BARIŞA İNANMASAM ÇOCUK YETİŞTİRMEM MÜMKÜN DEĞİL

Etgar Keret, doğup büyüdüğü İsrail topraklarından tüm dünyaya sözünü ulaştırabilen son dönemin önemli yazarlarından birisi. Bölge sorunlarıyla ilgili barış yanlısı kampanyalarda her daim yerini alan, tarafsızlığıyla ve bölgede barışın bir gün gerçekleşeceğine olan inancıyla pek çok uluslararası konferansta da söz verilen bir isim. Aynı zamanda ülkemizde de yakından takip edilen ve sevilen bir yazar. Bundan birkaç ay önce İstanbul’a gelen Etgar Keret bu sene 10’uncusu düzenlenen !F İstanbul Film Festivali’nin konukları arasındaydı. Keret’in öyküsünden uyarlanarak sinemaya aktarılan Wristcutters (Bilek kesenler) filmi, festival izleyicilyeri tarafından kısa sürede bir “klasik” olarak nitelendirilmişti. Hazır buralara kadar gelmişken, imzasına da gittiğimiz, bize aşina bir dili olan Keret’le sinema, kitapları ve son dönemdeki olaylara dair konuştuk.

—OYNAKBEYi—

Keret, filmin bu kadar kısa zamanda “klasik” olarak adlandırılmasını “tanıdık olgular”a bağlarken bunu şöyle açıklıyor. “Hikâye, heterojen ve çatışma içindeki İsrail toplumundan türedi. Sinemaya da yine çatışma içinde ve bölünmüş bir toplumun mensubu olan Hırvat yönetmen Goran Dukic tarafından aktarıldı. Böylesi zengin ve uçlarda bir insanlar bütününü yansıtan ve hem sahte Mesihleri hem de sarhoş Rock yıldızlarını aynı anda kapsayan bu resmin Türkiye’de yaşayan gençlere tanıdık gelebileceğini düşünüyorum.”

Goran Dukic isminin özellikle altını çizmesini ise şöyle detaylandırıyor Keret; “Uyarlamalar asla siz öyküyü yazarken kafanızda kurduğunuz biçimde olmuyorlar ve bu, iyi bir şey. Eğer sinemada izlediğim, birebir benim hayalimdeki olsaydı, yazdığım şeyde okura hiç yer bırakmadığım anlamına gelirdi. O yüzden izlerken kendi yazdığım öyküden çok Goran’ın okumasıyla ilgilendim. Özgün ve komik buldum, epey beğendim.”

AŞK HAYATIMIZI KÖKÜNDEN DEĞİŞTİREBİLİR

Her ne kadar “Bilek kesenler” adını taşısa da, filmin yan başlığı “bir aşk hikâyesi”. Haliyle söz dönüp dolaşıp aşka gelince Keret filmdeki aşk meselesini ve sebeplerini bir çırpıda açıklıyor: “Wristcutters’ta ‘intihar’ olgusunun veya ‘aşk’ olgusundan birinin diğerine oranla insanları daha fazla etkilediğini sanmıyorum. Filmde ikisinin de birbirine sımsıkı bağlı olduklarını düşünüyorum. Aşk, iyimserlik ve canlılığı temsil ederken intihar, ümitsizliğe işaret ediyor. Varoluşumuzun bu vazgeçilmez uç noktalarını tecrübe etmeden insan olmamız olanak dışı.

Çiçeklerin, yıldızların olmadığı ve kimsenin gülmediği bir ‘araf’ta toplanıyor tüm intihar edenler. Neredeyse her şeyin olduğu araf’ta bir tek bunlar eksik. Çünkü, çiçekler, yıldızlar ve gülüşler, umuda dair şeylerdir ve kendini öldüren insanların olduğu bir dünyada umuda yer yok.

Dünyada bir umutları kalmayan ve intihar eden insanların toplandığı “araf”ta bir tek Taksici Hasanın intihar sebebi farklı. Çünkü o bir intihar komandosu. Aslında bu kısım, orijinal öyküde daha uzun. Bana kalırsa ölümden sonra gidilen bir öte dünya, kişinin yaşarken sahip olduğu ideolojiyi yeniden tartmasına olanak tanıyabilecek bir yer. Fikirler uğruna yaşamdan vazgeçmenin ya da ölmenin ne kadar kolay olduğunu anlamamak mümkün değil. Dünyada yaşam mucizesiyle eşdeğer başka hiçbir şey yok, yaşama son vermek çok kolay elbette ama bu eylemin geri dönüşü mevcut değil. Zaten Eugene ile Hasan’ın diyaloğu bölgede yaşananlara dair bir seslenmeyi de barındırıyor içinde.

doğru insan diye bir şeyin varlığına inanmıyorum.

Aşka geri dönecek olursak; kahramanımız Zia’nın hayatını aşk değiştiriyor. Âşık olduğu kadın onu terk ettiği için intihar ediyor ve yine aşkı sayesinde hayatı kökünden değişiyor. Haliyle aşkın bu kadar büyük etkisi var mıdır diye soranlar olacaktır filmi izlerken. Açıkçası öyküyü ben yazdım ve evet, bence var. Ama buna rağmen ‘doğru insan’ diye bir şeyin varlığına inanmıyorum. Beraberlikler asla mükemmel olmaz. Bir ilişkide tavırlar, iki kişinin uyumundan daha belirleyici olur çoğu zaman. Bedel ödemeden, esneklik sergilemeden gerçek yakınlık kurulamaz.”

YAŞAMIN ÖNEMİNİ HATIRLATMAK GEREKİYOR

Etgar Keret’in başta Amerika olmak üzere tüm dünyada yakından takip edilen bir yazar olduğunu söylemek gerek. Ortadoğu’da yaşananlara dair fikirlerini ise her zaman belirten isimler arasında yer aldığını zaten söylemiştik. Ülkemizde yakından takip edilen bir yazar ve yaşadığı toprakları yazan bir isim olması dolayısıyla konu Keret’in kitaplarına ve bölgede yaşananlara aynı anda geliyor.

