“25 YILLIK YAKIŞIKLI BİR İNTİHAR”

IŞIK-FERRUH GENÇER’İN ÜNİVERSİTE YILLARINDA KURDUKLARI ‘MÜZİK KİTAPLARI YAYINLAMAK’ HAYALİ 25 YILI GERİDE BIRAKTI, BİRLİKTE HAYATA GEÇİRDİKLERİ PAN YAYINCILIK 25 YILDIR TÜRKİYE’YE MÜZİĞİ OKUTUYOR

Pan Yayıncılık. Türk yayın tarihinde 25’inci yılını geride bırakmış, artık ‘köklü’ olarak anılabilecek bir yayınevi. Üniversite kulüplerinde kurulan bir hayalin, idealin gerçekleşmiş hali. Işık ve Ferruh Gençer öğrencilik yıllarında hem dinleyici, hem icracı, hem de meraklısı olarak uğraştıkları müziğin daha iyi anlaşılması, herkes tarafından bilinçli dinlenip, okunması için bir yayınevi kurma fikrini hayata geçireli tam 25 yıl oldu. Enis Batur’un dediği gibi, “yakışıklı bir intihar” Pan Yayınları, bu tarihe kadar yüzlerce kitap yayınladılar ve bunlar içinde yerli yabancı müzisyenlerin hayatları, önemli kuram kitapları, yanında da şiir kitapları yayınladılar. Geçtiğimiz haftalarda Beşiktaş’taki kitabevlerinde yıldönümünü kutlayan yayınevinin kurucuları, Işık ve Ferruh Gençer çeyrek asırlık öykülerini anlattı.

—OYNAKBEYi—

  • Pan Yayınları’nı kurmak fikri nasıl doğdu?

1976-80 yıllarıydı. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydik. Üniversitemizde dersler kadar kulüp faaliyetleri de önemli bir yer tutardı. O yıllarda Türk Müziği Kulübü’nde hem koroda söyler hem de kulübün diğer faaliyetlerine katılırdık. 1978 yılında bir açık oturum düzenlemiş, bu açık oturumun metnini kitap haline getirmiştik. Sonradan kulüp üyeleri kendi aramızda şöyle bir karar aldık: mezuniyetten sonra herkes bir yandan kendi mesleğini icra edecek, bir yandan da müzik kitapları yayımlayan bir yayınevi kuracaktık. O yıllarda okuyup öğrenmek istediğimizde çok az sayıda müzik kitabına ulaşabiliyorduk. O halde biz kitap yayımlarsak bilgilenmek isteyen müzisyenler de okunacak kitaplara kavuşabilirdi. Tabii bu arada bizim de bilgi eksiklerimiz giderilebilirdi. Bu da bizim kültürle olan aktif bağımızın kopmamasını sağlayacaktı. Böyle bir amaçla yola çıktık

  • Bunu bir tek siz başardınız öyleyse?

Diğerleri için sanırım çalışma hayatı imkân tanımadı. Bizse evli olmanın da getirdiği avantajla bu fikirden hiç uzaklaşmadık. Ancak gerekli cesareti bir türlü bulamıyorduk. Bir tesadüfle Tahran’da Murat Bardakçı ile karşılaştık. Kendisini koro yıllarından zaten tanırdık. Bu fikrimizi ona söyleyince, kendimizi Orhan Nasuhioğlu’nun evinde, Rauf Yekta Bey’in Fransızca olarak kaleme aldığı “Türk Musikisi” kitabının çevirisinin yayın anlaşmasını yaparken bulduk. Böylece 1986 yılında teknik tabirle yayıncılığa başlamıştık.

  • Çok kolay gerçekleşmiş gibi duruyor. Hiç mi zorluk yaşamadınız?

Bizi bekleyen ilk problem müzikte yaşanan kutuplaşmaydı. Bizim önemli bir iddiamız vardı, “müzik” kitabı yayımlamak. Birbiriyle çatışan Türk müziği, Batı müziği, halk müziği, pop, arabesk vs… gibi kendini bir kampın üyesi addedenlerden değildik. Biz müzik başlığı altında iyi kalitede olmak üzere her kitabı yayımlayabilirdik. Bu kutuplaşmayı kırmak ve planladığımız üzere yayın programımızı düzenlerken, bir Türk müziği, bir Batı müziği alanında kitap yayımlayarak bir denge tutturmaya çalıştık. Ve hiç durmadan, “biz ayrım yapmadan, sadece müzik kitabı yayımlıyoruz” fikrini kabul ettirmeye çalıştık.

  • Peki ilk kitabınız neydi ve yayınevinin ismine nasıl karar verdiniz?

İlk kitabımızı Türk müziği alanından seçtik: Rauf Yekta Bey’in “Türk Musikisi”; ikincisiyse Batı müziğinin önemli bestecilerinden Anton Webern’in “Yeni Müziğe Doğru” başlıklı eseriydi. Üçüncüsü Murat Bardakçı’nın “Maragalı Abdülkadir” kitabıydı. İlk yıllarda bu dengeyi özellikle gözettik. Bu politikamız önceleri biraz yadırgansa da yayınevimizde hiçbir müzik dalının diğerinden üstün tutulmadığı okur tarafından kısa zamanda fark edildi. Yayınevinin adına gelince; aslında adının “Nikriz” olması istemiştik. Ama “Pan” neredeyse her kültürde kullanılmış bir çalgı adı olması dolayısıyla daha kapsayıcı bir isimdi. Bizim de yayın politikamıza daha uygun düştü. Logoyu çocukluk arkadaşımız grafiker Hasan Üçer yaptı. Hakikaten çok beğenilen, mükemmel bir logo oldu.

Pan Yayıncılık’ın kurucuları Işık ve Ferruh Gençer çifti oğulları Emre ve 20 yıllık çalışma arkadaşları ile bir arada (Soldan sağa ayaktakiler: Oktay Yüksel, Fatma Tulum, Emine Göç Tüzer. Oturanlar: Emre Gençer, Işık Gençer, Ferruh Gençer)

  • Tematik yayın yapıyorsunuz. Müzik kitaplarının ağırlıkta olduğu, köklü butik yayınevisiniz. Sözünü ettiğiniz “denge”nin dışında yayınlanacak kitabı neye göre belirliyorsunuz?

Yayın hayatına başladığımızda varolan müzik kitaplarının sayısı nerdeyse bir elin parmakları kadardı. Bir diğer sorun da süreklilikti. Yayımlanan kitaplar birkaç yıl içinde ortadan kayboluyor, yayınevleri satışı pek de kârlı olmadığı için bu tür kitapları yeniden basmaya yanaşmıyordu. Ve bu alanda çok eksik vardı. Kendimizce önemli olduğunu düşündüğümüz alanlarda kâh sipariş ederek, kâh Türkçeye çevirterek, kâh özendirerek kitap yazılmasını sağladık. Bazen okurlar bizi bir kitaba yönlendirdi, bazen yazarlar kendi dosyalarıyla geldiler. Böylece Çingene müziğinden elektronik müziğe, cazdan Anadolu pop-rock müziğine kadar değişik kitaplar yayımlayabildik. Maragalı Abdülkadir, Tanburi Küçük Artin, Dimitri Kantemir gibi Türk müziğinin anıt isimleri yine yayın listemizde yer buldu.

“ÖNEMLİ OLAN DİNLEYİCİNİN YETİŞMESİ”

  • Klişe bir benzetme olabilir ama, bir Don Kişot tavrı değil mi bu? Nasıl motive ediyorsunuz kendinizi?

Kurulurken amacımız sadece müzik kitapları yayımlamaktı. Bizim esas ilgi alanımız müzikti. Biz de bu alanda bir şeyler yapabilirdik. Yabancı dil bilmemiz sayesinde yabancı literatürü takip edebiliyorduk. Türk müziği ile ilgilenmiştik, o konuda da bir yol belirleyebileceğimizi düşünüyorduk. İşte bu düşünceler romantik sayılabilir. Ya da Enis Batur’un bizim için yazdığı gibi “yakışıklı bir intihar örneği”. Bir süre sonra işlerin umduğumuz gibi olmadığını gördük. Ama yayıncılığı bırakmayı bir an bile düşünmedik. Hem yaptığın işi kendine izah edebiliyorsun, ben iyi bir iş yapıyorum, hayırlı bir iş yapıyorum diyorsun, hem de her insanın en çok isteği şeyi, kalıcılığı sağlıyorsun. Yaptığımız iş uzun yıllar kalacak, bunu biliyorsun. Bundan güzel ne olabilir… Kitapçılar raflarında bizim az satan kitaplarımıza beklediğimiz kadar yer vermeyince bir de kitabevi açmak zorunda kaldık. Böylelikle Türkiye’de yayımlanmış bütün müzik kitaplarını, ama sadece müzik kitaplarını satmaya başladık. Yayınevimiz kadar kitabevimiz de önemli bizim için. Hem bir buluşma noktası hem de 22 yıldır ayakta kalmayı başarmış bir kurum oldu.

