bakarsanız. Az önce bahsettiğim gecekondularda inanılmaz insanî saflıklara tesadüf edebilirsiniz. Çamaşırını sokakta yıkayan kadınları, kapısının önünde don atlet oynayan çocukları görebilirsiniz… Bunlar hâlâ bu şehrin güzellikleridir… Yitirdiklerimiz elbette üzer, ama asla hayal değildiler!

Selim İleri’ye göre her dönemde farklı bir İstanbul!

  • 1950’ler: Umut yılları. II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan barış ortamı, ABD’nin kurtarıcı olduğu fikri ve Menderes’in ilk döneminin de etkisiyle, hem Türkiye hem İstanbul için umutlu bir dönemdi.
  • 1960’lar: Tatsızlıkların başlangıcı ve Yeşilçam yılları demeliyim. Her ne kadar, 27 Mayıs Demokrasi Bayramı olarak değerlendirildiyse de belirli aralıklarla tekrarlanacak ve ülkedeki birçok meselenin bugünkü hale gelmesine sebep olacak askerî darbenin yaşandığı bir dönem. Yeşilçam ise, Türkiye’yi izafi olsa da birçok gerilimden veya benzeri felaketten korumuştur. Her filmde mutlaka bir Ermeni, Rum, Musevi olurdu… Demokratik, çoğulcu ve kozmopolit bir kültür hâlâ vardı.
  • 1970’ler: Arabesk yılları. Göç patlamış, umut içinde büyük şehre gelenler hayal kırıklıkları ve felaketlere sürüklenmiş, İstanbul artık bugünkü manadaki bozulmasına başlamış ve ortalığın puslu bir hal aldığı yıllardır. Bir o kadar da Tamirci Çırağı şarkısıdır benim için.
  • 1980’ler: Karanlığın vahim bir biçimde başladığı yıllar. 1980 darbesiyle girilen karanlık bir dönem. Desteklemesem, yakın görmesem de Turgut Özal ile beraber biraz daha ışıltılı günlerin yaşandığı bir dönem.
  • 1990’lar - 2000’ler: Birbirine çok yakın. Hırçınlaşmanın en üst seviyeye çıktığı yıllar. Artık yaşamın bir “yarış” halini aldığı yıllar. Birçok şey açık aydınlık olarak konuşulurken, iki tarafın birbirini anlamak isteyip de hiç anlamadığı ve artık garip bir kavganın, çıkar ilişkisinin içine girildiği yıllar.

Selim İleri’nin en beğendikleri

  • İstanbul Romanı: Herkesin aklına ilk Huzur gelir elbette, ama benim için Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden adlı romanı.
  • İstanbul Şiiri: Behçet Necatigil’in şiirleri.
  • İstanbul Filmi: Öncelikle Ah Güzel İstanbul, ama en önemlisi Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim.
  • İstanbul Şarkısı: Müslüm Gürses’in yorumuyla Paramparça, Kibariye’nin yorumuyla Kara Kışlar, Gönül Akkor’un yorumuyla Güller ve Dudaklar, bunlara ilave olarak Sezen Aksu’nun birçok şarkısı benim için İstanbul’u anlatır.
  • İstanbul Ressamı: Nazmi Ziya, Avni Lifij ve onların dönemlerinin diğer ressamları.
  • İstanbul Öykücüleri: Sait Faik’i başta anmak boynumuzun borcu. Sonrasında, Oktay Akbal, Nezihe Meriç, Füruzan, Hulki Aktunç, Adnan Özyalçıner, Bilge Karasu…
  • İstanbul Yazarı: Benim bu konuda üç yazarım var. Samiha Ayverdi; İstanbul Geceleri ve Boğaziçi’nde Tarih adlı kitapları dolayısıyla… Bir de Sabahattin Ali. Aslında çoklukla Anadolu’yu anlatmış olmasına rağmen, örneğin İçimizdeki Şeytan romanı İstanbul’daki siyasi ve sosyal karmaşayı en iyi anlatan eserdir. Peyami Safa ise Server Bedii takma adıyla yazdığı Cingöz Recai metinleri dolayısıyla…

İSTANBUL TÜRKÇESİ, PAYİTAHTIN DİLDE YAŞAYAN HALİDİR

İstanbul Türkçesi için en güzel sözü Füsun Akatlı söylemiştir, Türkçenin Elenika’sıdır İstanbul Türkçesi diye. Çok severim ve çok doğru bir tabirdir. Peride Celâl’i burada anmak gerekir evvelâ, o ısrarla “nümero” derdi. Bu bir gülünçlük gibi gelse de, çok uluslu bir imparatorluk payitahtının dilde yaşayan halidir İstanbul Türkçesi. Siz bu özelliği yitirdikçe dilde de kendini gösterir. NÜmero diyen olmaz, tek tük bunu kullananlara gülerler… İnsanların birbirlerine giderken Muazzez Tahsin Hanım’ın romanındaki gibi ‘bir demet violet alıp’ gittikleri bir İstanbul vardı. Ama şimdi insanlar ekonomik birtakım kaygılar dolayısıyla birbirlerine giderken çiçek olmadıkları için, violet de diyen kalmıyor haliyle… Ben bunun tek sebebinin göç olduğuna da inanmıyorum ayrıca, çoğunlukla ekonomik ve başka siyasi sebepleri olduğu gün gibi ortada.