“Kasım ayında kısa süreliğine de olsa Türkiye’deydim. Her ne kadar bölgedeki ülkelere benzemese de terör ve intihar saldırılarına aşina bir ülke. Aynı topraklarda yaşıyoruz ve hayatlarımızda karşılaştığımız pek çok sorun birbirine benziyor. Benim içinde yaşadığım toplum çoğu zaman ekstrem ve ultra Ortodoks Yahudilerce yönlendiriliyor, burası için de aynısı Müslümanlar açısından söylenebilir. Yaşadığımız ülkelerde gelenek ve modernizm, yer yer büyük sürtüşmeler eşliğinde bir arada ayakta duruyor. Ama yine de, barış olasılığına inanmak zorundayım. Aksi takdirde bir çocuk yetiştirmem mümkün olmazdı.

Barışa benim dışımda da inananların varlığı beni umutlandırıyor. Gazze Blues‘u Samir El-Youssef ile beraber hayata geçirmiştik örneğin. Bu, Samir El-Youssef’tan gelen bir teklifti aslında. Arkadaştık o zamanlar. 2’nci İntifada döneminde şöyle dedi: ‘Halklarımız bir arada yaşamayı beceremiyor. Bari biz bir kitabın sayfalarında bir araya gelelim ve örnek teşkil edelim onlara.’ Bu kitabın İsrail’in düşman saydığı ülkelerden Lübnan’da (Samir’in doğduğu yer) okunması ve beğenilmesi beni fazlasıyla memnun etti.”

Tüm bu söylediklerinin yanında Etgar Keret doğrudan slogan atmayan ve ironik bir dille alaycı metinler kurgulayan bir yazar. Öyle ki kimi zaman çok trajik bir olayı anlatırken sizi güldürebildiği gibi, tam güleceğiniz anda da serseme çevirebiliyor. Bunu hatırlattığımız zaman şunları söylüyor Keret: “Açıkça söylemek isterim ki, ben kötü bir muhitte yetiştim ve ufak tefek bir tiptim. İroni hayatta kalmamı sağlayan yegane silahtı. Çok dayak yemeden bir şeylere karşı koyabilmeyi ve tartışabilmeyi alaycılığım sayesinde başardım. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü‘nde kullandığım dili de bu şekilde açıklayabilirim. Bunun yanında, yaşamın ve umudun ne kadar önemli olduklarını sürekli kendime hatırlatmak zorundayım sanırım. Yaşadığımız bu yerde öyle korkunç şeyler oluyor ki insan olma mucizesini unutmak ve insanlığımızı kötüye kullanmak olası. Onun için, hayatın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak gerektiğine inanıyorum.”

BARIŞ, ÇOCUKLAR HAYATTA KALACAĞI İÇİN ÖNEMLİ

Barışın getirmesi gereken kaynağın kahramanlık değil işlevsellik olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, barışı önemli ve ahlaklı bir kavram olarak “satma” derdinde değilim. Önemli ve ahlaklı olmadığından değil elbette; ama kimselerin zaten o tarafıyla ilgilendiği yok. İnsanların hayatlarını güzelleştireceği iddiasıyla “satmak” çabasındayım barışı. Barış her iki taraf için de gerekli. Uzlaşma gerektiriyor ama sonuçta, çocuklarınız öleceklerine sağ kalıyorlar. Bence bu, gayet güzel bir çözüm.

SON OLAYLARDAN HEM UMUTLUYUM HEM KORKUYORUM

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan hareketlenmelere, burada etraflıca bir cevap vermem zor. Kısaca özetlersem bölgede olan bitenler karşısında hem umut hem de korku duyduğumu söylemem gerekir. Umut, çünkü insanlığın ne denli güçlü olduğunu ve neredeyse şiddetten tamamen uzak protesto biçimleriyle neler elde edilebileceğini gösterdi bize bu gelişmeler. Korku, çünkü demokrasinin bir tür altyapıya ve geleneğe ihtiyacı vardır ve bunların yoksunluğunda kaos tehlikesi ortaya çıkabilir. Antidemokratik odaklar bu süreçleri kendi lehlerine kullanabilirler.

TAŞRADA ZAMAN AKMAZ DÜŞER

Geçtiğimiz aralık ayı içinde 16’ncısı düzenlenen Gezici Festival’in konu başlıklarından birisiydi Taşra. Bu konunun işlendiği filmler gösterildiği gibi, festivalin dolaştığı şehirlerde de konferanslar, toplantılar düzenlenmişti. Taşrada Var Bir Zaman kitabı da festival çerçevesinde hazırlanmıştı. Cüneyt Cebenoyan, Erol Köroğlu, Nerçay Türkoğlu, Özcan Alper, Yücel Demirer, Zeynep Uysal, Jale Parla, Necla Algan, Aslı Kayhan, Tanıl Bora, Fatih Özgüven, Burçe Çelik… gibi isimler başta sinema ve edebiyat olmak üzere “taşra”nın hayatımızdaki ve kültürümüzdeki yerine dair tartışmalarda bulunmuşlardı. Taşranın tüm yönleriyle değerlendirildiği kitabın editörleri Aslı Güneş ve Tül Akbal Süalp ile hem kitabı hem de “taşra” kavramını konuştuk.



—OYNAKBEYi—

  • Taşrada Var Bir Zaman kitabının hazırlanmasının öyküsünü anlatır mısınız?

-Tül Akbal Süalp: Bu kitabın fikri aslında daha önceki tartışmalarımızda oluşmuştu. Gezici Film festivalinden arkadaşlarla da paylaşınca haydi yapalım denildi. Kişisel olarak da uzun bir süredir Türkiye sinemasında belirgin bir tarzda taşraya kaçışlar ya da taşra güzellemeleri diyebileceğimiz bir olgunun tartışılmaya değer olduğunu düşünmekteydim. Aslı’nın da edebiyatta ve sinemada taşra olgusu üzerine düşünceleri vardı. Aslı ile mutat konuşmalarımız içinden de böyle bir çalışmanın iyi olacağını düşündük.