  • Yayın kataloğunuza bakınca son yıllarda, tür çeşitliliği boyut kazanmış diyebilir miyiz?

Birkaç yıldır yayın politikamızda birtakım düzenlemeler yapmaya gayret ediyoruz. Bu değişikliğe İdil Biret’in yaptığı bir konuşma neden oldu. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında İdil Biret, “Ben size istediğiniz kadar iyi piyanist yetiştiririm. Önemli olan o piyanistleri dinleyecek olanların yetişmesidir” demişti. Biz o anda fark ettik ki, biz hep mesleği müzik olanlara seslenmek istemişiz. Neredeyse akademik sayılacak kitaplar yayımlamışız. O günden sonra, “Beethoven Çorbayı Neden Fırlattı / Steven Isserlis”, “La Traviata / Ufuk Çakmak” gibi özellikle gençlerin müzik alanında ufuklarını açabilecek kitaplar yayımlamaya karar verdik. Bu düşüncemizi felsefe alanında zaten uyguluyorduk. Çocukların dil hâkimiyetini artırmak, eleştirel düşünce ve felsefe ile tanışmalarını sağlamak üzere Nuran Direk’in “Filozof Çocuk”, “Bilgin Çocuk” gibi kitaplarını yayımladık. Önümüzdeki yılda da “Çocuklarla Felsefe” kitabını yayımlayacağız. Belki 25 yıl sonra yapacağımız en büyük değişiklik felsefe alanında başlattığımız bu çabayı müzik alanında da sürdürmek olacak. Diğer bir değişiklikse e-kitap. E-kitaba daha fazla ağırlık vermeyi düşünüyoruz.

  • Müzik kitaplarının yanında şiir kitapları da yayımlıyorsunuz.

Şiir kitapları yayımlamak ise daha zor belki. Ne yazık, okuru daha az. Yunanistan’da şiir kitapları hâlâ bestseller. Oysa bizde herkes şiir yazıyor ama kimse okumuyor sanki. Avusturyalı Ernst Jandl’ın “Dilin İntikamı” kitabını yayımladık örneğin. Gerçekten olağanüstü. Kimse fark etmedi bile. Ama bizim için şiirin farklı bir önemi var. Şiir okunmalı, tartışılmalı. İnsanlar bir mısra ile günlerini geçirmeli, diye düşünüyoruz.  Şiir, bu çetin dünya işlerine verilen bir mola gibi, bir nefes gibidir. Ve neden artık bu kadar önemsenmiyor anlamıyoruz… Türklerin yanısıra İranlı şairleri yayımlıyoruz, bir yandan da Avusturyalı şairleri. Ve bir gün şiire itibarı iade olunursa ve bizim bu konuda katkımız olursa çok sevineceğiz.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Biçilenden daha fazla değere sahip olmasına rağmen buna ulaşamayan nice değerlere, insana…

Belki söylenecek çok şey var ama, bu kez susmak gerek!

[Jingo / Keep On Holding (Part One) -unreleased- / Afro-Rock Vol. I]

MÜZİK VE GÖRSEL SANATLAR BİRLİKTELİĞİ*

Sürekli olarak gelişen, önüne kattığını içinde öğüten, içinde bulunduğumuz zamanı hızlandıran ve imkansızı mümkün kılan “şey”lerin başında geliyor “teknoloji”. Şüphesiz, eskiye oranla birçok şeyin üstesinden kolayca gelebilmemizi sağladığı için imkansızı mümkün kılıyor. Haliyle bir zamanlar din için, yüzyıl başında futbol için söylenen “kitlelerin afyonu” sözcüğü, bilhassa 2000’li yıllar ile birlikte teknoloji için de kullanılabilir. Özellikle  eğlence sektöründeki yaygın ve pratik kullanımı, çok değil 10 yıl öncesiyle mukayese ettiğimiz zaman bile birçok farklılığı görmemizi sağlıyor. Mevzu eğlence sektörüne geldiği vakit, zihnimizde yanacak ampul bize iki şeyi işaret edecektir; film ve müzik endüstrisi! Teknoloji sayesinde artık herkesin kendine ait bir sinemateki veya diskoteki var. Çok sıkıştığımız zaman ise, eksikleri birkaç dakika içinde giderebilecek hızda bağlantılarımız var. Bir tuş hamlesiyle istediğimiz filme / müziğe legal veya illegal yolla sahip olabiliyoruz. Burada üzerinde duracağımız şey “eğlence sektöründe teknolojinin yeri ve önemi,” değil elbette. Bu uyarının ardından film sektörüne de bundan sonra değinmeyeceğimizi bildirmekte fayda var. Ancak teknolojinin her geçen gün gerek biçim açısından gerekse içerik açısından birtakım değişiklikler yaşamasını sağladığı alanların başında müzik gelecektir. Ne de olsa, birkaç on yıl önce sadece akustik enstrümanlarla yapılabilen müzik, artık sıradışı “aplikasyonlar” yüklü telefonlarımızdan bile rahatlıkla yapılabiliyor.

Bundan 20-25 yıl öncesine kadar çapı 30 küsur cm olan “kara plak”lara kaydedilen, kimilerince zahmetli ve özel ekipmanlar aracılığıyla dinlenen müzik, artık cebimizde kaybolan cihazların içinde, “sıkıştırılmış” halde binlerce (cihazın kapasitesine göre yüzbinlerce) adet halinde saklanabiliyor ve dinlenebiliyor. Müzisyenlerin birçoğu ses kalitesi açısından şikâyet etse de plak şirketlerinin ve menajerlerinin de katkılarıyla hayranları tarafından internetten indirilebiliyorlar. Artık müzik mağazasına gidip albümü almaya, paketi taşımaya, eve gidince ambalajı açmaya gerek bile kalmıyor. Hasılı kelam, yapımda ve yayımda o kadar emek harcanan ve birçok aşamadan geçen albümlerin “görsel” yönünü tamamlayan kapakları, kitapçıkları birçok dinleyici tarafından görünmüyor bile… Oysa bazılarının dikkatinden kaçan bir şey var ki, sözkonusu albümlerin kapakları, kitapçıkları, fotoğrafları alanında uzman sanatçılar tarafından tasarlanıyor. Türkiye’den baktığımız zaman bilhassa yabancı albüm kapaklarının birçoğu hâlâ ünlü sanatçılar tarafından tasarlanıyor olsa da, bilhassa 1960’larda ve 70’lerin sonuna kadar bunun son derece etkileyici örneklerine rastlanıyordu. Bugün, mesele biraz “koleksiyonculuk”, nostalji tutkusu gibi algılansa da, dönemin müzik gruplarının birçok albümü, profesyonel tasarımcılar tarafından sadece kapağıyla bile “koleksiyon ürünü” veya abartısız bir ifadeyle “sanat eseri” olarak algılanabilecek konumdaydı. Plak kapaklarında gizli sanat eserleri denince Led Zeppelin’in, sanatçı Zacron tarafından tasarlanan Led Zeppelin III (1970) albümü ve AGI’nin (Album Graphics Inc.) kurucu ortaklarından Jim Ladwig’in tasarladığı yine Led Zeppelin’in Physical Graffiti (1976) ve Faces’in Ooh La La (1973) albümleri ilk sıralarda yer alıyor.

Zacron tarafından tasarlanan Led Zeppelin III’ün kapağı tam ortasında yer alan özel bir hareketli sistemle grubun hayranlarına bir sürpriz hazırlıyordu. Standart kapağın arasında yer alan yuvarlak ikinci karton, Zacron’un sistemiyle kendi ekseninde çevrilebiliyor ve üst kapakta yer alan yuvarlak pencerelerden aradaki kartondaki görüntüler izlenebiliyordu. Üst kapağa rast gele yerleştirilmiş, irili ufaklı 10 pencerede düzenli olarak grup üyeleri, çaldıkları enstrümanlar ve her üyeyi işaret eden bir sembol karşımıza çıkıyordu.

Jim Ladwig, tasarladığı ödüllü kapakların ilki, yani Faces’in Ooh La La albümünün kapağının ön “yüzünde” dinleyicilere bir hatırlatmada bulunuyordu; “hareket için, ön kapağı üstten aşağı doğru ittirin”. Çünkü özel katlama tekniğiyle hazırlanan albümün kapağındaki portre, sanatçının söylediği gibi ittirdiğimizde, hareket edip belki de bize “Ooh La La” diye sesleniyordu.

Ladwig’in diğer ödüllü kapağı ise Led Zeppelin için tasarladığı Phsiycal Graffiti’nin kapağı alışılmış plak kapaklarının dışında bir zarf gibi tasarlanmıştı. Albümün kapağındaki apartman fotoğrafında yer alan pencerelerin bazıları gerçekten de açık bırakılmıştı. Kapak; ön yüzünde açılan 20, arka yüzünde açılan 21 pencere ile apartmanın içindekileri, Led Zeppelin’in üyelerini gösteriyordu. Özel tasarlanan plak mahfazalarını doğru koyduğunuzda ön tarafta albümün adını, arka tarafta ise albümde yer alan şarkı adlarını gösteriyordu.