16. AYDIN DOĞAN ÖDÜLÜ İYİ EDEBİYATA EMEK HARCAMIŞ HERKESE VERİLMİŞ BİR ÖDÜL

İtiraf etmem gerekir ki beklemediğim bir ödüldü. Jüri üyesi, Doğan Hızlan arayıp haberi verdiğinde ilk aklıma gelen, “şaka mı acaba” düşüncesiydi. Ama bir o kadar da mutlu etti beni bu haber. Son yıllarda hiçbir ödülle veya yarışmayla alakam yok, kendi adıma ne kadar uzakta durabilirsem öyle mesafeli davranıyorum ödüllere. Bunun sebebi bir kırgınlık veya küskünlük değil, yanlış anlaşılmasın. Aydın Doğan Vakfı ödülü çok saygın bir ödül ve yıllar sonra ilk defa edebiyat alanında veriliyor. Bu çok sevindirdi beni öncelikle. İkincisi her saygın ödül gibi, müracaatla değil, seçimle gerçekleşen bir şey ve seçici kurul da saygın isimlerden meydana geliyor. Kurulun benim ismimde birleşmesi ayrı bir mutluluk elbette. Günübirlik edebiyat ortamının, çok satanın itibar gördüğü, günübirlik şöhretlerin revaçta olduğu günümüz edebiyat ortamında iyi edebiyatla ayakta kalmış kişilerin hepsine verilmiş, okurundan yazarına “iyi edebiyat”a emek harcamış herkese verilmiş bir ödül olarak değerlendiriyorum. 45 yıllık edebiyat hayatımda, edebiyatın öz değerlerini hiçbir zaman sarsmadım. Birtakım bireysel hatalar yapmış olabilirim ama öz edebiyatı her zaman savunmaya çalıştım. Bu ödül biraz da o yüzden sevindirdi beni…

[Söyleşide kullanılan Selim İleri fotoğrafları: Muhsin Akgün]

BENİM SEVDİĞİM ESKİ NİŞANTAŞI DEĞİL, BİR HAYAL

“Bu gece, Nişantaşı ile ilgili öyküler ve çok daha başka şeyler anlatacak,. sizleri kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bambaşka bir geçmiş zaman yolculuğuna çıkaracağım,” diyerek, daha ilk cümlesiyle bizi nasıl bir serüvene ortak ettiğini dile getiriyor İbrahim Yıldırım, Nişantaşı Suare’de. Çağdaş Türk edebiyatının, özgün kalemlerinden İbrahim Yıldırım, hayatının bir döneminin geçtiği semtlerle ‘hesaplaşmasına’ Nişantaşı ile başlıyor ve Nişantaşı Suare isimli monolog romanıyla, semtin sakinlerini, arka-ara sokaklarını, hırlısını hırsızını tekmili birden her yönünü kaleme alıyor. Bugün adım başı gökdelen, plaza, AVM olan İstanbul’da eski semt hayatının nasıl olduğuna dair, içeriden bir roman olan Nişantaşı Suare ile ilgili İbrahim Yıldırım’la konuştuk…

—OYNAKBEYi—

  • Nişantaşı Suare, bir monolog roman olsa da, bir o kadar da bir semtin monografisi… İstanbul’un en bilinen semtlerinden birinin, 50 küsur yıllık öyküsünü içeriyor.

Çok haklısınız, kitabın girişindeki notta  belirtildiği gibi Nişantaşı Suare’ye anı, öykü, anlatı, özel bir semt monografisi de  denilebilir. Ancak yine de ‘roman’ın en doğru adlandırma olacağını düşünüyorum. Zira roman, bence bütün türlerle -diğerlerine kıyasla- kolayca ilişkiye girebilen, dolayısıyla onlarla arasına kalın duvarlar örmeyen, alışverişte bulunan bir yazınsal serüvendir. Nişantaşı Suare’de ise bu serüvenin başlangıcı, anlatıcının  yaşıyla ilişki kurulduğunda, söylediğiniz gibi elli küsur yıla kadar iniyor. Öte yandan semtin tarihine yöneldiğimizde, roman  Tanzimat Dönemi’ne kadar derinleşmeye de çalışıyor…

  • Bu kitabınızda kullandığınız dil ve anlatım -doğal olarak- diğer kitaplarınızdan daha farklı bir üsluba sahip. Yer yer atıflarda da bulunduğunuz meddah anlatımına yaklaşıyor…

Evet farklı bir çalışma oldu. Bu kez, edindiğim, uyguladığım biçeme zaman zaman müdahale etme gereği duydum. Çünkü öyküyü çağdaş bir meddah ya da kıssahana anlattıracaktım. Dolayısıyla dili ve anlatımı bu yapıya göre kurmam gerekiyordu. Ancak yine de benim üslubumun bilinen bazı unsurları metne sızdı. Örneğin gerundiumlar -yani zarf fiilleri- ulaçlar, bu kez baskın olmasa da Nişantaşı Suare’de yer aldı. Öte yandan Nişantaşı Suare’nin diğer altı romanımdan fiziksel bir farkı daha var; o da daha kısa, kas yapılı bir metin olması…

  • Mekân Nişantaşı ve verilen birçok bilgi gerçek olunca, romanda gerçekle kurmacanın karışması mümkün… Okurlar bunu bir anılar silsilesi olarak mı görmeli, yoksa tamamen kurmaca bir roman olarak değerlendirebilirler mi? Kemal Tahir’in deyimiyle “hepsi roman gerçeği mi?”

Anıların, gözlemlerin, izlenimlerin iç içe geçtiği bir metin Nişantaşı Suare…  Ancak -en azından bence- bir anı olarak okunması sakıncalı olabilir. Çünkü  ben romanların hayat bilgisi kadar hayal bilgisiyle yazılabileceğine inanan bir yazarım. Bu açıdan bakarsak, saptamanız çok doğru: Hepsi roman gerçeği. Ama yalnızca bu da değil, metinde  bambaşka gerçekler, bambaşka hayaller de var…

  • Stavro odağında anlatılan sahne, 6-7 Eylül olaylarının küçük ölçekli bir tasviri gibi. Daha önce konuya dair birçok belge, tanıklık, roman yayınlandıysa da; “mahalleden” nasıl göründüğünü ilk defa okuyoruz aslında…

Hayır yanılmıyorsunuz, romanın bir bölümünde o kıyım-kırım günleri anlatıldı. Sizin bildiğiniz, okurun ise romanı okuduğunda tanık olacağı gibi, Camili Sokak uzun bir sofa’ya benzetilmişti. Kapıların açıldığı pencerelerin gözetlediği, iyiliklerin kötülüklerin birlikte yaşandığı ortak bir yaşam alanıydı burası… İşte 6-7 Eylül olaylarına, romandaki çocuk, böyle bir sofa’ya bakarak tanık olmuş; iyi bildiği insanların ansızın kötüleşmesini görmüş, daha sonra onların yalnızca bir insan olduğunu algılamaya başlamıştı…