-Aslı Güneş: Son dönemde taşraya yönelen bakışlar bizim açımızdan oldukça dikkat çekiciydi. Özellikle birbiri ardı sıra gelen filmler, taşraya ilişkin, ve bizce çok da tartışmalı olan, bir algı yaratıyordu. Taşrayı tartışmanın zamanı gelmişti ve bunu da en iyi, taşraya yoğun emek veren Gezici Festival’le yapabilirdik. Bu kitap, belki de taşra yanılsamasına karşı, taşranın verdiği bir cevap olarak sayılabilir. Bunu da taşrayla haşır neşir bir film festivali aracılığıyla yapmış olması çok anlamlı bence. Bu yüzdendir ki, taşranın tartışılması gerektiğine dair inancımız, festivaldeki arkadaşlar tarafından da tereddütsüz paylaşıldı.

  • Sizce Türk kültür ve sosyal hayatında taşranın yeri nedir?

-Tül Akbal Süalp: Bu sorunun cevabı hem kitapta, hem onun sunumunda, hem de en azından kişisel olarak cevaplayabileceğim noktada kendi yazımda tartışıldığını ve cevaplandığını söyleyebilirim. Bu belirsiz tanım, tanımladığı kaypak durum Türkiye’deki toplumsal ve kültürel hayatın görünümlerinin içinde ağırlıklı bir yere sahip. Ne kastettiğim için yazıyı yeniden anlatmam gerekebileceği için uzatmıyorum.

-Aslı Güneş: Taşra derken, tanımı ve sınırları belirli bir kategoriden söz ediyormuş gibi davranılıyor ama bizim çıkış noktamız zaten Tül’ün de dediği gibi kavramın kendisinin belirsiz ve kaypak bir tanım üzerine oturtulmasına karşı eleştirel bir duruştu. Kendi adıma taşra diye bir kategorinin kabulünün başlı başına bir sorun yarattığını düşünüyorum. Kitaptaki birçok yazı da zaten böylesi bir kategorizasyonun sorgulanması gerektiğini savunuyor. Kanımca son dönemde bütün kavramların “kültürel” pratikler içerisinden tanımlanmasının getirdiği bir yanılsama bu. Dolayısıyla bu soruyu önce, taşra neresidir, ya da taşra gerçekte var mıdır sorusuyla karşılamak gerekebilir. Ama şunu da söylemek mümkün: Türkiye’de kendini hep kültürel simgeler üzerinden var eden modernleşme deneyimi, taşrayı kimi zaman idealin karşıtı; kimi zaman da milliyetçilik ekseninde idealin ta kendisi olarak konumlandırmış ve tanımlamıştır.

taşraya yönelişte sinema bir adım önde

  • Sizce sinemamızda işlenen “taşra” ile sanatın diğer dallarında ele alınan taşra arasında bir fark var mı?

-Tül Akbal Süalp: Disiplinler ve çalışanların kullandığı malzemelerle ilgili bir durum değil bu herhalde. Bakanların bakma biçimlerini sınıfsal konumları, modalara, modalarla birlikte yeniden üretilen yaklaşım ve ideolojiler biçimlendiriyor. Bu dünya ile hangi dil ve hangi malzeme ile hangi manzaradan ilişkiye geçmek istediğinizle alakalı sözün kısası.

-Aslı Güneş: Evet, taşra algısı sanat dallarına ya da disiplinlere göre değişmiyor ama şunu söylemek mümkün belki: Taşra modası en çok sinemada yaygın. Türkiye sineması uzun süredir taşrayı anlatma iddiasında. Taşra anlatılarına uygun bir estetik de (durgun, ağır görüntüler yönetmenin yansıtmak istediği taşra sıkıntısının temsili haline geldiler neredeyse) doğuyor sinemada. Taşrayı anlatmak istiyorsanız, kameranız, oyuncularınız belli bir taşra algısına uygun ve seyircinin de aşina haline geldiği bir durumu anlatmak zorundalar. Belki görüntü sanatı taşranın egzotikleştirilmesi eylemine daha elverişli bir duruma geldi. Bu anlamda taşraya yönelişte sinema diğer alanlardan bir adım önde galiba. Ama Tül’ün de dediği gibi, taşraya bakış ideolojiler tarafından belirleniyor. Edebiyatta da, sinemada da, hatta taşrayı tartışan akademik metinlerde de bu durumu göz ardı etmemek lazım.

  • Teknoloji çağındayız denir hep, haber almanın, iletişimin (internet veya diğer medya organları aracılığıyla) daha kolay olduğu günümüzde eskisi gibi bir taşradan söz edebilir miyiz?

-Aslı Güneş: Globalliğin bu denli vurgulandığı bir çağda taşra gibi tikelliklerin varlığı üzerinde ısrarla vurgu yapmak da bu çağın ironisi galiba… Taşra yapay bir kategoriydi hep, bugün iyice yapay hale geldi. Yalnızca akademik ve sanatsal bir kategori olarak, kültürel farklılıklar söyleminin nesnesi haline getirilmeye çalışılıyor. Kitabın adından başlayarak bunu vurgulamak istedik aslında: Doğu’da zaman yoktur diyen Oryantalistler nasıl yanıldılarsa, “taşrada zaman yoktur” diyenler de fena halde yanılıyorlar. En azından zamanın, coğrafyaya göre değil, paraya, teknolojiye vs. göre şekillenişini, dolayısıyla taşrada zamanın var olduğunu görelim istedik.

  • Şayet hâlâ bir taşradan söz edeceksek, eskiye oranla taşra ne kadar dışarıda?

-Tül Akbal Süalp: Aslında bu kitap birkaç yazı dışında net olarak taşranın bir merkez çevre, iç dış ya da coğrafi bir mesele olmadığını iddia ediyor ve tartışıyor. Ama illaki grafik bir tahayyülden yola çıkarsak taşra dışarısı olarak giderek genişleyen bir kara delik de olabilir.

-Aslı Güneş: Eğer taşra için ille de bir koordinat bildirmek gerekecekse, kent neredeyse taşra oradadır diyebiliriz.