Ünlü sanatçılarla ortaklaşa hazırlanan plak kapakları günümüz müzik gruplarında pek rastlanmasa da, yukarıda da söylediğimiz gibi ‘60’lardan ‘70’li yılların sonuna kadar sıkça karşımıza çıkıyor. Bilhassa dönemin “pop” müziğini oluşturan rock gruplarının albümleri, sadece kapakları için bile ayrı bir yere konabilecek nitelikteydi. Şöyle bir hafızamızı zorladığımızda, King Crimson, Beatles, Santana, Rolling Stones, Yes, The Velvet Underground, Pink Floyd, Led Zeppelin, The Who, Patti Smith, Sex Pistols vs. grupların albüm kapakları dönemin, hattâ kimi kapaklarda dünya sanat tarihinin, önemli isimleri tarafından tasarlanmış ve yine onların eserlerine yer vermişti. Sözkonusu grupların birçoğu kapaklarını tasarlayan sanatçılarla “profesyonel” ilişkinin dışında, bizzat bu sanatçılarla kurdukları dostluklarla da rock tarihinde ve haliyle sanat tarihinde yer sahibi olarak anılıyorlar.


Rock “Fabrikatörü” olarak Andy Warhol

Dünya müzik tarihinde The Beatles’ın yarattığı Beatlemania ile birlikte özellikle İngiltere merkezinden çıkıp tüm dünyada değişen / değişecek birçok şeyin habercisi rock çağı ‘60’lar itibariyle artık resmen başlamıştı. Öyle ki, onlardan daha önce veya aynı zamanda pop müzik yapan gençler, Beatles sonrası kendilerine ilerleyecekleri bir yol bulmuşlardı. Yapılacak şey basitti, ya The Beatles’ın açtığı yoldan onların bir benzeri olarak ilerleyeceklerdi, ya da onlardan tamamen ayrı bir yolda ilerlemeyi tercih edeceklerdi. Kısmen onlarla aynı zamanda sahnelerde yer almalarına rağmen, görüntüleri ve davranışlarıyla onlardan farklı olduklarını her fırsatta dile getiren The Rolling Stones, dünya Beatlemania’nın etkisi altındayken evvela İngiltere’de sonra Amerika’da olmak üzere tüm dünyada kendi devirlerini açmaya başlıyorlardı.

“Gitarist sivilceliydi, sarışın olan diz çökmüştü ve gözlerinin altında mavi halkalar vardı. Birinin saçları yağlıydı. Biri titriyordu ve solist vücudunu teşhir ediyor, arzularını belli ediyordu. Ben onun külotuna doğru yönelmiş bir X ışınıydım. Taze ve sert bir etti o. Ölümcül seksi. Damarları canlanmıştı ve üçüncü ayakları dikilmişti. (…) Rolling Stones’la böyle tanıştım işte. Stones, Amerikalı çocukların bastırılmış cinselliğini serbest bırakıyordu. Kızlar güçlerinin farkına varıyorlardı. Erkekler eşcinsellik izlenimi uyandırmadan insani olabiliyorlardı…” 1964’te on yedi yaşında olan Patti Smith, Rolling Stones’u bu ifadelerle anlatıyordu. Patti Smith’in Rolling Stones tanımını sanatçı Andy Warhol görsellikle birleştirecekti, ama onun daha önce yapması gereken işler vardı.

Bir popart yapıtı olarak The Velvet underground

Frank Zappa, Garrick Theatre’da sürrealist kabare gösterisini sahneye koymak için Temmuz 1967’de New York’a gittiğinde, şehir zaten fazlasıyla canlı bir underground sahneye sahipti. Şehirde şair müzisyenlerin gruplarından geçilmiyordu ve deyim yerindeyse bu furyada topluluktan uzak duran bir grup vardı, The Velvet Underground! Lou Reed de şiir dünyasından geliyordu ve Reed’in Sterling Morrison ve John Cale ile tanışması Velvet Underground’un kuruluşunu belirledi. Grubun ismi 1963’te bir cep kitapları dizisinde yayımlanan Michael Leigh’in kaleme aldığı gizli cinsel yaşamlar, grup seksi, sadomazoşist cinsel ilişkiler konulu bir kitaptan geliyordu. Üçlü Cale’in dostu perküsyoncu Angus Maclise’la birlikte kimi New York partilerini ve happeningleri coşturuyordu. 1965’te Maclise’ın ayrılması üzerine Morrison’un tanıdığı Maureen ‘Moe’ Tucker gruba dahil oldu. Tarihi The Velvet Underground “kemik” kadrosu nihayet ortaya çıkmıştı. Maureen mükemmel bir baterist değildi ama enstrümanını çok sert kullanıyordu ve çıkardığı gürültülü ses etkileyiciydi. John Cale, gitar telleri taktığı alto kemanını gitar pedalına bağlamıştı. Siyahlar giyiyorlardı, siyah gözlüklerle dolaşıyorlardı ve konserlerde seyirciye sırtlarını dönerek çalıyorlardı. ‘60’ların genel rock çizgisinden uzak duran dörtlü flower power’ın yanından bile geçmiyorlardı. Grubun çoğu kulak tırmalayan doğaçlamaları, birçok kulüpten kovulmalarına sebep oluyordu. Acayip Cafe’de çaldıkları bir gün dinleyiciler arasında yer alan Barbara Rubin, grubu ilginç bulup New York sahnelerinde kendini kabul ettirmiş kırbaç dansıyla ünlü Gerard Malanga’ya onlardan söz ettiğinde grubun da kader çizgisi değişiyordu. Zira Malanga, Andy Warhol’un yakın dostuydu. Bunun sonucunda ertesi gün Andy Warhol, yeni yetenekleri dinlemek için ön sıralardaki yerini alıyordu. Konserden sonra grupla bir araya gelen Warhol, Jonas Mekas sinemateğinde düzenlediği bir gösteriye katılmalarını önerdi. Grup, Factory’nin filmlerinin gösterildiği ekranların önünde çalacaktı.

Factory’nin bir ürünü olarak The Velvet Underground

Factory, Andy Warhol’un 1962-68 yılları arasında New York City’de bulunan stüdyosuydu. Özellikle sanatçı kesimi, amfetamin kullanıcıları ve Warhol süperyıldızlarının gözde “takılma” mekanıydı. Çığır açan partileriyle ün kazanmıştı. Warhol’un çalışanları stüdyoda serigrafi ve litografi yapıyorlardı. Bir kişi serigrafi yaparken, bir başkası bunun test aşamasını filme alıyordu. Ressam, film yapımcısı, muhteşem partiler düzenleyicisi Warhol çevresinde birçok insanı toplamıştı. Porno film oyuncuları, sosyetik simalar, uyuşturucu bağımlıları, müzisyenler ve yazarlardan oluşan bir grup Factory’nin müdavimleri arasındaydı. Bu isimler hem ona tablolarını oluşturmasında yardım ettiler, hem filmlerinde oynadılar, hem de Factory’yi efsaneleştiren atmosferin gelişmesini sağladılar.

The Velvet Unerground, Andy Warhol’un Factory’sinde 1966  Şubatı’na kadar gerçekleştirdiği etkinliklere yeni bir dal eklemesini sağlayacaktı. Deyim yerindeyse, onlar sayesinde Warhol da tıpkı Brian Epstein (The Beatles’ın menajeri) ve Andrew Loog Oldham (The Rolling Stones’un menajeri) gibi rock tarihinin önemli isimleri arasında yer alacaktı.

Gösteri, “Andy Warhol Up - Tight” adıyla duyuruldu. Muhteşem, Exploding Plastic Inevitable’ın ilk ürünü ve Velvet’in her seferinde katılacağı Up-Tihgt şovdur bu. Velvet, Gerard Malanga’nın serigrafilerinin ortasında, süperstarların ve Chelsea Girls; Ingrid, Ultra Violet ve Nico’nun  -kısa bir süre sonra o da gruba katılacaktı- arasında prova yapmaya başladı. Afişler, rock’n’roll, kırbaçlı dansçılar ve garip film görüntülerinin yer aldığı bir partiyi haber veriyordu. Müziği The Velvet Underground yapıyordu. Onlara sahnede karşılıklı dans edip, kırbaçlarla havada daireler çizen, sıradışı seks pozisyonlarını canlandıran hoş erkekler ve kızlardan oluşan dansçılar eşlik ediyordu. Grubun arkasında aynı anda yan yana gösterilen iki deneysel filmde sessiz görüntüler görünüp sönüyordu. Kimi zaman sırtı seyirciye dönük olarak konser veren grup üyelerinin yüzleri ekrana yansıtılıyordu. Malanga’nın da yardımıyla Warhol, Brian Epstein’a dönüşme yolunda ilerliyordu. The Velvet Underground sahnedeyken, Malanga ayağa kalkıp siyah deri pantolonu ve elinde kırbaçıyla, Frug (omuzların, kolların ve başın ufak hareketlerle oynataldığı bu dansta ayaklar neredeyse hiç kımıldamaz) ve Doğu’nun göbek dansı arasında gidip gelen, yılankavi hareketlerle Velvet’in tarzını fazlasıyla yansıtan dansına başlayınca, hiçbir şüphe kalmadı: James Miller’ın da dediği gibi Andy Warhol kendi Beatles’ını bulmuştu. Andy Warhol neredeyse  Velvet’in 5. elemanı oldu. Kısa süre sonra, Warhol bu soğuk gruba bir çekicilik kazandırabilmek için, Alman asıllı eski manken ve şarkıcı olmak isteyen Nico’yu gruba dahil etmek istedi. Lou Reed ve John Cale belli çekinceler göstermekle birlikte, Nico’nun ilk albümlerinde bir iki şarkı söylemesini kabul etti. Nico duygu yüklü bir solo kariyere başlamadan önce, grubun ilk albümüne katkıda bulunuyordu.