PEŞİNE DÜŞMEMİZ GEREKEN TARİH
SIRADAN İNSANLARIN ÖYKÜSÜDÜR

  • Nişantaşı Suare’de o semti var edenlerin oradaki insanlar olduğunu görüyoruz. Haliyle mekânlardaki değişimi içindeki sakinler sağlıyor. Buradan yola çıkarak hangi Nişantaşı’nı daha çok sevdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Ben, bir semtin tarihinin ara ve arka sokaklarının, kuytularının, çıkmazlarının, aralıkların da tarihi olması  gerektiğine inanıyor; bilen-yaşayan insanların bunları içtenlikle ve ah vah etmeden, güzelleme tuzağına düşmeden anlatmasına önem veriyorum. Romandaki anlatıcının söylediği gibi, bir semtin tarihi, gözde yapılarının, ünlü kişilerinin yanı sıra, sıradan insanların öyküleri, onların ürettiği söylencelerin, kayıplara karışmış evlerinin, hatta ve hatta hayvanlarının ve bitki örtüsünün de tarihidir. Belki daha çok bunların tarihidir, çünkü süslenmemiş, cilalanmamış,  yüceltilmemişlerdir, olduğu gibidirler. Dolayısıyla  bu sıraladıklarım tam anlamıyla gerçektir, peşine düşmemiz gereken tarih de budur! Sorunuzun ‘hangi Nişantaşı’ bölümüne gelince, doğrusu yanıt vermek benim için oldukça zor, çünkü benim sevdiğim eski Nişantaşı değil, bir hayal…

  • Romanın ilerleyişi Sıtkı’nın işlediği şimşir  heykelle paralel aslında… Hem emeği, hem yaşanmışlıkları dile getiriyor sanki.

Haklısınız, metin, romanda eski bir devrimci ve tirendaz, yani okçu olarak tanıtılan Sıtkı’nın elinin işleyişiyle, heykeli şekillendirişiyle ilerliyor, böylece geçmişle bugün ya da şimdi arasında eleştirel ama yoruma açık bir ilişki kurulmaya çalışılıyor. Semtini terk etmek zorunda kalan Sıtkı’nın  Nişantaşı’na adını veren dikilitaşın tarihine ne denli meraklı olduğu ve bu konuda bazı değişik görüşler öne sürdüğü okur tarafından içtenlikle algılanırsa, sanırım ok hak ettiği menzile ulaşmış olacak.

  • Baykuş metaforu, Nişantaşı’nın değişimine yahut semtte yaşanan kötü olaylara işaret ediyor sanki. İstanbul’un bugünkü haline baktığımız zaman, damına baykuşların tünediği evler ne yazık ki kalmadılar…

Gerçekten, baykuş ötüşü artık hiçbir yerden duyulmuyor. Bundan dolayı uğursuz sanılan bu sesin hayatımızdan çıkmasıyla her şey iyi gidiyor olmalı… Zira artık camdan veya betondan gökdelenlerimiz, adım başı AVM’lerimiz, uydu kentlerimiz, yer altı yollarımız, üstünü örtüp caddeye çevirdiğimiz derelerimiz var. Bu durumda baykuş nerede avlanacak, nereye konup bize kötülükleri haber verecek. Kısacası kötü habersiz kaldık, dolayısıyla her şey iyi gidiyor sanıyoruz. Öte yandan zaman zaman Yedikule’de sansara ve gelinciğe rastlandığı söyleniyor. Ara sıra baykuşlar da ötüyor olabilir. Bakalım sur dibindeki bu bostanlar, avcılarından ne zaman temizlenecek; gece avcıları,  ne zaman av olacak?

  • Bugünün Nişantaşı’sı her ne kadar ziyadesiyle “elit” bir görünüme sahip olsa da, birkaç on yıl evvelki hâli aslında bu halinden çok farklıymış ve bunu anlatıyorsunuz… Bir mukayese yapmak gerekirse hangisini tercih edersiniz?

Nişantaşı şanslı bir semt, geçmişte de ziyadesiyle güzideydi. Bugün de öyle, yani olağanüstü elit, hatta üstenci, sanki geçmişin mirasını hak ettiğini sanan snop asilzadeler gibi seçkin! Aslında bütün bu belirlemeler kuşaktan kuşağa aktarılan bir yanılsamadan başka bir şey değil. Geçmişte arka  sokaklarla anayollar arasında hemen algılanan farklar, yaşam biçimleri vardı. Bugün bunlar pek hissedilmiyor, çünkü insanlar birbirinin aynı gibi. Ama bu bir eşitlik değil, farklılığın günümüze uyarlanışı… Zira büyük bir ekonomik tehcir gerçekleşmiş, ortahalliler semtten sürülmüş, onların yerini giyimleriyle, kuşamlarıyla, davranışlarıyla üst sınıf özlemi duyan bir örnek, renkli bir kalabalık almıştır. Hayır onları soymayalım, öyle kalsınlar ve bizlere “elit” belirlemesinin ne denli yanıltıcı olduğunu kanıtlamaya devam etsinler… Mukayese konusuna gelince ben yaşadığım yerlerden hiçbir zaman memnun olmadım, bundan dolayı Nişantaşı ile elimden geldiğince hesaplaştım. Aksaray ve Kınalıada ile görülecek hesaplarım da var…

İLK DURAĞIM NİŞANTAŞI’YDI DEVAMI DA GELECEK

Uzunca bir süredir, yaşadığım yerlerle, semtlerle, mekânlarla hesaplaşmayı, onlarla ödeşmeyi düşünüyor; böylece ‘değişim’, ‘gelişme’ dediğimiz  şeyleri kurcalamaya, bu kavramların iyi ve kötü yönlerini tartışmayı planlıyordum. Nişantaşı ve Camili Sokak bu ‘heves’in ilk aşaması oldu. Sanırım bundan sonra, Aksaray-Fındıkzade-Kocamustafapaşa-Yedikule hattıyla uğraşacağım; ardından da Kınalıada’ya uğrayacağım… Buraları benim yaşamımın çeşitli dönemlerinde yoğun olarak ilişki kurduğum yerler… 

GÜVENLİKLİ SİTELERDEN ÜRKÜYORUM

  • Günümüz İstanbul’u romandaki mahalle hayatından uzak, “uydu kentler”le, nizamiye kapısından ve şifrelerle girilen sitelerle dolu. Buna dair hisleriniz nedir?