  • Ahmet Hamdi Tanpınar, “doğu beklemenin yeridir” demişti. Taşrada Var Bir Zaman kitabında da bilhassa taşrada zaman algısının daha yavaş ve kimi zaman ağır olduğunun altını çiziyorsunuz ayrı yazılarla. Taşranın zaman dilimi ayrı mıdır gerçekten, öyleyse nasıl bir zamana sahiptir?

-Tül Akbal Süalp: Murat Erşahin’in kitabımız hakkında yazdığı yazıda aktardığı, Artvin Şavşat’ta bir köy bakkalından duyduğu o veciz cümleyi ben de tekrarlayayım: “burada zaman akmaz düşer.” Ne yazık ki bu olay kitap basıldıktan sonra yaşandı. Yoksa kitabın ana kaynaklarından biri olurdu.
Ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözünün yanına sözümüzü eklersek evet bu sonsuz büyüyen taşra aynı zamanda kaybettiğimiz her şeyi beklemenin zaman mekânıdır da.

-Aslı Güneş: Yalnız Tanpınar değil, Batılı gezginler vs. için de Doğu beklemenin yeridir. Bu izlenim taşra için de geçerli çoğu zaman. Taşrada ya da Doğu’da zaman olmadığı varsayımı, bu mekanları bir nostalji nesnesi haline getirmenin de yolunu açar. Kitapta bunun tam tersini söylemeye çalıştık. Taşrada zaman vardır ve sonsuz bir bekleyişe, geri dönüşe evsahipliği yapabilecek herhangi bir coğrafya yoktur. Bekir Fahri de Jönler romanında Mısır’daki tüm dükkânları “kaderlerine boyun eğmiş dinsel bir suskunluk” içerisinde tanımlar. Bu yorumu şöyle tercüme edebiliriz aslında: Paranın, ticaretin hızlandırmadığı bir yaşam, kentli bakışa göre zamansız, tarihsiz olabilmektedir. Yanılsamadır bu. Bekleyen Doğu ya da taşra değildir. Taşradaki zamanın yavaş olarak algılanması, taşranın yavaşlığından değil, kentin hızından kaynaklanmaktadır. 

BAKIŞ AÇISINI DEĞİŞTİREREK “AV MEVSİMİ” ÜZERİNE NOTLAR

Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de bir “sinema” vakası var ki, yeni yetenekli oyuncular, senaristler, yönetmenler çıktıkça, hattâ ilk filmlerinde normalin üzerinde övüldükçe, eski ustaların yaptığı yeni işleri daha fazla övmek gerekiyormuş gibi anlaşılıyor. Durum böyle olunca da, daha gösterime girmeden “merakla beklenir hale gelen” film, gösterime girdiği hafta her yerde karşımıza çıkarken, çok değil birkaç gün sonra evvelâ fısıltı gazetesiyle, akabinde birtakım kendini “cesur” addeden köşe yazarlarınca kötülenmeye başlanıyor…

Bunların sonuncusu olarak karşımıza Av Mevsimi örneklenebilir. Önce Yavuz Turgul - Şener Şen birlikteliği ve diğer oyuncular dolayısıyla merakla beklenen bir film olarak bahsedildi sürekli olarak. Âlâ-i vâlâ ile gösterime girdi. Aradan bir hafta - on gün geçti ve önce kulaktan kulağa, sonra köşeden köşeye filmin kötü olduğu, ikilinin eski tadında ve formunda olmadığı yönünde cümleler kurulmaya başlandı. Bir kere kabul etmek gerekir ki, Yavuz Turgul ve Şener Şen ikilisi ne kadar yeni filmde beraber olsalar da Muhsin Bey’den hiçbir zaman kurtulamayacaklar. İkilinin bir arada olduğu bütün filmleri bir araya getirdiğimiz zaman Muhsin Bey hepsinden fersah fersah ötede bir film olması dolayısıyla, zaten bütün objektif değerlendirmeleri ortadan kaldıracaktır. Daha sonra ortaya çıkardıkları Eşkıya ise gerek gişe dolayısıyla, gerekse güncel bir meselenin veya durumun veya biraz farklı bir anlatıma sahip olması dolayısıyla en az Muhsin Bey kadar etkileyecektir.

Dolayısıyla belirtmek gerekiyor ki, Av Mevsimi’ni öncelikle diğer filmlerden mücerret düşünmeliyiz. Zira bu ne bir devam filmi ne de konu aynı! Av Mevsimi’ni izleyen insanların büyük kısmı beğenmediklerini dile getirdiler, tanıdıklarıma bunun sebebini sorduğum zaman net bir açıklama yapamadıkları gibi, hemen Eşkıya ve Muhsin Bey örneğinin yanıltıcı etkisine teslim oldular. Eşkıya ve Gönül Yarası’nın harmanı olduğunu söyleyenler de olmuştu ki, bunun uzak bir akrabası olduğunu söylemek mümkün olduğu kadar, değil de… 

Filmin kadrosuna yönelik değerlendirmeye gelmeden önce, filmin öne çıkan yönünü ele almak ihtiyacı hissediyorum. Film “adli bir vak’a”dan yola çıktığı için ‘polisiye’ gibi ele alınıyor. Polisiye denince de hemen ilk aklımıza “seri katil” meselesi geliyor. Seri katil hikâyesinin, bizim sinemamızda henüz çok başarılı olamayacağını defalarca yazdılar. Bunun memleketimiz sınırları içerisinde olmasını engelleyecek birtakım faktörlerden bahsettiler yeterince. (Tabi hiçbir yönetmenin aklına, bu alanda yazılmış yeni ve başarılı yerli romanları kurcalamak gelmiyor olabilir…) Filmde de doğrudan bu meseleye değiniliyor; teşkilata yeni dahil olan bir antropologun tezinin “Türkiye’de seri cinayetsizlik” olduğunu öğreniyoruz. Dolayısıyla izleyicisine en başında işareti veriyor ve “bu filmin konusunda seri katillik meselesi veya katil psikolojisi irdelenmeyecek!” diyor Turgul. Ama ortalıkta bir cinayet var ve bu da bir gizeme sebep oluyor. Buna rağmen belirtmeliyiz ki, Av Mevsimi seri katil filmi olmadığı kadar, aslında bir polisiye de değil. Zaten Av Mevsimi bir kere daha hatırlatıyor ki, ülkemizde polisiye vakalarda asıl üzerinde durulması gereken unsur “bürokrat veya bakan engeli”. Pek çok polis filminde veya dizisinde görürüz ki, çetrefilli bir dava bakan engeline takılır veya bürokratik birtakım sıkıntılardan dolayı tıkanır kalır… Şayet polisiye değerlendirmesine girecek olursak, filmi gerçekten çöpe atmamız gerekir. Belki de filmin başında dile getirlen “bakış açısını değiştirmeliyiz” ifadesi, filmi izleme şeklimizin de ne olması gerektiğini anlatıyor.