(Bugün bile koleksiyoncular, iki sanat dünyası arasındaki verimli işbirliğine tanıklık eden bu eserin ilk baskısına sahip olabilmek için fahiş fiyatlar ödüyorlar.)

Sonuçta ortaya gerçek bir rock efsanesi ve sanat tarihi açısından da unutulmaz bir ürün çıktı. Grubun, Andy Warhol’un yapımcılığında The Velvet Underground and Nico isimli ilk albümleri yayınlandı. Fakat, Warhol sadece prodüktörlüğü üstlenmedi. Albümün kapağını ve ambalajını da kendisi tasarladı. Albüm kapağı, dinleyici soyduğunda altından ten rengi bir versiyonu çıkan plastik sarı muzdan ibaretti. Andy Warhol’un pop-art’ı Velvet’in yer aldığı bütün etkinliklerde kendini gösteriyordu. Albümün 1967 tarihinde çıkan ilk versiyonunda, aynı muzun kabuğu soyuluyordu…

Bununla birlikte Lou Reed 1968 başından beri, Nico’dan kurtulduktan sonra Warhol’dan da ayrılmaya karar verdi. Çünkü birçoklarına göre Velvet, Andy Warhol sayesinde Verve markasıyla piyasaya çıkabilmişti ve pop-art’ın çılgın dehasının elinde oyuncaktan başka bir şey değildi. Lou Reed; Warhol, Factory ve tüm diğerlerinden sıkılmıştı. Aynı zamanda Warhol da grubun sanat galerileri müzikçileri olmaktan kurtulması gerektiğine inanıyordu ve Warhol’un oyuncağı dedikodularını haklı çıkaracak biçimde, onları hemen özgür bırakıverdi.

Warhol ve Rolling Stones “ilişkisi”

Ancak müzik dünyasıyla ilişkisi son bulmadı. Warhol, hâlâ androjen rock starları olağanüstü buluyordu. Tabii ki onlar da Warhol’u aynı şekilde değerlendirdi. Bunlardan biri de The Rolling Stones ve elbette Mick Jagger’dı. Tüm Rolling Stones üyeleri gibi Jagger da Factory’nin daimi ziyaretçilerindendi. Warhol’la ilk defa 1963’te Rolling Stones’un albüm fotoğraflarını çeken David Bailey’nin bir arkadaşı vasıtasıyla tanışmıştı. ‘60’lar boyunca bir yandan birçok konser veren Rolling Stones, ününe ün kattığı gibi yavaş yavaş Amerikan soul klasiklerini coverlamayı da bir kenara bırakıp iyice kendi müziğini ortaya çıkardı. Ancak uyuşturucu sebebiyle grubun kanunla uğraşıyorlardı. Bir yandan Brian Jones’la işler ters gidiyordu, bir yandan kanun karşısında başları derde giriyordu. ‘70’lerin başında grubun Decca ile olan anlaşması sona erdi ve kendi plak şirketleri Rolling Stones Records’u kurdular. Bu sırada Amerika’ya daha sık gidip gelen grup ve bilhassa Mick Jagger, Warhol’la olan samimiyetini de ilerletmişti. Jagger, 1968’de kapanan orijinal Factroy’den sonra yeni Factory’ye de gidip geliyordu. Bu sırada grup, iki yeni single Brown Sugar ve Bitch’i piyasaya sürdü. 1971’in nisan ayında, grubun ana albümlerinden sayılan kabul edilen Stick Fingers yayınlandı. Daha önce de sanatçılarla çalışan gruba bu sefer önemli bir isim yardım ediyordu. Deyim yerindeyse Velvet Underground’un hamisi Andy Warhol, yıllardır tanıdığı bu İngilizlerle ortak bir iş için bir araya geldi.

Warhol bu kez, Rolling Stones’un Sticky Finger albümünün kapağını tasarladı. Meşhur albümün kapağında siyah bir jean giymiş ve cinsel organı fazlasıyla belirgin bir erkek vardı. Ama Warhol’un sürprizi bu kadar değildi. Albümün kapağındaki jean’in fermuarı gerçekti ve meraklı dinleyici istediği zaman fermuarı açıp, içeride saklı şeye bakabiliyordu. İçeride ise aynı fotoğrafın beyaz külotlu hali yer alıyordu, kırmızı renkte Andy Warhol imzasıyla. Bu arada, her ne kadar birçokları tarafından Andy Warhol’a ait olduğu sanılsa da, aslında Royal College of Art mezunu John Pasce tarafından tasarlanan meşhur “kırmızı dudak ve yalamaya hazır dil” logosu da ilk defa bu albümde kullanılıyordu.

Pink Floyd’un görsel yansıması Thorgerson

Şüphesiz dünya rock müzik tarihinde Pink Floyd deyince hakkında ayrı bir yer açmak gerekiyor. Bunun sebebi sadece müzikleri değil, grubun tarihinde anlatılan gerçek olayların yanı sıra pek çok efsanenin de grupla beraber anılmasında yatıyor. Zaten hakkında yapılan belgesellerde olsun, hazırlanan kitaplarda olsun albüm satışları, konser gelirleri, grup üyelerinin kendi aralarındaki kavgaları ve bir o kadar başka şey sayılırken, arada mutlaka bazı efsanelere de yer veriliyor. Kiminde kayıtta yaşanan, kiminde konser sırasında yaşanan bir olay gündeme geliyor. Ancak gözden kaçırılmaması ve belki de en az grubun müziği ve şarkı sözleri kadar üzerinde durulması gereken bir konu da şüphesiz albüm kapaklarıdır. Belki de ilk albümden, geçtiğimiz yıllarda piyasaya sürdükleri toplama albüme kadar her kapağı için birkaç dakikamızı özel olarak ayırmamız gerekiyor. Hiç şüphesiz bunu sağlayan etken, fotoğrafçı - grafiker Storm Thorgerson ve haliyle kurucuları arasında yer aldığı tasarım şirketi Hipgnosis oluyor.

Aslında aynı mahallenin çocukları

Başlangıçta Storm Thorgerson ve Aubrey Powell’dan oluşan Hipgnosis’e daha sonra Peter Christopherson katıldı. The Pretty Things, UFO, 10cc, Bad Company, Led Zeppelin, AC/DC, Yes, The Alan Parsons Project, Genesis, ELO ve XTC olmak üzere pek çok rock müzisyeni ve grubunun albüm kapaklarını tasarlamak konusunda uzmanlaşmış İngiliz tasarım ekibi, aslında şöhretini Pink Floyd ile elde etti. Ekip 1983’te dağılmasına rağmen, Thorgerson ve Powell hâlâ birbirlerinden ayrı olarak müzik gruplarıyla beraber çalışmaya devam ediyorlar. Ancak, Storm Thorgerson ile Pink Floyd’un birlikteliği albüm kapaklarının tasarlanmasından öncesine dayanıyor. Deyim yerindeyse, aynı mahallenin çocukları olan Thorgerson ve grup üyeleri farklı sınıflarda okusalar da aynı lisede eğitim gördüler. Grup, Pink Floyd halini almadan önce Thorgerson’un da içinde olduğu başka bir grup şeklindeydi. Ancak Pink Floyd oldukları günden itibaren de Thorgerson grubun en yakınındaki isimlerdendi. Grubun üyeleri, Roger Waters, Rick Wright ve Nick Mason mimarlık eğitimi alıyorlardı, Syd Barret ise güzel sanatlarda resim bölümünde okuyordu. Pink Floyd henüz kurulmadan önce ve grubun Barret’tan sonraki solisti David Gilmour daha gruba katılmadan önce, grafiker arkadaşları Thorgerson’un düzenlediği bir partide ona destek vermek amacıyla sahneye çıkacaklarına söz vermiştiler. Thorgerson’un  nişanlısının tipik İngiliz ailesinin de yer aldığı partiye katıldılar. Gecede, Pink Floyd grubu Gilmoursuz ilk haliyle, David Gilmour ise onlardan önceki grubu Jokers Wild ile sahne aldı. İlerleyen saatlerde alkolün de etkisiyle yaşanan onca şeye rağmen geride iki şey hafızalara kazındı. O gece tarihte ilk defa, Roger Waters, Syd Barret, Rick Wright, Nick Mason ve Davig Gilmour birlikte bir şarkıda çaldılar ve kızın babası tüm yaşananlara rağmen kızının Storm Thorgerson’la evlenmesini kabul etti.