Açıkçası ürküyorum. O tür yerlere girdiğimde kendimi bir av gibi hissediyorum. Bu yerlerin güvenlik takıntıları ben de ayrıca derin bir güvensizlik duygusu uyandırıyor… Yalnız bu da değil kameralar, x ray cihazları, üstten bakan üniformalı görevliler, kimlik kontrolleri, sanki ziyaretçi değilsiniz de peşin peşin suçlusunuz, dolayısıyla  misafiri olduğunuz kişilerin konutlarında bu duyguyla oturuyor, bir an önce kendinizi sokağa atmak, özgürleşmek istiyorsunuz. Gerçi sokak da  tekin değil, orada da kameralar ve başka şeyler var. Gelişme bu olmalı. Bu söylediklerim, oralarda yaşayanlar ve böyle hayatı hedefleyen gençler için anlamsız gelebilir, ama benim yaşımın gerçeği bu! Kim bilir şu an yirmi yaşında olanlar, otuz kırk yıl sonra hangi duygularla, hangi özlemlerle, hangi hayallerle  geçmişlerini anacaklar; bilinir mi?

PARSLA BERABER BAŞKA ŞEYLERİ DE YİTİRDİK

Tarih, 22 Ocak 1974* tarihini gösterdiğinde gazetelerin birinci sayfasında “Son Anadolu Parsı”nın öldürüldüğü haberi yer alıyordu. Bugün ancak arşivlerde veya ansiklopedilerde karşımıza çıkan Anadolu Parsı’nın son görüntüsü, ölü bir bedene aitti. Sözkonusu parsla beraber bu topraklardan başka şeyler de ortadan kalkmıştı aslında… Aradan 38 yıl geçtikten sonra, son Anadolu Parsı’nın öldürüldüğü yıl doğan Faruk Duman, “Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur” adını verdiği ve Son Anadolu Parsı’na adadığı romanında, pars imgesiyle birlikte yitirdiğimiz başka şeyleri de ele alıyor… Faruk Duman’la, İncir Tarihi romanından sonra, yeniden ‘doğacı’ bir anlayışla kaleme aldığı Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur isimli romanına, parsa ve yitirdiklerimize dair konuştuk…

—OYNAKBEYi—

  • “Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur” kitabın adı olduğu kadar, belki de son cümlesi. Her ne kadar o son parsın hikâyesinin anlatılmadığı, daha çok “imge” yönüyle ele alındığı bir metinden söz etsek de, ilhamı nereden geldi? 

Gerçekten özellikle belirtmekte fayda görüyorum ki; daha çok bir imge olarak yaklaştığımı söylemeliyim. Zaten birebir parsı anlatmak için tutup benim parslarla ilgili şahsen alanım olmayan bir araştırmaya girişmem gerekiyor. Bunu yapmadım. Bir önceki deneme kitabımda, kaplanlar üzerine bir yazı yazmıştım. Kaplanların yitimi, ortadan kayboluşu üzerineydi bu. O zaman Türkiye’deki diğer hayvanlar ve bilhassa Anadolu Parsı ile ilgili durumu, bilgileri de merak ettim. Anadolu Parsı’nın kayboluşu da ayrıca etkiledi. Sürekli söylüyoruz ya; “ormanlar yok oluyor, göller kuruyor..” diye… Aslında yırtıcılığıyla, gücüyle meşhur bir hayvanın kaybetmesi, bu savaştan mağlup olarak ayrılması, soyunun tükenmesi biraz bizim sahip olduğumuz birtakım değerlerin de, bilhassa doğayla ilgili değerlerin kaybedilmesi anlamına geliyor. Anadolu coğrafyasında yaşayan insanlar olarak, neleri kaybettiğimizle ilgili bir imge bu… Sadece Pars’ın ortadan kalkması değil mesele, başka yitirdiğimiz değerler, duygulara yönelik bir şey. 

  • Yitirdiğimiz değerler ve duyguların haricinde başka kültürel unsurlar da sözkonusu elbette…

Kesinlikle doğru. Baktığımız zaman, bu kaplanlar veya Anadolu Parsı, Anadolu coğrafyasının çok eski yıllarına ait hayvanlar. Bizim kadim kültürümüzde çokça yer etmiş canlılar. Örneğin Alper Tunga’daki “tunga”, kaplan demek. Bektaşilerin kaplan postunu kullanması, 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nde parsın yer alması… Bunlar konuyu derinleştirdikçe karşıma çıkan ve her seferinde daha da hoşuma giden şeyler. Bu da şu anlama geliyor; parsın, kaplanın ortadan kalkmasıyla beraber kadim kültüre yönelik birtakım genetik bilgiler de yok oluyor. Bunlar kullanılmadıkça, gözden ırak oldukça doğal olarak bunları da yitiriyoruz. Bu biraz aslında asıl üzüntü kaynağı, çünkü birtakım kültür unsunları da yok olmaya başlıyor. Bu durum dili de etkiliyor, kültürü de etkiliyor.