Polisiye değilse ne?

Film; polisiye bir maceradan çok, emniyet teşkilatında birkaç memurun kişisel durumlarının anlatımı olarak görülmeli. Zaten Turgul ve Şen ikilisinin birçok filminde de genellikle bununla karşılaşırız… En iyilerinde de en kötülerinde de. Yani birbirinden farklı olmasına rağmen bir arada yaşayan / bir araya gelen / gelmek zorunda kalan insanların kendi hayatlarının nasıllığı, bir nevi insan ilişkileri veya ilişkisizlikleri ele alınıyor. Biraz genele bakacak olursak, gösterime giren veya televizyonlarda yayınlanan diğer pek çok “polisiye” adıyla anılan filmlerimizde veya dizilerimizde de biz aslında komiserlerimizin zorlu hayatını, emniyet teşkilatının çileli zamanlarını, karakterlerin sorunlu yaşantılarını izleriz. Bunu son bir yıl üzerinden özetlemek gerekirse; Ejder Kapanı’nda Uğur Yücel’in canlandırdığı Çerkez Abbas’tan Arka Sokaklar’daki pek çok emniyet mensubuna, Av Mevsimi’ndeki karakterlerden Behzat Ç.’ye kadar detaya girmeden örnekleyebiliriz.

Av Mevsimi’nden detaylamak gerekirse; Şener Şen / Ferman - Avcı rolüyle teşkilattan emeklilik günlerini bekleyen son işini hakkıyla yapmaya çalışan bir komiser. Örnek bir insan, ağzından tek kötü laf çıkmayan, sabırlı, bilgili, hoşgörülü, âkil adam, deyim yerindeyse bir ermiş. Zaten ortaya çıkan karakter bir polisten çok, yıllarca Anadolu’da öğretmenlik yapmış dünyayı seven idealist bir öğretmen gibi duruyor. İnsanlara Gönül Yarası’nı çağrıştıran nokta da bu olsa gerek… Avcı’nın gerek lakabının, gerekse iz sürüşündeki başarı alıştığımız polisiye maceralardaki gibi ispatını görmüyoruz. Filmi izleyenler bilecekki, başka avcıyla diyaloğa girdiği zaman ortaya çıkan hırsın sonrasında bir zekâ unsuru var o kadar… Yoksa Jack Malone kadar bile sır çözmüyor Avcı!

Cem Yılmaz / Deli - İdris, filmin resmi sitesinde de “hayatı alaya alıyor gibi görünse de…” diye başlayan bir cümleyle tanıtılan bir karakteri canlandırıyor. Ayrıldığı karısına deli gibi âşık. Kadınlara güvenmeyen bir adam ve görevinden çok amirine deli gibi sadık. İnandığı değerler için her şeyi göze alabilecek bir tip. Genel olanla sorunları olan bir insan özetle. Her ne kadar filmi izleyenler, hâlâ anlamadığım bir sebeple “Cem Yılmaz hayatının oyunculuğunu yapmış” dese de, sözünü ettikleri performansın yanından bile geçmiyor. Zira ilk filmi Her şey Çok Güzel Olacak’ta birkaç sahnede aynı performansı sergiliyor. Hele ki Hokkabaz’da film boyunca kariyerinin en başarılı oyunculuğunu zaten çıkarıyordu. Ama hep güldürmesine alıştıkları Cem Yılmaz’ı biraz ciddi gördükleri anda insanlar, “aman yarabbi ne oyunculuk” demeyi pek seviyorlar. Zira bunun bir örneğini de Organize İşler’deki kısa ama fazla sert rölünde de görmüştük. O zaman da insanlar, bu komik suratın gerekirse korkunç olacağına fazla şaşırmışlardı. Unutulan bir şey var; adam rol çıkarıyor, oyunculuk yapıyor, elbette ciddiyse ciddiyi oynayacak! Onun da polisiye kurguda gerçekleştirdiği “kilit” görev yine o sandığımız polisiye tekniklerden biraz uzak… Kendi üslubunca ilerlediği meselede insan şunu söylüyor haliyle; “kardeşim adam gibi delillerin zini sürmeyen, bunları toplayamayan polisin olmadığı memlekette seri katile ne hacet?”

Okan Yalabık / Hasan - Çömez ise asıl başarılı performansı sergileyen kişi olmuş. Antropoloji mezunu ve teşkilata katılmayı seçmiş bir karakter. Her ne kadar filmin başında birtakım “acar dedektif olacak bu çocuk” kanısı yaratsa da tam tersi. Bunun sebebi onun başarısız olmasından değil, aslında mevzunun polisiyeden uzak olmasından doğuyor.

Bakış Açısı’nı değiştirince Av Mevsimi

Karakterlerin kendi sıkıntılarına baktığımız zaman, aslında polisiyeden daha çok şey anlattıklarını da söyleyebiliriz.

Avcı; orta sınıf, eskinin söylemişle orta direk bir memur. Ama dört başı mamur bir memur görüntüsünde. Eşinin sağlık sorunlarına rağmen, işinde gücünde. Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır insanlarından. Alışılmış bir Türk memur tipi. Kendinden küçüklere babalık yapacak kadar kalender…

Deli; kaybetmiş bir insan olmasının haricinde tam bir maço ve lümpan bir insan. Gerçek anlamıyla Anadolulu bir tip, ahlâk anlayışından, meselelere bakışına, olayları çözüş şekline kadar “taşralı”.