İlk albümleri The Piper At The Gates Of Dawn’ın kapağını bir başkası yapmıştı ama, grubun ikinci albümü itibariyle Pink Floyd - Thorgerson birlikteliği başlamıştı. Sırasıyla; A Saucerful of Secrets, More, Ummagumma, Atom Heart Mother, Meddle, Obscured by Clouds, The Dark Side of the Moon, A Nice Pair, Wish You Were Here, Animals, A Collection of Great Dance Songs albümlerinin kapaklarına imza atacak Thorgerson ile Pink Floyd’un birlikte çalışmaları 30 yıllık bir zaman dilimini kapladı.
“Fazla açıklama yapmaya gerek olmayan resimleri severim ben,” diyen Thorgerson imza attığı tasarımlarının pek çoğunda sürreal unsurları kullanıyordu. “Nesneleri sıklıkla geleneksel bağlamlarının dışına yerleştirip çevrelerinde geniş boşluklar bırakarak bir yandan güzelliklerini ön plana çıkarıyor, diğer yandan da tuhaf bir görüntü veriyorum,” diye sözkonusu tasarımları nasıl yaptığını açıklayan Thorgerson bunu da grubun müziğine bağlıyor. Dizaynla grubun ve grubun yaptığı müziğin ilintili olduğunu savunan Thorgerson, albümün kapağını tasarlamadan önce albümü defalarca dinlediğini belirtiyor.

Thorgerson ve ekibi Hipgnosis’in hazırladığı albüm kapakları, kendi içinde gizli birtakım esprileri de barındırıyordu. Ekibin bir başka alamet-i farikası ise; kapak fotoğraflarının çoğunun albümdeki şarkı sözleriyle doğrudan ilişkili “hikâyeler” anlatıyor olmasıydı ve bunu da genellikle kelime oyunları ya da albüm isimlerindeki kelimelerin çift anlamlarından yola çıkarak yapıyorlardı. Thorgerson bunu, “zira grup Atom Hearth Moder albümünün bir tarafında belli bir hikâyeye odaklanmıştı ve bunu Meddle albümüyle bir üst seviyeye çıkardılar. Bir tema üzerine kurgulanmış albüm fikrini de Dark Side Of The Moon ile zirveye çıkarıp sonra devamını getirdiler. Biz de tasarladığımız kapaklarda bu temaya uygun hareket ediyorduk,” diyerek açıklıyor.

Grup değil müzik önemli!

Thorgerson ’un başta Pink Floyd için hazırladığı kapaklarda ilk dikkati çeken özellik, grup üyelerinin fotoğraflarının ön veya arka kapakta kullanılmamasıydı. Bu sayede grup üyelerini değil, müziği ön plana çıkardığını dile getiren Thorgerson’un bilhassa Pink Floyd için tasarladığı çoğu albümün ilk baskısında grubun adı bile yazmaz. Her ne kadar grubun veya albümün adını yazılmasa da Thorgerson’un belirgin üslubu, her albümün özgün karakterini yansıtır. Yalnızca, grubun ilk iki albümünün (The Piper At The Gates Of Dawn ve A Saucerful Of Secrets) bir araya getirildiği A Nice Pair’in kapağında yer alan bir fotoğrafta Roger Waters görülür. Buna rağmen Waters, Pink Floyd grubunun üyesi olarak değil, bir futbol takımı fotoğrafının içinde, oyuncular arasındadır.

Özellikle Thorgerson ve Powell’ın karanlık oda hileleri, çoklu pozlama, airbrush rötüşları ve mekanik kes-yapıştır teknikleri kullanarak özenle manipüle edilmiş sürreal fotoğrafları, çok sonraları photoshop diyeceğimiz işlemin film bazlı ilk öncüleriydi.

Örneğin, hakkında onca rivayet üretilen Meddle albümünün kapağında, albümdeki efektlerin ve grubun anlattıklarının sonucunda, kulak fotoğrafına yer vermeyi uygun bulmuştu. Ancak çıplak bir kulak kullanmak yerine, plak kapağına bile büyük gelecek kadar büyütülen kulağı bir suyun altında görüntülemişlerdi. “Bedavaya mal oldu,” diye açıkladığı Atom Hearth Mother albümünün kapağını, stüdyoya giden yolun kenarında gördüğü bir çiftlikteki inekleri çetkip onların fotoğraflarını koyarak hazırlamıştı. Roger Waters’ın ayrılmasından ve üyelerin nispeten başarısız solo denemelerinden sonra Waters olmadan ve yine Pink Floyd adıyla çıkardıkları 1987 tarihli A Momentary Lapse of Reason albümü için ise şiltesi, yastığı ve üzerinde battaniyesiyle 700’den fazla demir yatağı sahile sıralayıvermişti. Thorgerson aslında bilerek veya bilmeyerek Pink Floyd’un görsel yansımasını ortaya koymuştu. Syd Barret’ın konserlerde yaptığı ışık hileleri ve kendi üzerine yansıttığı görüntüler, bugün Thorgerson’un da kattıklarıyla sahnede bambaşka bir boyutta sergileniyor…

Patti Smith ve Mapplethorpe birlikteliği

Patti Smith ve Robert Mapplethorpa birlikteliği müzisyen ve sanatçı ilişkisi kadar bir dönemin New York’unun bohem yaşamını ve sanat ortamını da fazlasıyla örnekliyor. Smith’in New York’ta aylak dolaştığı günlerde tanıştığı ve bir daha hiçbir zaman ayrılmadığı evvelâ sevgilisi, sonra ev arkadaşı ve sonra da en yakın dostu Mapplethorpe ile olan ilişkisinin detayları çok yakın tarihte Patti Smith’in kaleme aldığı ve Türkçede “Çoluk Çocuk” adıyla yayımlanan kitapta detaylarıyla anlatılıyor. Yola şair olarak çıkan ve şiirle rock müziğini birleştirenler kervanına katılan Smith’in büyük aşkı ve ebedî dostu Mapplethorpe yola ressam olmak için çıkanlardandı. New York’ta Chelsea Hotel sakinleriyle sürekli bir aradaydılar ve dönemin bütün sanatçıları, rock starları, avangard isimleri, marjinalleri birbirleriyle etkileşim halinde yaşıyorlardı.

Andy Warhol’u beğenip örnek aldığı kadar yaptığı işlerde sürekli onu geçeceğini, onu aşacağını dile getiriyordu. Kendisinin ilk modellerinden birisi de elbette Patti Smith olmuştu. Mapplethorpe’un fotoğrafla tanışması ise bir dostunun hediye ettiği Polaroid sayesinde olur ve ilk önce bir eğlencelik olarak ilgi duyduğu fotoğrafla daha fazla vakit geçirmeye başlar. Aslında aranan kan bulunmuştur Mapplethorpe resimde yapmak istediği çıkışı fotoğrafta yapacak ve sanat tarihinde fotoğraflarıyla anılacaktır. Mappletrorpe’un elbetteki yine ilk modeli Patti Smith olacaktır. Smith’in neredeyse her halini belgeleyen Mappletphorpe başta ilk albümü Horses olmak üzere Patti Smith’in pek çok albümünün kapağının fotoğrafını çekecektir.

Anarchy In The U.K. İngiltere’de punk imajı

Beatlemania, Rolling Stones, The Velvet Underground, Pink Floyd, Led Zeppelin, The Who, Patti Smith derken değişen dünya ile beraber rock müzik de artık farklı arayışlara girmeye başlamıştı. II. Dünya Savaşı’nın yetim çocukları kendi starlarını yaratmış ve dünyada sanat anlayışı da farklılaşmaya başlamıştı. Warhol’un yaptıkları bile artık farklı gözle değerlendiriliyordu, Beatles dağılmış, The Rolling Stones en az Kraliçe kadar kendini “İngiltere”nin sembolü olarak adlandırıyordu. Soğuk savaş yeni çalkantıları doğrurken, geride kalan on yılın büyük müzik grupları artık kendi başyapıtlarına çoktan imza atmışlardı. Birçok müzisyen aynı senfonik ve zengin melodili müziği yapmaktan farklı arayışlara girmiş, özellikle İngiliz müzisyenler kafalarını yeniden Amerikan olana çevirmişlerdi… Tam bu sıralarda da Malcolm McLaren de mesaisinin büyük kısmını artık son demlerindeki New York Dolls’un menajerliği ile Londra’daki dükkânı arasında geçiriyordu. Kendini sitüasyonist olarak tanımlayan McLaren, başka birçokları gibi şov endüstrisinden ve rock star kaprislerinden sıkılmıştı. İçindeki kışkırtma içgüdüsünü tatmin edecek, bu arada öncü olmanın kabına sığmayan enerjisini canlandıracak bir grup lanse edebilmeyi arzuluyordu. O da aradığını 1976’da Sex Pistols’ta bulacaktı.