  • Hal böyle olunca hüzün peşinden geliyor, her ne kadar güçle birlikte anılan bir canlıdan söz ediyor olsak da…

Aslında buradaki güç iktidar anlamındaki bir güç değil elbette. Varlığın güçlü yapısı, güçlü yönüyle ilgili daha çok. Doğanın bir işleyişi var ve parsın gücü temsil etmesi, doğanın ikili yanını gösterir. Güçlü ve zayıfın birlikte var olduğunun ispatıdır. Ancak, güçlü taraf da yaşamını yitiriyorsa, doğanın varlığıyla ilgili değil de bize çağrıştırdıklarıyla ilgili bir hüzün de kendiliğinden geliyor. Elbette nesli tükenen her canlının ayrı bir üzücü sebebi vardır, birçok hayvanınki biraz dolaylı yoldan olur. Göllerin kuruması, çevrenin kirlenmesi, ormanların tükenmesi ve benzeri meseleler göçmen kuşların veya benzeri türlerin yok olmasına sebep olurken, bu tarz yırtıcıların avlanmayla yok olması daha doğrudan bir sebepten kaynaklanıyor. Bu da farklı bir hüznü doğruyor. 

 

PANTEİST BİR ANLAYIŞA SAHİBİM

  • Bir önceki romanınız İncir Tarihi’nden sonra, bu romanınızda da orman anlatısı dikkat çekiyor. Kaleme aldığınız ‘panteist’ metinler, kendiliğinden mi geliyor yoksa bilinçli mi?

Panteist tavır, İncir Tarihi için de bunun için de doğru bir değerlendirme, yani panteist bir tavrım olduğu gerçek. Doğa ile ilişkili fikirlerden çok etkileniyorum açıkçası. Bir de zaman zaman değişik öykü ve roman fikirleri geliyor aklıma, farklı mekanlarda geçen. Ama, bilhassa içinde doğa, orman veya hayvanlar olan hikâyeleri hissettiğim zaman, daha doğrusu aklıma düştüğü zaman, yazmadan edemiyorum. Çünkü epeydir bu alana, yani dilimizin fazlasıyla hakim olduğu o panteist alana, hem yazar olarak hem de insan olarak duygularımla daha hakim olduğumu, daha doğrusu onun etki alanında daha fazla kaldığımı, hissediyorum. Bu, bir taraftan hem hissedilen, hem yazılmazsa olmayacak bir şey, hem de bir taraftan bilinçli bir tercih. Zira benim dünyaya bakışım edebiyata bakışımı da şekillendiriyor. Benim için önemli olanı fikirler ortaya çıktıktan sonra onun edebi yönüyle şiirsel tarafıyla, anlatımıyla uğraşmaktır. O yönünü daha çok önemsiyorum. 

  • Anlatımda kurulan kısa ve bağlaşık cümleler, gerçekle hayalin ardışık ilerlediği hattâ yer yer birbirine karıştığı “düşsel bir ritm” sağlıyor gerçekten… 

Sözünü ettiğin ifade, elbet hoşuma giden bir şey. Aslında ben dille uğraşırken bir taraftan da dilin içinde bir aura, genel bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum. Şayet ormanı yazıyorsam, aslında ön plana çıkan şeyin sözcükler değil de o ormanın kokusu, yaprakların rengi, sisin yoğunluğu olmasını istiyorum. Kitaptaki anlatıcı karakterin, orada erimesini istiyorum. Örneğin anlatıcı, ormanda yürürken çocukluğundan kalan bir oyunu hatırlıyor. Yanyana yatan iki insanın nefes alıp verişleri bir süre sonra aynı ritmi yakalar. İki karın yanyana olunca, bir süre sonra karınlar birlikte inip kalkmaya başlar. Ben metinde de bu birlikteliğin olmasını istiyorum. Karakter ormanla birlikte yeni bir varlığa bürünüp o atmosferin bir parçası oluyor. Edebi olarak da hem burada hem de diğer kitaplarımda yapmaya calıştığım şey bu aslında. Sözünü ettiğin, düşten gerçeğe belirli belirsiz geçişler, karakterin o atmosfer içinde yavaş yavaş erimeye başlamasıdır, aynı şekilde sözcüklerin de…

  • Bu düşsellik biraz Pars imgesinden de kaynaklanıyor aslında. Romanda onu gerçekten görenlerin anlattıkları bile bir efsane gibi dile getiriliyor… 

Borges, bir metninde şuna yakın bir söz eder; “bir kaplan aslında her zaman bir düştür bizim için.” Dolayısıyla ne bizim gördüğümüz bir yırtıcı hayvana başkalarının inanması mümkündür, ne de bizim gerçekten o hayvanı görüp görmememizin gerçek olup olmaması önemli değildir. Önemli olan bizim o düşsel sahneyi yaşamış veya yaşadığımıza inanmış olmamızdır. Metindeki kadar gerçek hayatta denk geleceğimiz bir Pars zaten böyle bir şey, bir düştür. Benim romanda o yoğun siste, o yağmurlu havayla yakalamaya çalıştığım görüntü de zaten böyle bir görüntüydü. Bizim bu hayvanı ancak belli belirsiz görebilmemiz mümkündür. Önemli olan ona ne kadar inandığımızdır .

  • Bu bağlamda, anlatıcının ilk cümlesinden son cümlesine kadar anlattığı her şeyin bir sanrı olarak algılanması bile mümkün öyleyse?  

Öyle denebilir. Aslında beni “Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur”u yazmak için heyecanlandıran da bu belirsizlikti. Yani benim sevdiğim belirsiz atmosfer ile Anadolu Parsı’nın sahip olduğu, yarattığı atmosferin bir yerde buluşup denk gelmesiydi. Şahsen yazacağım bir hikâyenin veya romanın, az çok sahip olduğu havayı veya görüntüyü -ki ben o sisli görüntüleri çok severim- baştan çizdikten sonra, ister istemez hikâye de o yöne doğru gidiyor. Dikkat edildiği zaman diğer metinlerimde de bu ve buna benzer unsurlar dikkat çekecektir. Bu belirsizlik, daha doğrusu biraz sisin ardında kalmış atmosfer, sözünü ettiğimiz düy-gerçek koşutluğunu ve haliyle sanrıyı doğuruyor. Her okur farklı değerlendirebilir. Ama bir gerçek var ki, parsı görmek veya onu gördüğüne inanmak ne kadar sanrı ise anlatıcınınki de o kadar gerçek veya sanrıdır…

(Ahab’ın Mobydick’e kavuşması, aslında aynı zamanda onun sonudur!)