Çömez; filmin sosyal sınıfında kent soylu / aydın tipini gösteren insan. Değer yargıları ve birtakım algıları farklı birisi. Çömezliğinin de getirisiyle birçok olaydan fazla etkilenen, şaşıran, tedirgin olan birisi. Filmde anlatıldığı üzere mesleğin zorluklarıyla, pis tarafıyla henüz karşılaşmamış “memleket gerçeklerinden” uzak bir insan. Tıpkı birçok üniversiteli / aydın / kent soylu… gbi ekmek fiyatından bile habersiz. Paraya teslim olabilecek zayıflıkta. İdeallerini makam mevki, daha doğrusu para uğruna yok sayacak kadar zayıf…

Battal Çolakzade (Çetin Tekindor); Burjuva, toprak ağası, feodal, iş adamı… Uzun lafın kısası her yönüyle etten bir kapitalizm. Parayla her şey mümkün, düsturuyla yaşayan, davranan, zaten filme dahil olduktan sonra da bunu fazlasıyla ispatlayan bir karakter.

Av Mevsimi’nin Kadınları

Filmdeki polisiye macera arayışını bu arka planlara baktıktan sonra bir kenara bırakabiliriz. Çünkü bu kadar birbirinden farklı karakterlerin yer aldığı ve haliyle onların öyküsünün anlatıldığı bir filmde hangi polisiyeye girseniz, çuvallarsınız. Dahası bu birbirinden farklı tabiattaki erkeklerin “kadınları” ile olan ilişkisi, daha doğrusu filmdeki kadınların da söylediği şeyler farklı aslında…

Avcı’nın karısı; muhtemelen emekli bir memur, hattâ öğretmen emeklisi. Böbrek hastası. İkili birbirini çok seviyor. Yani şimdiye kadar hep dile getirilen -ki bu filmde de Deli tarafından söylenen- “polissen karın olmayacak, işinle evleneceksin, onunla yatacaksın…” terennümlerinin bir yalanlaması adeta. Bunun tam karşısında, zaten Avcı aslında genel hal tavır olarak polis gibi de değil! Oysa biz hep gördük ki, komiserlerin büyük çoğunluğunun evliliğinde bir sorun var. Niye olduğunu ne yazık ki bilmesek de hep sorunlu evliliklerin adamlarıdır polisler… Yalnız filmde Avcı’nın karısı, sadece Avcı ile anılan, geleneksel Türk kadınının bir yansıması gibi duruyor. Kocası görünmediği zaman sahnede görünmeyen, çilekeş kadın! Ama adı yok!

Deli’nin eski karısı Asiye, ismiyle müsemma filmin tek “asi” kadını. Ancak görüyoruz ki karanlıkta eli ayağına dolaşan, bütün “kim”liği, bireyliği bir anda sona eren, dara düşünce güçlü erkeğe sığınan / sığındırılan / sığınmak zorunda kalan bir kadın… Sadece Deli’nin deliliğini göstermek, artırmak, ispatlamak ve anlatmak için var adeta… Tıpkı Deli’nin “ana”sının aslında sadece onun Laz olduğunun ispatı olarak karşımıza çıkması gibi.

Çömez’in müstakbel karısı da yine Çömez gibi aydın sınıfının, kent soylu kadının ve burjuvanın temsilcilerinden. O da bir erkek olmadan anılamayacak kadınlardan… Babasının parası ile kendi restoranlarını kurmuş ve geliştirmiş, ama neticede “babasının parası” olmadan çok da hareket edemeyecek bir kadın. Zira sevgilisine işi bırakıp babasının yanında müdürlük yapmasını teklif ederken, onun ideallerini çok da önemsemiyor. Onu da sadece Çömez varken görüyoruz… Çömez’in sevgilisi, Deli’nin de altını çizdiği üzere, erkeği boyunduruğu altına alacak, hayatına sahip olacak, onu tamamen değiştirecek bir kadın… Yani Çömez henüz farkında olmasa da ileride büyük sorunlar yaşayacağı, gerçek anlamda köleliğini yapacağı bir kadınla birliktedir… Bu kadar tehlikeli görünmese de, müstakbep kayınpederininin / işvereninin teklifini kabul ettikten sonra, Çömez’in sırtındaki ceket bile sevgilisinin “babasının ona verdiği paralar sayesinde” alınmış olacaktır!

Battal’ın karısı; yine tipik Türk / Anadolu kadınlarından… O kadar mal, mülk ve ekonomik ferahlığa rağmen zengin kocanın boyunduruğundan ve onun sahiplenmişliğinden kurtulamıyor. Battal’a göre o eski karısını hâlâ rahat içinde evinde barındırıyor. Eski karısının anlattığına göre ise, “şartlar böyle gerektirdiği” için o evde kalmaya razıdır. Ancak onun da kurgu gereği birtakım çıkarlarının olduğunu göreceğiz… Ama dikkatli baktığımız zaman, onun evde barınmasının öyle veya böyle tek sebebi kızıdır. Battal’ın kızına olan düşkünlüğü karısına olan / olmayan sevgisinden daha fazladır. Aşktan zaten bahsedemiyoruz, zira muhtemelen büyükler kendi aralarında karar vermiş gençler de evlenmişlerdir… Battal’ın karısını hâlâ kendi evinde barındırması; ahlak anlayışının / törenin ve paranın gücünün bir temsili. Battal ayrılmış olsa da çocuklarının anası bir kadını “sahipsiz” sokağa bırakmayacak, kurda kuşa  yem etmeyecektir. Bunun dışında sahibi olduğu ev o kadar büyüktür ki, ikisi birbiriyle rast gelmeden yaşayabilmektedirler! Namus meselesi kadar, filmin kurgusunda yer alan birtakım hadiseler dolayısıyla kadın o evde kalmak zorundadır.