Bir öncekiler, kötülükleriyle nam salmak için uzun ve zorlu bir çaba sarf ettiler. Ama Sex Pistols kadar cüretkâr bir grup için, Malcolm McLaren gibi bir menajer bile, onların Londra’da çıktıkları bir canlı yayında yapacaklarına hazırlıklı değildi. Birkaç akortluk, hattâ hatalarla dolu sıradan gitar melodileri, detone solistiyle Sex Pistols bir öncekilere bu işin birkaç notayla da yapılabileceğini gösteriyordu. Ama solist John Lydon -namı diğer Johnny Rotten- ve onun olağanüstü sahne hâkimiyeti müzisyenleri gölgede bırakıyordu. Tek basçısı Sid Vicious muhteşem bir özyıkım pahasına kendini kabul ettirmişti: şişe kırıklarıyla göğsünü parçalıyor, izleyicilerle fiziksel temasa giriyor, onlara sataşıyor, kendini dövdürüyor ve her türlü uyuşturucuyu da kullanıyordu.

Grup 1977’de Never Mind The Bollocks albümünü çıkardı. Rotten, ben bir anarşistim, deccalım diye bağırıyordu. Kraliçenin 1977’deki 50. yaşğünü kutlamaları için de kusursuz bir panzehir oldu.

Sex Pistols’un albümlerini tasarlayan grafik tasarımcı Jamie Reid’le bir araya gelmesi ise Malcolm McLaren aracılığıyla oldu. McLaren, yarıda bıraktığı, belirsiz olarak nitelediği sanat eğitiminden sonra Mayıs 68 olaylarıyla, özellikle bu ortamda gelişen yeni ve kesin iletişim biçimleriyle, duvar yazılarıyla, sloganlarla yakından ilgilendi. Daha sonra Jamie Reid’le birlikte İgniliz sitüasyonis seksiyonu (ki 1967’de Guy Debord tarafından sitüasyonist enternasyonelden ihraç edilen) eski üyelerin kurduğu örgüt olan King Mob’da buluştu. McLaren’ın eski dostu, bu yeni “deccal”ların albümlerini tasarlayacaktı. Sitüasyonistlerle bağlantıları olan anarşist sanatçı Reid, gazete manşetlerinden kestiği harflerden oluşan fidye notu tarzındaki işleriyle, özellikle İngiltere punk rock’ının da imajını oluşturdu. Sex Pistols’ın Never Mind the Bollocks, Here’s the Sex Pistols albümü ile “Anarchy in the U.K.”, “God Save The Queen” (The Observer yazarı Sean O’Hagan’ın “punk döneminin tek ikonik imajı” olarak tanımladığı, Cecil Beaton tarafından çekilmiş, burnuna bir çengelli iğne, gözlerine de birer swastika eklenmiş Kraliçe II. Elizabeth fotoğrafı), Pretty Vacant” ve “Holidays in the Sun” bulunuyordu. McLaren, mağazasında Sex Pistols tişörtleri satarken, Jamie Reid Sex Pistols grafikleriyle birlikte kullanılan fidye notu görünümünü, beş yıl boyunca yürüttüğü radikal siyasi bir dergi olan Suburban Press’i tasarlarken yarattı. Bugün hâlâ retrospektif sergiler açan ve punk’ın yıldönümü etkinliklerinde yer alan Reid, punk’ın görsel ifadesinde önemli bir yere sahip oldu.

Jackson Pollock’a saygılarla

Yavaş yavaş bugünlere gelirken, müzik tarihinde artık eskisi gibi büyük efsanelerin olmadığı rock çağının kendini farklı anlayışlara bıraktığına şahit olduk. Her ne kadar eskisi gibi “rock star”lar, efsane gruplar çıkmasa da birtakım gruplar veya sanatçılar eski alışkanlıklara devam ediyordu. New Order, Happy Mondays, Joy Division, The Smiths gibi gruplar albüm kapaklarınının tasarımını usta sanatçılara bırakıyorlardı. Bunlardan bir isim ise, her ne kadar kapakları kendisi tasarlasa da, aslında büyük bir ustaya selam gönderiyordu. Bu kişi, The Stone Roses’ın kurucu üyesi, söz yazarı ve gitaristi John Squire’dan başkası değildi. Müzisyenliğinin yanında ressamlığıyla da bilinen Squire, tıpkı büyük usta Jakson Pollock gibi eserlerini “damlatarak” boyuyordu. Özellikle 1940 ve ‘60’lar arasında yaygınlaşan aksiyon resminin uygulayıcılarından olan Squire The Stone Roses’ın ve yer aldığı bütün grupların, konserlerin albüm kapaklarını, konser afişlerini kendisi tasarladı. The Stone Roses’ın her albümü Pollock’ı anımsatırken, bunlar içinde bilhassa ilk albümleri adetâ sanatçının 1949’da tamamladığı “9 numara”nın kapağa yerleştirilmesi gibidir. Ancak kendi üslubunun oluşmasında Jackson Pollock’a çok şey borçlu olan John Squire, Made Of Stone (1989) isimli albümünde yer alan Going Down isimli şarkısında yer alan
“All thoughts of sleep desert me
There is no time
Thirty minutes brings me round to her number nine

Yeah she looks like a painting
Jackson Pollock’s number five
Come into the forest and taste the trees”

sözleriyle açıkça ustaya saygı duruşunda bulunuyor ve kendi esin kaynağını açıkça gösteriyordu.

Son yerine

Elbette müzik tarihi içerisinde daha ismini anamadığımız pek çok grup ve müzisyen, yine ismini anamadığımız birçok sanatçıyla beraber çalıştı. Birbirleriyle kurdukları ilişkiler, eserlerine de yansıdı. Ama bundan sonra böyle örneklere zor rastlayacağız gibi görünüyor. Bunun tek sebebi elbette ilk girişte söylediğimiz gibi MP3 ve teknoloji değil. Bu ikili sadece, bir zamanların veya şimdinin sanat eserlerini elimizde tutmamıza, albüm kapağında gizlenen sanat eserlerini görmemize engel oluyor. Gözardı edemeyeceğimiz bir gerçek var ki, müzik dünyası çağın sanatçılarıyla ortak çalışmalara ihtiyaç duyuyor.

(*) Yazı, ARTUNLIMITED dergisi Kasım 2010 tarihinde (sayı 7) yayımlanmıştır.

Memur Jean-Pierre / Monsieur Hyde yahut Alors on danse

Artık klişeleşmiş ifadeyle kullanıldığı gibi “geçtiğimiz yazın” şarkılarındandı Alors on danse. Her ne kadar kimilerince bir “araba” şarkısı olarak kategorize edilip, Doğan görünümlü Şahin’lerde daha çok çınlasa da Stromae’nin şarkısı her yönüyle başarılı bir parça. Bu kişisel kanaate; şarkıyla tanışma şeklimle ve müzik zevkine/bilgisine tereddütsüz güvendiğim bir dostumun da, başka bir zamanda parçaya olan sevgimi bilmeden saatlerce övmesinden vardığımı belirtmeliyim. Şarkıyla tanışma şeklimin az sonra anlatacağım şeylerle alakası olduğu için kısaca özetleyeyim; önce sessiz bir şekilde bir Fransız kanalı aracılığıyla, gecenin bir yarısı videosunu izledim. İkiye bölünmüş ekranda farklı açılardan bir adamın yaşadıklarını anlatan videoya dair ilk cümlem, “şarkısı nasıldır acaba,” olmuştu. Ertesi gece, bir taraftan iş yapıp bir taraftan müzik dinlerken yine televizyondan –fakat bu sefer de videosunu görmeden- dinlediğim şarkı için “iyi şarkıymış, acaba videosu nasıldır,” diye düşünmüştüm. Birkaç gün sonra, ekranda görüp beğendiğim videoyla, dinleyip beğendiğim şarkının aslında bir parçaya ait olduğunu gördüğümde ise iki müzik unsurunun aslında ayrı ayrı bile ne kadar başarılı oldukları yönündeki inancımı daha da artırmıştı…

Her ne kadar bir memurun çileli hayatı, nimet belasına kendini heder eden bir orta direk anlatımı gibi gelse de, şahsen ikiye bölünmüş ekranda yatan fikrin daha farklı olduğuna inanıyorum. Tabi bunda yıllarca “ağbi Müslüm Gürses, Orhan Gencebay gibi adamlara devlet uyuşturucu temin ediyormuş doğru mu?” sorusuna “tabi oğlum onlar müzisyen, onlar sanatçı o kafaya ihtiyaçları var,” şeklinde verilen cevabın etkisi vardır mutlaka. Zira bu şehir efsanesi sayesinde “sanatçı yaradılışlı” kişilerin bazı motivasyonlar için itici unsurlara ihtiyacı vardır fikrine inanlar arasındayım. Yoksa Van Vogh, Baudelaire, Edgar Allan Poe ve nicelerinin yaşantısını ve ürettiklerinin kaynağını nasıl bir motivasyona bağlayabilirdik ki?