AVCI, AVDA KENDİNE AİT OLANI ARAR 

  • Başta Melville’in Mobydick romanı ve Yaşar Kemal’in Alageyik Destanı olmak üzere, av-avcı ilişkisinin tema olarak ele alındığı metinlerde ikili arasındaki, deyim yerindeyse, marazi aşk dikkat çeker. Sizin romanınızda da var buna yakın bir durum…

Aslında Yaşar Kemal’in Alageyik hikâyesi bu konunun en güzel anlatıldığı metinlerden birisidir. Avcı’nın dağdaki geyiğe duyduğu aşkı anlatır. Hattâ Ali evlenir, gerdek gecesi geyiğin sesini duyar ve birden delirmiş gibi, tüfeğini alıp evden dağa çıkar. Ben avla avcı arasındaki bu tür yorumların bize ait olduğunu düşünüyorum. Demek istediğim, avın böyle bir şey hissetmediği. Bizim birer avcı olduğumuzu varsayalım, dışarıdaki bir hayvana veya bir canlıya bizim kendi içimizde yarattığımız bir konum vardır. Aslında o av hayvanı, avcının içinden bir parçayı taşıyordur ve avcı da onun peşinden gider. Bu bir süreç olarak ele alınmalıdır, yoksa sıradan bilindik avdan söz etmiyorum. Avcı peşinde olduğu hayvana kendinden bir parça verir ve o peşine düştüğü şey aslında kendine ait parçadır. Ahab’ın da Mobydick’teki yaklaşımı budur. O balinada kendi içindeki ruhsal, dulgusal sinirsel duruma ulaşmanın derdindedir. Baktığımız zaan elbette aşkî olarak adlandırılabilir. Romandaki pars ve bütün avcılar arasındaki ilişki de yine böyle adlandırılabilir. Anlatıcının parsa yaklaşımı da özdeşlik kurmaktır, diğer avcılarınki de benzer bir arayıştır.

  • Romanda açık bir Rapunzel göndermesi olsa da başka metinleri anıştırma da sözkonusu. Bu açıdan bakacak olursak, buna bir pars masalı demek ne kadar doğru olur?

Hikâyenin belirsizliği diye en baştan beri sözünü ettiğim durumdan kaynaklanıyor bu. Yani hikâyenin bütün yapısını okura birebir aktaran metinleri sevmiyorum. Yapmaya çalıştığım şeyin, çok iyi olanları var, bugün döne döne okuduğumuz metinler bunlar. Ben de birebir anlatmayı seven yazarlardan değilim. Kendi yazdığım hikâyeyi yorumlamaktan da hoşlanmıyorum. Benim yazdıklarımın biraz masala yakın durmasının, öyle görünmesinin sebebi az önce sözünü ettiğimiz belirsizlik ve sisli atmosfer. Her ne kadar, birebir kullanmasam da, bir masalı alıp yeniden yazarak yeni bir metin yaratmak için çasbalamasam da, masallara bir okur olarak özel bir ilgim ve yatkınlığım var. Yazar olarak ise bunu ısrarla kullanayım diye bir çabam yok. Bunlar edebiyatın temeli olan anlatılar. İncir Tarihi’ndeki kadar masal üzerine gitmiş dğilim, hattâ o masaldan romana evrilen bir metindi. Burada kahramanımız biraz daha kendi sorunlarını yaşayan, bizim çevremizde görebileceğimiz, modern birey olarak anabileceğimiz bir karakter. Bu bağlamda oradaki sisi, kaplanı, ormanı başka bir yorumcu başka bir metin olarak da değerlendirebilir. Masal olarak da değerlendirilebilir elbette.  

KADINA ŞİDDETİ YAZARKEN BİLE ZORLANDIM

Romanda, metin onu gerektirdiği için yazdığım sahnelerdi, abisinin Ceren’i dövdüğü sahneler. Ancak şunun bilinmesini isterim ki, yazarken en çok zorlandığım bölümler bunlardı. Kadının gördüğü şiddetin bence üstünde durulmalı. Genel ölçekte Türkiye ve dünyadaki tüm kadınların şiddet görmesini bilmek zaten yeterince acı veriyor. Roman özelinde ise, onu yazmak bile benim için oldukça zor ve huzursuz edici bir süreçti. Fazlasıyla üzüntü verici olduğunu söylemek isterim. Dilden de anlaşılacağı üzere, bir an evvel o bölümden kurtulmak ister gibi bir tavır dikkati çekecektir. Diğer bölümlerin aksine bu şiddet bölümleri yazarken beni çok huzursuz etti, okurları da edecektir… Bunun farkında olmak gerek, gerçek bir yana metinde böyle bir şeyi anmak bile bana sıkıntı verdi, bunun bir yerlerde gerçek olması durumu bile üzüyor insanı. Bunların yazılması bile yeterince utanç verici…

DAHA EKSİK BİR DÜNYAYA DOĞMUŞUM

İşi çok duygusallığa getirmeden söylemek gerekir ki, durum çok trajik! Benim doğum tarihimle son Anadolu Parsı’nın öldürüldüğü tarihin aynı olması, üzücü. Bunu, Anadolu Parsı ile ilgili bir şeyler okumaya başlayınca bölük pörçük fark etmiştim elbette. Bizim doğumumuzla bir muhteşem türün yok oluşunun aynı tarihe denk gelmesi; daha eksik bir dünyaya doğmuşum, hissi yaratıyor. Daha eksik bir Anadolu’ya doğmuşum. Ama bu aynı zamanda şunu da getiriyor; kimbilir daha nelerin eksildiği / eksileceği bir dünyaya doğuyoruz. Onuncu bölümün sonunda yaşanan karşılaşmayı okurlar okuduktan sonra daha iyi anlayacaklardır elbette ama, bir daha asla böyle bir karşılaşma yaşanamayacak!