Ölen kızın “anası”, burada özellikle anılması gereken tiplerden birisidir. Çünkü o, filmde de hayatta da gerekli olduğu zaman hatırlanan bir kadın. Kocası ya dövdüğü zaman, ya ev işleri yaptığı zaman, ya sevişmek istediği zaman, ya da çocuklara analık görevini yapması gerektiğine inandığı zaman hatırlamış o kadar… Filmde de sadece gerekli olduğu zaman görülüp, adı bile anılmadan Avcı’nın aklına bir şeyleri düşürmeye yarıyor o kadar. Deyim yerindeyse adı olmayan kadınların en başta geleni!

Av Mevsimi’nin handikapları

Türk sinemasında veya televizyonlarında yaşanan bir sıkıntı var ki, polisiye olarak adlandırılan maceraların büyük kısmı aslında “emniyet teşkilatı hikâyesi”nden ibaret. Buna yukarıda da değindim. İlk gerçek polisiye ve seri katil filmi, olarak afişe edilen, daha önce yine burada aslında öyle olmadığı dile getirilen, Ejder Kapanı’nda da aslında birtakım bıradışı polislerin hayatları anlatılıyordu. Uğur Yücel (Çerkez Abbas) aracılığıyla komiserlerin evliliklerinin başarılı olmadığını gördük. Deli İdris’ten de bunu görüyoruz, hattâ en gerçekçi komiser olduğunu söyleyebileceğimiz Behzat Ç.’nin bile yürümemiştir evliliği. Bir kere daha kanaat ediyoruz ki, yürümüyor arkadaş, yürümez. Çünkü hepsi işiyle evlidir, öyle olmak zorundadır(!). Avcı - Ferman ise bunu kırabilmiş tek örnek olarak karşımızda… Ama kimilerince Muhsin Bey, kimilerince Gönül Yarası’nın Nâzım’ı gibi emekli öğretmen görüntüsündeki Avcı kusursuz bir istisna. Zira aynı filmdeki İdris, daha önce de belirttiğimiz üzere klişe fikrin bir tekrarı. Çömez ise, düzgün bir ilişki yürütebilmek için polisliği bırakmayı tercih edecektir. Tabi bunda cinayet masasının beklediği gibi bir iş sahası olmamasının da etkisi var, ancak İdris’in ısrarla die getirdiği “kadına güvenmeme” fikrinin tam karşısında ve sevdiği kadını mutlu etmek için onun yanına giden bir karakter…

Türk sinemasında yönetmenlerin büyük kısmı, emniyet teşklatındaki karakterleri ya sempatik göstermek ya da “bakın polisler arasında böyle tipler de var” demek ihtiyacı yüzünden hepsine bir hobi, bir “sıradışı” özellik vakfediyorlar. Daha önce Çerkez Abbas’ın edebiyat zevki, Akrep Celal’in “kötü” resimler çizmesine taık olmuştuk. Av Mevsimi’nde de Avcı’nın model gemiler yaptığını görüyoruz bir sahnede… O da zaten Avcı’nın sakin ev yaşantısını, evle işi birbirinden ayıran bir insan olduğunu göstermek için… Bir de şu var ki, biz Hoolywood’dan böyle gördük; iyi polisin bir hobisi, farklı bir uzmanlık alanı vardır. Var mıdır?

Av Mevsimi’nin belki de tarihe geçecek sahnesi aslında sorgu sahneleri. Cinayetten birinci derecede şüpheli şahısla bile iki dirhem bir çekirdek, tek kelimede ses yükseltilmeden, tehdit etmeden, onu köşeye sıkıştırmadan, adetâ karşılarında “sir” ünvanı almış bir beyefendi varmışcasına yapılan sorgu sahneleri. Şayet memleketimizde bu kadar beyefendi bir polis varsa, gerçekten beni Türk polisine emanet edin demekten öteye bir şey gelmiyor insanın aklına. Diyelim Avcı, bütün beyefendiliğiyle bunu gerçek kılıyor, Deli’liğiyle nam salmış İdris de mi sorguda bu kadar beyefendi?

Av Mevsimi filminin bir başka handikapı ise aslında özelde Yavuz Turgul’un da klişesi olarak adlandırılabilir; “aşk”. Turgul filmlerinde ya karakterler aynı kadına âşık olur, ya âkil adamın yanına sığınan gencin, daha doğrusu usta’dan el almış kalfa’nın âşık olduğu bir kadın vardır ve kimi noktada belirleyici unsur budur. Kahramanlar ya aynı kadına âşık olurlar, ya da filmin kırılma noktasını âşık olunan kadının bir hareketi (sevdiğine kaçma, esas oğlanı terk etmesi…) gerçekleştiriyor. Bu Muhsin Bey’de, Eşkıya’da, Çiçek Abbas’ta, Gönül Yarası’nda, Av Mevsimi’nde… hep böyle. Aslında Av Mevsimi’nde o kadar handikap gibi durmasa da sözünü ettiğim mevzu, Turgul’un her filminde tekrar etmesinden kaynaklanıyor.

Emniyet Teşkilatının Milli Marşı Olarak, Hayde!

Av Mevsimi daha gösterime girmeden, film eleştirmenlerinin, gazetelerin ve televizyonların en çok üzerinde durdukları sahne, Deli İdris’in Hayde türküsünü “olağanüstü bir performansla” söylediği sahneydi. Teşkilattan emekli olan saygıdeğer bir komiserin şerefine verilen veda “çayı”nda gerçekleşen bu sahne için herkes Yavuz Turgul’un en önem verdiği ve Cem Yılmaz’ın da performansını zirveye çıkardığı sahne yorumlarında bulunmuştu. Hayde türküsü sanki emniyetin, daha doğrusu cinayet büro amirliğinin milli marşıymışcasına İdris söylemeye başladığı anda, kimisi ritm tutarak, kimisi oynayarak, kimisi nakaratına eşlik ederek unutulmaz bir performans sergileniyor. Şimdi, “kardeşim sen de anlasana, her vedada gerçekleştirdikleri bir ritüelmiş,” diyenler çıkabilir. Şahsen o ritüelin gerçekleşme zamanının gecenin hangi vaktinde gerçekleşeceği sorusu akla gelebilir ve biraz objektif baktığımızda övülen sahnenin adeta bir Coca Cola reklamı gibi durduğunu ve birbirine vurulmak suretiyle çalınan “tahta kaşık” çiftinin nereden peydahlandığını göz önünde bulundurarak tekrar değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Bu arada milletimizin yarısının, filmde Cem Yılmaz’ın kurduğu cümlelere komik / ciddi ayırmadan hâlâ gülme eğiliminde olduğunu söylemeye gerek bile yok sanırım.