Videoya geri dönersek, sıkıcı bir ofis ortamında bilgisayar başında vakit geçiren ve nerede olduğunun farkında bile olmayan bir memurun önüne bırakılan bir tomar dosya ile kendine gelmesiyle başlıyor şarkı. Memur olarak belirlediğimiz kahramanımız, işin ne olduğuna bile bakmadan mesai saatinin dolmasının verdiği coşkuyla evinin yolunu tutuyor, fakat bilhassa alt bölümdeki ifadesine de baktığımız zaman bir taraftan kendi kendine “burası neresi ve benim burada ne işim var?” sorusunu sormaya devam ediyor. Asansöre bindiği anda muhtemelen şefinin adeta üzerine fırlattığı son evraklar ise memurumuzun şuurunu tamamen yitirmesine sebep oluyor. Neden diye soracak olursak, ofisin çıkışında yolda yürüyen iki gencin kendisine çarpması yüzünden elinden düşen evrakları toplamaya yeltenmemesi aradığımız cevabı veriyor bize. Hattâ ufak çaplı isyan baş göstermiş durumda yine alt görüntüde. Ofisinde fotoğrafını gördüğümüz eşi ve çocuğunun bulunduğu evine uğradığında ise, anahtar kapıyı açmadığı gibi evladına sarılan babayı tokatlayan kadın muhtemelen eski eşi simgeliyor. Aynı zamanda eviyle hiç ilgilenmeyen kocasına isyan eden bir eşin dramını aktarıyor.

Kahramanımız Jean-Pierre’i “memur” görüntüsünden ilk kurtaracak hamleyi, yolu üzerindeki evsiz yapar ve “memur”un alamet-i farikalarından biri olan ceketini tek hamlede sıyırıp onun içindeki canavara veya Monsieur Hyde’a ulaşmasını kolaylaştırır. Bu hadisenin yaşanmasından saniyeler sonra, köşede bekleyen arkadaşı, memurun derdini anlar ve tıpkı eski günlerdeki gibi, bir iki kadeh bir şey içmeye –zorla da olsa- davet ederek, o geceki başarılı performansın başlamasını sağlar.

Ofiste, masa başında pek başarılı göremediğimiz Memur, barda son derece başarılı olacaktır. Daha ilk kadehiyle kendinden geçen kahramanımız, kravatını gevşettiği gibi “otorite”nin de boyunduruğundan kurtulmuş ve gevşek boyun bağı ile isyanını dile getirmiştir. Kahramanımızın eşlik ettiği barda çalan müziğin de etkisiyle halk havaya girer ve birden az öncenin memuru omuzlarda dolaştırılır. Gece ve eğlence başlamıştır artık…

Memur görüntülü Jean-Pierre’in içindeki Monsieur Hyde’ı gören bir kadın, kahramanımızın gözünü eşarpla bağlayarak asıl benliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Tıpkı Star Wars’taki gibi, içinde hissettiği “güç” az öncenin memurunu gerçek bir sahne adamına çevirmiştir. Birkaç dakika / saat önce iki dosyayı bile taşıyamayan adamımız birden yüzlerce insanı coşturan bir kahramana dönüvermiştir. Her ne kadar mikrofonun başında kendisini çok görmesek de (videonun süresini dikkate almak gerekiyor), normal zaman içinde tahmin etiğimiz üzere, kendisi sabaha kadar halkı coşturmuş ve yine unutulmaz bir performansa imza atmıştır. Artık tamamen tükenen enerjisi ve tıpkı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’dan da hatırlayacağımız gibi, ilacın tesirinin de geçmesiyle bulunduğu yere yığılıp kalan sahnelerin adamı, köşede bekleyip onu gerçek kimliğiyle buluşmasına giden yola sokan arkadaşının da yardımıyla ofis ortamına geri döner. Kahramanımız yine masanın başında uyanacaktır ve ne yapacağını bilmez halde bütün gün gelip giden evraklara bakıp, kendisine söylenen şeylere anlam bulmaya çalışacaktır. Ta ki sıkıntılı bir mesai daha tamamlanana kadar. Görev tamamlanmıştır ve senaryo aynı şekilde işlemeye devam edecektir.

Uzun lafın kısası videoda gördüğümüz ofis, evraklar, mesai arkadaşları, memur kimliği, yıkılmış yuva, sevgiyle babasına sarılan çocuk, ilgisizliği yüzünden onu tokatlayan eş, ceketine el koyan evsiz, içelim güzelleşelim mottosuyla hareket eden arkadaş tamamen bir senaryodan ibarettir. Memur sandığımız adam aslında en başından beri kitleleri kendinden geçiren bir müzisyendir ve işini başarıyla yapabilmesi için birtakım motivasyonlara ihtiyacı vardır. Kendisine uygulanan baskıdan en rahat kurtulacağı, kendisini asıl ifade ettiği alan sahnedir ve müziğiyle bunu başarır. Şayet hayır diyecek olan varsa sormak isterim; klipte Memur Jean-Pierre’i iş yaparken göreniniz var mı?

NAUM TİYATROSU’NUN PERDE ARKASI

Türk tiyatro tarihi ve Osmanlı Batılılaşması açısından büyük bir öneme sahiptir Naum Tiyatrosu. Tüm o karışık dönemde yaşananlara rağmen; temsil edilen oyunlar, Saray’ın bizzat ilgi göstermesi ve otuz yıla yakın hizmet vermesi yönüyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları içerisinde ve Türk kültür tarihinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Tiyatro temsilleri kadar, Osmanlı’da İtalyan Operası’nın da önemli temsillerine ev sahipliği yapmıştır. Naum Tiyatrosu’nun opera tarihimizdeki yerini ve unutulan önemini, kompozitör ve müzikolog Emre Aracı inceledi.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitapta, Naum Tiyatrosu ve 19. Yüzyıl İstanbulu’nda İtalyan Operası ele alınıyor. Sihirbaz Bosco’nun sahneye çıktığı ilk günden, büyük yangında kül olduğu 1870 tarihine kadar; perdesini açtığı İtalyan Operaları, devrinin önemli müzisyenlerinin konserleri ve tertiplenen özel balolara kadar Naum Tiyatrosu’nun öyküsünü araştıran Emre Aracı’yla Naum Tiyatrosu’nu konuştuk…

—Oynakbeyi—

  • Naum Tiyatrosu’nun öyküsünü ve opera tarihimiz açısından önemini kısaca anlatır mısınız?

Naum Tiyatrosu 19. yüzyılda İstanbul’un İtalyan tiyatrosuydu. İtalyan operasının bu topraklarda filizlenmeye başladığı, sahnesinde ünlü sanatçıların rol aldığı önemli bir yerdi… Yandığı 5 Haziran 1870 tarihine kadar 30 yıl boyunca şehrin kültür ve sanat hayatında önemli bir merkez oldu. Bir sihirbazın, Giovanni Bartolomeo Bosco’nun sihirli varyete sahnesinden emperyal bir kimliğe bürünmüş bir mekandır. Bugün yerinde Çiçek Pasajı’nın olduğu Naum Tiyatrosu hem tiyatro tarihimiz için, hem de opera tarihimiz için önemli bir yere sahiptir. Bilhassa Türkiye’deki opera tarihçesi açısından önemine değinecek olduğumuzda; o devrin hemen hemen meşhur bütün İtalyan operalarının bu sahnede oynandığını görmekteyiz. Burada sahneye çıkan sanatçıların çoğu, devrinin tanınmış sanatçıları ve Avrupa’dan angaje edilmiş isimlerdir. La Scala’dan, Metropolitan Operası’na, Covent Garden’dan Viyana Operası’na kadar kariyer yapan değişik sanatçıların rol aldığı, Callisto Guatelli’nin operalar sahnelediği, Angelo Mariani ve Luigi Artidi gibi önemli şeflerin direktörlük yaptığı, Adeliadi Ristori’nin başrole çıktığı bir mekândır Naum Tiyatrosu. Naum Tiyatrosu’nun bir diğer özelliği de hükümet tarafından desteklendiği için bir tür imparatorluk tiyatrosudur.

  • Kitabın yazılma serüvenini anlatır mısınız? Kararı nasıl verdiniz, ne kadar sürdü?