NOT: 12 Hayvanlı Türk Takvimi, her yıla bir hayvanın denk geldiği ve 12 yıllık devirlerle ilerleyen bir takvim olup, 3. yılı BARS - BARIS - PARS yılıdır!
Yapılan hesaplara göre 1974 Pars yılı olup, “Son Anadolu Parsı”nın da bu topraklarda göründüğü son yıldır!

“25 YILLIK YAKIŞIKLI BİR İNTİHAR”

IŞIK-FERRUH GENÇER’İN ÜNİVERSİTE YILLARINDA KURDUKLARI ‘MÜZİK KİTAPLARI YAYINLAMAK’ HAYALİ 25 YILI GERİDE BIRAKTI, BİRLİKTE HAYATA GEÇİRDİKLERİ PAN YAYINCILIK 25 YILDIR TÜRKİYE’YE MÜZİĞİ OKUTUYOR

Pan Yayıncılık. Türk yayın tarihinde 25’inci yılını geride bırakmış, artık ‘köklü’ olarak anılabilecek bir yayınevi. Üniversite kulüplerinde kurulan bir hayalin, idealin gerçekleşmiş hali. Işık ve Ferruh Gençer öğrencilik yıllarında hem dinleyici, hem icracı, hem de meraklısı olarak uğraştıkları müziğin daha iyi anlaşılması, herkes tarafından bilinçli dinlenip, okunması için bir yayınevi kurma fikrini hayata geçireli tam 25 yıl oldu. Enis Batur’un dediği gibi, “yakışıklı bir intihar” Pan Yayınları, bu tarihe kadar yüzlerce kitap yayınladılar ve bunlar içinde yerli yabancı müzisyenlerin hayatları, önemli kuram kitapları, yanında da şiir kitapları yayınladılar. Geçtiğimiz haftalarda Beşiktaş’taki kitabevlerinde yıldönümünü kutlayan yayınevinin kurucuları, Işık ve Ferruh Gençer çeyrek asırlık öykülerini anlattı.

—OYNAKBEYi—

  • Pan Yayınları’nı kurmak fikri nasıl doğdu?

1976-80 yıllarıydı. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydik. Üniversitemizde dersler kadar kulüp faaliyetleri de önemli bir yer tutardı. O yıllarda Türk Müziği Kulübü’nde hem koroda söyler hem de kulübün diğer faaliyetlerine katılırdık. 1978 yılında bir açık oturum düzenlemiş, bu açık oturumun metnini kitap haline getirmiştik. Sonradan kulüp üyeleri kendi aramızda şöyle bir karar aldık: mezuniyetten sonra herkes bir yandan kendi mesleğini icra edecek, bir yandan da müzik kitapları yayımlayan bir yayınevi kuracaktık. O yıllarda okuyup öğrenmek istediğimizde çok az sayıda müzik kitabına ulaşabiliyorduk. O halde biz kitap yayımlarsak bilgilenmek isteyen müzisyenler de okunacak kitaplara kavuşabilirdi. Tabii bu arada bizim de bilgi eksiklerimiz giderilebilirdi. Bu da bizim kültürle olan aktif bağımızın kopmamasını sağlayacaktı. Böyle bir amaçla yola çıktık

  • Bunu bir tek siz başardınız öyleyse?

Diğerleri için sanırım çalışma hayatı imkân tanımadı. Bizse evli olmanın da getirdiği avantajla bu fikirden hiç uzaklaşmadık. Ancak gerekli cesareti bir türlü bulamıyorduk. Bir tesadüfle Tahran’da Murat Bardakçı ile karşılaştık. Kendisini koro yıllarından zaten tanırdık. Bu fikrimizi ona söyleyince, kendimizi Orhan Nasuhioğlu’nun evinde, Rauf Yekta Bey’in Fransızca olarak kaleme aldığı “Türk Musikisi” kitabının çevirisinin yayın anlaşmasını yaparken bulduk. Böylece 1986 yılında teknik tabirle yayıncılığa başlamıştık.

  • Çok kolay gerçekleşmiş gibi duruyor. Hiç mi zorluk yaşamadınız?

Bizi bekleyen ilk problem müzikte yaşanan kutuplaşmaydı. Bizim önemli bir iddiamız vardı, “müzik” kitabı yayımlamak. Birbiriyle çatışan Türk müziği, Batı müziği, halk müziği, pop, arabesk vs… gibi kendini bir kampın üyesi addedenlerden değildik. Biz müzik başlığı altında iyi kalitede olmak üzere her kitabı yayımlayabilirdik. Bu kutuplaşmayı kırmak ve planladığımız üzere yayın programımızı düzenlerken, bir Türk müziği, bir Batı müziği alanında kitap yayımlayarak bir denge tutturmaya çalıştık. Ve hiç durmadan, “biz ayrım yapmadan, sadece müzik kitabı yayımlıyoruz” fikrini kabul ettirmeye çalıştık.

  • Peki ilk kitabınız neydi ve yayınevinin ismine nasıl karar verdiniz?

İlk kitabımızı Türk müziği alanından seçtik: Rauf Yekta Bey’in “Türk Musikisi”; ikincisiyse Batı müziğinin önemli bestecilerinden Anton Webern’in “Yeni Müziğe Doğru” başlıklı eseriydi. Üçüncüsü Murat Bardakçı’nın “Maragalı Abdülkadir” kitabıydı. İlk yıllarda bu dengeyi özellikle gözettik. Bu politikamız önceleri biraz yadırgansa da yayınevimizde hiçbir müzik dalının diğerinden üstün tutulmadığı okur tarafından kısa zamanda fark edildi. Yayınevinin adına gelince; aslında adının “Nikriz” olması istemiştik. Ama “Pan” neredeyse her kültürde kullanılmış bir çalgı adı olması dolayısıyla daha kapsayıcı bir isimdi. Bizim de yayın politikamıza daha uygun düştü. Logoyu çocukluk arkadaşımız grafiker Hasan Üçer yaptı. Hakikaten çok beğenilen, mükemmel bir logo oldu.