Meğer ki, Aşk Mevsimi!

Her ne kadar son birkaç bölümde filmin kimi sahnelerini veya özelliklerini kötülemiş gibi olsam da aslında Av Mevsimi kötü bir film değil. Tabi filmin de içinde belirtildiği üzere bakış açısını değişirdiğimiz zaman bu doğrulanıyor. Zira ola ki polisiye sevdasına kapılıp filmi ele aldığımızda Av Mevsimi daha yaısında kendini açık eden filmler arasında anılabilir. Her ne kadar kimileri “sürpriz final” dese de, mevzuya biraz hakim birisi için hiç de sürpriz bir şey barındırmadığını belirtmek gerek. Hattâ bir adım ileriye giderek, filmi Aşk Mevsimi adıyla izlemek, belki çok daha faydalı olacaktır. Çünkü filmde anlatılan ve yer alan karakterlerin hepsinin öyküsü bir “aşk” hikâyesine dayandığı bir Yavuz Turgul sineması klasiği olarak karşımızda duruyor.

[Flash 10 is required to watch video]

The HANGOVER üzerine birkaç not

  • Geçtiğimiz sezonun en başarılı komedi filmlerinden birisi, belki de liste başı, olarak Hangover’i sayarım hiç düşünmeden. Bunun şahsi sebeplerinden birisi, temelinde yer alan muazzam “kankalık müessesesine övgü”dür. Ki, benim sinematekim içerisinde yer alan, yahut dünya sinema tarihinde en iyiler içinde bulunan birçok filmde arkadaşlık mevzuunun önemine değinilen filmler çok daha başarılıdır inancındayım. Uzun uzadıya bir listeleme yapmadan birkaç sebep sıralayacak olursak; gereksiz salya sümük duygusallıktan uzak, daha samimi, aksiyonu, macerası daha zengin olurlar genellikle. Komedi türünde ise kabul etmek gerekir ki iyilerini oluştururlar. Shaun Of The Dead’in bir zombi filmi olduğu kadar aslında “sapına kadar” arkadaşlık filmi olduğunu kim inkar edebilir ki. Yahut Chuck & Larry’nin “arkadaşın için ne yaparsın” sorusunu etkileyici bir şekilde sorduğunu kim yadsıyabilir, Toy Story 2’yi unutulmazlar arasına sokan yine bu arkadaşlığa övgü değil midir? Filmlerden çıkıp dizilere geçtiğimiz zaman bile, birçoğumuzun sosyal hayatındaki diyaloglarında bile Friends’den referans verdiğine şahit olursunuz, hattâ How I Met Your Mother’ın temelinde yatan ideal ilişki nasıl olmalıdır fikrinden ziyade “arkadaşlık” dediğin budur değil midir? Vegas’ta olan Vegas’ta kalır mottosuyla hareket eden dört kafadarın bize anlattığı en az bu saydıklarım kadar muazzam bir arkadaşlığa övgüdür Hangover’da. Bunun için Bradley Cooper’ın canlandırdığı Phil Wenneck karakterinin otel terasındaki jestini hatırlamak yeter de artar bile bunun için.
  • İkinci ve önemli bir diğer sebebi ise, Adam Sandler, Ben Stiller, Kevin James, Chris Rock, Rob Schneider, Seth Rogen, Jonah Hill… ve listeyi daha da uzatabileceğimiz artık komedi denince ismi bir çırpıda aklımıza gelen isimler kadar Hollywood’un son dönem en komik adamları arasında anılan genç yaşlı nicelerinin bulunduğu bir listenin çok dışında bir casting ile ve yine başarıyla kotarılmış olması. Birbirinden ünlü ve “komik” olduğu tescil altına alınmış isimlerin olmadığı bir filmle bile komedinin yapılabileceğini gösteriyor Hangover. Bradley Cooper, Ed Helms, Zach Galifianakis ve Justin Bartha’dan oluşan başrol kadrosunu daha önce kaçımız ezbere biliyorduk? 
  • Fİlmi (en azından izleyenler için) şöyle bir hatırlamaya çalışırsanız, diğer bir etkileyici tarafının yaşanan olayları hiçbir şekilde izlemiyor ve neler olduğunu kahramanlar gibi biz de tam olarak bilemiyoruz. Sadece onların durumu toparlamak için verdikleri mücadeleyi eş zamanlı olarak izliyoruz. Buna Mike Tyson’ın Mike Tyson olarak karşılarına çıkması da dahil. Yine eş zamanlı olarak, o hatırlamadıkları efsanevi geceye onlarla beraber fotoğraflar aracılığıyla tanıklık ediyoruz. Yani diğer alışılmış Vegas filmlerinden farklı olarak unutulmaz geceyi değil, unutulmaz gecenin sabahını gösteriyor bize…
  • Son olarak; yukarıda izlediğiniz / izleyeceğiniz Türkçe seslendirilmiş videoyu filmin gerisini (izleyenler için söylüyorum) yok sayarak tekrar bir izlediğiniz zaman fark ediyorsunuz ki, bunun bir komedi filmi olacağı insanın aklından bile geçmiyor. Vegas’ta çılgın bir gece yaşanmış, herkes dayak yemiş gibi bir halde ve çölün ortasında bir telefon kulübesi aracılığıyla yapılan görüşmede düğüne birkaç saat kala müstakbel geline verilen damadın kayıp olduğu haberinin ardından orijinali Johnny Cash’e ait Thirteen (sözler için) şarkısı kaçımıza komik gelmişti ki? Danzig tarafından yorumlanan bu versiyonunun üstüne akan görüntüler ise gerilimi de bir o kadar artıracak nitelikte zira. Sonra, sonra güm!