Ben küçükken sokakta top oynamak yerine, küçük tahta bloklardan tiyatro sahneleri inşa ederdim. En büyük heyecanım, ışıklarla, boyalarla bu tür operatik sahneler kurmaktı. O zamandan kalma bir yeniden inşa etme tutkum ve buna yatkınlığım var. Seneler sonra ortaya koyduğum çalışmalarım da, Türkiye ile diğer ülkelerin kültürlerinin kesiştiği noktaları ortaya çıkarmak üzerinedir. Bilhassa müzikte, müzik tarihinde ve sanatın diğer ilgi duyduğum dallarında bunu hayata geçirmekteyim. Dolayısıyla Naum Tiyatrosu benim için bütün inandığım değerleri bir araya getirebileceğim, kalybolduğuna üzüldüğüm bir devrin yeniden, en azından kitap üzerinde, inşası olacaktı. Üç seneden fazla bir zaman aldı bu kitaba son noktayı koymak. Bunun sebebi, hem sözkonusu derinlikli araştırmalar hem de benim konser programlarımın yoğunluğuydu. Aradaki zamanlarda okumaya, yazmaya ve araştırmaya yöneldim. En son geçen yaz oturup iki ay süresince sadece kitaplara odaklanarak bu kitabı ortaya çıkarabildim.

(Zamanın Naum Tiyatrosu, şimdinin Çiçek Pasajı’nın girişi…)

  • Bundan önceki kitabınız “Donizetti Paşa - Osmanlı Sarayı’nın İtalyan Maestrosu” kitabınızı yazarken de var mıydı bu Naum Tiyatrosu’na dair bir kitap hazırlama fikri?

Vardı tabi ki bu fikir. Ama sizin de sözünü ettiğiniz üzere, “Donizetti Paşa - Osmanlı Sarayının İtalyan Maestrosu” kitabına dair araştırmamı yaparken karşıma sürekli olarak çıkan Naum Tiyatrosu ile ilgili veriler, makaleler, bilgiler artık bunun kitap haline gelmesi gerektiği inancını doğurdu bende. Naum Tiyatrosu’na dair müstakil araştırmaya başladığımda ise 19. yüzyıl basınının ne kadar ileri seviyede olduğuna şahit oldum. Dönemin basınını bugünküyle mukayese ettiğimde çok daha derinlemesine içerik sahibi olduğunu söyleyebilirim. Yazılar son derece uzun, muazzam analizlerin ve eleştirilerin olduğu, opera temsilleri hakkında derinlemesine krikitlerin olduğu bir basın anlayışı var o dönemde. Orada yararlandığım yazıların hepsini bir kitap haline getirmiş olsak birkaç cilt olurdu. Bilhassa Journal de Consatnitople ve devrin diğer önemli gazeteleri hattâ yabancı basında inanılmaz hoş tasvirlerle karşılaştım.

Henryk Wieniawski’nin Konser Verdiği Mekân

  • Araştırmanız sırasında sizi çok şaşırtan bulgular oldu mu?

Olmaz mı, oldu tabii… Birkaçını sıralamak isterim; Henryk Wieniawski döneminin en meşhur kemancılarından birisidir ve Naum Tiyatrosu’nda konser vermeye gelmiş, bu gerçekten çok önemli. Bunu müzik otoritelerine, Avrupalı müzik tarihçilerine söylesek gerçekten çok şaşırırlar. Aynı şekilde Pablo de Sarasate, yine çok önemli bir kemancı ve Naum Tiyatrosu’nda yine konser vermiş. Tüm bunların haricinde Charles Dickens’ın editörlüğünü yaptığı dergide Naum Tiyatrosu’na yer veriyor olması da heyecanlandıran gelişmelerden birisiydi. Gustave Flaubert’in annesine yazdığı mektupta Lucia di Lammermoor operasını seyrettiğini söylemesi de yine mutluluk verici edebi bağlantılardı.

  • Peki opera tarihimizdeki yeri nedir Naum Tiyatrosu’nun?

Naum Tiyatrosu ile Avrupa tiyatrolarını mukayese ettiğimiz zaman elbette bir La Scala olmadığını söylemek gerek. Ama yine de oradaki sanatçıları bünyesinde himaye edebilmiş, bu yönde ilerlemeye gayret etmiş, kitapta sözünü ettiğimiz üzere çok kötü sezonların yaşanmasına rağmen ayakta kalabilmiş, devamlı para sıkıntısı çekmesine rağmen ayakta kalan bir sahnedir. Konuyu dağıtmayalım, operatik sanatlar açısından dünyanın önemli sahnelerinden birisi değildi belki, ama yine de dünya içerisinde operayı temsil eden daha doğrusu İtalyan Operası’nın en önemli şubelerinden birisiydi. Dolayısıyla Avrupa basınında veya 19. yüzyılda çıkmış bütün müzik dergilerine baktığımızda belki ilk sırada anılmıyordu ama, tiyatroda hangi temsillerin yer aldığını, programında nelerin olduğunu listeliyordu bütün yayınlar. Paris, Viyana, Lizbon gibi birçok ülkenin önemli sahnelerinden haber verilirken en altta da Constantinople - Naum Tiyatrosu’nda temsil edilen operaların haberleri çıkıyordu. Bu da kurumsal anlamda Avrupa tiyatrolarıyla entegrasyonu sağladığını gösterir.

Naum Tiyatrosu Bir Geleneğin Devamını Sağlamıştır

  • Naum Tiyatrosu’nun şehrin diğer sosyal ve kültürel hayatındaki yeri nedir?

İstanbul’da her zaman olduğu gibi o devirde de büyük bir yardımlaşma bilinci var. Bununla alakalı olarak çeşitli yardım baloları düzenleniyor. Burada toplanacak yardımın, değişik dinden ve mezhepten insanlara eşit dağıtılmasına büyük titizlik gösteriyorlarmış. Hattâ sözkonusu kontrolü yine o cemaatlerden veya dinlerden seçilmiş temsilciler bu eşit dağıtımı sağlamakta yetkili oluyorlardı. Öyle ki daha sonra gazetelerde ne kadar toplandığı ve kime ne kadar verildiği ilan ediliyordu. Naum Tiyatrosu da bu tür etkinliklere ücretsiz kapısını açarmış. Örneğin Mardi Gras baloları vardır, yüzyıllarca öncesine dayanan bir geçmişi vardır. Büyük Perhiz başlamadan önhceki son Salı gerçekleştirilen bu festivalvari eğlenceler bir dönem Venedik’te yasaklanmıştır. Ancak İstanbul’da hiç kesintiye uğramadan devam etmiştir meselâ. Hayatta olduğu müddetçe Naum Tiyatrosu’nda gerçekleşmiştir bu festivaller. Sadece bu bile yeterlidir aslında.

  • Naum Tiyartosu, sizin de belirttiğiniz üzere emperyal bir tiyatroydu. Peki Padişahlar Naum Tiyatrosu’na samimi bir ilgiyle ve inanarak mı destek vermişler gerçekten?

19. yüzyılın Avrupa’nın Osmanlı üzerindeki baskısının arttığı ve bilhassa büyükelçiler aracılığıyla kontrolünün de arttığı bir dönem olduğu biliniyor. O koloniye iyi görümmek için belirli kararların alındığı aşikar. Buradaki büyükelçilerin opera sanatını sevdiği ve dolayısıyla böyle bir sanatın da saray tarafından desteklenmesinin iyi görüneceğine dair raporlar var hükümet kanadında. Ama bunun yanında, gözardı edilmemesi gereken şey, Sultan Abdülmecid’in samimi bir ilgisi ve sevgisi var operaya. Mecburiyetten bunu yapıyor demek büyük haksızlık olacaktır. Örneğin, Dolmabahçe Sarayı’nda bir tiyatro inşa ettiriyor. Konservatuvar kurduruyor ve çocuk öğrencilere opere temsilleri yaptırıp kendisi bizzat izleyiciler arasında yer alıyor. Yani saraydaki sosyal hayatın içine de dahil olmuş, haremdeki kadınlar libretto çevirilerini okuyorlar. Temsillere böyle gidiyorlar. Bunlar zaruretten yapılamayacak şeylerdir.

  • Opera tarihimiz açısından böyle önemli bir kitabı yayınladığınız şu günlerde aynı zamanda 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali de devam ediyor. Ne düşünüyorsunuz?

Çok sevindirici ve heyecan verici bir festival. Keşke bu vesileyle eski opera ve tiyatro sahnelerimiz de onarılsa çok daha güzel olur. Örneğin Süreyya Operası dışında opera için hazırlanmış mekânımızın olmaması üzücü. Yıldız Sarayı Tiyatrosu örneğin günümüze kalan tek emperyal tiyatrodur. Daha önceki senelerde ben orada bir konferans vermiştim meselâ ama ışıkları yanmıyordu D’aronco’nun inşa ettiği bir binadır. Orası yeniden hayata geçirilebilirse ne güzel olur. Belki bu kitap ve bu festival buna bir önayak olabilir. Ben perakende açıdan üzerime düşeni yaptım, gerisini bekleyeceğiz.

(Emre Aracı’nın plak çalışmalarından birkaçı)