Pan Yayıncılık’ın kurucuları Işık ve Ferruh Gençer çifti oğulları Emre ve 20 yıllık çalışma arkadaşları ile bir arada (Soldan sağa ayaktakiler: Oktay Yüksel, Fatma Tulum, Emine Göç Tüzer. Oturanlar: Emre Gençer, Işık Gençer, Ferruh Gençer)

  • Tematik yayın yapıyorsunuz. Müzik kitaplarının ağırlıkta olduğu, köklü butik yayınevisiniz. Sözünü ettiğiniz “denge”nin dışında yayınlanacak kitabı neye göre belirliyorsunuz?

Yayın hayatına başladığımızda varolan müzik kitaplarının sayısı nerdeyse bir elin parmakları kadardı. Bir diğer sorun da süreklilikti. Yayımlanan kitaplar birkaç yıl içinde ortadan kayboluyor, yayınevleri satışı pek de kârlı olmadığı için bu tür kitapları yeniden basmaya yanaşmıyordu. Ve bu alanda çok eksik vardı. Kendimizce önemli olduğunu düşündüğümüz alanlarda kâh sipariş ederek, kâh Türkçeye çevirterek, kâh özendirerek kitap yazılmasını sağladık. Bazen okurlar bizi bir kitaba yönlendirdi, bazen yazarlar kendi dosyalarıyla geldiler. Böylece Çingene müziğinden elektronik müziğe, cazdan Anadolu pop-rock müziğine kadar değişik kitaplar yayımlayabildik. Maragalı Abdülkadir, Tanburi Küçük Artin, Dimitri Kantemir gibi Türk müziğinin anıt isimleri yine yayın listemizde yer buldu.

“ÖNEMLİ OLAN DİNLEYİCİNİN YETİŞMESİ”

  • Klişe bir benzetme olabilir ama, bir Don Kişot tavrı değil mi bu? Nasıl motive ediyorsunuz kendinizi?

Kurulurken amacımız sadece müzik kitapları yayımlamaktı. Bizim esas ilgi alanımız müzikti. Biz de bu alanda bir şeyler yapabilirdik. Yabancı dil bilmemiz sayesinde yabancı literatürü takip edebiliyorduk. Türk müziği ile ilgilenmiştik, o konuda da bir yol belirleyebileceğimizi düşünüyorduk. İşte bu düşünceler romantik sayılabilir. Ya da Enis Batur’un bizim için yazdığı gibi “yakışıklı bir intihar örneği”. Bir süre sonra işlerin umduğumuz gibi olmadığını gördük. Ama yayıncılığı bırakmayı bir an bile düşünmedik. Hem yaptığın işi kendine izah edebiliyorsun, ben iyi bir iş yapıyorum, hayırlı bir iş yapıyorum diyorsun, hem de her insanın en çok isteği şeyi, kalıcılığı sağlıyorsun. Yaptığımız iş uzun yıllar kalacak, bunu biliyorsun. Bundan güzel ne olabilir… Kitapçılar raflarında bizim az satan kitaplarımıza beklediğimiz kadar yer vermeyince bir de kitabevi açmak zorunda kaldık. Böylelikle Türkiye’de yayımlanmış bütün müzik kitaplarını, ama sadece müzik kitaplarını satmaya başladık. Yayınevimiz kadar kitabevimiz de önemli bizim için. Hem bir buluşma noktası hem de 22 yıldır ayakta kalmayı başarmış bir kurum oldu.

  • Yayın kataloğunuza bakınca son yıllarda, tür çeşitliliği boyut kazanmış diyebilir miyiz?

Birkaç yıldır yayın politikamızda birtakım düzenlemeler yapmaya gayret ediyoruz. Bu değişikliğe İdil Biret’in yaptığı bir konuşma neden oldu. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında İdil Biret, “Ben size istediğiniz kadar iyi piyanist yetiştiririm. Önemli olan o piyanistleri dinleyecek olanların yetişmesidir” demişti. Biz o anda fark ettik ki, biz hep mesleği müzik olanlara seslenmek istemişiz. Neredeyse akademik sayılacak kitaplar yayımlamışız. O günden sonra, “Beethoven Çorbayı Neden Fırlattı / Steven Isserlis”, “La Traviata / Ufuk Çakmak” gibi özellikle gençlerin müzik alanında ufuklarını açabilecek kitaplar yayımlamaya karar verdik. Bu düşüncemizi felsefe alanında zaten uyguluyorduk. Çocukların dil hâkimiyetini artırmak, eleştirel düşünce ve felsefe ile tanışmalarını sağlamak üzere Nuran Direk’in “Filozof Çocuk”, “Bilgin Çocuk” gibi kitaplarını yayımladık. Önümüzdeki yılda da “Çocuklarla Felsefe” kitabını yayımlayacağız. Belki 25 yıl sonra yapacağımız en büyük değişiklik felsefe alanında başlattığımız bu çabayı müzik alanında da sürdürmek olacak. Diğer bir değişiklikse e-kitap. E-kitaba daha fazla ağırlık vermeyi düşünüyoruz.

  • Müzik kitaplarının yanında şiir kitapları da yayımlıyorsunuz.

Şiir kitapları yayımlamak ise daha zor belki. Ne yazık, okuru daha az. Yunanistan’da şiir kitapları hâlâ bestseller. Oysa bizde herkes şiir yazıyor ama kimse okumuyor sanki. Avusturyalı Ernst Jandl’ın “Dilin İntikamı” kitabını yayımladık örneğin. Gerçekten olağanüstü. Kimse fark etmedi bile. Ama bizim için şiirin farklı bir önemi var. Şiir okunmalı, tartışılmalı. İnsanlar bir mısra ile günlerini geçirmeli, diye düşünüyoruz.  Şiir, bu çetin dünya işlerine verilen bir mola gibi, bir nefes gibidir. Ve neden artık bu kadar önemsenmiyor anlamıyoruz… Türklerin yanısıra İranlı şairleri yayımlıyoruz, bir yandan da Avusturyalı şairleri. Ve bir gün şiire itibarı iade olunursa ve bizim bu konuda katkımız olursa çok sevineceğiz.